6. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 6
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 6
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
☆Bazı bedenler sessizce acı çeker.
Onu gördüğümde gergince olduğum yerde mıhlandım. Lanet olsun! Dışarı çıkmakla büyük bir aptallık yapmıştım. Başımda bir sürü bela varken yenilerini bulmak için çabalıyordum sanki. Sinsice sırıttı karşımda. Beni yalnız yakaladığına ve etrafta kimsenin olmadığını bilmek onun için avantajdı. Tekrar göz gezdirdiğimde bir kez daha bu gerçekle karşılaştım, etrafımızda kimse yoktu; bir canlı bile. Kalbim sıkıştı. Bu kez ciddi anlamda başım dertteydi ve bu kez kurtulamayacaktım. Aramızda kısa bir mesafe vardı; beş adım sonra yanımda biterdi. Koşsam peşimden gelirdi, gerçi koşacak bir alanım yoktu çünkü çıkmaz sokaktaydım ve arkamda duvar vardı. Çıkmaz sokağa girmemeliydim. Nasıl çıkmaz sokağı girmiştim?
Beni takip etmişti; bir psikopat gibi. Midem kasılıyordu, kusacaktım.
“Aramızdaki engeli kaldırdın,” dedi korkutucu bir sesle.
Neden bahsettiği hakkında en ufak fikre sahip değildim. “Ne engelinden bahsediyorsun?”
“Bir de soruyor musun?” dedi öfkeyle.
Sessizlik. Ne yapmaya çalışıyor? İçimizdeki kasvetli sessizlik daha da can sıkıcı olmaya başlıyordu. Bu çıkmaz sokakta köşeye sıkıştım ve kaçacak bir yerim olmadığını iyi biliyorum. Yalvarmak istemiyordum.
“Benden ne istiyorsun?” diye sordum en sonunda.
Kötü cadı kahkahası attı, karşımda. Daha çok sinirlerim bozulmaya başladı.
Savunmasız halimle bile, dudaklarımda gülümsemeye yakın bir ifade vardı. “Daha ne kadar pislik olduğunu kanıtlayacaksın.”
Sesimle birlikte kahkahası kesildi. Sinirlenmiş miydi? Evet sinirlenmişti ve bu kez dişlerini sıkarak konuştu.
“Sen çok mu temizsin? Sütten çıkmış ak kaşık olduğunu zannetme.”
“Kafayı yemişsin, benden uzak dur.”
“Pis işlerine beni alet etmene izin vermeyeceğim,” dedi tiksinerek.
Benden mi tiksiniyordu? Asıl benim ondan tiksinmem gerekiyordu.
Yanıma yaklaşmak için bir adım attı ve bende geriye doğru.
“Hayır,” dedim. “Sakın yaklaşma.” Artık beni duymuyordu. Arkamdaki duvara yapıştım, yanıma yaklaştı ve saçlarımdan tutup beni sürüklemeye başlarken mücadele ediyordum ama nafile.
“Bırak beni!”
Beni duymuyordu. Her nereye gidiyorsa beni de oraya sürüklemeye devam ediyordu. Canımın acısını hissetmeyecek kadar panik halindeydim.
Yerde biri yatıyordu. Hayal görüyor olmalıydım. Yüzü saçlarıyla kaplıydı. Beni sürükleyen Savaş’ın yüzüne baktım şaşkınlıkla. Beni tutan elleri gevşedi. Tekrar yerde yatana baktım; hayır hayal falan görmüyordum. Gerçekten biri yatıyordu. Bir kadın. Dehşetten çarpılmış bir yüzle kalakaldım.
Yerde boylu boyunca yatıyor saçları yüzüne düşmüş ve yüzü görünmüyordu. Kollarının bir tanesi yanına düşmüş diğeri ise karnını tutarken beyaz gömleği kana bulanmıştı. Afalladım.
Tüylerim diken diken oldu.
Dehşetle Savaş’a baktım. Ellerinin kan olduğunu o zaman fark ettim. İrkilerek ondan uzaklaştım.
Tekrar dişlerini sıkarak, “Aramızda ki engeli kaldırdın,” dedi.
“Kim yaptı?” dedim şaşkınlıkla belki de korkuyla.
“Onu öldürdün!” dedi öfkeyle.
“Hayır, hayır ben yapmadım. Ben öldürmedim.”
“Aramızda ki engeli kaldırmak istedin ve onu öldürdün!”
Ne saçmalıyordu bu?
“Öldürmedim. Ben kimseyi öldüremem.”
Dehşet içinde kıvrılırken sürekli yerde yatanın benim öldürdüğümü söylüyordu. O anda gözümde ki yaşı yeni fark ettim. Ağlıyordum.
Yerde yatan kadının kim olduğunu deli gibi merak etmeye başladım. Deli cesaretle yerde yatan kadının yanına gittim. Soğuk bir ürperti bedenimi ele geçirdiğinde dizlerimin üzerine yere çömelip kadının saçlarını ittim. Yüzünü gördüğümde irkildim.
Ece!
Midem bulanıyordu. Elleri kanlı psikopatta karşımda sırıtıyordu.
“Öldürdün onu!” dedi.
Artık ayaklarım bedenimi taşıyacak durumda değildi; Ece’nin yanına yere oturdum.
“Öldürdün onu! Aramızdaki engeli kaldırdın.”
Elimi yüzüme götürmek istediğimde elimde kanlı bir bıçak ve ellerim kanlar içindeydi. Dehşetle gözlerim iri iri açıldı. O anda polis siren sesleri çok yakından duyuluyordu.
“Ben öldürmedim! Ben öldürmedim!...”
Savunmasız bir şekilde ellerim kana bulaşmış otururken bu korkunç yere nasıl düştüğümü hayret ediyordum.
Oradan kaçmak istiyordum, ayağa kalktım ve nereye kaçacağımı bilemezken bir taşa takılıp büyük bir gürültüyle düştüm.
Uzaktan Sibel’in sesini duyuyordum.
“Ben öldürmedim!” diye sayıklarken gözlerimi açtım. Tepemde yataktan Sibel bana yarı açılmış gözleriyle bakıyordu. Etrafıma baktığımda ne Savaş vardı, ne de Ece. Odamdaydım.
“Alisya yataktan düştün,” dedi uykusu aralanmış bana gülüyordu. Gerçekten yataktan düşmüştüm. Yattığım yerde doğrulurken belim acıdı.
“İyi misin?”
Rüyanın... Ne rüyası?
Kabusun etkisinden hala çıkamamıştım. Zoraki de olsa, “İyiyim,” dedim.
“Yüzün bembeyaz olmuş.”
“Sorun yok sadece kötü bir kabus gördüm.”
Odadan çıkıp lavaboda elimi yüzümü yıkadım. Su bile beni kendime getirmeyi yetmedi. Aynadan yansıyan yüzümü görünce yalnızlığımın içinde kayboldum ve karanlık beni buldu.
Savaş ve Ece meyve suyuma ilaç atmış olmasalardı bu halde olmayacaktım. Ne yani aramızdaki engel olarak Ece'yi mi görüyorum? Hayır öyle bir şey yok Ece ve Savaş çok yakışıyor; sonuçta ikisi de pislik. Düşünmek istemiyordum.
Sabah uyandığımdan beri mutsuz ve huzursuzdum. Göz kapaklarım hala yanıyordu. Derin bir nefes aldım, bir nefes daha... Aklım gördüğüm rüya da kalmıştı. Aklımdan tonlarca olasılık geçiyordu. Sibel kahvaltıdan sonra gitmişti. Uzun bir süre dışarı çıkmak istemiyordum ama Sefa’ya söz vermiştim. Maalesef bugün dışarı çıkacaktım.
☆
Aslında garip biri değilim yani bazen garip oluyorum ve davranıyordum; herkes gibi.
Tedirginlikten tırnaklarımı kemirirken Sefa, "İyi misin?" diye sordu. "Ayrıca şu taktığın şapka, ceket ve gözlüklerde ne böyle yoksa peşinde seri katil mi var?" dedi sırıtarak. Hemen panikledim. "Hayır hayır yok öyle bir şey."
Söz verdiğim gibi başımda bir sürü bela varken dışarı çıkmıştım.
"Hava bugün bunaltıcı derecede sıcak, çıkar şunları çok komik görünüyorsun.”
Hala sırıtmaya devam ediyor aklınca eğleniyordu. Dışarı çıkmaktan korkuyordum ve en masum seslerde bile yüreğim ağzıma geliyordu. O gece yaşadığım korku ömür boyu süreceğini biliyordum ayrıca o gecedeki adamlar peşimdeydi. O gecedeki garipliğe küfrettim.
Sefa'nın kız arkadaşı Suna ile tanışmak için dışarı çıkmak zorunda kalmıştım çünkü arkadaşıma söz vermiştim ve sözümden dönemezdim. Sefa evimden aldığı için rahattım. Hayır, hiçte rahat değildim. Dikkat çekmemek için sıcak havada dolabımda elime geçen şapka, ceket ve güneş gözlüğünü takmıştım. O kadar saftım ki böyle daha çok dikkat çekeceğimi düşünememiştim.
Temkinli gözlerle çevremi süzüyordum. Bir kafenin önüne geldik. Kafeden içeriye girdiğimizde içerisi oldukça loş ve ferahtı, renkler fazlasıyla birbirine uyumluydu. Merdivenlerden balkona ilerledik birkaç masa dolu, gerisi boştu.
Masaya oturduğumuzda, "Şunları çıkar artık. Suna gelecek birazdan beni rezil ediyorsun."
"Suna kadar değerim yok. Ben buraya ne zorluklarla geldim" dedim, sitem ederek.
"Hangi zorluklardan bahsediyorsun sen? Evinden alan benim.
“Almasaydın”
“Almasaydım gelmeyeceğini ikimizde biliyoruz, bugün tuhaf davranmanın sebebi nedir?"
Ne söyleyeceğimi bilemedim. En yakın arkadaşım olduğu için anlatma ihtiyacı duydum ama Sefa’nın da hayatını mahvedemezdim. Ne söyleyeceğimi düşünürken o anda yanımıza buğday tenli, simsiyah saçlı ve minyon bir kız geldi. Sefa hemen ayağa kalktı. Birlikte sarılmalarını izledim.
Sefa, beni gösterdi. “Arkadaşım Alisya.”
Suna elini bana uzatarak, "Tanıştığımıza memnun oldum." dedi. Kısa bir süre eline baktıktan sonra gülümseyerek karşılık verdim.
Suna ile tanıştıktan sonra ön yargılarım hala geçerliydi çünkü kolay kolay insanlara güvenemez ve sıcak davranamazdım, Sefa ve Sibel hariç tabii bu huyumdan ne kadar nefret etsem de elimde olan bir durum değildi. Kendimi böyle kabul edip zamanla öğrenecektim.
Suna kocaman gülümseyerek, "Hakkında çok şey duydum," dedi.
Elimi çekerken, "Bende bundan korkuyordum," diye mırıldandım zoraki bir şekilde gülümseyerek. Sefa beni dürterek uyardı. "Bende tanıştığıma memnun oldum Suna."
Garson yanımıza geldiğinde siparişlerimizi verip sıradan bir sohbetin içindeydik, arada konuşuyor genelde onları dinliyordum ya da dinliyormuş gibi davranıyordum. İkisi el ele tutuşuyor, birbirlerinin gözlerine bakıyor, kendimi tam bir sap gibi hissettim. Fazlalık gibi duruyordum yanlarında. Yine de Sefa'yı böyle mutlu görmek güzeldi.
Siparişlerimiz geldikten sonra limonatamı yudumlarken Sefa kaş göz işareti yapıyordu, 'Hiç değilse gözlükleri çıkar' bakışı ama hiç oralı olmadım. Kız arkadaşı için kendimi tehlikeye atmamı bekliyorsa avucunu yalardı.
Kısa sohbetten sonra sessizliğe bürünürken son model telefonlarına gömüldüler. Bir süre elimdeki limonatamı seyrettim. Telefonlar her zaman gözüme büyülü araçlar gibi görünmüştür. Dokunmatik ekranına dokunur dünyanın neresinde olursa olsun istediğiniz kişiyle konuşursunuz. Bunun nasıl işlediğine dair mükemmel bir teknik açıklamanın var olduğunu bilsem de okyanusun iki tarafındaki insanların bir telefon sayesinde bu kadar yakın olabilmeleri şaşırtıcı görünür gözüme hep. Birçok insan gibi sanal alem mağduru değildim en azından.
Bir saat kadar kafede takıldıktan sonra Sefa ve Suna'nın yanından ayrıldım.
Nasıl bir tehlikeye düştüğümü bile bilemezken içimdeki korku gittikçe büyüyordu ve nasıl kurtulacağımdan bile emin değildim. Peşimdeki adamlar acaba beni arıyorlar mıydı? Bunun altından nasıl kalkacağım?
Kendi kendime başa çıkabilirim, yalnız değilim sadece tek başımayım.
Başımı gökyüzüne kaldırdım, hava oldukça mükemmeldi, bulutlar çok nadir olsa da maviliği muazzam görünüyordu. Ne kadar huzursuz olsam da her gün yeni umutlar, yeni mucizeler çıkıyordu. Bu yüzden kaderime boyun eğmekten başka bir çare görünmüyordu. Gün doğmadan neler doğar demiş atalarımız.
Kafamda bu düşünceler dolaşırken eve gitmek üzere otobüse bindim. Bunaltıcı otobüs havasından sonra apartmanın önündeydim ve geberiyordum.
Cam güzeli Melahat teyze de yerinde duruyordu. Beni görünce ayaklarımdan başlayıp yukarıya doğru bir güzel süzdü.
Hiçte lafını esirgemezdi, meraklı teyzem.
“Kızım kime bakmıştın,” dedi. Tanımamıştı beni. Melahat teyze bile tanımadıysa başka birinin de tanıması zor olurdu.
Apartmanın kapısını açarken, “Eve gidiyorum Melahat teyze,” dedim.
Bana bakmak için öne doğru asıldı. Neredeyse camdan düşecek zannettim. “Kız Alisya sen misin? Ne bu halin?”
“Aramızda kalsın Melahat teyze önemli işler peşindeyim,” dedim ve apartmanın içine süzüldüm. Çatlamazsa iyiydi.
Çantamdan anahtarları buldum ve kilide takıp çevirdim. Eve girdiğimde, “Anne,” diye seslendim. Taktığım saçma sapan şapka ve gözlüklerimi çıkarttım. Evin içinde anemi aradım ve odasındaydı. Kapısı da açıktı. Benim geldiğimi görmemiş ve duymamıştı.
Annemi izlediğimde omzunu incelediğini fark ettim, dikkatli baktığım da omzunun morardığını tenine adeta kan oturduğunu gördüm.
“Ne zaman oldu bu?” dedim annemi utandırmak istemiyordum. Nasıl olduğunu da tahmin etmek zor değildi.
Annem benim sesimle irkilip hemen omzunu kapattı. Daha ne kadar böyle acı çekeceksin, diyecek oldum, bana baktı sanki az önce hiçbir şey söylememişim gibi gülümsedi.
“Kızım geldin mi? Aç mısın? Bir şeyler hazırlayayım,” diyerek mutfağa gitmek için hareketlendi.
Annemi durdurdum. Yanına yaklaşarak elini tuttum. Annem zayıf, yüzü her zaman kireç gibi cansız bir bedeni ve elleri zarif bir kadındı. Temasımı hissedince tatlı tatlı gülümsemeye çalıştı. Yapma anne beceremiyorsun mutlu görünmeyi demek istiyordum ama benden hemen uzaklaşırdı. Galiba ne söyleyeceğimi de tam olarak bilmiyordum. Yine de şansımı denemek istedim.
“Anne, bunları yaşamak zorunda değilsin,” dedim.
Bir müddet düşündü, ona dokunduğum ellerimi izledi.
“Ben gayet mutluyum kızım. Neden bahsettiğini hiç anlamadım.” Elinin bir tanesiyle yüzümü okşadı. “Sen de mutlu ol!”
“İstersen hemen boşanma davası açalım anne. Böyle acı çekmene göz yummak istemiyorum.“
Hemen ellerini çekti, bir boşluğa düşmüştü ellerim.
“Sakın! Ben babanı seviyorum. Baban bizsiz ne yapar? Ne yapıyorsa sevgisinden yapıyor.” Bir şey diyecek oldum, lafı ağzıma tıkadı.
“Artık bu konuda konuşmak istemiyorum,” diyerek birde azarlanmıştım.
“Daha ne kadar böyle acı çekeceksin. Artık büyü, çocuk değilsin! Bazı şeyleri gör ve ona göre davran!”
“Yeter! Çok ağır konuşuyorsun. Biz mutluyuz.”
“Uyan Meral Hanım! Artık gerçekleri gör! Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun.” dedim.
Daha fazla dayanamayacağımı hissettiğimde boş gözlerle anneme bakmayı kesip evden çıkmak için kapıyı açtım ve sertçe kapattım. Annem arkamdan bağırıyordu artık onu dinlemeyecektim. Bu gördüklerim bana bir çeşit işkence etkisi yapıyordu. Babam olan adamı şikayet etmek ya da anneme vurduğu ellerine bende vurmak istiyordum, bunun gibi bir sürü düşünce geçiyordu içimden ama bunların hiç birini yapmadım. Yapamazdım.
Bazı bedenler sessizce acı çeker. Annemin kaderini yaşamaktan korkuyordum. ‘Her kız annesinin kaderini yaşarmış’ gibi bir söz duymuştum. Ne kadar doğru bir söz emin değilim ama böyle bir kader yaşayamazdım.
Gözlerim yanmaya başladı, ağzıma tuzlu tat geldiğinde sessizce göz yaşlarım döküldüğünü hissettim. Artık yavaş yavaş hissizleşmeye başladığımı fark ettim ama ben doya doya yaşamak mutlu olmak istiyordum.
Sırtımı kapıya yasladım, sessizliği dinledim sadece alt kattaki birinin eve girdiğini duydum sonra merdivenden gelen ayak sesini.
Kolumda bir temas hissedince refleksle, saniyesinde yan tarafıma döndüm. Korkudan kalbim iki kat daha fazladan atmaya başladı ve vücudumda titremeye başlamıştı. Göz yaşlarım dinmişti.
Sefa'yı gördüğümde rahatlamıştım. Bu değişime anlam veremeyen Sefa'nın kaşları çatıldı.
"Alisya, korktun mu?"
Ne kadar süre kapıya yaslı halde kaldığımı kestiremedim. Yakışıklı arkadaşım dağılmış saçları, mavi gözleri bana ilgiyle bakıyordu. Sefa sahiden de jean pantolonu ve yosun rengindeki tişörtüyle çok iyi görünüyordu.
"Dalmışım," dedim titrek çıkan sesime engel olamayarak.
Sefa şöyle bir bana baktı. Gözlerim kesin kıpkırmızıydı.
“Alisya neden burada dikiliyorsun? Ağladın mı?”
Gülümsemeye çalıştım. “Yok bir şey.”
Tabii ki de inanmamıştı.
"Alisya!" dedi iç çekerek. "Bugün çok tuhaf davranıyorsun? Gerçekten iyi misin?"
Bunları söylerken samimiydi. Gerçekten benim için endişeleniyordu ve birinin benim için endişelendiğini görmek içime tuhaf bir his bıraktı. Sefa zaten ailemin halini biliyordu, gerçi bilmeyende yoktu.
Sefa'ya yaşadığım bardaki olayın saçmalığını anlatırsam, doğru ya da yanlış bir şey yapmak istemiyordum. Benim yüzümden Sefa'ya bir şey olursa gerçekten kendimi affedemezdim, sadece biraz da olsa zamana ihtiyacım vardı.
Yapmacık bir şekilde gülümsedim. Bakışlarımı yere doğru sabitledim. "Yok bir şey, Sefa" dedim.
Beni tanıyordu, bir şeyler sakladığımı anlamıştı.
"Ailen yüzünden mi bu haldesin?"
Hem ailem yüzümden hem de başımda saçma sapan bir sorun vardı. Yalan söylemekten nefret ediyorum, ailemden nefret ediyorum, kendimden nefret ediyorum, hayatımdan nefret ediyorum ve nefret etmekten de nefret ediyorum çünkü hiçbir zaman kimseye ailem böyledir, diyemedim. Demekte istemiyorum. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Sefa, beni kendine çekerek sarıldı, bu sarılış dostçaydı. Yaşlar gözlerime isyan ederken Sefa'nın baharat kokusunu daha çok içime çektim.
"Merak etme, her şey daha güzel olacak. Ben hep senin yanındayım. Ne zaman yardıma ihtiyaç duyarsan ben hep yanındayım."
Sessiz gözyaşlarıma engel olamadığım gibi hıçkırıklarıma da engel olamıyordum. Sefa'nın omzunda hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Sefa, benim sanki arkadaştan öte hiç sahip olamayacağım kardeşimdi.
Sefa beni evine davet etti zaten gidecek yerimde yoktu ve eve de gitmek istemiyordum. Annem ve babam için varlığımda yokluğumda birdi. Ayşen teyze bir haftalığına Bolu’ya gitmişti. Kız kardeşinin kızı doğum yaptığı için. Sefa’nın gözü sürekli üzerimdeydi. Sürekli bugün tuhaf davrandığımı söylüyordu. Aldırış etmeyecek kadar yorgundum sanırım. Ne kadar iyi olduğumu söylesem inanmıyordu. Sadece annem ile tartıştık, dedim. Karmaşık duygular içinde boğuluyorum. Zaten çok düşünen bir insan olduğum için Sefa da bu huyumu bildiğinden dolayı havadan sudan konuşuyorduk ayrıca düşünme fırsatı bulamadığım için kafayı sıyırmamı engelliyordu.
Mutfakta patlamış mısır yaparken telefonum çaldı. En azından biri yokluğumu fark etmişti; Sibel. Hal hatır sorma kısmını geçtikten sonra Sefa’nın yanında olduğumu öğrenince ‘beni neden davet etmediniz’ tiribinden sonra buraya gelmeyi kabul etti.
Sefa, patlamış mısırı hallettikten sonra cipsleri kaselere yerleştirirken bende içecekleri bardaklara koydum. O sırada kapı çaldı. Kimin geldiğini bildiğim için kapıyı gidip açtım. Sibel’e sarıldım. Mutfaktaki işlerimizi bitirdikten sonra salona geçtik.
Ağzıma patlamış mısır atarken Sefa bugün Suna ile tanıştığımızdan bahsediyordu. Tamda aklımda ki soruyu Sibel benden önce sordu.
“Vay! Alisya’yı sevgilinle tanıştırıyorsun da beni neden tanıştırmadın?”
Güzel soruydu. Merakla Sefa’nın vereceği cevabı bekledim. Bence Sefa da bilmiyordu neden tanıştırmadığını.
Sefa’ya bir aydınlanma geldi sonra tavana baktı ve gergince yerinde kıpırdanırken en son verilecek cevabı vermişti. Bu hali oldukça komikti gülmemek için dudaklarımı bastırdım.
“Unuttum,” dediğinde bir kahkaha patlattım.
“Ben unutulacak biri miyim?” diye çığlık attı Sibel.
Olayı kurtarmak için ‘Sefa’nın peşine takıldım’ diyecek oldum hemen vazgeçtim çünkü en başında Sefa ballandıra ballandıra anlatmıştı olayı. Olayı toparlamam gerekiyordu.
“Sibel dün gece bizde kaldığın için ailenden izin alamazsın diye sana haber veremedik.”
“Ya Alisya! Ortamı yumuşatmaya kalkışma duymadın mı? Unuttum dedi Sefa.”
Haklıydı. Sefa işleri yokuşa sürmekte ustaydı ama hiç yardımcı olmuyordu ki. Birbirleriyle yastık savaşı yaparken onları izledim, ağzıma arada patlamış mısır attım bir süre. Yorulduklarında bırakıp oturdular.
“En yakın biricik dostum Alisya en azından senin gibi hayırsız değil,” dedi üstüne basa basa.
Pislik! Sefa’ya karşı beni kullanacaktı. Merakla ne söyleyeceğini bekledim.
“Alisya biriyle tanıştı,” dedi imalı imalı.
Patlamış mısır boğazımda kaldı, neredeyse boğulacaktım. Sibel’in uzattığı suyu içtim. Sibel bu konuyu Sefa'ya anlatmayacağımı düşündüğü için beni kullanıyordu. Doğru düşünmüştü.
“Aranızdaki meseleyi beni karıştırmadan halledin,” dedim ciddi bir şekilde ama beni tınlamadılar. Sefa hiçte şaşırmamıştı bu duruma.
“Bizim umutsuz vaka Alisya mı?”
tanışacağıma ihtimal bile vermiyordu, gerçekten umutsuz vaka olabilirdim. Ters ters ikisine bakıyordum.
Sibel, ”Evet valla biriyle tanıştı,” dedi.
“Kim bu şanssız insan?” dedi Sefa bana bakarak.
İkisine de yastık fırlattım. Kime denk gelirse...
Sibel, Sefa'ya bakarak, “Allah için boy pos, kaş göz yakışıklı çocuk,” dedi.
Umarım otobüste kucağına düştüğümden bahsetmezdi.
Bölüm etkileşimi
