BÖLÜM 23

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 23

Gençler okunma sayısı fazla ama oy ve yorum çok az. Bölümleri hızlı atmaya çalışıyorum. Emeğimin karşılığı bu olmamalı. Çünkü benim de bir hayatım var, elimden geldikçe bir şeyler yapmaya çalışıyorum.
Lütfen! Rica ediyorum hayalet olmayın canlarım.

Keyifli Okumalar...
Sevgilerle🌸

Instagram: @yzglemine_
Tiktok: @yazgl.emine
Hesaplarımı da takip ederseniz sevinirim. Kitaplarıyla ilgili bilgiler burada olacak.

☆Yokluklarına üzülmek yaptıklarına üzülmekten daha kolay☆
Sabahattin Ali

Bunun ne işi vardı?
Sürekli beni şaşırtmayı başarabiliyordu. Harika. Bende olduğum yerde kımıldamadan ona bakıyor huzursuzluğumun içinde kıvranıyordum. Bu huzursuzluk rahatsız ediciydi. Sibel de kolumu dürtünce ona dönüp yüzümü ekşittim. Sibel de gözlerini devirdi.

Onur, “Alisya, Pamir de gelmek istedi,” dedi. Anlayışla kafamı sallarken dudaklarımdan burukça bir gülümseme oluştu. Diğerleri Pamir ile tanışırken Sefa da şaşkındı. Sibel sanki hiç Pamir’i görmemiş gibi tanıştı ve Pamir bozuntuya vermedi. Tek tesellim maçtan sonra Eray’ın pot kırmamasıydı. Ve aklıma o an bir düşünce kemirdi zihnimi bundan rahatsız oldum. Onur biliyor muydu? Pamir ile aramızdakileri.
Bir yanımda Onur bir yanımda Sibel otururken maç başlamıştı. Onur hiçte biliyormuş gibi durmuyordu. Ya da ben fazla mı düşünüyordum? Birinci yarı bittiğinde Sibel ile beraber lavaboya gittik.

“İnsanlardaki yüzsüzlüğe bak,” dedim dişlerimin arasından.
Sibel rujunu tazelerken sırıttı. “Yüzsüz ve yakışıklı ayrıca o delinin kuzenin olduğunu söylememiştin.”
“O delinin kuzenim olduğunu bilmiyordum,” diye kendimi savunmaya geçtim.
“Neyse ne,” diye bıkkın bir nefes verdi. “Sen, onunla konuştun mu?”

Başımı salladım ve Sibel’e her şeyi anlattım. “Affedecek misin?” diye sordu ağzı bir karış açık.
“Sence?”

“Tabii ki de affetmeyeceksin. Peki zor olmayacak mı?” derken başını çevirip bana baktı.
“Ne zor olmayacak mı?” diye sorarken kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum.
“Her zaman gözünün önünde üstelik evde de kaldığını söyledin, her gün onu görmek ne bileyim işte zor olabilir,” dedi tespitini yaparken.
Sibel’e hak verdim ama bir şey söylemedim. Suna da lavaboya gelince konuşmamız yarıda kaldı.
Suna, bize alınmış şekilde, “Bana da haber verebilirdiniz,” dedi.

Sibel, “Verebilirdik tabii. Sefa dan gözlerine ayırıp bize baksaydın,” diye çıkışınca Sibel’i dürttüm.
“Sunacığım yani aceleyle geldik, sen aklımıza gelmedin, Sibel çok sıkışmışta,” dedim ortamı yumuşatmaya çalışırken, tam tersini de yapmış olabilirim. Sibel ters ters bana baktı.

Suna, “Tabii umarım öyledir, aklınıza gelmemem de kırdı,” dedi alınganlığına devam ederken.
Sibel gözlerini devirdi. Bu kız ne kadar çok alınıp kırılıyor diye içimden geçirdim. Sefa’ya acıdım valla. İkinci yarı başlamasına beş dakika kala yerimize gittik. Sefa, Onur ve Pamir ile baya kaynaşmış maç hakkında yorum yapıyorlardı. Maçın ilk yarısında kimse gol atamamıştı.
Sibel, kulağıma doğru, “Nankör Sefa’yı görüyor musun? Hemen de kaynaşmış,” dedi.
Sibel’i destekleyerek, “Koynumuzda yılan beslemişiz,” dedim.

İkinci yarı başladığında maça odaklandım. Elli altıncı dakikada maç durmuştu ki garip bir şeyler oluyordu sahada. İlk kavga çıktığını düşündüm ama kavga ile ilgisi yoktu. Eray sahanın ortasındaydı ve hocası onun yanına gidip bir şeyler söylüyordu, takım arkadaşları da Eray’ın yanına toplandığında merakımız iyice arttı. Eray bir tepki vermeden dinlerken hocasının ona sarıldığına şahit olduk. Neler oluyordu? Emre bizim tarafa baktığında yüzündeki hüznü görmemek imkansızdı. Bize doğru başını yana doğru salladı.

Sibel telaşlı bir şekilde, “Neler oluyor,” diye yüksek sesle konuştuğunda ayağa kalkıp sahaya doğru ilerledi. Sibel’in arkasından Sefa da hareketlenmiş diğerleri de ayağa kalkmıştı. O anda donduğumu nasıl tepki vereceğimi kestiremedim ama Sibel ve Sefa’nın peşinden gitmeyi akıl edebildim.
Sibel görevlilere, “Eray’ın yakınlarıyız,” diye durumu anlatıp olayı öğrenmeye çalışıyordu. Eray’a baktığımda tüm takım arkadaşları ona sarılıp başını okşuyorlardı. Eray, bir yanında hocası diğer yanında Emre saha dışına çıktıklarında hala ne olduğunu anlamamak can sıkıcıydı. Emre görevliye bize izin vermesi için konuştuğunda Eray’ın peşinden hepimiz soyunma odasına gittik. Eray oturup sırtını dolaba yaslamış şekilde boş boş etrafa bakarken bizim geldiğimizi anladı, tek kelime edemedik ama ne olduğunu deli gibi merak ettim. Hepimiz Emre’ye baktık ama o da tek kelime etmedi.

Sanırım Eray olayın şokuyla hiçbir şey olmamış gibi, “Annem ölmüş,” dedi birden bire.
Olayı ilk idrak eden Sibel, “Ne?” diye çığlığı duyuldu sonra da ağzını kapattı. İşte o zaman hepimize idrak etmiştik. Eray’ın gözlerinden bir iki damla işte o zaman aktı tıpkı bizimde akmayı bekleyen gözyaşlarımız gibi. Zamanın hiç bu kadar yavaş aktığına şahit olmamıştım. Ne söylenecek söz kalmıştı ne de Eray’ın acısını hafifletecek bir şey. Rüya olmasını istediğim o kadar gerçek vardı ki ama nafile, bu hayatın gerçeğiydi. Hiçbir zaman özgür olamamıştık. Özgür çocuk hiç olamamıştık. Bizim özgür ruhumuza kilit vurulmuştu. Özgür bir ruha kilit vurulur mu? Vurulmuştu işte.
Çocukluk hikayelerimizin en başında kaybettik biz. Hep kaybettik. Çocukluğumuzu, gençliğimizi, yakınlarımızı, kendimizi hep kaybettik. Umudumuz tükendi, onu da kaybettik. O kadar çok şey kaybettik ki kazanılacak bir şey kalmadı. En zoru da yeniden başlamaktı. Nereden, nasıl başlamak?
Yorulduk. O kadar çok yorulduk ki ümitsizlikten, hayal kırıklığından, kabullenmekten, kendimizden çok yorulduk. Kalbimiz kırıldı sesimiz çıkmadı. Düştük dizimiz kanadı ağlayamadık. Hep sessizdik, canımız acıdı bile diyemedik. İşte tam da burada ölmüştük sadece toprak atmamışlardı üzerimize. Şimdi mezarlıklar daha anlamlıydı bizim için.
Gün yüzüne çıkan acılarım beni boğmaya kalkıştığında başım dönmeye başladı. Kolumda bir el hissettiğimde başımı çevirdim ve Pamir ile göz göze geldik ama şuan tek derdim Eray’dı. Başka kimse umurumda değildi. Pamir’in tutuşunu umursamadan Eray’ın yanına ağır adımlarla ilerleyip tam karşısına geçtim. Eray’ın dizlerinin dibine çöktüm ama konuşacak söyleyecek bir sözüm yoktu zaten onunda bir şey duymaya ihtiyacı yoktu. Ona sarıldığımda bana karşılık verdi ve ağlamam daha da derinleşti. Bir zamanlar bana söylediği gibi ‘bizim ortak yönümüz var’ demişti haklıydı. Biz aynı kaderi paylaşıyorduk bir nevi. Sibel de sarılmamıza eşlik etmişti.

☆☆☆

Mezarlıkta bütün anılarım canlandı, ağlamam daha şiddetlenirken bastırmaya çalışıyordum. Sibel ile yan yana kol kolaydık. Etrafta bahtsız uğultular işitiliyordu.

İntihar etmiş.
Oğlu daha çocuk.
Kocası da yoktu.

Kocası ayda yılda bir eve gelirdi tüm mahalle ayağa kalkardı. Kavga, gürültü hiç eksik olmazdı.
Ayyaşın tekiydi.

Eray da ortada kaldı zavallı.
Oğlunu yalnız bırakıp nasıl intihar edebilmiş?
Sessiz sakin bir kadındı Allah tahsilatını affetsin. Geride kalanlara sabır versin.
Onları ne kadar duymak istemesem de sanki sesleri her yerdeydi. Sibel arkaya dönüp cevap verecekti ki onu durdurdum.
“Alisya görmüyor musun terbiyesizleri? Cenazeye mi gelmişler dedikoduya mı belli değil.”
“Boş ver Sibel. Bir tatsızlık çıkmasın,” dedim gözyaşlarımı silerken.

“Eray’ın duymasından korkuyorum. Bir de bunları kafasına takmasın,” dedi sesi titrerken.
Saatler sonra mahalleye gelmiş Sefa’nın evindeydik. Eray’ın düşmüş omuzları, uykusuzluktan yorgunluktan morarmış göz altları perişan görünüyordu. Tek lokma yemek yememişti. Elinde annesinin intihar etmeden önce bıraktığı not vardı. Hala açıp okumaya cesaret edememiş ne ağlıyor ne de konuşuyordu. O şen şakrak çocuk gitmiş yerini hayalet almıştı sanki. Acısını, çığlığını, gözyaşlarını hep içine atıyordu. Eray’ı böyle görmeye alışkın olmadığımız için ne yapacağımızı ne söyleyeceğimizi bilmiyorduk. Kalabalık dağılmıştı. Evde bizimkiler ve babam, Onur ve Pamir vardı. Haberi aldığımdan beri eve gitmemiştim, babam giyecek bir şeyler getirmişti. Eray’ı yalnız bırakmak istemiyordum. Hiçbirimiz istemiyorduk.

Ayşen teyze, ağlamaktan gözleri şişmiş halde mutfaktan yanımıza geldi. “Eray oğlum bir şeyler ye...” daha sözünü bitiremeden Eray içeriye doğru gitti.

Sefa, “Anne biraz yalnız kalsın. Çok üstüne gitmeyelim,” dedi o da perişan halde.
“Hasta olacak diye korkuyorum.” Ayşen teyze tekrar ağlamaya başladı.

Bir an ağlıyorduk bir an ağlamayı kesiyorduk. Garip bir ruh halindeydik. Eray acısını içine gömüyordu. Babası cenazeye gelmedi hatta Eray en son ne zaman gördüğünü bile hatırlamıyordur. Adamı zaten doğru düzgün tanıyan da yoktu. Eray’ın annesinin neden intihar ettiğini bilmiyorduk. Kimse bilmiyordu. Eray şimdi ne yapacaktı?

Boğazım düğümlenirken içeriye doğru gidip Eray’ın olduğu odanın önünde duraksadım. Kapıyı tıkladığımda, “Yalnız kalmak istiyorum,” dedi.
Babam omzuma dokunup, “Yalnız bırakalım kızım,” dedi.

“Bu şuan doğru mu bilemiyorum,” dedim endişeli bir şekilde.
“Eray güçlü bir çocuk kötü bir şey yapacağını zannetmiyorum.”

İstemeyerekten de olsa durumu kabul ettim. İçeriye geçip bir süre Eray’ı kendi haline bırakmakta karar kılmıştık ki saati dolmadan Ayşen teyze elindeki tepsiyle Eray’ın kaldığı odaya gitti. Eray, Ayşen teyzeye kapıyı bile açmadan, “Yalnız kalmak istiyorum,” diye bağırdı.
Ayşen teyze söylene söylene elindeki tepsiyle mutfağa gitti.

Kapı çaldığında kalkıp kapıyı açtım. Büyükannem, Melahat teyze ve Nebahat teyze kapıdaydı. Üçüne de ayrı ayrı sarılıp içeriye geçtiler.
Melahat teyze gelir gelmez daha oturmadan, “Neden intihar etmiş? Bir şey öğrenebildiniz mi?” diye sordu.

Sibel uyarır bir tonda, “Teyze,” dedi.
Melahat teyze hemen yeni sorulara geçti. “Eray nerde? Nasıl? İntihar etmeden önce not bırakmış diyorlar doğru mu?”

Sibel, Melahat teyzenin omzunu sıvazlarken, “Daha hiçbir şey öğrenemedik,” dedi ve bizim duyamayacağımız bir sesle Melahat teyzeyi uyardı.

Emre de üzerindeki şoku atlatamamıştı ve dünden beri sessizdi. “Eray, son günlerde bir dalgındı. Eskisi gibi bir neşesi de kalmamıştı” derken pişmanlık duyuyordu. Sözlerinden belliydi.
Melahat teyze, “Hiçbir şey anlatmadı mı?” diye sordu.

Emre, “Hep sorduğumda beni geçiştiriyordu,” dedi gözleri dolarken.
Emre’nin sözlerinden sonra Sibel, Sefa ve ben birbirimize baktık. Bizde sezmiştik Eray’a son günlerde bir şey olduğunu ama kendi derdimizden üstünde durmamıştık.

Nebahat teyze, “Şimdi Eray’a ne olacak? Babası da ortada yok,” dedi üzgün üzgün. Hepimizin aklındaki ama bir türlü dile getiremediği soruyu sormuştu.

Melahat teyze, “Ne demek ne olacak? Biz neciyiz burada, benimle kalır,” dedi.
Babam, “Bir süre bizde kalabilir hem mahallede kalmak onu daha da üzebilir,” dediğinde babama minnettarlıkla baktım.

Ayşen teyze, “Eray’a şimdilik böyle bir şey sakın sormayın, bir süre rahat bırakalım. Nerede kalmak isterse orada kalır,” diyerek son noktayı koymuş oldu. Ayşen teyzenin lafına söz söyleyebilmek büyük cesaret isterdi.

Gece yarısını çoktan geçince herkes yavaş yavaş kalkarken babam, “Hadi kızım bizde gidelim,” dedi. Eray odadan hala çıkmamıştı ama Ayşen teyze her fırsatta Eray’ı kontrol ediyordu. Ayşen teyzenin yanında olduğu için içim rahattı.
Benim yaptığımı yapmaktan korkuyordu Ayşen teyze. Bunu dile getirmesem de benimde aklımdaydı. Ya Eray intihar ederse?
Bizimkilerle vedalaşıp babam, büyükannem, Onur ve Pamir hep beraber evden çıkmak için hareketlendik. Onur ve Pamir de bizi hiç yalnız bırakmamıştı. Sibel ve Sefa’ya, “Bir şey olursa hemen beni arayın, haber verin,” diye uyardım.
Sefa da Suna’yı evi bırakmak için bizimle çıkmıştı. Sibel bu gece Melahat teyzede kalacaktı. Gitmek istemiyordum, aklım ve kalbim burada kalacaktı.
Eve geldiğimde kendimi banyoya attım ve uzun süre sıcak suyun altında kaldım. Üşümeye başladığımda anca çıkabilmiştim. Üzerime pijamalarımı giydim ve kendimi yatağa attım. Yorgundum ama uykum yoktu. Kalbimde derin bir acı hissediyordum. Kapım hafif çalındığında hiçbir şey söylemeden odamın kapısı açıldı. Yatağımdan kalktım ve kapının yanına kadar gittim. Gördüğüm yüz beni iyice sinirlendirmişti. Pamir yüzsüz gibi odama gelmişti.

Sinirlerime hakim olamayarak, “Niye geldin?” diye sordum.
“Bırakta yanında olmama izin ver. Diğer olaylarda yanında olamadım ama bu sefer yanında olayım,” dedi içten bir sesle.

Olduğum yerde durdum. “Şimdi yanımda olman neyi değiştirecek, vicdanını mı rahatlatacaksın?”
Pamir sessiz ve küçük adımlarla odaya girdi. Bana doğru yaklaştığında aramızdaki mesafeyi kapattı. “Ben,” dedi gözlerini gözlerime dikerken o kadar anlamlı bakıyordu ki gözlerime bakışlarımı kaçırdım. “Ben sadece gerçekten yanında olmak istiyorum. Acına ortak olmak, beraber ağlamak, beraber sessizliği ya da akacak gözyaşını paylaşmak istiyorum, izin ver yanında olayım,” derken nefesini kulağımda hissediyordum.
Onunla daha fazla konuşmak istemiyordum, bu kadar ısrarcı tavırlarına sinir olmuştum. Hayır diyecek gücü de kendimde bulamadım ya da hayır demek istemedim bilemiyorum. Hiçbir şey söylemeden yatağıma oturdum, arkama yaslanıp yastığımı kucağıma aldım. Pamir odanın kapısını kapatıp etrafı gözleriyle incelemeye kovuldu. Aramızda görülmeyen dağlar vardı ve o dağın oluşmasını sağlayan bizzat kendisiydi. Etrafı inceleme işini bitirdikten sonra pencerenin önündeki kanepeye oturdu.

“Konuşmak ister misin?” diye mırıldandı.
Kafamı hayır anlamında salladım. Bir süre boş boş tavanı izledim, ne konuşacak mecalim vardı ne de her neyse. Ne kadar süre böylece durduk bilmiyorum Pamir’e baktığımda dalmış bir şekilde beni izlediğini gördüm. Ona baktığımı fark ederek oturduğu yerde dikleşti.
“Eğer,” diye mırıldandım, sesim biraz boğuk çıkmıştı. “Eğer kendime zarar vereceğimi düşündüğün için başımda bekliyorsan buna hiç gerek yok.”
Hafif bir tebessüm ettiğinde gamzeleri belirdi. “Ne kadar çok şüphecisin sanki yaptığım şeyleri kontrol etme çabasındasın ya da hep diken üstünde.”

Fazla düşünmenin yan etkileri olabilirdi. O zaman fark ettim. Hep diken üstünde yaşamıştım hayatımı ama onun bilmesine gerek yoktu. Hemen itiraz ettim. “Ne alakası var? Senin gibi dengesiz birinden de ancak bu beklenirdi.” Zaten o da inanmadı.

“Hayatta bazı şeyler kaçınılmazdır. Bazı şeylerin olması gerekiyor ve oluyor. Kalbini yıpratmaya değer mi? Her günün ya da her anın neşeli, mutlu geçmeyecek mesela ve her günün ya da her anın berbat geçmeyecek. Herkesi kontrol edemezsin, herkesi mutluda edemezsin. Hayatın gerçekleri var. O gerçekleri kabullenmek gerekir bazen çünkü o gerçeklerden kaybolursan geri dönemezsin. Ya aklını kaybedersin ya da bedenini.”
Aniden sarf ettiği sözler üzerine donup kaldım ama cevabımda gecikmedi. “Bunları kabullenmek zor,” dedim bir çırpıda.

“Ne kolay ki? Bu hayatta her şey zor,” dediğinde ona hak verdim. “Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyor. Demiş ya Sabahattin Ali çok doğru söylemiş. Biz ne planlar yapıyoruz ama hayat başka bir şekilde karşımıza çıkıp tepetaklak ediyor bizi. Arkalarından gözyaşı döküp üzüldüğümüzle kalıyoruz.”
Sabahattin Ali’nin sözünü söylediğinde ona verdiğim ‘Kürk Mantolu Modanna’ kitabı aklıma geldi.

Huzursuz bir sesle devam etti. “Ben yalnız olmayı seviyorum. Hareketli dünyada sürekli koşan insanlar, karmakarışık duygular hırslar birbirini çekemeyenler... boğuluyorum.”

Ayağa kalkıp yatağa oturdu. Kestiğim bileğimi tutup bir süre orayı okşadı ve gözlerimin içine baktı. Bileğimde o incecik, pembe, kabarık çizgiyi görür görmez öyle utandım ki anlatamam. Bunu kendime ben yapmıştım bu kadar utanmam normal mi? Şimdi ise utanmaktan yerin dibine girebilirim. Önemli bir sır verecekmiş gibi gözlerini kısmıştı. “Hikayelerin kötüsü olmaz acı çekeni olur ve senin adınla ders çıkaranlar. Kendine haksızlık etme, bunu yapma,” dediğinde gözlerinden bunun fazlasını kendine yapmış gibi bakıyordu çünkü gözlerinde öyle bir ifade vardı ki gözlerinden çok acı çekmiş gibi bir ifadenin fazlası vardı ama o asla intihar etmezdi benim yaptığımı kendine yapmazdı onun her şeyi maddi, manevi her şeyi vardı. Bunları düşünürken annesi aklıma geldi, Louis onun gerçek annesi değildi.
Birden bire, “Annen,” dedim. “Ona ne oldu?” Bu kez donup kalan o oldu. Böyle bir soru beklemiyordu. Ani hareketle gözlerini kaçırdı.
“Bu yüzden şanslısın anneni ziyaret edip bir dua okuya biliyorsun. En azından mezarını biliyorsun ama bazıları senin kadar şanslı değil.”
“Ne demek istiyorsun?”

“Annenin bir mezarı var, nerede olduğunu biliyorsun. Mezarına gidip konuşabilirsin onun seni dinlediğini biliyorsun.” Gözleri hüzünle dolmuştu.

“Cevap veremiyor ama,” dedim burukça. Kalbim müthiş bir burukluk hissiyle dolup taştı.
“En azından nerede olduğunu biliyorsun.” Çaresiz bir omuz silkti.

“Annene ne oldu?” diye sordum.
Kumral saçlarını karıştırdı. Ne cevap vereceğini bilemiyor gibiydi. Yumruklarını sıktığını çok sonra fark ettim. Bu hareketinden sonra cevap beklemedim. Ayağa kalktı, gökyüzüne bakarken konuştu. “Gülüşlerimde kaldı.”

Sanki annesinden sonra hiç gülmemiş gibi konuştuğunda içimde sonsuz bir boşluk hissettim. Annesine ne olduğunu öyle merak ediyordum ki ama sormaya cesaret edemedim eğer sorsaydım anlatır mıydı emin değilim. Yine sessizliğimize gömüldüğümüzde uyku bedenimi ele geçirmeye başlamıştı. Pamir’e baktığımda uyku belirtisinin yanından bile geçmezdi.

“Hala uyku problemi mi yaşıyorsun?” diye sordum sesim bir mırıltı gibi çıkmıştı.
Onun hakkında hatırladığım bir bilgi onu memnun etmişe benziyordu. “Hayır şuan iyiyim. Sen yanımdayken nasıl uyuyabilirim?”
“Hm,” diye bir ses çıkardım.

“Sana masal anlatmamı ister misin?” dedi tekrar yanıma oturmadan önce.

“Çocuk yok karşında,” diye söylendim.
“Yirmi dört yaşına geldiğim halde hala çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım.”
Sabahattin Ali’nin tekrar sözünü söylediğinde kapanan gözlerim açıldı ve o da bunu fark etti.
“Kitabı bitirdim itiraf etmek gerekirse hayatımda okuduğum kitaplar arasına ilk beş sıraya girer.”
“O zaman bana kitap hakkında düşüncelerini anlat,” dedim.

Gülümseyerek, “Emredersiniz prenses,” dedi.
Pamir’in sesiyle uykuya daldığımda uzun süre ilk defa rüyasız bir uyku uyudum. Üstelik saçlarımı okşaması hoşuma gitmişti. Uyandığımda yanımdan gitmişti ama odanın kokusu onunla dolmuştu.

Telefonum çaldığında uzandığım yerden doğruldum ve telefonu açtım. Sibel’in sesi telaşlı geliyordu.

“Ne oldu? Anlamadım Sibel.”
“Eray,” dedi nefes nefese. “Eray yok Alisya. Bulamıyoruz.”

Ağzımın içi kupkuru kesilmişti.
“Seni aradı mı?” diye sordu.
“Hayır aramadı. Neredesiniz?”

“Mahallede her yerde Eray’ı arıyoruz.”

“Tamam Sibel, bende hemen geliyorum.”

“Alisya korkuyorum. Ya kendine zarar verdiyse...” dediğinde sesi cılız ve ağlamaklıydı.

Acı boğazımı düğümlüyordu. “Bilmiyorum Sibel, bilmiyorum. Hemen geliyorum.”
Hemen hazırlanıp evden çıktım. Mahalleye nasıl geldiğimi anlamadım. Sibel ve Sefa parktaydı.
Sefa, “Gidebileceği her yere baktık ama hiçbir yerde yok,” dedi öfkeden kıpkırmızı olmuş halde.
Sibel gözyaşlarını silerken konuşacak halde değildi.
“Evlerine baktınız mı?” dedim kalbim korkudan gümbürderken.
“Baktık ama yok.”

Biraz düşündüm başka nerede olabilirdi?
“Sahile baktınız mı?”
İkisi birbirlerine bakıp olumsuz anlamında kafasını salladı. Sibel oturduğu yerden kalkıp, “Bakmadık,” dedi.

Sefa, “Hadi oraya bakalım,” derken hareketlenmişti. Sefa’nın arabasına atlayıp hemen yola koyulduk. Telaşlandırmamak için kimseye haber vermemiştik. Eray’ı gördüğümüzde hemen arabadan indik. Arkası bize dönüktü. Hepimiz derin bir nefes aldık. Yanına yaklaştığımız da elimiz kolumuz bağlıydı. Ona, nasıl yaklaşacağımızı bilmiyorduk.

Bazı zamanlar ve anlar böyledir. En yakınına nasıl yaklaşacağını bilemezsin. Kelimeler tükenir, kelimeler bir türlü toparlanamaz doğru cümleler bilinmez olur, kelimeler bile ihanet eder insana. Bu yüzdendir insanın kendine gizemi. Kalabalıklar arasında da yalnız kaldım. İnsan kalabalıklar arasında da yalnız kalır çünkü ruh yalnızlığı sever.
Sessizlikte anlaştığın insanlar vardır hayatında. Onlar suskunluğundadır.

“Annem,” dedi Eray sesi titrerken. “Annem çocukken ip atladığı iple kendini asmış. İntihar etmiş. Beni hiç düşünmeden kendi canına kıymış, beni hiç düşünmemiş. Oysa benim ondan başka kimim vardı? Benim kimsem yok.”

Boğazım düğüm düğüm oldu. Şuan ilk defa annesinden bahsediyordu.

Şimdi daha iyi anlıyorum ne hissettiklerini. Bu acıyı bende onlara yaşatmıştım. Başaramamıştım ama yaşatmıştım.

Eray daha on iki yaşındaydı. Annesinden başka kimsesi yoktu. Annesi, Eray’a pek destek olduğunu söyleyemem ama annesiydi sonuçta.
“Daha önce,” dedi Eray bize bakmadan bir kere bile yüzünü dönmeden. “Kimsesiz, yalnız olmayı umursamazdım ama bana yaptığın bu son ihaneti asla kabul etmeyeceğim anne. Bana bakmak zorunda olduğun için baktın ama bir kere oğlum ne ister diye yanımda olmadın. Bir kere derslerimin nasıl olduğunu sormadın. Bir gün bile maça beni izlemeye gelmedin. Şimdi de oğlum var diye yaşamadın. Annem de babam da sendin ama benim ne annem vardı ne de babam. Beni yalnız bıraktın her zamanki gibi. Seni sevmeme hiçbir zaman izin vermedin ve beni hiçbir zaman sevmedin.”

Annesi öldüğünde yanında bıraktığı mektup rüzgarın etkisi ile elinden savruldu. Tıpkı Eray’ın içindeki anne sevgisinin kayıp gitmesi gibi. Kağıt akıntının yönünde sürüklenirken Eray’ın kalbi hiç dolmayacak olan her zaman kendini hatırlatacak hançer göğsüne saplandı. O hançer oradan hiçbir zaman çekip alınmayacaktı.

‘Yokluklarına üzülmek yaptıklarına üzülmekten daha kolay,’ demiş Sabahattin Ali. Belki bu durum da böyledir. Eray’ın annesi de varken yokluğunu yaşatmıştı. Annesi hiçbir zaman destekçisi olmamıştı.

Sefa, Eray’ın yanına gidip elini omzuna koydu. Eray kafasını çevirip kim olduğuna bakarak, “Hadi gidelim,” dedi soğuk bir şekildi. Artık burada işi bitmişti. Hiç kimse o mektupta ne yazıldığını bilmiyordu Eray dışında. Eray ve Sefa giderlerken Sibel ile ben kımıldamamıştık ama biraz uzaklaştığında kağıda baktım gözden kaybolmuştu ya da suyun içine batmıştı. Eray hiç arkasına bakmadı.

Apartmanın önüne geldiğimizde polisler vardı. Ayşen teyze, “Benim oğlumu alamazsınız,” diye bağırdı.

Melahat teyze, “Vermem çocuğu yavrucağın ne günahı vardır?” diye söylendi. İkisinin de yüzü perişandı. Tüm mahalle oradaydı. Ne olduğunu anlayamadık. Hepimiz birbirimize bakakaldık. Sefa annesinin, Sibel ise Melahat teyzenin yanına gitti.
Sibel, Melahat teyzenin koluna girdi. “Teyze lütfen sakin ol! Tansiyonun çıkacak.”
Biz Eray ile ikimiz olayı anlamaya çalışıyorduk.
“Eray’ı almaya gelmişler,” dedi Ayşen teyze yüzü kıpkırmızıydı.

Hala olayı kavrayamadık. Eray’ın yanındaydım. Yanımıza kırkların yaşlarında bir kadın ve genç takım elbiseli bir adam geldi. Arkasında da polis memuru vardı. Eray’ın tam karşısına geçtiler.
Kadın sıcakkanlılıkla, “Merhaba canım sen Eray olmalısın. Başına gelenlere çok üzüldük,” diye başladı söze. Daha fazlasını duyamadım kulaklarım uğuldamaya başladı. Eray’ı sosyal hizmetler götürmeye gelmişti. Herkes her şeyi anladı ama Eray kadının ya da polislerin neden geldiğini anlamadı çünkü Eray daha on iki yaşındaydı. On iki yaşında bir çocuktu. Biz onu çok bilmiş tavırları, umursamaz hali ve kendinden büyük laflarıyla arkadaşımız gibi görüyorduk ama o bizim yaşça küçük kardeşimizdi.

Her şey o kadar hızlı gelişti ki bir anda Eray’ı arabanın içine bindirdiler. Melahat teyze fenalaştı, yere yığılmıştı. Sibel ve Nebahat teyze başındaydılar. Ayşen teyze arabanın önüne atladı Sefa ve polis memuru zor tutuyordu.
Polis memuru, “Lütfen zorluk çıkarmayın,” diye uyardı.

Korku, hissettiğim tek şey korkuydu. Ya bundan sonra ne olacaktı? Eray kimsesiz değildi ki! Babası vardı. Nasıl alabilirler, aklım almıyordu.
Eray ile göz göze geldik ama ben bir şey yapamadım gücüm yetmedi. Yüzümde eğreti duran gülümseme ile güçsüz adımlarla arabanın yanına yaklaştım. Elimi uzattım. Güçlü bir şekilde arabanın camından beri tuttu elimi Eray. “Bizi ayırmalarına izin vermeyeceğim, seni oradan kurtaracağız,” dedim. Bir damla göz yaşı süzüldü yanağına doğru, elimi daha da sıkı tuttu.
Usulca “Biliyorum,” dedi. Arabanın hareket etmesiyle bir kaç adım attım. Ayrılmak zorunda kalan elimize baktım.

“Eray!” diye bağırdım. Arka camdan hüzünlü gözlerle bize bakarak uzaklaştı. Tüm mahalle kara gözlerdeki hüznü paylaştı o gün.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

439okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.