BÖLÜM 12

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 12

☆Sardunya değiliz belki ama bizde düştüğümüz yerden kalkarız.☆

Saat gecenin iki buçuğa kadar Efe ile kitap hakkında konuştuk. Aynı sayfayı okuyor ve birlikte görüşlerimizi bildiriyorduk. Yavaş yavaş esnemeye başladım ve gecenin karanlığı her yanımı sararken uykunun kollarına teslim oluyor bilincim boşluğa doğru çekiliyordu ki kapım aniden açıldı. Sersemlemiş halde kucağımda kitabımla babama bakakaldım ve ne yazık ki sarhoştu. Elinde tahmin ettiğim bira şişesiyle karşımda sendeleyerek duruyor üstü başı dağılmış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Kırlaşmış saçlarının ortası hafifte kelleşmeye başlamış, göbeği öne doğru çıkmış haldeydi. Gözlerim korkuyla iri iri açıldı. Nedense sarhoş insanlardan her zaman korkardım çünkü aklı yerinde olmazlar, hep pişman olacak şeyler yaparlardı ve babam hep sarhoşken hem anneme hem de bana kötü davrandığı için. Bilinci de yerinde olmadığından dolayı yatağıma iyice sindim.

Bu saatte odamda ne işi vardı? Korkuyla ve küçük yavru kedi bakışları atarak bakıyordum o ise içkisinden bir yudum alarak eliyle dudaklarını sildi.
Bayık halde bana bakarken sesi tam anlaşılmıyor ve hafifte kelimeleri yutarak konuştu. “Kız bu saatte neden uyumadın? Işık neden açık?”
Oldukça sinirliydi ve kime kızdıysa sinirini çıkaramamış ve benden çıkarmaya çalışır gibi bir hali vardı.

“Hemen kapatıyorum baba,” dedim ürkekçe.
“Bundan sonra gece yarılarına kadar ışık açmak yok. Bundan sonra elektrik faturasını sen ödüyorsun,” diye bağırınca olduğum yerde zıpladım. Kalbim korkuyla çarparken başımı salladım.

“Anlaşıldı mı?”

Aniden, “Evet,” dedim.

Babam bana doğru hamle yapıp elini kaldırdığında irkilerek gözlerimi kapattım ve karanlığıma sığındım. Babamın sesini duyan annemin geldiğini hissettim ve gözlerimi hafif araladığımda bana kaldırdığı elini tuttuğunu gördüm. Babam bana söylediklerini birde anneme söylemişti ve annem babamın kolundan tutup odamdan çıkarınca derin bir nefes aldım. Tekrar gelmemesi için ışığı da hemen kapattım ve kapımı da kilitledim. Benim küçük çabalarım anca bu kadardı işte.
Yatağıma iyice sinerken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Neden ağladığımı tam olarak anlayamadım. Hayatıma mı? Kaderime mi? Aileme mi? Emin değildim.
Belki de tüm babalarının prensesi olamayan küçük kız çocukları için ağladım, o gece.

Tüylüme sarılıp iç çektim. Gizlice çürüyen ruhum artık isyan bayraklarını çekmeye başlamıştı. Ama biraz daha sabır etmeliydim çünkü üniversite sınav puanım açıklandığında tercihlerimi buradan ayrı şehre yazacaktım. Tek umudum buydu. Telefonuma gelen mesaja bakamayacak haldeydim ve ağlayarak uykuya daldım.
Sabah kimseye görünmeden evden erkenden çıktım zaten bu yaşıma kadar hep evi otel olarak kullanıyordum sanki. Hep evden kaçacak bahaneler bulur ve eve de geç gelirdim. Gece ağladığım için başım çatlıyordu. Kapıyı sessizce kapattım ve arkamda Sefa’yı görünce resmen aklımı kaçırıyordum.

“Korkuttum mu ya kusura bakma,” dedi.

“Önemli değil,” dedim. “Bu saatte ne yapıyorsun?” Merakla sordum.

Elini ensesine götürdü. “Arkadaşlarımla birlikteydim. Hayırdır sen bu saatte ne yapıyorsun?” Elindeki saate baktı. “Daha saat çok erken.” Şüpheyle yüzüme baktı. “Ağladın mı?”
Gözlerim doldu, gözyaşlarımı geri göndermek için büyük çaba sarf ettim. Cevap olarak sadece omuz silktim. Sefa elini yumruk yapmıştı ve sinirlendiği her halinden belliydi. Sakinleşmeye çalışarak derin bir nefes aldı.

“Bak Alisya, bu adam baban ama bu adama haddini bildirmek lazım. İstersen şikayetçi ol, annen de şikayetçi olsun. Ben her zaman yanındayım.” Sabrı tükenmişçesine derin bir nefes koyuverdi.

Altı yaşında sokakta oyun oynarken büyük bir cesaretle yakın bir karakola gittim. İlk başta çok korkmuştum ve ne olursa olsun yapmaya karar vermiştim. Karakolun içine girdiğimde bir tane polis abi yanıma gelmişti.

“Merhaba güzel kız, kayıp mı oldun?”
Utanmıştım.

“Ş-şey ben şikayetçi olmak istiyorum.”

Polis abinin beni ilgiyle dinlemesi hoşuma gitmişti. “Peki, kimden şikayetçi olmak istiyorsun?”
“Babam, annem ve beni dövüyor.” Bu yaptığımı babam duysa bütün kemiklerimi kırardı muhtemelen ama buna rağmen yapmıştım. İki tane polis abiyle evime gitmiştim ve kapıyı annem açmıştı. Annem telaşlı bir haldeyken beni görünce rahatladığını hissettim ama yanındaki polisleri görünce kaşlarını çattı.

“Merhaba hanım efendi, kızınız babasından şikayetçi. Sizi ve kendisini şiddet gördüğünü söylüyor.”

Annem hemen, “Yok öyle bir şey,” dedi panikle. “Kızım hayal dünyasında yaşıyor maalesef yalancılığı huy edindi.”

Polis abi saçlarımı okşadı ve anneme dönüp, “Siz yine de bir sorun olursa bize haber verin,” diyerek ayrıldı.

Polis abiler gittikten sonra annem bana çok kızdı. “Baban ne yapıyorsa sevgisinden yapıyor. Bir daha yalan söylemek yok.”

Babamın bu olaydan hiçbir zaman haberi olmadı. Yalancı mıyım ben diye küçük aklımla kendimi birçok kez sorgulamıştım. Bunun gibi kurtulmak ve annemi kurtarmak için uğraşım olmuştu, hepsi hüsranla sonuçlanan. Gerçekliğe dönerek Sefa’ya cevap verdim. “Biliyorum Sefa ama annem istemiyor ki ben ne yapabilirim. Küçükken şikayetçi olacağım diye gittiğimde yalancılıkla suçlanmıştım.” Daha fazla gözyaşlarımı tutamadım. Sefa düşünceli bir şekilde beni kollarının arasına alıp bir eliyle de gözyaşlarımı sildi.

“Hadi gel, saat çok erken kahvaltı yapalım.”
İtiraz etmeden birlikte eve geçtik. Sefa hazır kahvaltılıkları koyarken bende yanında dikiliyordum.

“Ayşen teyze gelmiyor mu?” dedim bu kadar süre kalması hele ki Sefa’yı yalnız bırakması şaşılacak bir durumdu.

Sefa bana bakmadan, “Daha gelmiyor hatta beni de yanına çağırıyor kuzenimin düğünü var. Mecbur gideceğim.”

“Hm. Ayşen teyzenin gelin adaylarıyla tanışırsın artık.”

Bıkkın bir nefes verdi. “Maalesef ya,” dedi. Göz kırparak, “Bir şekilde atlatacağız,” dediğinde gülümsedim, o da güldü ama her ikimizde biliyorduk ki Ayşen teyzeyi atlatmak hiç kolay değildir.

Çayı bardaklara koydum ve sandalyeye oturdum. Tam olarak ne yaşadığımı sormamasına sevinmiştim çünkü babam aklıma gelince gözlerim doluyordu. Sefa okuldaki komik anılarını anlatırken mutluydum ve biliyordum ki beni eğlendirmek için yapıyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.

“Artık kalksam iyi olacak, yoksa geç kalacağım,” dedim. Aslında işe de hiç gidesim yoktu ama mecbur gidecektim.

“İstersen bırakayım.”

“Gerek yok Sefacığım, her şey için teşekkürler,” dedim minnetle.

“Yok be kızım ne yaptım ki keşke elimden daha fazlası gelse,” dedi çaresizce.

“Varlığın yeter be Sefa,” dedim.

Sefa ile sarılırken, “Bir süre yokum kendine dikkat et,” dedi.

“Merak etme başımın çaresine bakarım, Ayşen teyzeme de bol bol selam söyle.”

Kafasını sallarken, “Bizim çatlak Sibel’e de göz kulak ol,” dedi. Gülmeden edemedim.

“Onun için söz veremem.”

Sefa ile ayrılmak çok zor geldi zaten ayrılıklardan nefret ediyordum ama alışmam gerekiyordu da. Apartmandan çıkarken gözlerim Melahat teyzenin camına kaydı ve yoktu. Gerçekten merak etmiştim, neyse akşam yine görmezsem gidip bakmayı aklıma not ettikten sonra otobüse yetişmek için koştura koştura durağa doğru giderken yanımda kırmızı bir araba durdu. Arabaya aldırmadan gitmeye çalışırken arabanın camı açıldı. Sapık diye düşünürken arabadan uzaklaşmaya çalışmaya başladım.

“İstediğin yere bırakayım,” dedi tanıdık ses. Arkamı döndüğümde dünden daha kötü görünen Efe’yi gördüm. Gözleri daha da çökmüş, yüzü bembeyazdı.

“Beni mi takip ediyorsun,” diye sordum, onu görmeyi beklemiyordum.

Muzip bir tavırla bana baktı. “Kafeye bu saatlerde gideceğini söylediğin için sürpriz yapmak istedim.”
Beni düşünüp bu saatte buraya kadar gelmesi bu kadar ince düşünceli olması hoşuma gitmişti.
“Geldiğin iyi oldu, geç kalmıştım zaten,” dedim ve arabasına bindim.

Gözlerim ona kaydı, baya kötü görünmesine rağmen hala yakışıklıydı. Neden uyuyamadığını merak ediyordum.

“Bu gecede mi uyuyamadın?” diye sordum.
Elini saçlarının arasından geçirirken sıkıntılı bir nefes verdi. “Uyuyamadım ama iyiyim.”

İyiyim dediği halde iyi değildi hem de hiç iyi değildi. Üzerine gitmek istesem de ne diyebilirdim ki? Hala gözlerim üzerindeyken onu inceliyordum.
“Son mesajıma cevap vermedin?” dediğinde bile gözlerini yoldan ayırmadan konuşmuştu. Dün akşamki olay aklıma gelince tüylerim diken diken oldu. Tekrar o ana geri döndüğümde hemen düşüncelerimi kovdum.

“Bir şey mi oldu?” diye üsteleyince gergince gülümsedim.

“Uyuya kalmışım,” dedim. Bakışını yoldan ayırıp kısa bir an bana baktı ama küçüklükten beri alışkın olduğum hiçbir şey yok ve mutluyum rolümü oynadım; gülümsedim. O da daha fazla üstelemedi. Kafeye yakın bir yerde indiğimde Efe arkamdan bakıyordu.

Kafe bugün diğer günlere göre daha kalabalıktı oradan oraya koşuştururken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Aslında şikayetçide değildim çünkü yaşadığım olayları kısa da olsa düşünmemeyi sağlıyordu. Çok düşündüğüm zamanlarda kendimi yiyip bitirdiğim de hala aynı noktada olunca kafamı yememe ramak kalıyordu ama şuan düşünemiyordum. Bu güzel bir şeydi.
Sibel, papatyalarla beni gördüğü için sürekli uğraşıyor laf çarpıtıyordu bazen bu huyundan nefret ediyordum.

Öğle arasında Sibel’e, Melahat teyzeyi sorduğumda bir bilgim yok diye geçiştirmişti ama benim aklım ondaydı.

Zamanım dolduğunda çalışanlara özel ayrılan oda da çantamı dolaptan alıyordum. Kapı açıldı ve arkamda birinin varlığını hissettim, kimin olduğunu tahmin etmek zor değildi. Arkama bakmadan, “Sibel! Sen misin?” dedim.

Duyduğum boğaz temizleme sesi ile yerimden sıçrayarak hızla arkama döndüm. Çantam içindekilerle birlikte aşağıya düştü. Efe, kapı girişinde duruyor gözleri etrafta birinin olup olmadığını kontrol ederek geziniyordu.
“Burada ne işin var?” dedim, şaşırarak. Etrafı tarama işini bitirdikten sonra gözleri beni bulmuştu.

“Seninle konuşmam gereken önemli bir şey var,” dediğinde ciddiydi. Aklımda peşimizdeki adamlar geldi ve yutkunamadım.

“Peşimizdeki adamlarla mı ilgili?” Korkum sesime de yansımış olmalı ki güven verircesine tebessüm etti ama pekte başarılı olduğu söylenemezdi.
“Hayır onlarla ilgili değil, burada konuşmasak iyi olur.”

Gerildim ve telaşlandım ya da endişelendim şuan bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyordum ama belli etmemeye çalıştım. Efe'nin de yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Efe, düşen çantama doğru eğildi ve içindekileri toplamaya başladı.

“Dur! Ben toplarım,” dedim ona doğru eğilerek. Fazla eğilmiş olmalıyım ki kafamı kafasına vurdum. Ups!

“Sakar kız,” dedi eğleniyormuşçasına.
Efe kafasını tutarken bende kafasını tutup bu kez bilerek tekrar kafamla kafasına vurdum. Kaşlarını havaya kaldırıp bana baktı. “Kel kalmak istemeyiz,” dedim bilmiş bilmiş.

“Böyle şeylere gerçekten inanıyor musun?”
“Evet, atalarımızı dinlememiz lazım.”
“Bu söz gerçek olsaydı eğer dünyada kel sayısı fazla olurdu,” dedi ciddi ciddi.

“Az mı?” dedim. “Bence hala fazla.”

Efe gerçekten düşünüyor olmalı ki sessiz kaldı. Düşen eşyalarımı toplamaya devam ederken ona baktım, o da bana bakıyordu. Aramızda farklı bir akım geçti sanki ve utandım. Sonra bakışlarımı aşağıya çevirdim ve Efe ayağa kalktı.

“Aşağıda seni bekliyorum.”

Odadan çıktı ve arkasından utancımla birlikte kalakaldım.

İşimi hallettikten sonra Sibel ile vedalaştığımda Efe ile gittiğimi anlamıştı ve kaş göz ediyordu. Bazen o gözlerini oymak istiyorum. Kafeden çıktım ve Efe arabanın hemen yanında dikilmiş beni seyrediyordu. Gözlerinden ne düşündüğünü anlamak imkansız gibi görünüyordu ve ne düşündüğü o kadar belirsizdi ki kara bulutlar ele geçirmiş gibiydi.

İçime bir huzursuzluk doğmuştu. Ne konuşmak istediğiyle ilgili aklımda en ufak fikrim yoktu ama deli gibi merak etsem de söylemesini bekleyecektim. Kendimi sakinleştirmeye çabaladım ama içimde bin bir kötü düşünce geçerken çok zordu. Kötü düşünceler virüs gibi zihnimi ele geçirirken çırpınan kalbimi sakinleştirmek çok zordu.

Efe'yi bu halde görmek içimi acıtmıştı. Yanına yaklaştığımda, “İyi misin?” diye sordum. Kafasını sallarken, “İyiyim,” dedi. Bakışlarını benden kaçırırken konuştu. “Hadi arabaya geçelim.”
İyi olmadığını ikimizde biliyorduk ama hiçbir şey söylemeden sessizce arabaya geçtik. Arabayı çalıştırdığında sessizliğe gömülürken sormak istedim, onu bu hale getirenin ne olduğunu ya da bu kadar önemli ne konuşacaktık ama biraz kendi alanına ihtiyacı olduğunu hissettim ve sustum. İçim içimi yerken yolları takip ettim. Endişe göğüs kafesime sancılı bir mızrak gibi saplandı ve sıkıştıran tonlarca baskıya rağmen sessizliğe gömüldüm. Boğazım düğüm düğüm olmuştu ve içimde fırtınalar koparken göründüğüm sakinliğime şaşırdım. Efe de benden farksız değildi, o sevdiğim ışıltılı gülen gözleri gitmiş hayat enerjisi solmuş bitkin bir adama dönmüştü sanki. Onu bu hale getiren hayat enerjisini sömüren o şeyi merak ettim ve sadece merak etmekle kaldım.

Araba durduğunda yağmur yağarken ilk karşılaştığımız sahile geldiğimizi anladım. O gün ona ne kadar çok kızmıştım şimdi ise iyi ki çarpışmışız diye düşündüm.

Hiçbir şey söylemeden arabadan indiğinde onu takip ederek bende indim. Arabaya yaslandı ve elini ensesinden sıkıntılı bir şekilde geçirdi, bana dönüp bakmamıştı bile. Ona dönerken kollarımı göğsümde bağladım, duyacaklarım pek hoşuma gitmeyeceğini anlamıştım.

“Alisya!” Derin bir nefes aldı. “Tehlike kalktı artık görüşmemize gerek kalmadı,” dedi yere bakarken sesi soğuk ve hissizdi.

Bu canımı öyle çok acıtmıştı ki Efe’yi kaybetmekten, o an korktuğum suratıma kasırga etkisi gibi çarptı. Bu korkunun içinde boğuluyorum çaresizce.

Anın büyüsüne ya da Efe’nin büyüsüne o kadar fazla kapılmıştım ki peşimizdeki adamları bile unutmuştum. Ona inanmıştım. Ben! Kimseye güvenmeyen ben, ona güvenmiştim. Güvenmek istemiştim.

Bizim farklı olduğumuzu biliyordum ama yine de inanmak istememiştim. Bulutların üzerinde uçuyormuş gibi hissetmemi sağlamıştı ve şimdi o bulutların üzerinden yere çakılmıştım. Mutlu olmaya alışkın değildim ama Efe ile mutlu olmuştum. Mutluluğu onunla tatmıştım. Ama şimdi...

Bu kadar erken mi? Bu kadar erken olacağını tahmin edemezdim.

Ne yani benimle sadece bunun için mi görüşüyordu?

Kaşlarım çatıldı. “Yine de görüşebiliriz,” dedim.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Bir rüyanın gerçeğe dönüştüğü en tatlı halisin,” dediğinde gözlerinin içine baktım, o da bana yorgun, uykusuz gözleriyle bakarken gözlerim doldu ama kendimi çabuk toparlamayı başardım. Onun yanında ağlamayacaktım.

“Zor zamanlar geçiriyorum Alisya.”

En çokta adımı söyleyişini sevmiştim, ela gözlerine rağmen.

“Birlikte atlatabiliriz,” dedim bende pek iyi günler yaşamıyorum ama ona söylemedim.

“Çok zor be Alisya, bana kimse yardım edemez.” Bakışları kararsızlıkla bakarken üzüntüyle gözlerini kaçırdı. Ne söyleyeceğimi bilemedim böyle ciddi ortamlarda da pek ne konuşacağımı bilemeyen tarafım çareyi genelde kaçmakta bulurdu.

Önemli bir sır verecekmiş gibi gözlerini kısmıştı. “Dünya bu haldeyse sevgisiz büyütülen çocuklar yüzünden.”

Çok hassas ve kederli bir ortam vardı, aramızda.
Fısıldadığımda sesim boğuk ve titrekti. “Sardunya değiliz belki ama bizde düştüğümüz yerden kalkarız.”

Dudaklarından buruk bir tebessüm oluştu. “Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız.”
Zaman ağır ağır ilerlerken yüzüne onu okumak ister gibi baktım. Acı bir şekilde gülümserken, “Sana elimi uzatıyorum tutmayacak mısın?” diye sordum.

“Seni de karanlığıma hapsedemem.”
Karanlığım içinde kaybolmuştum zaten bana ışık gibi gelmiştin diyemedim.

Geriye bir adım attı yüzüme bakmadı. “Hoşça kal!” dedi yüzündeki ifadeyi görmeme izin vermeden arabasına ilerledi. Koşup elini tutmak istesem de yapamayacağımı fark ettim. 'Beni bırakma' demek istedim.

Sessizce, “Gitme!” diye mırıldandım ama duymadı.

Aramızdaki şey hep yarım kalacak bir sızı gibi içimizi yakacak ama ikimizde onu söndürmeye yeltenmeyeceğiz.

O da gözlerimin önünde yavaşça kaybolup gitti.
Giderken bana bakmadı ve ben o giderken gözlerimi üzerinden çekemedim. En başından beri bir hayaletmiş gibi gitti.

“Seni anlıyorum” demişti ama çekip gitmişti.
Bir banka oturduğumda ağlamaya başladım. Yaşamanın tadını bilmiyordum. Yaşamanın tadı bu muydu?

Aniden bastıran sağanak yağmur ile karşılaşmıştık şimdi ise aniden bastıran sağanak yağmur gibi gitti.

Gözümden damlayan yaşları hışımla sildim.
En başından belliydi bu hikayenin sonu. Ne o ne de ben bu yolda beraber yürüyemeyeceğimizi biliyorduk. Biliyorduk ama bu yol neden bu kadar güzel geldi. Birine inanmak istesem hep imtihan oldu bana. Bu sefer tamam dediğimde yine çıkmaz sokakta buldum kendimi. Bu duygulardan hep kaçan ben neden bile isteye ateşe attım kendimi, bilmiyorum. En büyük kusurumda bilmemekti sanırım.

Apartmanın önüne vardığımda hafif karanlık çökmüştü şimdi Melahat teyzeyi hiç çekemem diye düşünürken yine camda yoktu. Merak ediyordum neredeyse üç gün görmemiştim. Yalnız yaşayan tek eğlencesi camda insanları merak edip sürekli soru soran bir kadındı aslında iyi kadındı fazla merakı, soru soran yanı ve her şeyi burnunu sokan tarafı olmasaydı.

İstediğim tek şey yalnız kalmaktı, hem gözlerim ağlamaktan şişmiş halde bana bir sürü soru sorardı. Ne diyecektim? Ne anlatacaktım? Yalnız kalmaya ihtiyacım varken onunla uğraşamazdım. Zaten hep görmemek için ya da soru sormaması için kaçıyordum şimdi de evime gidip yatağımda ağlamalıydım ve olayları sindirmeye ihtiyacım vardı.

Yapamam Melahat teyze yalnız, belki de başına bir şey gelmiş olabilirdi. İyi değildim, canım yanıyor olabilirdi ama şimdi ona bakmalıyım.
Apartmanın içine girdim ve Melahat teyzenin kapısının önüne gelip kapıyı çaldım ama ses yoktu. Kapıyı kulağıma koyduğumda ses geliyordu ama anlaşılmıyordu da. Melahat teyze bana ve bazı komşularına anahtarının yerini söylemişti, bunu yalnız yaşadığı için yapmış olmalıydı zaten arada komşular gelir ve Sibel’in annesi Nebahat teyze temizliğini yapıyordu. Anahtarı kapının üst kısmından alıp kapıyı açtım.

“Melahat teyze,” diye arada sesleniyordum.
Zavallı Melahat teyzem yatak odasında yatıyordu. Başında başörtüsü yoktu, saçları bembeyaz aklar düşmüş yüzü kırış kırıştı ve gözlerinin feri sönmüştü. Buna rağmen tombul yanakları sevimliydi. Annem yaşlıların çocuktan farkı yok derken ona hak veriyordum. Kilolu olmasına rağmen güçsüzdü sanki bir kaç gündür daha da zayıflamış, çökmüş gibiydi. Eski sağlıklı günlerini de hatırlıyordum. Apartmanın önünde oyun oynarken çocuklara börek, boğaca, kek ve şeker verirdi. Saçlarımızı okşar, yanaklarımızı öperdi. Onun hakkında bir şeyler duymuştum. Kocası oğlunuda alıp Almanya’ya gitmiş bir daha gelmemişti sadece bir kez gelmişti oda boşanmak için. Melahat teyzeye bu apartmandan bir tane daire alıp sonra onu terk etmişti ve oğlunu da bir daha göstermemişti.

Hayatta herkesin sınavı farklıydı ve Melahat teyzemde böyle sınavını veriyordu.

Beni görünce gözündeki yaşı gördüm. “Ölsem gitsem kimsenin haberi olmayacak,” dediğinde haline acımıştım ve bu hayat acılarla dolu.
Canım yanarken ona gülümsemeye çalıştım.

“Melahat teyze ne oldu? Hasta mısın?”

Doğrulmaya çalışırken hemen yanına gidip yardım ettim daha çok içli içli ağlamaya başlayınca içim paramparça oldu. Zaten ağlamak için bahane ararken kendimi onunla ağlarken buldum.
“Ah be yavrum hasta oldum, kimse gelip bu kadın yalnız bir bakalım demiyor ki.” Sesi boğuk ve çaresiz çıkmıştı.

“Haberim olsaydı daha erken gelirdim,” dedim çatallaşmış sesimle.

Kandırılmış, yanılmış bu kadın tek başına yaşam mücadelesi veriyordu işte. Kendini heba etmiş çokça da kırılmış ama yine de hayata tutunarak oğlunun sevgisini başka çocuklarda bulmuştu. Ailesinin yanına gitmedi belki de gidemedi çünkü ailesi dul bir kadını kabul edecek medeni insanlar değildi. Yaşadıkları yenilir yutulur cinsten değildi.
Kendi acımı unutup yüreğim cayır cayır yanarken mutfağa gidip çorba yapmaya karar verdim ama yemek konusunda iyi değildim, o yüzden İnternetten sebze çorbasını araştırıp yapmaya başladım. Umarım kadını zehirlemezdim. Çorba yaparken Efe’nin evinde ki halim aklıma geldi, ne kadar ilgiliydi ve bana kendi elleriyle kahvaltı hazırlayıp çorba yapmıştı. Gözlerim doldu, hemen aklımdaki düşünceleri kovdum. Off! Bir daha görüşmeyeceğiz derken ne kadar da ciddiydi. Onunla bir daha görüşmemek canımı acıtıyordu. Kısa sürede ne kadar da alışmıştım ama benim alışmaya hakkım yoktu.

Çorba kaynamaya başladığında bir iki dakika daha bekledim sonra kaseye koyup tepsiye hazırladım. Yanına su ve ilaçlarını da koymuştum. Melahat teyzem bıraktığım gibi hüzünle bana bakıyordu. Tepsiyi önüne koydum ve bir bana bir çorbaya bakıyordu.

“Yalnızlık zor be kızım, kimin kimsenin olmaması çok zor,” dedi belki de onu ilk defa böyle gerçek duygularını açarken görüyordum. “Günler geri dönmüyor.”

Melahat teyze öyle söyleyince biz baya baya yalnızdık ama benim annem ve babam vardı ama kendimi hala yalnız ve kimsesiz hissediyordum. Annem ve babamda yetmiyordu galiba. Dünya hiç masallarda ki gibi değil.

“Melahat teyzem, ben varım ya bundan sonra hep yanına gelirim,” dedim içtenlikle ve kendimden utandım. Nasıl bu kadar kötü biri olabiliyordum? Çok düşüncesizdim.

“Sağ ol kızım, sana ne oldu? Gözlerin ağlamaktan şişmiş gibi.”

“Yok bir şey teyze, boş ver beni,” dedim.
“O gözü dönmüş baban mı yine?” diye sordu.
“Hayır,” dedim sadece. Susmayı sanki mecburiyetmiş gibi hissederek sustum belki de büyütülecek bir şey yoktu da ve ben büyütüyordum. Nedense Melahat teyze inanmamıştı.

“Bakma bana hiçbir şey yokmuş gibi davrandığıma yaram ufacık bir şey gibi göründü herkese ama ufacık yara beni öldürecekti neredeyse. O yüzden hep içime gömdüm hep mutluyum dedim ve öyle göründüm bu benim mecburiyetimdi. İnsanlar göründüğü gibi değildir düştüysen bir tekme de onlar atar o yüzden sıkma canını.” Sustu bir müddet feri sönmüş gözlerinde koyu bir acı belirdi.

Konuşmayacak diye düşünürken, “Bir zamanlar bahçelerim hep kuraktı ne ben yeşerdim ne de çiçeklerim. Geçmez dedim kendi kendime geçmeyecek hep böyle mutsuz olacaksın; günler, aylar, seneler geçti. Ama yanıldım. Geçiyor hep geçmez dediğimiz zamanlar geçti. İçimdeki sancı da geçti. Zaman da geçti. Her zaman umut vardır, Alisya. Belki sende yok, belki de burada yok ama bir yerde birilerinde var.” Gözlerindeki acı puslu bir parıltıya dönüşmüştü.

Haklıydı. Her zaman umut vardı ve bende de bir umut olduğuna inanıyordum ya da inanmak istiyordum.

Melahat teyze çorbasını yedikten sonra ilacını da içmişti. Ona bakıp sonumun bundan daha kötü olacağını düşünürken tekrar gözlerim doldu. Neyse ki kendimi toparlamam uzun sürmedi. Mutfaktayken Sibel’e mesaj attım, Melahat teyzenin durumu için.

“Melahat teyze geç oldu ben artık gideyim yarın tekrar gelirim,” dedim.

“Kızım biraz daha kal baban sen gelmeden önce sesi buraya kadar geliyordu. Yine delirdi bu adam, biraz siniri geçsin öyle git.”

Yine niye delirdi acaba? Anneme umarım bir şey yapmamıştır.

“Yok gideyim, beni göremezse daha çok kızar.”
Melahat teyzenin ısrarlarına rağmen evime gitmek için kalktım. Kapının kilidini açmak için uğraşırken kapı aniden açıldı ve babam sinirli bir şekilde karşımda duruyordu. Kapının onun açmasını beklemiyordum. Hiçbir şey söylemeden karşısında kaskatı kesildim ve daha ne olduğunu anlamadan babam kolumdan tutarak beni eve doğru çekti. Sinirden küplere binmişti resmen. Hayatımda en kötü günü geçiriyordum; bugün bitsin artık ve sabah olsun.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

443okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.