BÖLÜM 38

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 38

Lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın!
En azından kimler hâlâ burada, kimler bu hikâyeyi takip ediyor bir bilelim, değil mi? 🙈
Sizden gelen her küçük yorum, her minik oy bana gerçekten büyük bir güç veriyor.
Okumaya devam eden herkese sonsuz teşekkürler. İyi ki varsınız! 💛

Bu arada oy ve yorumlar silinmiş görünüyor, dönüp tekrar oy ve yorum yaparsanız sevinirim 🌸
Bölümleri yazma motivasyonum oy ve yorumlara bağlı😇

☆İnsanlık bir rüyanın içinde kaybolmuştu ve kimse uyanmaya niyetli değildi☆

Pamir’in ortadan kaybolduğu gün, hayatımın en uzun günüydü. Her şey bir anda olmuştu. Sabah her şey normaldi, akşam ise Pamir’den hiçbir iz yoktu. Telefonu kapalıydı, kimse onu görmemişti. Sanki yeryüzünden silinmişti. Onur gittiğini söylediğinde ne hissedeceğimi bilemedim. Sindirmeye çalıştım. Sindiremedim. İnanmadım, inanmak istemedim.

İlk gün umutluydum. Belki kafa dinlemek istemiştir, diye düşündüm. Zor bir dönemdeydi, biliyordum. Ama saatler geçtikçe, içimdeki huzursuzluk büyümeye başladı. Onu bulamayınca ne yapacağımı bilmiyordum. Kendimi çaresiz ve boşlukta hissettim.

Pamir’in ailesi her yere haber salmıştı. Arkadaşlarını aradılar, gidebileceği yerleri kontrol ettiler. Ben de boş durmadım. Her telefon çaldığında kalbim yerinden fırlıyordu. “Belki o arıyordur,” diye düşünüyordum. Ama her seferinde hayal kırıklığına uğruyordum.
Günler, aylar sonra iki yıl geçti. Pamir’den hala haber yoktu. Hepimiz bir aradaydık; beklemek dışında elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Sessizlik aramızda yankılanıyordu. Herkesin yüzünde aynı ifade; korku ve belirsizlik. Hepsi bir aradaydı.

Şimdi de korkuyordum, çaresizdim. Ağzımın içinde acı bir tat vardı. Her şey çok acı verici, kaygı dolu, perişan ediciydi.
Pamir’in ailesiyle birlikte morga gittik. Yol boyunca kimse konuşmadı. Sadece arabadan gelen motor sesi ve arada bir iç çekişler duyuluyordu. Ellerim terliyordu, dudaklarımı ısırıyordum. İçimde bir ses sürekli, “Hayır, bu Pamir değil. O yaşıyor,” diyordu. Ama bir başka ses, “Ya gerçekten oysa?” diye fısıldıyordu.

Morga vardığımızda hava soğuktu ama ben daha soğuk bir şeyin içime işlediğini hissettim. Odanın metalik kokusu, floresan ışıkların sertliği… Tüm bunlar zaten gerilmiş sinirlerimi daha da bozuyordu. Pamir’in ailesi içeri girdiğinde, nefesimi tuttum. Gözlerim dolmuştu ama ağlayamıyordum.
Kapı aralandı ve o soğuk çekmece dışarı çıkarıldı. Louis dayanamayarak ağlamaya başladı. Ben ise gözlerimi kapattım. Eğer oysa, yüzüne bakmaya cesaret edemeyecektim. Nasıl bakabilirdim?
Fakat birkaç saniye sonra, Pamir’in babasının sesi duyuldu. “O değil… Bu bizim oğlumuz değil.”

Sanki biri ciğerlerime yeniden hava doldurmuş gibi hissettim. Bir an için gözlerim kararmıştı ama sonra nefes almaya başladım. Sevinçle karışık bir hüzün vardı içimde. O ceset Pamir değildi ama bu, onun güvende olduğu anlamına gelmiyordu.
Morga gittiğimizde hepimiz bir cevap bulmayı ummuştuk ama bulduğumuz sadece yeni bir belirsizlikti. Pamir hala kayıptı ve onun nerede olduğunu bilmek artık bizim için bir saplantıya dönüşmüştü.

Şimdi ağzımın içinde duygusal bir tat vardı, biraz tatlımsı birazda acımsı.
Sanki aramızda görünmez bir bağla örülmüş bir ağ, bizi Pamir’e daha da uzaklaştırıyordu. Pamir yolunu kaybetmişti. Bunca zaman ondan haber alınamaması artık umutlarımızı tüketmemize neden olurken bir yandan da hala umudumuz vardı. Pamir, beş parasız nasıl hayatta kalıyordu? Neredeydi, ne yiyor ne içiyordu? Bunları bilmek istiyordum.
Telefonum çaldığında bir köşeye geçtim. Büyükannem arıyordu. Büyükannem ve dedem gelmemişti. Onlara durumu anlattım. Onur yanıma gelip “Hadi” dedi. “Gidelim.”
Morgdan çıktığımızda, Louis bir kenara oturdu ve hıçkırarak ağlamaya devam etti. Metin amca ona sarıldı. Metin amcada perişan haldeydi ama birinin güçlü durması gerekiyordu. Babam, her zaman Metin amcanın yanındaydı, ona destek oluyordu.
Ben ise sessizce duruyordum. Pamir yaşıyor olabilirdi ama nerede? Neden kimse onun izini bulamıyordu?

Bazı anlar vardır yaşanmadan bilinmez ya da yaşayamayan anlamaz. O anlardan birindeydik. Kelimeler kifayetsiz kaldığı o anda cümlelerde eksik kalıyordu. Sessizlik... Sessizlik çok şey anlatıyordu.
Gökyüzüne baktım. Yağmur çiselemeye başlamıştı. O an içimde bir his vardı. Pamir yaşıyordu. Ama yaşıyor olmak, her zaman güvende olmak anlamına gelmiyordu. Onu bulmamız gerekiyordu. Ve ne pahasına olursa olsun, onu bulacaktık.

Eve geldiğimizde Melina hemen yanımıza geldi. Annesine ve babasına bakınca yüzlerinden bir şey olduğunu anladı ve yine bir sürü soru sormaya başladığında artık nefes almak zor geliyordu. Odama çıkıp yere çömeldim. Artık her şey o kadar çok canımı acıtıyordu ki kalbim sıkışıyordu. Bir yanım Pamir’e kızıyordu, “Bize bunu neden yaşatıyorsun?” diye hesap sormak istiyordum ama diğer yanım Pamir’i anlamaya çalışıyordu. Belirsizlik insanı yoruyordu.
Kendimi sıcak suyun içine atıp sakinleşmeyi bekledim, belki biraz ağlayabilsem rahatlayacaktım ama onu bile yapamıyordum. Gerçekten umutsuz vaka Alisya’ydım. Üzerime kalın bir şeyler giydim. Geceleri soğuk olduğu için battaniye de alıp balkonda oturmaya başladım. İçerisi beni boğuyordu. Telefonumu da alıp bir müzik açtım. Sessiz sessiz oturdum. Ben konuşmasamda içimdeki ses çok şey söyledi, onu susturamadım.

Yağmurlu bir geceydi. Gökyüzü kararmış, rüzgar dalları savuruyordu. Pamir’i bulmak için yapılan her çaba sonuçsuz kalmış, geriye sadece sessizlik ve belirsizlik kalmıştı.
Sürekli telefonumu kontrol ediyordum, artık alışkanlık olmuştu. Telefonumu şarjsız bırakmıyordum. Her an ondan bir haber alırım diye yaşıyordum. Bir kez daha telefonumu kontrol ettim. Yine hiçbir haber yoktu.
“Neden böyle yapıyorsun Pamir? Neden her şeyi bu kadar zorlaştırıyorsun?” diye mırıldandım kendi kendime. Kalbimde öfke, özlem ve endişe birbirine karışmıştı. Son iki yılda herkesi Pamir’e benzetiyordum. İlk yıl sokak sokak onu aramaya bile başlamıştım ama bu durum Sefa’nın dikkatini çekmişti ve buna son vermemi sağlamıştı. Hepimizin psikolojisi bozulmuştu. Benim zaten bozuktu, daha da bozulmuştu.

Gece saatin üçü olmuştu.
Uzaktan bahçede bir siluet fark ettim. Kalbim hızlandı. Pamir... Pamir olabilir miydi? Heyecandan, mutluluktan elim ayağıma dolaştı.
Geldi.
Gelmişti.
Bizi unutmamıştı.

Hemen ayağa fırladım. Koşar adım bahçeye indim. Bahçede gözlerim karanlığın içinde Pamir’i arıyordu. “Pamir!” diye bağırdım. Kimse yoktu. Pamir yoktu.
Neden bu kadar üzdüler ki beni? Her şey ıssızdı. Yağmur’un altında ıslanıyordum. Ben yağmuru sevmezdim. Neden şimdi yağmur bile beni rahatsız etmiyordu? Her yer toprak kokuyordu. Pamir zannettiğim siluet bir ağaçtı. Ağaca yaslanıp yere çöktüm, esen rüzgar beni kendime getirmeye yetmedi.
Benimkisi kalp yorgunluğuydu. O anlatılmaz, kelimelere sığmaz cinsten… Ne bedenim tükenmişti ne de fiziksel bir acım vardı. Ama kalbim... Kalbim, sanki yıllardır taşıdığı yüklerin altında çatlamış, yorulmuş, durma noktasına gelmişti. Pamir’in gidişinden sonra bu yorgunluğu daha derinden hissediyordum.
Yağmur, içimdeki fırtınayı yankılıyordu. Ben bu yağmurun altında kaybolmak istiyordum. Sanki yağmur beni yıkasa, ruhumdaki ağırlıkları temizlese ama hiçbir şey değişmeyecekti. Çünkü bu ağırlık dışarıdan değil, içimden geliyordu.

Yağmurun damlaları yüzüme çarpıyor ıslanmak, bir tür arınma gibi geliyordu. Gökyüzüne baktım, ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım ve avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.

“Hey! Siz! Kendinizi mükemmel zanneden insanlar! Gözlerini gerçeklere kapatanlar! Hayal dünyanızda yaşayanlar! Parası var diye diğer insanları hor görenler! Burnu kaf dağında olanlar! Sesimi duyuyor musunuz? Dünya sizin etrafınızda dönmüyor. Kendinizi harika zannettiğiniz bu dünyadan iğreniyorum.”

Ama kimse duymadı, bakmadı. Yağmurun sesinden başka bir şey yoktu. Sokaklar sessizdi. İnsanlar evlerine kapanmış, sıcaklıklarına çekilmişlerdi. Herkes uyuyordu. O an anladım ki yalnızdım. İnsanlar evlerine öylesine gömülmüşlerdi ki, sesimi duyacak halleri bile kalmamıştı. Çünkü dünya uyuyordu. İnsanlık bir rüyanın içinde kaybolmuştu ve kimse uyanmaya niyetli değildi.

Ama ben... O yıkık hatıralarla birlikte, bu yalnızlığın ve yorgunluğun içinde uyanıktım. Belki de bu yorgunluk, bir şeylere başlamak için gerekli olan ilk adımdı. Yaşadıklarımı unutamıyor ama bir yandan da içimde kıvılcımlar taşıyordum.

Ama o an, sadece kalbimin yorgunluğuna teslim oldum. Çünkü o kadar derindi ki, onunla savaşmaya bile halim yoktu.
Sabah yataktan kalkamadım. Hiç mecalim yoktu, kendimi yorgun, halsiz, bitkin hissediyordum. Kolumu kaldıracak halim yoktu. Bu halimi gören büyükannem hastaneye gitmek için diretse de itiraz ettim. Aile doktorumuz geldi, ateşler içinde yanıyordum. İki gün boyunca yemez içmez yatakta yattım. Babam sürekli başımda bekledi. İki gün boyunca yaşadıklarımı hayal meyal hatırlıyorum. Üçüncü gün biraz daha iyi gibiydim. Başımda bekleyen Pamir ve Sibel’e gülümsedim. Onlar yanımdaydı.
Dördüncü gün gördüklerimin sadece hayal olduğunu anlamam zor olmadı.
Beşinci gün daha iyiydim. Biraz bir şeyler yemeye başlamıştım. Evdekileri endişelendirdiğim için kendimi suçlu hissettim. Sonraki günler daha iyi olmaya başladım, fiziksel olarak iyiydim ama ruhum boğuluyordu sanki.

Sonra bir telefon beni kendime getirdi. Arayan Pamir’in annesiydi. Onunla buluşabilmek için apar topar evden çıktım. Telefon numara mı nereden bulmuştu? Beni nasıl tanıyordu? Bilmiyordum.
Buluşacağımız kafeye geldiğimde Pamir’in annesini bir köşede, masada, tek başına dalgın bir halde otururken buldum. Ona doğru yürürken içimde bir endişe vardı. Kadın esmerdi, Pamir’in gözleri gibi ela gözlüydü. Güzel, bakımlı ve balık etliydi. Beni görünce ayağa kalktı.

“Merhaba Alisya” dedi. Hali biraz tedirgindi.
Adını bilmediğim kadına baktım. “Merhaba.”
“Vildan” derken elini bana doğru uzattı. Elimi uzatırken “Merhaba Vildan Hanım” dedim. El sıkışmamızın ardından ikimiz de aynı anda masaya oturduk. Sessizlik, kafedeki uğultuya rağmen rahatsız edici bir şekilde üzerimize çökmüştü. Gözlerimi masanın üzerindeki kahve lekesine dikmiş, ne söyleyeceğini düşünüyordum. Pamir’in annesiyle konuşmak, bu kadar tuhaf ve gergin hissettireceğini hayal etmemiştim.
Vildan Hanım boğazını temizledi, hafifçe öne eğildi. “Sana ulaşmam gerektiğini düşündüm,” dedi yumuşak ama çekingen bir sesle. “Pamir... İyi mi?”

İçimden geçenleri dile getiremedim. “Pamir...” diye başladım ama cümlem havada asılı kaldı. O, zaten ifademden ne demek istediğimi anlamış gibiydi. Yüzü bir anda düştü, elleri masanın kenarına sıkıca tutundu.
“Yani...” dedi, sesi titriyordu. “Uzun zaman oldu onu görmedim. Sesini bile duymadım. Ama onun nasıl olduğunu merak etmek, bunun için endişelenmek... Sanırım annelik bu.”

Annelik mi? Bu kelime beni irkiltti. Pamir, yıllardır annesini hayatında istemişti. Ayrıca annesine duyduğu öfke, her zaman konuşmalarında hissediliyordu. Vildan Hanım’ı böyle çaresiz görmek bana garip bir şekilde komik geldi. Gülecek halimde yoktu da neyse.
“Pamir yok” dedim sonunda. Sözlerim hem gerçeği hem de içinde bulunduğum çaresizliği ifade ediyordu. Gözlerimden akan endişeyi gizleyememiştim.

“Nasıl yok?” dedi Vildan Hanım. Onun da ela gözleri endişeli bir hal aldı. Ela gözleri garip bir şekilde Pamir’i hatırlattı. Pamir’i bir kez daha özlediğimi fark ettim.

“Pamir iki yıldan beri ortada yok. Şimdi mi aklınıza geldi?” derken içimde bir şeyler acıdı. “Ya da paranız bittiği için oğlunuz aklınıza gelmiştir.”

“Bunu bilmiyordum,” derken kaygılıydı. Gerçekten bilmiyor olmasına şaşırmıştım. Yine de biraz olsun oğlunu düşünen bir anne zannetmiştim, bu da benim saflığımdı. “Benim paraya ihtiyacım vardı.”
“Evet, ne zaman paraya ihtiyacınız olsa, oğlunuz o zaman aklınıza geliyordu değil mi?”
“Bende zor günler geçirdim. Kocam kumarbaz... Onun borçları her şeyimizi elimizden alıyordu. Paraya ihtiyacım vardı. Sekiz yaşında kızım var. Her şey onun için.”
Bu söyledikleri benim için bir ifade etmiyordu. “Pamir iyi değildi.”

Vildan Hanım başını eğdi, dudakları titredi. “Onun bu hale gelmesinde benim de payım olduğunu biliyorum,” dedi fısıltıyla. “Oğlumu terk ettiğim günü her gün lanetliyorum. Ama... Ama o zamanlar, kendi cehennemimde yaşıyordum. Onu koruyabileceğimi sanıyordum. Metin’e daha iyi bir baba olur diye güvenmiştim. Ama şimdi... Şimdi bunun bedelini ödüyorum.”

Onun bu iç döküşü beni hem şaşırtmış hem de rahatsız etmişti. Pamir’in bu kelimeleri duyduğunda nasıl tepki vereceğini düşündüm. Belki bağırırdı. Belki de sadece susar ve gözlerini kaçırırdı. Çünkü Pamir duygularını asla kolay ifade edemezdi.

“Ne istiyorsunuz benden?” diye sordum sonunda. Sesim ne kadar soğuk çıkarsa çıksın, bu sorunun içinde ne kadar çok duyguyu saklamaya çalıştığımı biliyordum.
“Pamir’den haber alamadığım için sen aklıma geldin. Pamir senden bahsetmişti. Pamir, tam olarak ne zamandan beri yok?”
Acı bir şekilde gülümsedim. “İki yıl önce doğum gününden beri yok. Bunca zamandır ondan bir haber alamadık.” İyi hatırlaması için “En son size para gönderdikten sonra gitti,” dedim.

Çenesi kasıldı. Sanki boğazına bir yumru oturmuş gibiydi. “Benim yanıma gelmişti, doğum gününe iki gün kala.” O anı yaşıyormuş gibiydi. “Evimi nereden buldu, bilmiyorum. Evde ailemle otururken bahçede Pamir’i gördüm. Onu görür görmez dışarı çıktım. ‘Pamir…’ dedim sesim şaşkınlık ve utançla titriyordu.

Pamir, ellerini cebine soktu ve yere bakarak derin bir nefes aldı. ‘Ne söylememi bekliyorsun?’ dedi kısık bir sesle. ‘Beni neden bıraktığını mı? Ya da belki başka bir aileyle ne kadar mutlu olduğunu mu?’ dedi. Pamir’in acısını yüzünden okuyabiliyordum. ‘Ben… Sana açıklayabilirim, Pamir. Her şey o kadar karmaşıktı ki…’ derken sözümü kesti.
‘Karmaşık mı? Annem olarak beni bırakmak mı karmaşıktı, yoksa buradaki gibi sevgi dolu bir aile kurmak mı?’ dedi, sesindeki titreme öfkeyle harmanlanmıştı. ‘Ben burada, içimde bir enkazla yaşıyorum. Ama sen… Sen buradasın, mutlusun’ dedi Pamir.
Bir adım ileri attım ama Pamir geri çekildi. ‘Bak, o zamanlar çok gençtim. Hatalar yaptım, biliyorum. Ama bu yeni ailemle…’
Pamir, ellerini havaya kaldırdı, beni susturdu. ‘Yeter! Söyleme! Onlara olan sevgini anlatmanı istemiyorum. Çünkü biliyorum… Bana hiçbir zaman veremediğin sevgiyi onlara veriyorsun. Sana sormam gereken tek bir şey var. O zamanlar, hiç mi sevmedin beni? Hiç mi düşünmedin?’

Söylediği şeyler canımı acıttı, gözlerim dolu bir şekilde sustum. Pamir, başını iki yana sallayarak, yavaşça geri çekildi. ‘Ben senin yüzünden bu haldeyim. Ama sen? Sen mutlusun. Ve bu beni daha da mahvediyor.’
Başka da bir şey daha söylemeden arkasını döndü ve hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Beni dinlemedi. Ardından bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ama kelimeler dudaklarımdan dökülmedi. Gözlerimden süzülen yaşlar, Pamir’in gidişini izlerken yanaklarımdan akan yaşlar idi.”

Sessiz kaldım. Belki de Pamir, annesinin mutlu hayatını gördüğü için bunu kaldıramamıştı. Vildan Hanımla başka da bir şey konuşmadık. Vedalaşıp yanından ayrıldım. Pamir’i son gördüğüm zamanda ne kadar mutsuzdu. Son sözleri aklıma geldi.
Hiçbir şey… Hiçbir şey iyi değil.

O kadar çok yorgunum ki...
Yorgunum, Alisya. Kendimden, düşüncelerimden, hayatımdan...
Beni kimse kurtaramaz, Alisya. Kendimden kaçamıyorum. Bu karanlık… Beni yutuyor.
Bu düşüncelerle birlikte sahile gittim. Deniz havası iyi gelmişti. Hala umudum vardı, iyi şeyler olacağına inanıyordum. İnanmak istiyordum. Pamir gelecekti. Daha kötüsünü düşünmek istemiyordum.

Sonra etrafıma baktım. Ağlayacak bir omuz aradım ama bulamadım. Herkes ya kendi derdine düşmüştü ya da çoktan uzaklaşmıştı. Oysa ben her zaman insanların yüklerini taşımaya gönüllü olmuştum. Onların gözyaşlarını silmiş, yalnızlıklarını paylaşmıştım ama şimdi, kendi gözyaşlarım için bir omuz aradığımda kimse yoktu.
Bir süre etrafıma bakakaldım. Sessizlik kulağımı tırmalıyordu. Çaresizlik içimde büyüyordu. Kendimi yapayalnız hissettim. Sonra yavaşça yere çöktüm. Dizlerimi göğsüme çekip başımı kendi dizlerime koydum. “Başka kimim var ki?” diye fısıldadım kendime.

Ve o an gözümden bir iki damla düştü. Doya doya ağlamak istedim. Susturulmamış, saklanmamış, dizginlenmemiş bir ağlama… İçimde birikmiş ne varsa, hıçkırıklarla dışarı taşmasını istedim ama yapamadım. Bu ana kadar güçlü görünmek için kendimi ne kadar zorladığımı fark ettim. Artık gücüm kalmamıştı.

Akmayan gözyaşlarım, içimde taşıdığım her şeyin yansıması gibiydi. Yarım kalmış umutlarım, kırılmış hayallerim, söyleyemediğim sözlerim… Hepsi içimde birikmişti, dışarı çıkamıyordu.
Uzun bir süre böyle kaldım.
Kimse gelip beni durdurmadı. Kimse “Neden bu haldesin?” diye sormadı. Ama belki de bu iyiydi. Çünkü bu benim yüküm, benim yalnızlığım, benim acımdı. Ve belki de sadece kendimle paylaşmalıydım.

Sonunda biraz sakinleştim. Başımı kaldırdığımda, yüzümde bir serinlik hissettim. İçimde bir boşluk kalmıştı ama o boşluk, bir şekilde daha hafif hissettiriyordu. Kendi dizlerime yaslanmış, kendi omzum olmuş, kendi yaralarımı sarmıştım.

Bazen kendine yetmek zorundasın.
Arabama bindiğimde çantamın içinde telefonum çalıyordu. Çantamın içinden telefonu çıkarana kadar sesi kesildi. 25 tane cevapsız çağrı vardı. Sahile giderken yanıma çantamı almamıştım. Evdekiler aramıştı. En son arayan babamı aradım. Telefon ilk çalışta açtı.

“Kızım neredesin?” diyen sert ve endişeli sesini duydum.
“Biraz yürüyüşe çıkmıştım. Telefonda arabada kalmış.”

Babamın nefes veriş sesini duyuyordum, sanırım onu korkutmuştum. Sakinleşmeye çalışıyordu. “Kimseye bir şey söylemeden neden hasta halinle evden çıkıyorsun? Senin için çok korktum.”
“Biraz hava almak istedim baba. Seni korkuttuğum için özür dilerim.”
Sesi yumuşamıştı. “Tamam küçük hanım. Hadi eve gel.”

Eve geldiğimde büyükannem beni kapıda karşıladı. Yine de yalnız değildim. Beni seven, önemseyen ailem vardı. “Alisyacığım çok korktuk. Yıldırım’ın beti benzi attı. Bir dahaki sefere haber ver kızım.”
Büyükanneme sarılırken, “Özür dilerim büyükanne, hava almaya çıkmıştım,” dedim mahcup bir sesle.

Büyükannemin anlayışla gülümsedi. “Toparlanmana sevindim. Arkadaşın içeride dedenin yanında ecel terleri döküyor” dedi fısıltıyla.

“Hangi arkadaşım?” dedim merakla. Nedense içimden bir ses Sibel diye fısıldadı ama onun olmadığını biliyordum.

“Hadi geç içeriye de kendi gözlerinle gör.”
Salona geçtiğimde dedem ve Sefa tavla oynuyorlar, Onur ve Eray da onları izliyordu. Sefa hastalığım boyunca beni yalnız bırakmamış sürekli gelmişti. “Merhaba,” derken Eray’ın yanına oturdum. “Merhaba” dediler.

Eray, fısıltıyla, “Sefa yaş tahtaya bastı” dedi.
“Niye ki?”

“Dedemi yeniyor” derken eğleniyordu. Dedemi, kimse yenmeye cesaret edemezdi. Sefa için üzülmüştüm. Sefa'ya yenil bakışları atıyordum ama her zaman olduğu gibi anlamamıştı.

Dedem hiddetle “Zar tutuyorsun” dedi.
“Valla tutmuyorum. Bugün şans benden yana “ diyerek gülümsedi.

Dedem kaşlarını çatarak zarları eline aldı. “Şans mı? Şansını zorlamaya devam ediyorsun, delikanlı. Ama bakalım bu el seni kurtaracak mı?” dedi ve zarları masaya güçlü bir hareketle attı.

Sefa, sakin bir gülümsemeyle zarların sonucuna baktı. “Biraz daha dikkatli oynarsanız, belki beni geçebilirsiniz,” diyerek şakayla karışık laf attı. Biz onları izlerken olacakları merakla bekliyorduk.

Bu cümle dedemi daha da hırslandırdı. Tavla taşlarını sertçe yerine koydu ve “Bu el, senin sonun olacak!” diyerek oyunu yeniden başlattı. Büyükannem akşam yemeğiyle ilgileniyor bir yandan da gözleri bizdeydi.
Eray, bana dönüp fısıldadı, “Sefa bu gidişle dedemin sabrını tamamen tüketecek. Cesareti takdire şayan ama sonu pek parlak görünmüyor.”

Ben de hafifçe gülümsedim. “Cesur olduğu kesin ama dedem ciddiye binerse işler değişir,” dedim. Onur sadece izliyordu yorum yapmıyordu.

O sırada, Sefa taşları oynatırken dedem derin bir nefes aldı ve bir hamle yaptı. Sonuç oldukça başarılıydı, dedem düşeş atmıştı. Sefa kısa bir anlığına şaşırdı ama hemen toparlanıp, “İşte bu yüzden sizinle oynamayı seviyorum. Hep bir sürpriz var,” dedi. İlk defa tavla oynamıyorlardı.

Dedem, “Delikanlı, bu sadece başlangıç. Şimdi göreceksin gerçek tavlayı,” diyerek oyuna daha ciddi bir şekilde odaklandı.
Eray, oturduğu yerden keyifle izliyor, arada bir kahkahasını tutamıyordu. “Dedem hakikaten çok fena gaza geldi,” dedi hafifçe eğilip kulağıma.

Onur bu kez kendini tutamadı. “Dedemle başa çıkmak kolay mı?”

Bir süre sonra oyunun heyecanı iyice arttı. Dedem artık tamamen Sefa’yı köşeye sıkıştırmıştı. Masadaki gerilimle karışık eğlence, odadaki herkesi sarıyordu. Sefa ise hala kaybettiğini kabul etmek istemiyordu.
“Sanırım bir daha bu masaya oturmadan önce ders almam gerekecek,” dedi zarları son kez atarken.

Büyükannem de bizi yemeğe davet ediyordu ama kimse yerinden kalkmak istemedi.
Dedem bu eli kazanmıştı. “İşte bu! Şans değil, ustalık delikanlı!” diyerek taşları yerine koydu.
Herkes kahkahalarla gülerken Sefa, yüzünde büyük bir yenilgi gülümsemesiyle başını salladı. “Tamam, teslim oluyorum. Sizden çok şey öğrenmem gerekecek,” dedi.
Dedem, “İyi bir tavlacı olmak istiyorsan her zaman tetikte olmalısın. evlat,” diyerek masadan kalktı ve tavlayı alıp Sefa’nın koltuk altına sıkıştırdı.

Sefa kolundan tavlayı alıp sehpanın üzerine koydu ve masanın üzerinde kalan tavla taşlarını topluyordu. Gözlerinde hala yenilginin izleri vardı ama alttan alta gülümsemeye devam ediyordu.
Eray “Sefa’nın bu kadar dayanması bile mucizeydi,” dedi. Hafifçe gülerek başımı salladım. “Doğru, dedemin karşısında bu kadar cesaret gösteren birini görmeyeli uzun zaman oldu.”

Sefa, toparladığı taşları kutuya yerleştirirken bana dönüp, “Bakışların beni kurtarmaya çalıştı ama bu kez işe yaramadı,” dedi. Şakayla karışık bir şekilde.
Sefa’nın anlamadığını zannetmiştim doğrusu. “Elimden geleni yaptım ama sende ateşle oynadın,” diye karşılık verdim.
“Dedemi durdurmak zor,” dedi Onur gülerek.
Büyükannem tekrar seslendi. “Hadi bakalım gençler, yemekler soğudu.”

Büyükannem, çoktan yemekleri hazırlamıştı. Ellerimizi yıkayıp yemek masasına geçtik. Masanın ortasında buharda tüten bir çorba tenceresi, yan tarafta sıcacık ekmekler ve çeşit çeşit yemekler vardı. Her zamanki gibi sofra tam bir ziyafet gibiydi. Herkes masaya oturduğunda Eray, çorbasından bir kaşık aldıktan sonra heyecanla konuşmaya başladı. “Bugün yeni hocamızla ilk antrenmanımız vardı!” dedi gözleri parlayarak.

Dedem kaşlarını kaldırarak, “Yeni hoca mı? Ne olmuş eski hocanıza?” diye sordu.
Eray çorbasını karıştırırken, “Eski hocamız başka bir takıma geçti. Yeni hocamız bizi baya zorladı. Hem taktikleri çok daha farklı hem de bizi sürekli motive ediyor,” dedi heyecanla.

Sefa, gülümseyerek Eray’a döndü. “Peki bu hoca seni nasıl zorladı? Top mu sektirdiniz, koşu mu yaptınız?” diye sordu.
Eray heyecanla anlatmaya devam etti. “Bugün dayanıklılık testi yaptık. İlk başta çok yorucuydu ama sonra herkes çok motive oldu. Hocamız sürekli bağırıp bizi cesaretlendirdi. Çok yorulduk ama çok şey öğrendik. Ayrıca, dedi ki, bir gün kesinlikle profesyonel futbolcu olabilirmişim.”
Büyükannem, Eray’ın bu heyecanına gülerek, “Bunu duymak çok güzel. Ama ne olursa olsun, kendini fazla zorlamadan yap oğlum. Sağlık her şeyden önemli,” dedi.
Eray başını sallayarak, “Merak etme, büyükanne. Hocamız da aynı şeyi söyledi” dedi.

Babam, Eray’a dönerek, “İyi bir hocayla çalışmak önemli. Ama unutma, futbol sadece fiziksel değil, zihinsel bir oyun da. O yüzden kafanı hep sağlam tut,” dedi.

Eray ciddiyetle başını salladı. “Haklısın Baba,” dedi Eray. Yıllar Eray’a babama, baba demeyi öğretti. Birlikte maç izlemeye gidiyorlardı, birlikte futbol, basketbol oynuyorlardı. “Hoca da benzer şeyler söyledi. Ben de elimden geleni yapacağım. Bu arada ingilizceyi anadilim gibi konuşan sadece benim,” dediğinde gülümsedim. İlk zamanlar özel derslerden ve yabancı dil derslerinden nasıl hayıflandığı aklıma geldi.
“Burhan’ın üzerimizde emeği çok,” dedim. Burhan ile hala görüşüyordum, iyi bir arkadaş olmuştuk.

O sırada dedem, masanın ortasına elini vurarak, “Hadi bakalım, şimdi yemekleri bitirinde şu futbol muhabbetine sonra devam edelim,” dedi. Herkes hafifçe gülerek yemeklerini yemeye devam etti.
Her şeye rağmen hayat devam ediyordu. Ailemle geçirilen bu sıcak ve samimi anlar, hepimizin içinde huzur bıraktı. Özellikle Eray’ın heyecanı, yemek boyunca hepimizi canlı tuttu. Kötü şeylerden ziyade iyi şeylerde oluyordu.

Akşam yemeği bittikten sonra herkes yavaş yavaş sofradan kalktı. Diğerleri salonda oturmuş eski bir futbol maçını izliyorlardı.
Eray ise enerjisi tükenmek bilmeyen bir şekilde, salonda yer bulmuş, topuyla pas çalışıyordu. “Bir gün Ronaldo kadar iyi olacağım,” dedi Eray, topu duvara doğru sektirirken. Dedem kahkahalarla güldü.
Nazan yengem “Önce şu topu sektirirken halıyı mahvetmemeyi öğren sonra Ranolda kadar iyi olursun” diye takıldı. Tamer amca gittikten sonra yüzüne can gelmiş ışıldıyordu resmen.

Onur, gülümseyerek Eray’a döndü. “Annem doğru söylüyor. Ama şimdiden bu azmi görmek güzel. Kim bilir, belki bir gün gerçekten büyük bir futbolcu olursun,” dedi.
Ben, onları izlerken içimdeki karamsarlıktan bir anlığınada olsa kurtulmuştum. Eray’ın hayalleri, dedemin enerjisi, büyükannemin telaşı... Her şey bu evde kendimi güvende hissetmemi sağlıyordu. Ama bir yandan da aklım Pamir’deydi. Onun burada olması gerektiğini düşünmeden edemiyordum. Bu sıcaklığı, bu birlikteliği paylaşmalıydık ama Pamir kendi fırtınasının içinde kaybolmuştu.
Sefa, benim duyabileceğim bir sesle, “Neye daldın öyle?” diye sordu.

“Hiç... Sadece düşünüyorum,” dedim kısık bir sesle.

Sefa yüzüme baktı. “Pamir mi?” diye sordu yumuşak bir tonla.

Başımı salladım. “Onun burada olması gerekiyordu. Ama yok.”

“Pamir’den haber alacağız,” derken sözleri biraz olsun içimi rahatlattı.

O sırada Eray’ın kahkahaları duyuldu. “Gol oldu!” diye bağırıyordu. Gülümseyerek bakışlarım bizimkileri buldu. Dedem, Onur ve Eray arasında bir tartışma başlamıştı. Meğer dedem, televizyonda izlenen maçtaki hakeme sinirlenmiş, Onur da onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Hayır, ofsayt oldu!” dedi dedem hararetle. Onur, sakin bir şekilde, “Ama hakem kurallara göre karar verdi, dede,” diye karşılık veriyordu. “Bırak şimdi kuralları!” dedi dedem. “O golü saymamaları gerekiyordu.” Eray ise onların bu tartışmasına eğlenerek katılıyor, “Bence dedem haklı! Hakem gözlüğünü takmalıydı!” diyerek araya girdi.

Akşam herkes kendi köşesine çekildiğinde, odama çıkıp bir süre yalnız kaldım. Ne zor şeydi belirsizlik? İnsanı yoruyordu. Her şeye rağmen yorgunum, yoruldum. Bende iyi değilim. Yine de sakinim. Her gece olduğu gibi bu gecede Tüylü'ye sarılıp uyudum.
Sabah kalktığımda yine her şey aynıydı; Hazırlanma, kahvaltı, sabahın köründe trafik ve şirkete gelmek. Kaç gündür şirkete gelmediğim için projeden eksik kalmıştım. Alınan kararları değerlendirdim, gelişen proje hakkında kafa yordum ve akşam olmuştu.
“Sefa hadi çıkmıyor musun?” diye sordum. Sefa çalışkan, disiplinliydi. Bu projeyi de o yönettiği için üzerindeki yük ağırdı. Ama Sefa’nın halledemeyeceği bir şey değildi ve çok çalışıyordu. Ben söylemesem mola bile vermeyecekti.

“Şu işleri halledip çıkalım mı?”
“Ayşen teyze, bizi bekliyor ama yine de sen bilirsin. Ben beklemeye alışkınım zaten.”
“Doğru ya annem bizi bekliyordu. Unutmuşum. Az bir işim kaldı. Merak etme çok beklemeyeceksin,” dedi bana bile bakmadan önündeki bilgisayara gömmüştü kafasını.

“Umarım çok beklemem,” diye ağzımın içinde gevelerken Sefa’nın sesi duyuldu. “Bitti. Hadi gidebiliriz.”

“Sen arabayla geldin değil mi?”
“Evet, senin arabana ne oldu?” Hazırlanıp şirketten çıkıyorduk.

“Küçük bir tamir işi vardı. Tamire verdim.” Sefa kendine yeni araba almıştı, babasından kalan arabayı da Ayşen teyze sattırmadığı için öylece duruyordu.

“Arabayı ben kullanayım mı?” derken Sefa’nın yüzüne baktım.

“Hayırdır benim kullandığım arabaya binmek istemiyor musun?”
“Alisya, canımı yolda bulmadım,” dedi imayla.
“Alt tarafı bir iki defa kaza yaptım. O da ehliyeti ilk aldığım zamanlardı. Artık kaza yapmıyorum.”

“İyi bakalım öyle olsun.”
Arabaya bindiğimizde proje hakkında konuştuk. Bu proje bizim için önemliydi. Apartmanın önünde bir hareketlilik vardı. Melahat teyze ve Furkan ellerinde çanta almışlar bagaja yerleştiriyorlardı. Etraf karanlık olduğu için bizim olduğumuzu anlayamazlardı. Zaten anlayacak gibi de değillerdi, kendi dertleri başından aşkın gibi görünüyordu.

“Hadi inmiyor muyuz?” dedi Sefa.
“Sefa görmüyor musun? Melahat teyze ve oğlu bir işler çeviriyor. Almışlar çantaları kaçar gibi gidiyorlar.”

“İndiğimizde sorarız.”

İnanamaz gözlerle Sefa’ya bakıp güldüm. “Sefacığım bu kadar saf olma. Sence söylerler mi? Sibel ve ailesi de kaçar gibi gittiler kimseye de bir şey söylemediler. Melahat teyze bile söylemiyor.”
“Ne yapacaksın yani?”

“Sence?”

“Takip edeceksin.”

Masum masum başımı salladım. “Tabii sen istersen gidebilirsin.”

“Yok bir yere gitmiyorum. Bende geleceğim.”
Böylece onları takip etmeye başladık. Yol git git bitmiyordu. Onları kaçırmamak için gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi. “Sefa, biz başka şehre mi gidiyoruz?” diye sordum.

“Senin ilk defa yaptığın bir şey değil, daha önce de şerit değiştiremediğin için başka şehre gittiğinde olmuştu.”

Gözlerimi devirdim. “Sefa bunları hatırlatıp durmasana, ilk defa bu kadar uzun araba kullanıyorum ve kullandığım arabayla şehir dışına çıkıyorum gerginim biraz.”
“Aman aman gergin falan olma. Atarsın şimdi şuradan aşağı bizi.” Sefa gerçekten benden çok tedirgindi. “Ben kullansaydım daha iyi olurdu.”

“Ya Melahat teyzeleri gözden mi kaçırdık? Ne oldu?”

“Ben kullansaydım gözden kaçırmazdık.”
“Sefa!” dedim uyarır bir tonda. “Biraz bana yardımcı olur musun? Her yer karanlık zaten...”

“Tamam tamam korkuyorum ama neyse. Biraz hızlan,” derken gerçekten korkuyordu. Şimdi de “Yavaşla, ” dediğinde arabayı durdurdum.

“Kesin gözden kaçıracağız,” dedim panikle.
Sefa emniyet kemerini çıkartırken “Neden acaba?” dedi bana laf yetiştirerek. “Hadi kalk ben süreceğim. İyi ki etrafta araba yok.”
Hemen emniyet kemerimi çözüp yan koltuğa yerleştim. Sefa da sürücü koltuğuna oturdu. Biraz hızlı arabayı kullanmaya başladı çünkü Melahat teyzelere yetişmeliydik.

Melahat teyzeleri gördüğümüzde gözden kaçırmadan takip ediyorduk. Bir saatten fazla yoldaydık ve nereye gittiklerini merak ediyordum. Sakarya il sınırına gelmiştik. Bir süre daha gittiğimizde bir tane hastanenin önünde durduk.

“Birine ziyarete geldiler herhalde,” dedi Sefa.
“Bu saatte mi?” derken emniyet kemerimi çıkardım ve arabadan indim.

Sefa da inmişti. “Ne yapacağız?”

“Buraya kadar geldik. Neden geldiklerini öğrenmeden gidemem,” dedim.

Sefa ile birlikte Melahat teyze ve oğlunun peşine takılıp hastaneye girdik. Bizi ne beklediği belli olmayan bir bilinmezliğe doğru adım atarken içim hiçte rahat değildi. Sonra Sibel’in annesini gördüm, gözü yaşlı “Kızım gitti,” diye feryat ediyordu. Sibel’in babası yere çökmüştü. Melahat teyze, Nebahat teyzeye sarılırken “Sibel’in kalbi durdu,” diye bağırışı kulağımı doldurdu.

Biraz daha yürüyüp odanın penceresinden baktığımda Sibel’in solgun yüzünü gördüm. Başında doktorlar, hemşireler ve monitörlerdeki sayıların dengesizliğini fark ettim. Bir anda monitörlerden gelen keskin bir alarm sesiyle irkildim. Kalp atışını gösteren çizgi, düz bir çizgiye dönüşmüştü.
Bu andaydım, bu anı yaşıyordum ama sanki her şey bir rüyadan ibaret gibiydi. İşte şimdi zaman durmuştu.

Lütfen oy ve yorum yapmadan geçmeyin!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

433okunma 7beğeni 18yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.