BÖLÜM 25

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 25

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum gençler...
Keyifli Okumalar!

Instagram: @yzglemine_
Tiktok: @yazgl.emine

☆Kalabalıklar arasındaydım ama derin bir okyanusta tek başıma kalmış gibi yalnızdım.☆

Hiçbir zaman öyle büyük hayallerim olmadı benim. Hayat beni bir yaprak misali savururken ben tutunmaya çalışıyordum. Öyle ya da böyle tutunduğum yer kırılıyor ve ben yere çakılıp düşe kalka tekrar yaralarımla tutunmaya çalışarak yolumu buluyorum aslında. Beni koşullar oluşturdu ve çokta seçeneklerim olmadı. Ben acılarımı buldum, acılarda beni. Herkes şanslı doğmuyor hayatta. Bazıları o şansı kendileri yaratmaya çabalıyor çünkü onlar hayata bir sıfır geç başlıyorlar. Şanslı doğmuştum ama o şansta elimden alınmıştı. Belki de böyle yaşamak kaderimiz de vardı.

Kimse beni sevmeyince kendimi de sevemedim. Hep hayatımı görünmez olarak yaşadım. Sevilecek bir şeyim olsaydı sevilirdim elbet. Kendimi gizledim, kenardan kenardan yürüdüm hayatın dolambaçlı yollarını. Kendimden nefret ettim, herkesten nefret ettim. Annem Meral yeterince gösteremedi sevgisini, yeterli gelmedi. Hep eksik kaldım. Kalabalıklar arasındaydım ama derin bir okyanusta tek başıma kalmış gibi yalnızdım. Öyle hissettim hep. Bazen izlersin, sadece izlersin hayatı. Başkalarının mutluluğunu... Şuan sadece onun başkasıyla yaşadığı mutluluğu izliyordum. Gözlerimin önündeki görüntüler bana acı veriyordu. Onun tarafından sevilmek isterdim. Sadece isterdim daha fazlası olamazdı.
Hiç kimseye karşı böyle duygular hissetmedim, hissedemedim.

Pamir’i başka bir kadınla görmek kalbimi incitmişti. Mutlu görünüyordu. Başkasıyla mutlu görünmesi bir yerlerimde bir şeyleri paramparça etmedi desem yalan olur.
Pamir Efe Savaşoğlu kolunda kızıl saçlı kızla gayet mutlu bir şekilde dans ediyordu. Kız gülmekten ağzı yamulacak gibiydi. Onu bu kadar güldüren neydi acaba? Pamir o kadar eğlenceli biri değildi ki.

“Aman canım boş ver,” dedi Sefa. Düşüncelerimden sıyrılıp gerçek ana döndüm ve Pamir’i izlemeyi bıraktım. “Bu gece senin gecen hadi eğlenelim.” Gülümsedim.
Suna sıkılmış halde, “Ne konuşuyorsunuz? Bana anlatın,” dedi.

Yanımızdan geçen garson kızı durduran Sefa, “Eğleniyoruz,” dedi.
Kadehleri elimize alarak tokuşturduk ve bir yudum içeceğimizden aldık. Sonra sıradan bir sohbet etmeye başladık. Sibel ve Eray da yanımıza geldi. Sefa, Eray’ı görünce benim kadar mutlu oldu.
Koluma babam girince, “Alisya, gel seni arkadaşlarımla tanıştırayım” dedi.
Sefa’ya bakış attım. O da ‘sorun yok,’ bakışı attı ve ben de ardımda onları bıraktım.
Hadi ama toparla kendini. Boğazımda ki gıcığı temizledim ve gülümsedim. Tek yapmam gereken gülümseyip, eğlenmekti. Bu gece içimde bir boşluk hissi vardı ve kendimi bırakmakta zorlanıyordum.

Pamir’i görme, umursama... Eğlen!
Babamın arkadaşlarıyla tanışırken sahte mutluluk gülüşlerimi yüzüme yerleştirdim. Mutsuzluğumla kimseyi üzmek istemiyordum. Birkaç kişiyle tanıştım. Babamın ahbapları, okul ve iş arkadaşlarıydı. Bizimkilere baktığımda, gayet mutlu görünüyorlardı Sefa ise dedemle koyu bir sohbete dalmıştı. Ne konuştuklarını bilmiyordum ama eğlendikleri kesindi. Bir saatte böyle geçerken boş bir fırsat yakalayıp oradan ayrıldım.
Bahçenin biraz dışında kalan orman yürüyüşü yoluna girdim ve tam nereye gittiğimi bilmesem de birazcık uzaklaşmak en iyisiydi. Tam o sırada Pamir’i fark ettim. Beni görmeden oradan uzaklaşmaya çalıştım ama bana bakıp el salladı.
“Gel gel, ısırmam merak etme” dedi alaycı bir tavırla.

“Tabii, yani öyle sanırım,” dedim ona doğru ilerleyerek. Birdenbire ürperdiğimi hissettim. Midem bulanmaya başlamıştı. Sakinleşip gecenin içinde sessizce oturduk. Sessizliğin tadını çıkardım. En sonunda sessizliğini bozdu.
“Düşünüyorum da sürekli karşılaşıyoruz,” diye başladı konuşmasına. Kafası önüne düştü, ne söyleyeceğini kafasında toparlıyormuş gibi görünüyordu. Yerimden hafifçe doğrularak yüzüne hafifçe bakmak için kafamı kaldırdım.
“Ne düşünüyordun? Beni nasıl iyi kandırdığını mı?” dedim, ters bir bakışla. Bu daha çok meraklanmama neden oluyordu.
Ters ters ona bakarken dudakları ukala bir gülüş için birbirinden ayrıldı. Gülümsemesi kesinlikle sevimliydi.

Hiçbir şey söylemedi.
“Ne düşünüyordun?” dedim tekrar sorumu yineleyerek.
“Aslında bakarsan, ateşkes imzalayabiliriz diyecektim,” dedi sakin bir ses tonuyla. Bana son derece ikna edici baktı ama bakışlarımdan rahatsız olduğu da belliydi.
“Hııı” dedim, kaba bir şekilde. Tek diyebildiğim bu oldu. Başka hiçbir şey söylemedim. Göz göze bakakaldık. Gözler sözlerden çok şey ifade ediyordu ve dile dökülmeden de bir anlam kazanamıyorlardı.

İnatla onun gözlerine bakmayı sürdürdüm. Çenemi tutarak yüzümü iyice kendine yaklaştırdı, burnu burnuma değiyordu. İkimizde bir şey söylemeden bir süre sadece birbirimizi izledik.
“Belki de yapamayız,” diyerek benden uzaklaştı, ayağa kalktı ve yürümeye başladı.
“Bekle Pamir,” dedim. Ona ilk defa Efe yerine Pamir demiştim. Olduğu yerde durdu ve arkasına dönmedi. Onun yanına geldim ve karşısına geçtim. Bileğini tuttum, gözünü bana dikti.
“Tamam ateşkes imzalayabiliriz ancak bir şartım var,” dedim gözlerinin içine bakarak.
Kollarını göğsünde birleştirdi.
“Nedir şartın?”

“Bu yaşadıklarımızı kimse bilmeyecek Onur bile ve bir daha bana yalan söylemeyeceksin.”
Bilmiş bir eda ile, “İki eder.”
“Ne fark eder?”
Bu duruma son vermek ister gibi, “Pekala. Anlaştık.”
“Anlaştık."

☆
Bencil! Tam anlamıyla kelimenin vücut bulmuş hali. Yok iki ediyormuş da. Çok bilmiş ! Sen beni kandır sonra bir de iki ediyor de!
Olacak şey değil. En çokta kendime kızıyordum. Ne diye yanında oturup peşinden gidiyorsun ki?
“Aptal!” diye söylendim kendime. Git sen o kızılın yanına. Mutfakta kanepelerden atıştırıyorken bunları düşünüyordum. O kadar çok şey hazırlanmıştı ki bu akşam mide rahatsızlığı geçirebilirdim. Ama en önemli düşünmem gereken şeyi es geçtiğimi fark ettim.
Güven.

Ben Pamir’e güvenebilecek miydim? Hani derler ya bulunmaz hint kumaşı diye bence o güvenmektir. Bir insana güvenmek gece ile gündüz gibi. Kimseye söylemeyeceğim dedi sözüne inanmaktan başka çaremde yoktu.
Ateşkesimizi imzalamıştık ve ikinci ateşkes eli kulağındaydı belki de. Bu işin sonu kötü olacaktı, hissediyordum. Tekinsiz bir kahkaha attım. Peki ya sinirlerim? Kendi içlerinde büyük patlamalar yaşıyorlardı. Hatta çok bozuktu.
Ben böyle davranırken içeride ki yardımcılar tuhaf tuhaf bana bakıyor, delirdiğimi düşünüyorlardı kesin. Aman ne güzel! Şule de o günden sonra kaçıyordu benden. Kendimi mutfağa atıp deli gibi bir şeyler tıkıştırıyordum.

“Kuzen yavaş boğulacaksın.”
Düşüncelerimi bölen Onur’a gözlerimi devirerek bir kanepe daha ağzıma tıkıp içimden homurdandım. Onur da bir bardağa su doldurup beni izliyordu. Onaylamaz bir şekilde cık cık sesi çıkardı. Ağzımda ki son lokmayı da yuttuktan sonra ona döndüm.

“Böyle yemeğe devam edersen bıngıl bıngıl şişko bir kuzenim olacak.” Onur da elime aldığım küçük keki benden alıp ağzına attı. Oflayarak ona baktım.
“Ah evet, sende bana laf yetiştirmeye çalışırken kekleri gömdün.”
“Benim metabolizmam hızlıdır,” dedi göz kırparak. Gözlerimi devirdim.
“Kuzen anlaşması hala geçerli mi?” diye sordu. Ahh! Birde o anlaşma vardı değil mi?
Kuzen anlaşması birbirimizin yaptığı yaramazlıkları ya da ailemizin izin vermediği şeyi yaptığımız halde birbirimizi savunacaktık. Tabii daha çok Onur’u kapsıyordu.

“Bilmem Onur ne diyor.”
“Onur evet diyor, geçerli diyor,” dedi heyecanla.
“Pekala, ne istiyorsun?”
“Hmm. Şey yani hmm şey.” Dedi, ters ters bakmaya başladım ve meraktan çatlayacaktım. İlk defa onu böyle kıvranırken görüyordum.
“Ağzında daha fazla gevelemeyi bırak ne söyleyeceksen söyle artık.” Etraftaki yardımcılara bakarak bana daha da yaklaştı. Bende yardımcılara baktım ve bize bakıyorlardı. İkimiz birden bakınca işlerine döndüler. Kulağıma fısıldayarak, “Senin ehliyetin var mı?” diye sordu.
Suratına şaşkın şaşkın baktım ve alay ediyor mu diye teyit etmeye çalıştım. Yok cidden soruyordu. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Ya kuzen sessiz olsana mutfaktakiler babama söyler.”

“Benim ehli...” Ağzımı eliyle kapatarak sözümü kesti ve kahkaha atmaya başladı. Elinden ağzımı kurtardım. Onun gibi fısıldadım. “Sen, sarhoşsun ve ne dediğini bilmiyorsun. Git, yat, uyu!” diye çıkıştım.

“Sarhoş falan değilim var mı, yok mu?”
“Yok,” dedim sıkılarak.
“Peki, amcam biliyor mu?” diye sordu, tek kaşını kaldırarak. Ah! Bir ben kaldıramıyorum tek kaşımı. “Zannetmiyorum.”
“İyi güzel.”
“Ne güzel? Ehliyetim olmaması mı?” diye sitem ettim. Zaten sinirlerim bozuktu.
“Biliyorsun geçenler de kaza yaptım. Amcam bana araba vermiyor ve senin de ehliyetin olmadığını bilmiyor.” Kafasında bir ampul olsaydı parıl parıl yandığından emindim. Onu anlıyormuş gibi bakarak, “Eee,” dedim.

“Amcamdan araba isteyeceksin ve o da sana kıyamaz.” Yüzünde şeytani bir sırıtış vardı.
“Neden araba isteyeceğim?” Mutfak tezgahına sırtımı yasladım ve ona gözlerimi dikip baktım. “Gece eğlenmek için hem de kuzen şu üzerinde ki ölü toprağı atma zamanı gelmedi mi?” dediğinde alınmadım desem yalan olurdu. Yutkunarak başımı iki yana salladım. “Böyle bir şey yapacağımı sana kim söyledi?”
“Hadi ama eğlenmek herkesin hakkıdır.” Ellerini saçlarından geçirerek yalvaran gözlerle baktı.
“Sevgili kuzenim neden arkadaşın Pamir ile gitmiyorsun? Eminim o benden daha eğlencelidir ve arabası da vardır, ehliyeti de,” dedim su içerken.

“Pamir de Ceylin’e beni tercih etti,” dedi sitem ederek. “Sevgili kuzenim Alisya en azından böyle yapmaz. Ne varsa kuzende vardır.”
Bir anda boğazıma kaçan su ile birlikte boğuldum ve öksürmeye başladım. Onur da belime vuruyordu ve Şule de yanıma gelmişti. Gözlerimi kapatıp kendimi toplamaya çalıştım. “Ceylin mi?” diye sordum arada da öksürmeyi ihmal etmiyordum.

“Ceylin ile daha tanışmadın mı? Tanısan sende seversin. Pamir’in yanında ki kızıl bomba, bu arada iyi misin?”
“İyiyim, iyiyim.” Sarı elbiseli kız ve kızıl bomba. Yüzümün kıpkırmızı olduğundan emindim.☆

İnanılmaz. Saat 01.20.
Gecenin bu saatinde Onur’un aklına uyup utanmadan babamdan araba isteyip kulübe gelmiştim ve en önemlisi babama ehliyetim var yalanını da söylemiştim. Sefa arabasıyla Suna ile birlikte gelecekti Sibel ise yanımızdaydı. Arabayı ben kullanmasam da Onur’a güvenmiyordum ve midem ağzıma gelmişti.

“Yavaş ol!” diye bağırdım.

“Sakin ol kuzen geldik işte.”

Kulüp çokta uzakta değildi bu yüzden arabada fazla vakit geçirmemiştik. Üstümü de değiştirmeyi unutmamıştım en azından. Üzerime dizlerimin üzerinde biten mavi elbise bacaklarımı olduğundan uzun gösteriyordu ve siyah alçak topuklu ayakkabılar bir acemilik yapmadan yürürsem oldukça şık görünüyordum. Saçlarımı da bozmamıştım. Hava soğumaya başlamıştı ve işte şimdi tam bir eylül havasına benzemişti. Kıyafetlerim bu havaya uygun değildi. Bu, Onur’un umurunda değildi ama ben titriyordum. Sibel de üzerini değiştirmişti. Bordo mini bir elbise ona çok yakışmıştı. Saçlarını bozmamıştı eğer farklı saç modeli yapsaydı hala evde saçlarıyla uğraşır olurduk. Arabadan indik. Sibel her zaman böyle yerlere gelmeyi çok isterdi ve ne yazık ki ailesi izin vermezdi ama şuan burada olduğu için mutluydu. Yüzünde biraz şaşkın birazda mutlu bir ifadeyle etrafı inceliyordu. Onur arabayı baleye teslim ederken, “Arabadan ceketimi alsam daha iyi olur,” dedim.

Onur koluma yapışırken itiraz etti. “Olmaz kuzen böyle fıstık gibisin,” dedi.
“Bıngıl bıngıl etlerim görünmesin,” diye cevap verdim.
Onur, bana alay edici bir bakış atarak kahkaha ile güldü ve içeri girerken uzattığı koluna girdim. Görevliler bizi ikinci kata çıkardılar ve şık oturma bölümleri yer alıyordu. Yansıyan ışıklar müziğin ritmine göre renk değiştiriyor rengârenk bir denizde kaybolmuş gibiydik. Yanımızda ki görevli masamıza kadar eşlik ederken masadakiler de bize bakıyordu. Onur’un bizim tayfa diye bahsettiği kişiler bunlardı. Pamir ve Ceylin de aralarındaydı. Parti de tanışmamıştım ve gerçi hiç tanışmasam da olurdu. Masadakiler üzerini değiştirmeden gelmişti. Gayet havalı görünmeye çalışıyordum. Sibel etrafı haddinden fazla incelediği için onu dürttüm. O da anlamıştı; zeki arkadaşım.

“Naber millet?” dedi Onur masanın önünde durduğumuzda. Herkeste bizi selamlarken kahverengi saçlara, bal rengi gözlere sahip kaslı genç bana çapkın bir gülümsemeyle bakıp ayağa kalktı.

“Demek kuzenin Alisya bu. Bizde bu güzellikle tanışma fırsatı yakalayabildik sonunda.”
Onur, ona bir bakış atıp bana dönmüştü. “Arda hep böyle patavatsızdır dikkate alma kuzen,” dediğinde Arda fazla ciddiyete almamış olacak ki omuz silkip gülümsedi. Onur, Sibel’i gösterip sadece, “Sibel” diye tanıştırdığında Sibel bozuldu ama belli etmedi. Bozulduğunu sadece ben anlayabilirdim çünkü kırk yıllık arkadaşım sayılırdı.
Pamir’in yanında ki Ceylin sevecen bir şekilde bana elini uzattı. “Merhaba Alisya aramıza hoş geldin ben Ceylin.” Tebessüm ettim aynı karşılıkla. Uzun kirpiklerinin çevrelediği koyu renk gözleri vardı. Yakından bakıldığında daha da güzeldi.
Sarışın kız bir anda öne doğru atlayarak hevesli bir şekilde elini uzattı. “Hoş geldin Alisya ben de Alev.” Elimi uzatıp gülümsedim. Alev isminin hakkını veriyordu ve tam bir sarışın bomba. Benim boylarımda, omuzlarına doğru uzayan küt kesim saçları vardı. Hemen yanında ki kişiyi de işaret ederek, “Berk” dedi. Berk de mavi gözlü ve siyah saçlıydı. Berk ve Arda zamanının çoğunu spor salonunda geçiriyor gibilerdi. Sibel ile tanıştıktan sonra oturduk.

Ceylin neredeyse Pamir’in kucağına oturacak gibi duruyordu ve kulağına bir şeyler fısıldaması da içimde oluşan garip duyguları körüklüyordu. Telefonuma bildirim düşünce baktım. Sefa gelmekten vazgeçtiklerini yazmıştı. Keşke bende gelmeseydim diye geçirdim içimden. Karamel tenli, kapkara saçlı ve minyon bir kız masaya geldiğinde dikkatimi ona verdim.
Kız bana bakıp, “Geç kaldınız,” dedi.
“Evden çıkmamız biraz zaman aldı,” dedi Onur. Kız anlıyormuş gibi başını salladı.
Minyon kız bana dönüp, “Cansu,” dediğinde gülümsedim.

“Alisya.” Zaten biliyormuş gibi başını salladı. Bir an alnımda ‘Adım Alisya’ yazıyormuş gibi hissettim. Sibel ile de tanışmayı ihmal etmemişti. Sibel kulağıma doğru, “Sıkıldım,” dedi. Başımı salladım. Bende sıkılmıştım.

Garson yanımıza geldiğinde elinde tuttuğu içki dolu tepsiyi masaya bıraktı. Herkes tepsiden bir içki alınca bende yanlarında rezil olmamak ve bebek damgası yememek adına mecbur tepsiye uzanıp kokteyl aldım. Sibel zaten dünden razıydı. İlk defa içecektim. Bir yudum aldığımda çok acı ve iğrenç tadı vardı. Kokusunu Salih’den biliyordum. İlk yudumda genzim yanmaya başladı. Hafifçe öksürüp bardağı elimden bıraktım. İnsanlar bunu nasıl içiyor?

İçeride çok fazla gürültü vardı. Kokteyl ile bakışıp içiyormuş gibi yaparak bozuntuya vermemeye çalışıyordum. Sonra herkes teker teker dans etmeye giderken Arda bana bakıp göz kırptı. “Kayıp prenses benimle dans eder mi?”
“Kayıp prenses mi?” dedim kıkırdayarak. Nedense hoşuma gitmişti.
Bana daha çok yaklaştı. “Bence bu isim tam sana göre,” dedi.

“Hm sevdim bu ismi ama seni reddetmek zorundayım,” dedim kibarca. Zaten dans etmekte pek de iyi sayılmazdım ve tanımadığım insanların arasında dans edecek kadar gevşememiştim. Arda fazla üstelemedi ve Sibel’e döndü. “Ya sen Rapunzel?”

Sibel hevesle, “Olur,” dedi.
Arda, Sibel’e elini uzattığında tam Sibel elini uzatmıştı ki Onur Sibel’in elini tuttu. Sibel elini çekmeye çalıştı lakin Onur Sibel’i sürükleyerek dans pistine gittiler. Arda arkalarından söyleniyordu. Masada Pamir, Ceylin ve Cansu kaldık.Pamir uzandığı tepsiye tekrar bir bardak daha alırken Ceylin, Pamir’in elini tuttu. “Bu günlük bu kadar yeter. Hadi dans edelim.” Pamir, memnuniyetsizlikle yüzünü buruşturdu. “Hiç havamda değilim.”
“Hmm, ben seni havaya sokmasını bilirim,” diyerek yerinden kalktı ve Pamir’in koluna girip onu zorla dansa kaldırdı. Onlar öyle yürüyüp gidince önümde duran içkiyi tek dikişte içtim ve yüzümü buruşturdum. Kesinlikle berbattı.
Cansu da bana bakıyordu. “Pek alışkın değilsin sanırım.”

Elimi havada sallayarak geçiştirdim. “Sayılır.”
Tepsiden bir içki daha aldım. Cansu da yanımdan ayrıldığında masada içkilerle tek kalmıştım. Artık pek umursamadan ve kendimi durduramadan içmeye başladım. İlk defa içtiğimi varsayarsak bunun sonucu kötü olacaktı lakin ne kendimi durdurabiliyordum ne de içkiler beni bırakıyordu. Şimdiden çakır keyif olmuştum. Herkes eğleniyordu ve herkes mutluydu. Ben her zaman ki gibi yine yalnızdım. Herkes birilerine kavuşmuştu bense içkilerime kavuşmuştum sadece. O da bir iki yudumda bitmek üzereydi. Tepside ki içkiler bile bitip tükenmiş onlarda beni yalnız bırakmıştı. Ne güzel!

Kaç kadeh içtiğimi bilmiyordum ve sarhoş olduğumdan emindim. İnsanlar bu zıkkımı içip kafalarını uyuşturuyor ve ben zavallı gözüyle bakarken şimdi de onlardan biri olmuştum. Sefa bu halimi görse ne derdi kim bilir. Yabancı dolu bir yerde yapayalnız kalmıştım gerçi dünyada da yapayalnız değil miydim zaten. Koskoca dünya da kaç kişiyi tanıyordum ki.
Eve gitsem iyi olacaktı lakin sevgili kuzenim Onur ve en yakın arkadaşım Sibel ortalıklarda görünmüyordu. Beni tek başıma burada bırakmazlardı değil mi? İçime bir şüphe birde korku eklenmişti. Kahretsin! Bırakırlardı çünkü ikisi de birbirinden çatlaktı. Ayağa kalkarken hafif sendeledim ama yine de kendimi toparlamam uzun sürmedi. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Çıktığımda ise güçlü kollar beni duvara yapıştırdı. Zihnim bulanıkken doğru görüp görmediğimden emin olmaya çalıştım. Kesinlikle oydu. Uzun zaman olmuştu Savaş'ı görmeyeli. Felaket tellalı gibi peşimdeydi. Hep savunmasız zamanda yanımda olmak zorunda mıydı?
“Güzelim umarım seni çok özletmemişimdir,” dedi ukala iğrenç sesiyle. Ondan aldığım tütün ve alkol kokusu midemi ağzıma getirmişti.
Yüzümü buruşturdum. “Bırak beni, defol git başımdan,” dedim sesimin sert çıkmasını umuyordum ve üstelik sesimde kayma vardı. Bu kadar içmemeliydim. Bunun ne işi vardı burada?
Tuttuğu ellerden biri yanağıma dokundu. “Geçen sefer ucuz kurtuldun ama bu sefer hiç şansın yok.” Sözleri tehditkardı. “Yanındaki salak herife de gününü göstereceğim beni dövmek ne demek öğrenecek.” Kimden bahsettiğini anlayamıyordum. Bildiğim kadarıyla Sibel’in kuzenlerine dövdürtmemiştik.
“Kimden bahsediyorsun?” dedim sözlerimi ben bile anlayamıyorum.
Tiksinircesine, “Efe denilen itten bahsediyorum,” dedi.

Daha fazla yaklaşmaya çalışırken boş bir anına denk geldiğinde ayağımla bir tekme vurmaya çalıştım lakin ayakta zor duruyordum. Hemen kendini savundu.
“O yalnız bir kere olur?”
Yalvarmak istemiyordum. Bana bu kadar yakınken yanımızdan geçenler bizi yanlış anlayabilirdi. “Bırak beni,” diye çırpınmaya başladım. Biraz olsun uzaklaşmıştı.

“Beni şimdi bırakıp gitmezsen daha kötü olur,” dedim. Tehdittim hiçbir işe yaramamıştı.
Güldü. “Ne o? Cici babana mı söylersin?”
“Benden ne istiyorsun? Ece ile sana mutluluklar dilerim. Lütfen peşimi bırak!”
“Biliyor musun hata yaptığımı fark ettim. Artık ikinizi de istiyorum.”
Sözleri midemi bulandırıyor zaten dönen başımın şiddetini artırıyordu. “Sen delirmişsin. Senden iğreniyorum.”

“Zor kız havaların bana sökmez. Şimdi benimle geliyorsun.” Sözleri kararlıydı.
Tam gitmeye yeltendiğim sırada bileğimi sıkı bir şekilde kavradı. Olması gerekenden daha sıkı tuttuğu için canım acıdı. “Bırak beni diyorum, Bırak!”
O anda Savaş bir yumrukla geriye doğru savruldu. Aynı anda ona tutunan bedenim yere düştü. Ne olduğunu anlamadığım için şaşkındım. Pamir delirmiş gibi Savaş’a vuruyordu. Aslında hak ediyordu ama onunda başının belaya girmesini göze alamazdım.

“Dur,” dedim. “Yapma!” Fazla içtiğim için sesim başka bir yerlerden çıkıyordu ve Pamir beni duymuyordu. Yere yatırdığı Savaş’ı üstüne çıkıp yumrukluyordu. Sanki transa geçmiş gibiydi. “Daha önceki dayak az mı geldi?” dedi dişlerini sıkarak. Sürüklenerek yanına ulaştım kolunu tuttum. Dokunuşumla ela gözleri kahverengi gözlerimle buluştu. “Lütfen yapma,” dedim tekrar. Sözlerim yalvarır gibi çıkmıştı. Gözlerimdeki korkudan bahsetmiyorum bile. Pamir olduğu transtan çıkıp bana yöneldi. Elleriyle yüzümü kavradı. “Sana bir şey yaptı mı?” Sözlerinde öfke vardı ama bana o kadar yumuşak bir sesle fısıldadı ki neredeyse ağlayacaktım.

Başımı iki yana salladım. “Hayır yapmadı. Bırak onu,” dedim. Son kez yüzüne bir tane daha yumruk attı. İçeride ki hava ağır ve bunaltıcıydı, sanki yeterince oksijen alamıyormuş gibi başım dönüyordu. Ayağa kalkmayı denediğim sırada sendeleyip aniden düşüyordum ki Pamir’in güçlü kolları sayesinde son anda kurtuldum. Omzumun üzerinden ona doğru yüzümü çevirdiğimde büyük bir hata yaptığımı o an fark ettim. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki üşüyen bedenim onun sıcaklığıyla kavruluyordu. Doğru düzgün düşünemiyordum. Başım dönüyordu, ayakta duramıyordum ve kusacak gibi hissediyordum. Lütfen kusma!

“Neden bana öyle bakıyorsun?” Ağzımda saçma sapan kayma vardı ve ne dediğim bile anlaşılmıyor olabilirdi. Pamir tutmasa yerle bütünleşecektim.
“Bu şerefsiz yine sana bir şey mi içirdi,” dedi sesi sakindi ama ela gözlerindeki öfkeyi görebiliyorum. Başımı iki yana salladım. Neredeyse ona tutunan bedenim kayıp gidecekti ama o benden hızlıydı. Çevik bir hareketle beni daha sıkı tutup bedenini bedenime yasladı. Bundan rahatsız olacak durumda bile değildim.

“Alisya pek iyi görünmüyorsun. İyi misin?”
Kıkırdayarak, “Çok iyiyim,” dedim berbat olduğum halde. Yerde yatan Savaş’ın varlığını bile unutmuştum. Sürünerek giderken, “Bunun bedelini çok ağır ödeyeceksiniz,” dedi Savaş tehdit ederek. Pamir dişlerinin arasından bir küfür etti. Şuan beni tutmasaydı bir yumruk daha yiyebilirdi. Sonra ayağa kalkıp gözden kayboldu. Pamir ile çıkışa doğru yürürken Ceylin’in cırtlak sesini duydum. “Ne oldu?” Beni görünce zaten fazla içip sarhoş olduğumu ya da hiç görmemiş gibi içtiğimi düşünüp yüzünü buruşturdu. “Onur’a haber vereyim birazda kuzeniyle ilgilensin,” dedi. Pamir onu durdurup “Gerek yok,” dedi sert sesiyle. “Hadi seni eve bırakayım Alisya.”

Ceylin kendini belli ederek, “Ben ne olacağım?” dedi dudaklarını büzerek.

Salak kuzenim Onur ortalıklarda yoktu. Hangi cehennemdeydi kim bilir. Onur’a acı çektirmeyi aklıma not ederek hatırlamam için kendimi ikaz ettim. Umarım hatırlardım. Sibel'i de unutmamam gerekiyordu elbette. İtiraz edecektim ama Pamir benden önce davrandı.
“Seni, Arda eve bırakır,” dedi Pamir, Ceylin’e dönerek.

Pamir, beni belimden tutarak apar topar çıkışa yöneltince itiraz etmeme fırsat bile kalmamıştı. Etraf bulanıktı. Tek yapabildiğim ise Pamir’e daha sıkı yapışmak oldu. Dokunuşu tenimi kor gibi dağlamıştı ve ayaklarım yerden kesilmiş gibi hissederek bu yakınlık hücrelerime hiç iyi gelmiyordu. Dışarı adım attığımız anda soğuk tenimi tırmalıyordu ki bedenimin ani ısı değişikliğine alışması biraz zaman aldı. Derin bir nefes alırken kollarımı göğsümde bağladım. Valeye doğru ilerledik.

“Arabamı getirir misin? Acil.”
“Pamir bana taksi çağırabilir misin?” diye sorarken kelimelerin bazılarını doğru söylediğimden emin değildim.

“Bu halde seni bırakamam. Ayakta duramıyorsun birde bana kafamı tutmaya çalışıyorsun?”
Beni kıçından dinlediği kesindi gayet kibar dile getirdiğimi düşünüyordum ya da onun gibi bir şey. “Gerek yok. Ben kendim giderim,” diye fısıldadım.
Bıkkın bir nefes verdi. Onun kollarından uzaklaştım sanki dünya dönüyor ve sanki yer sallanıyorken ayağım sendeledi. Neyse ki Pamir, beni tuttu son anda kendimi yeri öperken bulmaktan kurtuldum.

Dakikalar içinde canavar ferrari önümüzde belirdi. İtiraz etmeyi ve taksiyi beklemeyi düşündüm ama bu halde dışarı da olmam tehlikeli üstelik bedenime çöken ağırlık beni taşımıyordu. Derin derin nefes almaya çalıştım gözlerimi kırpıştırarak. Pamir, beni arabaya bindirdi ve eve bırakmasına izin verdim.

☆

Elimde hissettiğim hafif ağırlıkla sarsıldım. Ruhumu gecenin zifiri karanlığına teslim etmiş -daha doğrusu sızmış- haldeyken zihnim en dipte çırpınıp kendimi yüzeye çıkarmam zamanımı alırken burnuma dolan koku ferahlatıcıydı. Biraz odunsu ve biraz deniz kokuyordu.
Ah, ne kadar güzel bir koku!

Bu koku...
Tanıdık.
Tekrar elime hissettiğim temas ile gözlerimi araladım.
“Geldik.”
Başım dönüyor görünüşüm bulanıktı. Pamir! Yanımdaki Pamir’den başkası değildi. Bana bakıyordu ve o kadar yakındık ki...
Tedirgin bir tavırla, “Eve geldik,” dedi. Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum ama kaşlarımı çatarak, “ Hangi eve?” diye sordum. Pamir bariz bir şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu. “Senin evine. İyi görünmüyorsun. Seni taşımam gerekecek mi?”
Şuan mantıklı düşünemediğimin farkındaydım. İçerideki hava bunaltıcı ve ağırdı, sanki yeterince oksijen alamıyormuşum gibi başım dönüyordu. Arabanın kapısını açtım biraz temiz havaya ihtiyacım vardı.

“Hayır, teşekkürler getirdiğin için,” diye mırıldandıktan sonra arabadan dışarı kendimi atarken gece boyunca bilmem kaç kez düşmekten son anda kurtulmuştum ama sonunda yere yapışmıştım. Neyse ki kafamı çarpmamıştım. Ne olduğunu tam olarak anlayamamışken yerde boylu boyuna uzandım ve burada uyuyabilirdim sanırım. Görüş açıma siyah ayakkabılar girdi şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
Ben daha ne olduğunu anlamadan, “Nasıl bir inatçı olduğunun farkında mısın acaba,” diyerek yüzümü ve üzerimi okşamaya başladı. Bu adamdaki cüret... Sinirden bir aslana dönüşebilir ve Pamir’i parçalamaktan büyük bir zevk duyabilirdim. “Çek ellerini! Ne yaptığını sanıyorsun?”

“Üstün başın toz içinde, izin ver!”
Üzerimi yumuşak hareketlerle temizledi. Pamir yere doğru çömelirken, “Hadi bin sırtıma,” dediğinde şaşkın şaşkın ona bakıyordum.
Gerçekten ciddiydi. Kıkırdadım. “Ciddi misin?”
“Ayakta duramıyorsun. Hadi bin yoksa zorla taşırım.”

Omzumu silkip uslu bir çocuk gibi, “Tamam,” dedim. Neyse ki şanslıydı! Çünkü çok ağır sayılmazdım.

Beni kucağına aldığında ellerimi boynuna doladım. İstemem yan cebime koy misali. Onun ferahlatıcı kokusu ve benim iğrenç alkol kokum midemde ağzıma doğru yükselen acı tat her an kendimi utandıracak kadar kuvvetliydi.
Lütfen kendini rezil edecek bir şey yapma! Lütfen sakın kusma!

Beni eve doğru taşırken ağzımın ayarı yoktu. “Lanet olsun bu içkiyi bulana! Allah onları affetmeyecek! Tabi benimde onlardan farkım yok. Zaten bu kadar berbat tadı olan ve iğrenç kokan sıvıyı içenleri de anlamak güç. Neden içirdiniz bana bu zıkkımı?” Diye bağırıyordum.
“Artık sus ailen uyanacak ve özellikle baban,” dedi bıkkın bir nefes verirken. Pimi çekilmiş bomba gibiydim. Alisya susardı ama sarhoş Alisya’nın maalesef ağzının ayarı yoktu. Tam ağzımı açmıştım ki beni sırtından yere indirip eliyle ağzımı kapattı.

“İnan bu şekilde yakalanmak ikimiz içinde iyi olmaz,” dedi nefes nefese. “Amma da ağırmışsın.”
Gerçekten iyi olmazdı. Bana ağır mı dedi o? Küstah! Dudaklarımı büzdüm ama eli ağzımı kapatmakla meşguldü.
Başını bir anda yüzüme çevirdiğin de burunlarımız birbirine çarptı. “Elimi ağzından çekeceğim ama bir daha konuşmayacaksın lütfen. Bu ikimiz için.” Olumlu anlamda başımı salladım. Elini dikkatli bir şekilde ağzımdan çektiğinde bana bakıyordu çünkü susmayacağımı tahmin etmeliydi. Elini çeker çekmez, “Ben ağır değilim,” dedim dudaklarımı büzdüm.

Bıkkın bir nefes verdi. Bu sefer beni kucağına alırken onu durdurdum. “Tek başıma eve gitsem iyi olur.” Etrafıma baktığımda evin arka bahçesinde oluğumuzu zar zor anlayabilmiştim. Yalpalayan adımlarla ilerlediğimde dengemi sağlayamayarak tekrar düşecekken beni tuttu.
“Vay! Düşeni kaldırmada iyisiniz Pamir Bey. Yok yok Pamir değil Efe mi demeliyim?”

“Gel buraya inatçı keçi,” diyerek beni kucakladığı gibi havalanıp kollarımı omuzlarına doladım. Beni taşırken sessiz olup yakalanmamak için büyük çaba sarf ediyorduk daha doğrusu Pamir ediyordu çünkü şuan başımı Pamir’in göğsüne yaslamıştım ve deniz kokusunu içime çekmekle meşgulüm. Babam uyanıp beni Pamir’in kucağında görmesi hiç ama hiç iyi olmazdı. O yüzden bu kez ağzımı tuttum. Merdivenleri büyük bir sessizlikle çıktıktan sonra odamın kapısını da sessiz bir şekilde açıp içeri girdik ve aynı sessizlikle kapattı. Pamir, beni direk banyoya soktu ve yere indirdi. Kendim direk tuvalete eğildim. Bu berbattı!
Pamir bir centilmen gibi saçımı tutup bana saatlerce gelen zamanda yanımda kalarak içimin temizlenmesini seyrederken bunun hiç bitmeyeceğini düşünmeye başladım. Utanmaktan kıpkırmızı kesilmiş halde yer yarılsa da içine girmek için büyük bir istek duyuyordum.
Midemdekiler boşaldıktan sonra Pamir küveti doldurup beni yalnız bıraktı. Beni yalnız bıraktığı için minnettardım. Yeterince dolan küveti görünce suyu köpürtmeye gerek duymadan kıyafetlerimi çıkarıp içine uzandım. Üzerime akan su beni rahatlatırken suyun verdiği hafifletici ağırlık bütün bedenime yayılmıştı. Bir daha içmeyecektim!
Daha fazla suyun içinde kalırsam uyuyabilirdim ve ayağa kalkıp askıda duran bornoza uzanıp bedenimi gizledim sonra askıdan havluyu alıp saçlarımı kuruladım. Saçlarımı da havluya dolamıştım. Pamir’in gittiğini düşünüyordum. Hala başım çatlıyordu kendimde değildim. Banyonun kapısını yavaşça açıp dışarı çıktım. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Pamir’in yanımdan gitmesi içimde derin bir boşluk hissetmeme neden oldu. Yapayalnız kalmıştım. Damarlarımdaki alkol miktarını hala hissediyordum ve iki ayağımın üzerinde durmaya çalışarak, ayaklarımı sürükleyerek, duvarlara çarpa çarpa giyinmeyi es geçip yatağıma uzandım.
Ne kadar zaman geçtiğinden emin değildim ama yatağıma yeni yattığımdan emindim. Üşüyordum. Vücudumun ıslaklığı hala duruyordu ve burnuma dolan keskin kahve kokusunu algılıyordum. Gözlerimi açar açmaz Pamir’in karanlık silueti ile göz göze geldim. Saatin kaç olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama dışarısı hala karanlıktı. Başucumdaki abajuru açtı.

“Burada ne işin var?” dedim homurdanarak. Yattığım yerden zorlukla doğruldum. “Kahve, ilaç ve su getirdim. Yarın daha iyi uyanmak istiyorsan bunları iç,” dedi emir vererek.
Gözlerimi devirdim. Bu kadar düşünceli olması neredeyse gözlerimi yaşartacaktı.
“İçmek istemiyorum,” dedim örtüyü üzerime daha çok çekerken.

“Hadi kıçını kaldır ve bunları iç.”
Tepemde bana bakarken gözüme giren ışıktan da rahatsızlık duydum. İlk önce bana uzattığı ilacı alıp içtim ve daha sonra kahveyi yudumlamaya başladım. Pamir ise başımda dikiliyor akbabanın baktığı gibi bana bakıyordu. Yakışıklı bir akbaba! Biraz daha iyi olduğuma karar kıldım.
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım. Elimdeki bardağı alıp komodinin üzerine bıraktı.
“Şimdi nasılsın?”

“Sudan çıkmış balık gibiyim.”
“Bir daha bu kadar çok içme,” dedi emir vererek.
Omuzlarımı silkerek, “Kendi kararlarımı kendim verebiliyorum,” dedim.

“Doğru karar veremediğin açık.” Yine sinir bozucu haline geri dönmüştü. İşte o kahrolası gülümsemesi beni küplere bindiren gülümseme beni deli ediyordu.

Burnumu dikleştirdim. “Seni ilgilendirmez.”
“Gecemi mahvettiysen beni de ilgilendirir,” dedi yüzüm yüzünden bir karış uzakta.
“Ben mi dedim, gel beni taşı. Salak kuzenim beni bırakmasaydı sana kalmazdım,” dedim öfkeyle.
“İyilik yapanda suç.”

Tam ne düşündüğümü söyleyecektim ki dudaklarını dudaklarımın üzerine bastırdı. Beni öptü. Beni öptü.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

437okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.