40. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBölüm 39
Bölümler 41Şu an: Bölüm 39
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime · Okuduğun bölüm
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sevgili okuyucularım;
Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerleyim. Kimin burda olduğunu, kimin takip ettiğini bilmeye ihtiyacım var.
Biliyorsunuz ki bu kitaptaki satırları yazmak emek işi, sizde emeğimin karşılığı olarak lütfen yorum ve oy yapın. Sizden gelen geri dönüşümler bana ilham kaynağı ve mutluluk veriyor. Sevgiyle sizi kucaklıyorum öpüldünüz😘🌸🥰🙈
☆Hayat bazen elimizde olmayan şeylerle sınar bizi☆
O an bedenimden tüm güç çekilmiş gibiydi. Ellerim titredi, kalbim yerinden çıkacakmış gibi hızla atıyordu. Odaya girmeyi, Sibel’e ulaşmayı istiyordum ama bacaklarım kilitlenmiş, beni yerime mıhlamıştı. Yerin ayağımın altından kaydığını hissettim. Sefa arkamdan omuzlarımı tutarak dengemi sağladı. Üzerimizdeki şoku atamamıştık.
Kapının önünde bir adım geride dururken içeriden bir doktorun sesi duyuldu: “Adrenalin! Hemen!”
İçimdeki umut kırıntısı bu kelimeye tutundu. Hayır, bitmemişti! Bitmiş olamazdı! Sibel’in güçlü olduğunu biliyordum. Onun ne kadar mücadeleci bir ruhu olduğunu defalarca görmüştüm. Şimdi de bu savaşı kazanabilirdi, kazanmalıydı.
Gözyaşlarımın buğulandırdığı bakışlarım monitörlere çevrildi. Bir hemşire defibrilatör pedlerini Sibel’in göğsüne yerleştirirken doktorun sesi bir kez daha yükseldi. “Şok uygulayın! Hazır mısınız?”
Herkes birkaç saniyeliğine nefesini tuttu. Birinci şok... Sibel’in bedeni hafifçe yükseldi ve tekrar düştü. Monitörde hala düz bir çizgi vardı. Umutlarım her bir saniye daha da azalırken doktorun bir kez daha emir verdiğini duydum. “İkinci şok!”
Bu sefer bir şey oldu. Monitördeki çizgide zayıf da olsa bir dalgalanma belirdi. İçimde yeniden bir kıpırtı, bir yaşam belirtisi doğdu. “Evet evet, hadi Sibel!” diye içimden bağırdım.
Doktor odadaki ekibe hızlıca talimatlar vermeye devam ederken monitördeki çizgi giderek güçlendi. Her atış, içeridekiler için bir zafer çığlığı gibiydi. Kapının önündeki herkes derin bir nefes aldı. Sibel’in annesi Nebahat teyze, “Kızım yaşıyor mu?” diye çığlık atarken hemşirelerden biri sakin bir sesle, “Şimdilik stabil. Yoğun bakıma alacağız,” dedi.
Sibel’in annesi dizlerinin üzerine çöktü, dualar mırıldanırken gözyaşlarını siliyordu. Sibel’in babası, sessizce eşinin omzuna elini koydu. Melahat teyze ise gözyaşlarını tutamayarak, “Allah’ım çok şükür!” dedi. Furkan da Sibel’in babasına destek oluyordu.
Ben hala koridorun önünde, hareketsiz bir şekilde duruyordum. Bir yanım sevinçle dolup taşarken, diğer yanım hala korkuyordu. Sibel’in bu savaşı kazandığını görmek istiyordum ama süreç bitmemişti. Yoğun bakım odasına alınırken gözlerimi onun solgun yüzünden ayıramadım ve bir şey daha fark ettim. Sibel’in sürekli başı dertte olduğu saçları yoktu. Sefa ile ikimiz neler olduğunu bilmediğimiz için aklımız karmakarışıktı. Sibel’e ne olmuştu? Neden bu haldeydi? Sibel sürekli muhteşem hayatından bahsediyordu ama gördüklerim... Neyin nesiydi?
Melahat teyze yanımıza geldi. “Burayı nasıl buldunuz?”
“Burayı nasıl bulduğumuzu boş ver Melahat teyze. Sibel neden bu halde?” diye sordu Sefa.
Melahat teyzenin yüzü düştü. “Sibel iki yıldan beri kan kanseri ile mücadele ediyor. Kimsenin öğrenmesini istemedi. Şimdi de kanseri ilerlemiş.” Duyduklarım karşısında dilim tutuldu. Melahat teyze elimi tuttu. “Sibel güçlü kızdır, bunu da atlatacak.” Gözlerimde ki yaşlarla ona bakıp başımı salladım.
Sibel’in, lavaboya dökülmüş saçlarını kendi ellerimle toplamıştım. Ama hiçbir şey anlamamıştım.
Yoğun bakım ünitesinin kapısı Sibel’in ardından kapandığında içimde bir mücadele daha başlamıştı. Sibel savaşmaya devam ederken, benim de güçlü olmam gerekiyordu. Ama Sibel’in bir kez daha nefes aldığını bilmek bile dünyalara bedeldi.
Sibel yoğun bakımda savaşını sürdürürken, Melahat teyze ve Nebahat teyze hastanenin bekleme alanında dua ediyor, Sibel’in babası ise sessizce başını ellerinin arasına almıştı, Furkan da onun yanındaydı. Sefa oturuyor, ben de koridorda bir ileri bir geri yürüyordum, içimdeki endişe ve korkuyla başa çıkmaya çalışıyordum. Zaman geçmek bilmiyordu.
Arada bir doktor veya hemşire yoğun bakımın kapısından çıkıyor, bizden kısa bir mesafe ötede sessizce konuşuyorlardı. Her çıkışlarında gözlerimizde bir umut ışığı beliriyor ancak herhangi bir haber alamayınca tekrar karanlığa gömülüyorduk.
Sonunda doktorlardan biri Nebahat teyzeye yaklaştı. “Hastanız stabil durumda. Şimdilik durumunu kontrol altında tutuyoruz ama kritik süreci henüz atlatmış değil,” dedi.
Bu haber hepimizi biraz rahatlatmış olsa da, Sibel’in tam anlamıyla iyileşmesini görmek için daha uzun bir yol olduğunu biliyordum. Nebahat teyze doktorun sözlerini bir an sindirmeye çalıştı, sonra derin bir nefes aldı. “Allah’ım yardım et kızıma,” diye mırıldandı.
O sırada cep telefonum çaldı. Ekrana baktığımda arayanın Eray olduğunu gördüm. Tereddüt etmeden açtım.
“Alisya, neredesin? Dur sen söyleme ben söyleyeyim Ayşen teyzenin yanında mahalledesin,” dedi kızgın bir sesle.
Şimdi kimseye bir şey söylemek istemiyordum. “Evet,” dedim. “Ayşen teyzelerdeyim.”
“Söyle o Sefa’ya, onunla konuşmuyorum. Beni neden davet etmediler ki!”
“Bir daha ki sefere beraber gideriz Eray.”
“Aklına gelirsem ve davet edilirsem gideriz tabii,” diyerek telefonu kapattı. Eray kızmıştı anlaşılan. Her yerde de varlığına belli ettiriyordu.
Hastaneden ayrılmadık. Herkes perişan halde beklerken, Sefa sessizce yanıma oturdu ve elimi tuttu. “Her şey yoluna girecek, Alisya. Sibel'i birlikte iyileştireceğiz,” dedi. Onun güven veren sesi, bir süreliğine de olsa, kalbimdeki korkuları yatıştırdı. Sibel içeride hayat mücadelesi verirken bizde dışarıda dua ediyorduk.
Gece ilerledikçe hastanenin koridorları sessizleşti. Zaman durgun ve ağır akıyordu. Yorgunluktan tükenmiş olsak da Sibel’in yanından ayrılmayı düşünmedik. Nebahat teyze ve Melahat teyze bir köşede oturmuş dua ediyor, Sefa arada bir ona su getiriyordu. Sibel’in babası, sessiz bir şekilde başını ellerinin arasına almış, derin düşüncelere dalmıştı. Furkan da bir kenara oturmuştu.
Ben ise hastane koltuğuna çöküp, gözlerimi kapatmaya çalışıyordum ama uyku ne mümkün! Sibel’in solgun yüzü, monitörlerin soğuk sesi ve Nebahat teyzenin hıçkırıkları zihnimde dönüp duruyordu. Sefa yanıma oturup elimi tuttu. “Alisya, kendini harap ediyorsun. Biraz dinlen,” dedi nazikçe.
Başımı iki yana salladım. “Sibel oradayken nasıl dinlenebilirim, Sefa? Ya bir şey olursa...”
“Bir şey olmayacak,” dedi kararlılıkla. “Sibel güçlü bir kız. Bu savaşı kazanacak.”
Bu sırada kapı açıldı ve Sibel’in doktoru yeniden göründü. Herkes yerinden kalktı, doktorun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorduk. Doktor yorgun ama sakin bir ifadeyle konuştu. “Şimdilik durumu stabil. Krizi atlattı ama hala kritik bir dönemde. Sürekli izleme altındayız.”
Hepimiz derin bir nefes aldık. Kalbime bir damla umut serpilmiş gibiydi. Nebahat teyze, doktorun ellerini tutup minnetle “Allah razı olsun,” dedi.
Sefa bana dönüp gülümsedi. “Görüyor musun? Sana söylemiştim, Sibel bunu başaracak.”
Başımı ona yasladım. “İnşallah, Sefa. İnşallah.”
Sibel’in ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hissettim. Hayat, kırılgan ve belirsizdi ama sevdiklerimizle birlikteyken her şeyin üstesinden gelebilirdik. Sibel’in yanında olmaya, onunla bu savaşı kazanmaya kararlıydım.
Sefa ile sessizce konuşuyor, Sibel’le birlikte geçirdiğimiz anıları hatırlıyorduk. Anılar, umutsuzluğa karşı bir savunma duvarı gibiydi.
Yeni bir günün ilk ışıklarıyla birlikte Sibel’den daha iyi haberler almayı umarak beklemeye devam ettik. Umut, bu savaşta elimizdeki en güçlü silahtı. İlerleyen saatlerde hastane koridorları hafif bir hareketlenmeye başlamıştı. Sibel’in başındaki doktorlar ve hemşireler nöbet değiştirirken biz hala bekleme odasında oturuyorduk. Gözlerimdeki ağırlığa rağmen uyuyamamıştım. Sefa ise sabaha kadar yanımdan bir an olsun ayrılmamıştı. Bir ara başımı omzuna yaslamışken birkaç dakikalığına dalmış olabilirim ama zihnim hala Sibel’deydi.
Kapının açılma sesiyle hepimiz irkilerek doğrulduk. Sibel’in doktoru yine karşımızdaydı ancak bu kez yüzünde biraz daha umut dolu bir ifade vardı.
“Geceyi stabil bir şekilde geçirdi,” dedi. “Durumu hala ciddi ama toparlanma sinyalleri veriyor. Biraz daha güçlü olduğunda ziyaret etmenize izin vereceğiz.”
Bu haber hepimize nefes aldırdı. Nebahat teyze gözyaşları içinde “Şükürler olsun, Allah’ım,” diyerek ellerini açtı. Sibel’in babası derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatarak bir süre sustu.
Sefa, elimi sımsıkı tuttu ve bana dönerek hafifçe gülümsedi. “Bak, Alisya. Sibel kendini toparlıyor. Onun pes etmeye niyeti yok,” dedi. Başımı salladım ve gülümsedim. Boğazımdaki düğümden bir kelime bile çıkamıyordu. Sefa, gözlerimin içine bakarak ekledi, “Sen de biraz dinlenmelisin. Burası zaten yorucu bir yer. Sana bir kahve alayım mı?”
İsteksizce kabul ettim. Sefa, yanımdan ayrılıp koridordaki otomatlara doğru yürüdü.
Bu sırada Nebahat teyze yanıma oturdu ve ellerimi tuttu. “Alisya,” dedi yorgun bir sesle, “Evladım senin gibi bir arkadaşı olduğu için çok şanslı. Seni hep överdi, senin ona ne kadar destek olduğunu söylerdi. Ama hastalığını bilmeni istemedi. Sende zor günler geçirdin, evladım üzülmeni istemedi.”
Gözlerim doldu. “Nebahat teyze, Sibel benim kardeşim gibi. Onun bu durumu... Onun acısı, benim acım. Ama söylemek istemediğine kırıldım.”
Nebahat teyze, yanağıma hafifçe dokunarak “Biliyorum,” dedi. “Sibel istemedi. Kimsenin üzülmesini istemedi.”
“Sibel güçlüdür, Nebahat teyze. Birlikte bu zorluğu aşacağız.”
Başını salladı. “Yıldırım Bey’in de çok yardımı oldu. Bütün hastane masraflarını ödedi. Allah, ondan da razı olsun.”
“Babam mı?” diye sordum kekeleyerek.
“Evet, baban,” dedi.
Babam biliyordu ama bana bir şey söylememişti. Babama da kırılmıştım. Hatta bir kere babama ‘Sibel’i bulalım yanına gitmek istiyorum’, dediğimde istememişti. ‘O gitmek, uzaklaşmak istedi. Onun hayatına, kararlarına saygı duymalıyız,’ demişti.
O an, Sibel’in ne kadar sevildiğini bir kez daha fark ettim. Etrafındaki herkes onun için dua ediyor, onun güçlü kalması için elinden geleni yapıyordu. Sefa kahvelerle döndüğünde, herkese kahve almıştı. Yanıma oturdu ve kahvemi uzattı.
“Ne olursa olsun,” dedi sessizce. “Bu savaşı Sibel’le birlikte kazanacağız.”
Telefonum çalmaya başladı. “Kimseye haber veremedim,” dedim elimdeki çantadan telefonu bulmaya çalışırken. Arayan Onur’du.
“Alisya, bugün sizin projeniz için toplantı yapacaktık neredesiniz?”
Sefa’ya baktım. “Şey... Onur, toplantıyı erteleyemez miyiz? Sefa ile bizim işimiz var.”
“Bu projenin gidişatını değiştirecek bir toplantı. Nasıl erteleyebiliriz? Sorumluluk al biraz.”
Derin bir nefes aldım. “Sorumluluk alacağım ama şimdi değil. Tamam toplantıyı Kerem Bey ile yapabilirsiniz.”
Onur’un sıkıntılı nefes sesini duydum. “Bu sefer halledeceğim ama bir daha olmasın.” O sırada hastane anonsundan “Doktor Mehmet Bey, ameliyathaneden bekleniyorsunuz” diye anons sesi duyuldu.
“Neredesin sen? Hastanede misin?” diye merakla sordu.
“Şey...” dedim ne diyeceğimi bilemiyordum. “Seni ilgilendiren bir durum yok.”
Melahat teyze yanıma geldi. “Sibel’i görebilirmişiz, şimdi doktor söyledi,” dedi sevinçle.
Onur zayıf bir sesle “Sibel mi?” dedi. Cevap vermemek için panikle telefonu yüzüne kapattım.
Bir süre sonra Sibel’in odasına girme izni verildi. Sırayla onun yanına girdik. Sibel’in yüzü hala solgundu ama monitörlerdeki rakamlar düzelmeye başlamıştı. Elini tutup ona fısıldadım.
“Sibel, lütfen dayan,” dedim. “Bana söz vermiştin, birlikte daha çok şey yapacaktık. Seni kaybedemem. Seni bekliyoruz, Sibel. Hepimiz burada, seninle birlikteyiz.”
Sibel’in bu savaşı kazanacağını, beni yarı yolda bırakmayacağını biliyordum. Ama aynı zamanda, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu da bir kez daha anlamıştım.
Sibel’in odasında otururken, monitörün ritmik sesi bir tür teselli gibiydi. Soluk alıp verişi, her bir bip sesi ritmini dinlerken onun hala burada olduğunu, hala savaştığını fısıldıyordu. Elini tuttum ve başımı yatağın kenarına yasladım. İçimdeki karmaşa bir türlü dinmek bilmiyordu. Gözlerim kapanacak kadar yorgundum ama bir an bile uyumak istemiyordum. Ya bir şey olursa? Ya Sibel tekrar fenalaşırsa?
Odada yalnızdım. Gözlerimi Sibel’in yüzüne diktim. Göz kapakları hala kapalıydı. İnce kirpikleri yanaklarına düşüyordu, yüzünde ise derin bir huzursuzluk vardı. Sanki içten içe bir savaş veriyordu.
“Sibel, beni duyuyor musun?” diye fısıldadım tekrar. Hiçbir tepki yoktu.
İçerideki sessizlik boğucu hale geldi. Kalkıp pencereye yürüdüm. Dışarıya baktığımda kar taneleri hafif hafif yeryüzüne iniyordu. Her yer beyaz bir örtüyle kaplanıyordu. Sibel’in en sevdiği mevsim kıştı. Bana hep “Kar yağdığı zaman insanlar daha saf görünür, daha masum” derdi. O masumiyetin Sibel’den uzaklaşmasına izin veremezdim.
Sonra derin bir nefes alarak yatağın yanına geri döndüm. Sibel’in elini tekrar tuttum. Soğuk elleri yavaş yavaş ısınıyordu. “Bana dön, Sibel,” dedim. “Seninle daha konuşacak çok şeyimiz var. Hani hayal ettiğimiz tatil vardı? Karların içinde yürüyüş yapacak, o büyük kırmızı kupalarda sıcak çikolata içecektik. Unuttun mu? Ben unutmadım.”
Bir an için gözkapaklarının hafifçe kıpırdadığını gördüm. Gözlerim büyüdü, tüm dikkatimi ona verdim. “Sibel? Duyuyor musun?”
Bir cevap bekliyordum ama hiçbir şey olmadı. Belki bir hayaldi, belki de gözlerim bana oyun oynuyordu. Ama o küçük kıpırtının gerçek olmasını istiyordum.
Sibel’in tekrar göz kapaklarının hafifçe titrediğini fark ettim. Hayal görmemiştim. Doktorlar, bu hareketin iyiye işaret olduğunu söyledi. Sibel’in bu savaşı kazanacağına dair inancım daha da güçlendi. Çünkü Sibel yalnız değildi.
O an, onun varlığı bana dünyadaki en büyük güç gibi geldi. Hayatta zorluklar ne kadar büyük olursa olsun, sevgiyle ve inançla her şeyin üstesinden gelebileceğimizi hissettim.
Sibel’in odasından çıktığımda içimde tuhaf bir huzur vardı. Onu böyle görmek, ufacık bir hareket bile olsa, içime su serpmişti.
Sefa ve diğerleri dışarıda beni bekliyordu. Onlara Sibel’in elini tuttuğumda hissettiğim o sıcaklığı anlattım. Nebahat teyze gözyaşlarını tutamadı.
Hastane koridorunda sessizlik hakimken içimde fırtınalar kopuyordu. Çocukluğumuzdan beri geçirdiğimiz güzel anılar zihnimde dönüp duruyordu. Oysa şimdi o güçlü Sibel, yatakta zayıf bir halde yatıyordu. Beyaz hastane çarşafları arasında kaybolmuş gibiydi. Sefa, yanımdaki koltukta başını ellerinin arasına almış oturuyordu.
Bir yandan Sibel’in ailesinin geçen iki yıl boyunca neden bize bir şey söylemediğini düşünüyordum. Onunla olan kopukluğumuzun sebebini, kaçar gibi gitmesinin nedenini, muhteşem hayatını hepsini anlamıştım. Ama bizi bu kadar uzaklaştırması... İşte bunu affetmek kolay olmayacaktı. Düşüncelere dalarken bir süre daha hastane koridorunda oturup bekledik. Tam düşüncelere dalmışken sessizlik hakimdi ama bu sessizlik ümidimi yeşertiyordu.
Furkan beni dürtüklediğinde işaret ettiği yere kafamı çevirdim ve Onur’un hızlı adımlarla bize doğru geldiğini gördüm. Onur’u gördüğümde şaşkınlıktan ağzım açıldı. Sefa’ya omuz attım, oda ilk önce bana bakıp sonra baktığım yere baktı.
Yüzündeki ifadeden, onun da aynı şok ve korkuyla baş etmeye çalıştığı belliydi.
“Onur?” dedim, şaşkınlıkla. Sefa da başını kaldırdı, bakışlarında bir karışık ifade vardı. Oturduğum yerden ayağa kalktım. Onur tam yanıma gelip karşımda durdu.
“Senin ne işin var burada? Burayı nasıl buldun?” diye sordum.
“Sibel iyi mi? Sibel’e ne oldu?” diye sordu panikle ve kelimeleri zor çıkıyordu ağzından. Yüzünde pişmanlık, korku, telaş, endişe, karmakarışık duygular içindeydi.
O an tüm duyguların havada asılı kaldığını hissettim. Onur’un bu kadar tedirgin, bu kadar çaresiz bir halde olduğunu görmek beni hem öfkelendirdi hem de üzdü. İçimde bir volkan patlıyordu ama o volkanı sakinleştirmek zorundaydım.
Tam bir şeyler söyleyecekken doktorlar ve hemşireler Sibel’in odasına doluştular.
Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi oldu. “Hayır hayır hayır!” diye bağırdım istemsizce. Sibel’in odasının penceresine gittim. Gözlerim Sibel’in hareketsiz bedenine kilitlenmişti. Kalp masajı yapıyorlardı. Her bir baskıda sanki kendi göğsümün sıkıştığını hissediyordum.
“Sibel!” diye bağırdım ama sesim boğazımda düğümlendi. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Bu çaresizlik anında elimden hiçbir şey gelmiyordu. Hayatta hiç bu kadar güçsüz hissetmemiştim. Diğerleri de benim baktığım yere bakıyorlardı. Hemşirelerden bir tanesi pencereyi kapattı, artık göremiyorduk.
Koridorda, olduğum yerde duvara yaslanıp kendimi yere bıraktım. Ellerim titriyordu, nefesim düzensizdi. Dua etmeye başladım. Sesli, sessiz, fark etmeden… Sadece Sibel için bir mucize dileniyordum. Hepimiz perişandık. Sibel’in ailesi dinlenme odasında olduğu için haberleri yoktu.
Dakikalar saatler gibi geldi. Odanın kapısı nihayet açıldığında, doktor yüzünde bir yorgunlukla yanımıza geldi. Gözlerindeki ciddi ifadeden iyi bir şey söylemeyeceğini anlamıştım. Kalbim duracak gibi oldu.
“Sibel’in şu an durumu stabil ama durumu kritik. Bir süre daha gözlemde tutacağız,” dedi.
O an derin bir nefes aldım ama bu sadece kısa bir rahatlamaydı. Gözyaşlarımı sildim ve hemen ayağa kalktım. “Onu görebilir miyim?” diye sordum.
Doktor başını salladı. “Biraz bekleyin. Size haber vereceğiz.”
Koridorda beklemeye devam ettim. Ellerimi ovuşturuyor, kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. İçimdeki korku ve umut birbirine karışmıştı. Sefa yanımdaydı ama benden farklı değildi. Sibel’in savaşı henüz bitmemişti ama ben buradaydım. Her zaman onun yanında olmaya devam edecektim. Onur doktorun peşinden gitti. Furkan da çaresizce bekliyordu.
Saatler geçmiş gibi hissediyordum ama aslında sadece birkaç dakika olmuştu. Sibel ’siz bir dünya düşüncesi zihnime hücum ettiğinde derin bir nefes aldım, kendimi toparlamam gerekiyordu. Sibel için güçlü olmak zorundaydım.
Koridorun sessizliği o kadar yoğundu ki sadece kalbimin gürültülü atışını duyabiliyordum derken, kapı tekrar açıldı. Bu kez bir hemşire yanıma geldi.
“Şimdi onu görebilirsiniz ama lütfen sessiz olun ve çok uzun kalmayın. Dinlenmeye ihtiyacı var,” dedi nazik bir sesle.
Başımla onayladım ve hemen odaya doğru ilerledim. Kapının önünde bir an durdum, derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Elimi kapıya koyarken içimde bir sıcaklık hissettim. Sibel’in güçlü olduğunu biliyordum ama yine de onu bu halde görmek beni hazırlıksız yakalayabilirdi.
İçeri girdiğimde Sibel’in solgun yüzüyle karşılaştım. Cildi bembeyazdı, dudakları ince bir çizgi gibiydi. Nefes alışları zayıf ama düzenliydi. Gözleri kapalıydı, yüzünde bir masumiyet vardı.
Yanına yaklaşıp sandalye çektim. Sessizce oturdum ve elini tuttum. Soğuk ellerini avucumun içinde ısıtmaya çalışırken ona fısıldadım. “Sibel… Beni duyabiliyor musun?”
Hiçbir tepki yoktu. Ama bu, konuşmamı engellemedi. Sanki beni duyuyormuş gibi anlatmaya başladım. “Bak, bu savaş kolay değil, biliyorum. Ama sen çok güçlüsün. Hep öyleydin. Beni bile her zaman ayakta tutan sendin. Şimdi sıra bende. Seni bırakmayacağım, tamam mı? Ne olursa olsun burada olacağım. Yalnız değilsin, Sibel. Seninle birlikte savaşacağım.”
Gözlerim dolmuştu ama ağlamamaya çalışıyordum. Ona güç vermek istiyordum.
“Bunu birlikte atlatacağız Sibel. Uyan ve bana tekrar gülümse. Sadece o gülüşü bir kez daha görmeme izin ver.”
Zaman durdu, mekan kayboldu. O odada sadece ben, Sibel ve onun için ettiğim dualar kalmıştı. Dışarıdaki kar yağışı bile artık sessiz bir fon gibiydi. Tek dileğim, Sibel’in bu savaşı kazanmasıydı. Fazla kalamadan yanından ayrıldım.
Furkan yanıma geldi. “Alisya güçlü ol. Sibel bunu atlatacak. Biz onun yanında olacağız.” Sadece başımı salladım. “Dinlenme odasına götüreyim seni. Hiç iyi görünmüyorsun.”
“Hayır, burada kalacağım,” dedim. “Sibel’i yalnız bırakmak istemiyorum.”
Sefa, “İtiraz etme, senin de güçlü kalman gerekiyor, Sibel seni böyle yorgun görmek istemezdi,” dedi. Daha fazla itiraz edemedim.
Furkan, Sefa’ya dönüp “Seni de” dedi. Hep beraber dinlenme odasına gittik.
“Onur nerede?” diye sordum.
Furkan “Sibel’in doktorun yanına gitti. Büyük ihtimalle her şeyi öğrenecek.”
Sefa, yanımda sessizce homurdandı. “Adam pişman gibi duruyor,” dedi alaycı bir şekilde.
“Pişmanlık yetmez,” dedim. “Sibel’in iyileşmesi gerekiyor sadece bunu önemsiyorum.”
Saatler geçti, gece çöktü. Koltuğa oturmuş, başımı ellerimin arasına almış düşünüyordum. Sibel bu kadar çaresiz görmek beni paramparça ediyordu. Ama başka bir seçenek yoktu. Burada onun yanında olmaya devam edecektim. Her ne olursa olsun, onu yalnız bırakmayacaktım. Babamla konuşup durumu anlatmıştım zaten Sibel’in durumunu bildiği için pek üstelemedi. Sadece Sibel’i durumu daha da kötüye gittiğini söylediğimde üzülmüştü. Şuan kimseye hesap soracak halim yoktu.
Sefa ve Furkan bir köşede uyurken dışarıya hava almaya çıktım.
Hastane bahçesine adım attığımda yüzüme ince bir kar taneleri serpişti. Hava soğuktu ama karın beyaz örtüsü, geceye bir huzur katmış gibiydi. Ağaçların dalları karla kaplanmış, rüzgarla beraber yere düşen ince dalların sesi duyuluyordu. Bahçede birkaç kişi yürüyordu ama bir köşedeki bankta oturan tanıdık siluet hemen dikkatimi çekti.
Onur, başını ellerinin arasına almış, öne eğilmişti. Kar, saçlarına ve omuzlarına ince bir örtü gibi düşmüştü ama o bunu fark etmiyordu bile. Sanki dünya etrafında dönmüyor, her şey durmuştu onun için. Yavaşça ona doğru ilerledim. Kar ayaklarımın altında çıtırdıyordu ve adımlarımın sesi bana olduğundan daha gürültülü geldi.
Onu bu halde görmek içimi burktu. Bir an duraksadım, ne söyleyeceğimi bilemeden. Ama sessizlik bazen kelimelerden daha ağır gelir. Adımlarımı yavaşlatarak yanına gittim.
Kafasını kaldırmadı ama beni fark ettiğini biliyordum. Derin bir nefes alarak, “Onur,” dedim yumuşak bir sesle ama o tepki vermedi. Yanına oturmak için biraz daha yaklaştım ve sesimi biraz yükselterek tekrar seslendim. “Onur.”
Kafasını kaldırdı, gözleri şişmiş ve kızarmıştı. Göz göze geldiğimizde, yüzündeki acı ve pişmanlık beni olduğum yerde durdurdu. Bu, Onur’un en savunmasız haliydi.
“Alisya...” dedi, sesi kısık ve titrek. “Burada ne yapıyorsun?”
Yanına oturdum. “Asıl senin burada ne işin var?” diye sordum yavaşça.
Başını yere eğdi, elindeki kar tanelerini sıktı. “Onun... Sibel’in hasta olduğunu bilmiyordum,” dedi hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak. “Hiçbir şeyden haberim yoktu. O benim yüzümden hayatından uzaklaştı ve ben onun ne durumda olduğunu bile bilmiyordum. İki yıl boyunca hiçbir şeyden haberim yoktu. Ama şimdi burada oturup hiçbir şey yapamıyorum,” dedi sesi çatallıydı. Onur’u ilk defa ağlarken görüyordum.
Söylediklerinde yıllardır içinde tuttuğu bir yükün ağırlığı hissediliyordu. “İki yıl boyunca onu düşündüm, Alisya. Her gün, onu nasıl incittiğimi düşündüm. Ama bu... Bunu bilmek... Onun böyle acı çektiğini bilmek, beni mahvediyor.”
Ona doğru biraz daha yaklaştım, yere düşen karların arasında oturmuş bir çocuk gibi görünüyordu. “Onur, kimse bunu bilemezdi. Bu yaptığını geri çekemez,” dedim yumuşak bir sesle. “Bunun telafisinin elbette bir yolunu bulmalısın. Bunu kendine yük etme. Şimdi buradasın ve önemli olan bu.”
Başını kaldırdı, gözlerindeki pişmanlık dalgalar gibi üzerime geldi. “Sence beni görmek ister mi? Beni affeder mi?” dedi fısıltıyla.
Derin bir nefes aldım. “Bunu bilmiyorum” dedim dürüstçe. “Ama Sibel iyi kalplidir. Kimseye kin tutamaz.”
“Sibel’i nasıl incittiğimi sen biliyorsun. O aptal iddiayı öğrendiğinde onun yüzündeki hayal kırıklığını, kalbinin kırıldığını gördüm. Onu kaybettim Alisya. Ve o zaman bunu hak ettim.” Onur’un pişmanlığı, tüm bahçeyi dolduracak kadar büyüktü sanki. Ellerini saçlarına götürdü ve nefes almakta zorlanıyormuş gibi başını öne eğdi. “Kanser olduğunu bile bilmiyordum. Bu kadar büyük bir savaşı yalnız vermiş. Ben neredeydim? Hayatımın anlamsız şeyleriyle meşguldüm, belki de hiçbir şeyi umursamadan yaşıyordum.”
Onur’un bu hali beni daha da duygulandırdı. “Sibel yanında kimseyi istemedi. Kaçar gibi gitti ve kanser savaşını ailesiyle birlikte mücadele vermek istedi. Sana, bende kızgınım ama pişmanlığını görüyorum. Sibel’in seni anlamasını sağlayabilirsin.”
Başını kaldırdı ve gözlerime baktı. “Sibel beni tekrar hayatına kabul eder mi, sence? Onun yanında olmaya değer miyim?”
“Bunu ancak Sibel söyleyebilir,” dedim. “Ama gerçekten pişmansan, bunu denemeye değer.”
Bir süre sessizlik oldu. Kar hala yağıyordu, yerde ince bir örtü birikmişti. Onur gözlerini gökyüzüne dikti, kar tanelerinin düşüşünü izledi. “Keşke zamanı geri alabilseydim,” diye mırıldandı.
“Zamanı geri alamayız,” dedim. “Ama geleceği değiştirebiliriz. Sibel güçlü bir kız ve onu önemsediğini göstermek için hala bir şansın var.”
Onur başını salladı, dudaklarında belli belirsiz bir kararlılık vardı. “Bu kez onu hayal kırıklığına uğratmayacağım,” dedi sessizce.
Birlikte karların arasında otururken, hastanenin ışıkları karın beyazına yansıyordu. Bu gece, Onur’un kalbindeki yükü anlayabiliyorum. Kendisini işe vermesi, artık eskisi gibi daha vurdum duymaz değildi. Herkes bir şansı hak eder ama Sibel o şansı verir mi, işte burası bir soru işaretiydi. Sibel odasında hayat mücadelesi verirken Onur, kar altında, Sibel’e uzanacak bir yol arıyordu ve Onur bu kez onu bulmak için gerçekten çabalayacaktı.
Sibel’e bakmaya gittiğimde durumu aynıydı. Onur da yanımdaydı. Sonra dinlenme odasına gittik. Sefa bir köşede uyuyordu ve Furkan annesinin yanında olmalıydı. Bende bir köşeye kıvrıldım. Uyuyamayacağımı düşünürken birkaç saatliğine de olsa, deliksiz bir uyku çektim.
Uyandığımda babam pencerenin önünde dışarı seyrediyordu. Babamı görmeyi beklemediğim için şaşırmıştım. Odada ikimizden başka kimse yoktu. Uyku mahmurluğu üzerimdeyken “Baba,” dedim.
Babam bana doğru döndü. Yanıma gelip oturdu. “Nasılsın?”
“İyiyim,” dedim. “Ama Sibel...”
“Biliyorum,” dedi sıkıntılı bir nefes verirken. “Doktorla konuştum. Sana da giyecek bir şeyler getirdim.”
“Sefa nerede?”
“Annesinin yanında.”
“Ayşen teyze de mi geldi?”
“Evet, beraber geldik,” dedi. “Sende yorgun görünüyorsun.”
“İyiyim ben baba, sen beni merak etme.”
“İyi bakalım dediğin gibi olsun. Hadi gel kantine inelim. En azından bir şeyler ye.” Başımla onayladım, babamın peşinden ilerledim.
Babamın ardından kantine doğru yürürken koridorun soğuk beyaz ışıkları gözlerimi rahatsız ediyordu. İçimde bir ağırlık vardı, sanki her adımım beni Sibel’in durumundan daha da uzaklaştırıyordu. Ama babam haklıydı; saatlerdir hiçbir şey yememiştim ve bu şekilde beklemek de bir çözüm olmayacaktı.
Kantine indiğimizde içerideki kalabalık dikkatimi dağıttı. İnsanların sessizce oturduğu, kahvelerini yudumladığı masaların arasında babam beni bir köşedeki masaya yönlendirdi.
“Otur, ben bir şeyler alıp geliyorum,” dedi kararlı bir sesle. İtiraz etmedim, sadece usulca sandalyeye oturdum. Ellerimi masanın üzerindeki soğuk yüzeye koydum ve başımı eğerek düşüncelere daldım.
Babam tepsiyle geri döndüğünde masaya çorba ve sıcak çay koydu. Yüzünde her zamanki sakin ifadeyle oturdu karşıma. “Yemek ye,” dedi kısaca.
Kaşığı elime aldım ama iştahım yoktu. Babam bunu fark etmiş olacak ki sözlerine daha yumuşak bir ton ekleyerek, “Alisya, güçsüz düşersen arkadaşına nasıl destek olacaksın?” dedi.
Bu cümle içime dokundu. Haklıydı. Sibel’in yanında olabilmek için güçlü olmam gerekiyordu. Kaşığı çorbaya daldırıp yavaşça yemeye başladım. Babam bir süre sessizce beni izledi, sonra konuştu. “Sibel senin için önemli birisi, biliyorum. Ama onun için yapabileceğin en büyük şey şu an sabırlı olmak. Doktorlar ellerinden geleni yapıyor. Senin de bu süreçte güçlü olman lazım.”
“Baba...” dedim, sesim titriyordu. “Onu kaybetmekten korkuyorum.”
Babam derin bir nefes aldı ve elini masanın üzerinden uzatıp benim elime koydu. “Korkmanı anlıyorum kızım. Ama hayat bazen elimizde olmayan şeylerle sınar bizi. Şimdi onun için dua etmekten ve yanından ayrılmamaktan başka yapacak bir şey yok.”
Gözlerim dolmuştu ama ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Babamın bu kadar anlayışlı ve destekleyici olması beni biraz olsun rahatlatmıştı. Çorbamı bitirip çayımı yudumlarken içimde Sibel’in neden benden uzak durmak istediğini bir türlü anlayamıyordum.
“Baba,” dedim. “Neden söylemedin? Sibel’in durumunu biliyormuşsun.”
“Kızım, bu benim tercihim değildi. Sibel böyle istedi ve bende onun isteğine anlayış göstermekten başka çarem yoktu,” derken derin bir nefes aldı.
“Ama ben kendimi suçladım. Sibel, yanımda değilken kendimi yalnız hissettim. Ben onu güle oynaya zannederken burada yaşam mücadelesi veriyormuş.” Düşündükçe bile içimde bir yer acıyordu. Sibel’e kırgınım ama bu kırgınlık da bir işe yaramıyordu.
“Kendini suçlama kızım... O, onun tercihiydi.”
Bu konu hakkında başka bir şey konuşmadık. Furkan da elinde çayla yanımıza geldi. Babamla sohbet ederken sessizdim. Furkan’ın telefonu çaldı. Biraz telaşlı bir hali vardı. Furkan’ın yüzündeki telaş beni hem korkutuyor hem de heyecanlandırıyordu. Kalbim bir anda hızla çarpmaya başladı, sanki bedenim bu anı çoktan bekliyormuş gibi.
“Sibel’e ne olmuş?” diye sordum.
Furkan telefonu kapattı. “Sibel uyanmış,” dedi heyecanla.
Sibel’in yeniden sağlığına kavuşacağına dair içim umutla doldu. Hep birlikte hızla yerimizden kalktık.
Babam arkamdan gelirken Furkan’a soru soruyordu. “Ne oldu? Sibel iyi mi?”
Furkan bir an tereddüt etti ama gözleri umutla parlıyordu. “Onur, yanındayken uyanmış. Doktorlar durumu iyiye gidiyor demişler.”
Bu sözler bir an için üzerime çöken tüm ağırlığı hafifletti. Gözlerim doldu, bir an için dizlerim titredi ama hemen kendimi toparladım. Sibel’in durumu iyiye gidiyordu.
Babam elini omzuma koydu ve sessizce, “Haydi, ona destek ol,” dedi. Furkan’ın peşinden koridor boyunca hızlı adımlarla yürümeye başladım. Asansöre binip katına çıkarken içimde bin bir duygu dolaşıyordu: korku, heyecan, umut...
Sibel’in odasına vardığımızda, kapısının önünde Ayşen teyze, Sefa vardı. Pencereden içeriye baktım. Yanında ailesi, doktor, hemşire, ve Onur vardı. Sibel yine aynı halde yorgun, bitkin, solgundu, tek fark gözleri açıktı. Onun bu haline ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Melahat teyze koşa koşa yanımıza geldi. “Ne oldu? Ne oldu?” dedi telaşla.
“Sibel uyandı,” dedim sevinçle.
“Ben tuvaletteydim. Ben tuvaletteyken uyanmış,” dedi sonra pencereden Sibel’e baktı.
Sibel bakışlarını bize doğru çevirdi. Bu haline daha fazla dayanamayacağım için gidip bir köşeye oturdum.
Sibel’in durumunun daha da iyiye gittiğini öğrendim. Doktorlar, Sibel’in toparlanmaya başladığını ve duruma göre yarın normal odaya çıkabileceğini söylediler. Bu haber hepimize büyük bir sevinç getirdi.
Ayşen teyze, Sefa, babam ve ben otele geçtik, diğerleri Nebahat teyzenin evine gittiler. Onur ve Sibel’in babası hastanede kalmıştı. Hastanelerden her zaman nefret etmişimdir. Bedenimi sıcak suyun altına atıp uzun süre kendime gelmeyi bekledim. Su soğuduğunda çıktım. Kendimi yatağa attığımda içimde tarif edemediğim bir kırgınlık vardı. Kendime de çok kızgınım. Gözlerimi kapatmadan önce Pamir’i düşündüm. Kim bilir Pamir ne haldeydi? Pamir’i çok ama çok özlediğimi fark ettim.
Hastaneye geldiğimizde Sibel’i normal odaya almışlardı. Durumu iyiye gidiyordu. Furkan’ın, “Sibel seni görmek istiyor,” dediğinde onu nasıl özlediğimi bir kez daha fark ettim.
Sibel’in odasından içeri girdiğimde Sibel'i solgun ama gülümser bir şekilde yatakta yatarken buldum. Zayıflamıştı, göz altları morarmıştı ama o tanıdık, güçlü bakışları hala oradaydı. Kalbim sıkıştı.
“Alisya...” diye fısıldadı. Sesi zayıf ama sıcaktı.
“Buradayım,” dedim, yatağının yanına yaklaşıp elini tuttum. Eli sıcaktı, bu beni biraz daha rahatlattı. Sibel’i iyi gördüğüm için dünyalar benim olmuştu. Hafifçe gülümsedim.
Gözlerini hafifçe kapayıp tekrar açtı. “Özür dilerim. Sana her şeyi söylemem gerekiyordu ama yapamadım.”
“Sibel, şimdi bunları konuşmayalım. Önemli olan şimdi burada olmamız.”
Sibel’in yorgun yüzünde bir tebessüm belirdi. Sibel’in gülümsemesi, içimdeki tüm karanlık düşünceleri dağıtmıştı. Elini sımsıkı tutarken ona yeniden fısıldadım. “Beni korkuttun Sibel. Bir daha sakın böyle yapma, tamam mı?” dedim, sesim titriyordu ama gülümsedim.
Sibel güçsüz bir şekilde başını hafifçe salladı. “Korkuttuysam… Üzgünüm…” dedi, sesi kısık ama şefkat doluydu.
“Hiç önemli değil,” dedim hemen. “Sen buradasın ya, bu yeterli. İyileşeceksin. Bunu birlikte atlatacağız.”
Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. “Onur buradaydı, değil mi?” diye sordu.
Bir an duraksadım, ne söylemem gerektiğini bilemedim. “Evet, buradaydı. Seni merak etmiş,” dedim sonunda.
Sibel gülümsemeye çalıştı. “Garip... Beni gerçekten umursadığını görmek, garip...”
Bir an sessizlik oldu. Sessizlik, ama içinde bir anlam taşıyan bir sessizlik. Sonra derin bir nefes aldı ve fısıldadı. “Alisya, pes etmeyeceğim ama sen de beni bırakma, olur mu?”
Elini sıkıca tuttum ve gözlerinin içine baktım. “Asla, Sibel. Seni asla bırakmam. Bu savaşı birlikte kazanacağız.”
O an odadaki tüm acı ve korku yerini bir parça huzura bıraktı. Sibel’in gözlerindeki ışık, umut doluydu. Ve ben o ışığı asla söndürmemeye kararlıydım.
Tam o sırada doktor ve bir hemşire odaya girdi. Doktor gülümseyerek bize yaklaştı. “Şanslısınız,” dedi bana dönerek. “Sibel’in durumu ciddi bir dönemece girmişti ama toparlanıyor. Bundan sonra daha dikkatli olmamız gerekecek.”
Derin bir nefes alıp rahatladım. “Ona ne yapmamız gerekiyorsa yaparım. Her şeyini üstlenirim. Yeter ki iyileşsin.”
Doktor nazikçe başını salladı. “Bu süreçte güçlü bir destek sistemi çok önemli. Ve görüyorum ki Sibel’in yanında doğru kişiler var. Onun iyileşmesine en büyük katkıyı siz sağlayabilirsiniz.”
Doktor ve hemşire kontrollerini yaptıktan sonra odadan ayrıldılar. Sibel’in elini bırakmadan yanına biraz daha yaklaştım. Yavaşça konuştum. “Sana söz veriyorum Sibel, bu savaşı birlikte kazanacağız. Daha gidip görmek istediğimiz o kadar yer, yapacak o kadar çok şey var ki. Hatırlıyor musun? Bir gün sahilde sabaha kadar oturup yıldızları izleyeceğiz demiştik. Hala o günü bekliyorum.”
Sibel gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Yorgundu ama o tebessümü hala yüzündeydi.
Lütfen oy ve yorum yapmadan geçmeyin!
Bölüm etkileşimi
