15. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 15
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 15
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
☆Dünyadan sadece biraz şefkat birazda huzur istemiştik. Çok mu şey istedik?☆
Alisya
Eskisi gibi olamayacak o kadar şey var ki artık. Yaşayamadığımız hayatımızda buruk bir acı kaldı; dünya çok ağır, yükümüz çok ağır. Bir çığlık var içimde bir türlü çıkmıyor dipsiz kuyu da kayboldum, kimse bulamıyor. Kalbim acıyor, umutların yıkılışı gibiydim. Serbest düşüşteydim ve ayağa kalkamayacağımı hissediyordum. İçimde dünyaya küskün bir çocuk olmazdı, bu kadar darbe almasaydım. Bir ölü çiçeğin tekrar hayata tutunmasının çırpınışları gibiyim. Kim bilebilir ki yaşadıklarımı? Bazı hislerin anlatılır yanı yoktur ve şuan o durumdaydım. Yaşadıklarımı unutamazdım. Bunları yaşamaya hakkım yoktu ve beni böyle bırakmak zorunda kalmaya hakkınız yoktu. Kimin umurunda ki? Siz, beni bunları yaşamaya zorunda bıraktınız.
Göğüs kafesimi sıkılaştıran tonlarca baskıyla uyumak istiyorum, biliyorum uyuyunca geçmeyecek ama sadece biraz aklıma gelmeyecek. Kafamdaki sesler daha da artmaya başladı, o kadar çok doluyum ki. Kimseyle konuşmak istemiyorum. Durup dururken dolan gözlerim, annemi unutmak istemiyorum zaten unutamam da yüzünü, sesini unutmak istemiyorum.
Kırgınlıklar baki derler gerçekten öyleymiş.
“Meral sensiz yaşayamam,” diyen adam canice Meral’i öldürdü. Annemi öldürdü. Asıl hedefi bendim, beni öldürecekti eğer annem araya girmeseydi. Annem, benim yüzümden öldü, asıl ben ölmeliydim. ANNEM, BENİM YÜZÜMDEN ÖLDÜ.
Benim çırpınışlarım, annemin sonu oldu.
Hastanede oda da yatarken anneme bakmak için kalktığımda hemşireler konuşurken duydum. Annemin öldüğünü... İlk başta inanmadım, Gözümle görmeden nasıl inanabilirdim? Hastane koridorunda Sefa'nın kollarında öylece kalakalıp sinir krizi geçirmiştim. Sonrasında hastane yatağımda Sefa, bana sarılırken yalanlarla avutmaya çalışmadan ya da gereksiz tavsiyeler vermeden sadece acımı paylaşarak bebek gibi saçlarımı okşamıştı. “Her şey düzelecek Alisya, sadece biraz zaman var. Her şey daha iyi olacak,” dedi. O gün bu sözler bile beni avutamamıştı.
Hastaneden çıktıktan sonra mezarlığa gittik. Annem gömülürken yanındaydım. Bir kolumda Sibel, diğer kolumda Ayşen teyze vardı. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştım. Annemin üzerine toprak atılırken, benim üzerime de toprak atılmıştı. Bende annemle birlikte gömülmüştüm oraya.
Anne, beni bırakma diyemedim.
Seni seviyorum anne bile hayatımda her zaman demedim. Belki de şu kısacık ömründe çok az söyledim.
Anne, ben sensiz ne yapacağım?
Dünya da hiç kimsem kalmadı.
İçim bağırdı ama ben hiçbir şey diyemedim.
Anne, beni affet! Böyle olmasını istemezdim.
Annemin, hiçbir yakını gelmedi. Annem, bunu hak etmiyordu çünkü o iyi bir insandı. Tek hatası babam olacak o adama inanmasıydı. Zavallı annem, dünyada mutlu olamadın yattığın yerde mutlu ol!
Apartmanın önüne geldiğimde nasıl içeri gireceğimi bilemedim. Melahat teyze camından bakarken yanında Nebahat teyze vardı. Melahat teyze ilk defa konuşmadı; ah be Melahat teyzem sende susabiliyormuşsun demek ki. Başörtüsünün kenarıyla göz yaşlarını sildi ve tek kelime bile etmedi. Bu apartmandaki insanlar zaten hep susmamış mıydı?
Gözüm yavaşça kapanıncaya kadar; annemin pazardan dönerken ellerindeki poşetle nefes nefese kalmış hali, apartmanın önünde oyun oynarken annemi o halde görüp hemen oyunu bırakıp koşarak annemin yanına gidip ona sarılışımın hayaletini gördüm.
Zamanla mutlu anılarda acıya dönüşürken artık nefes almak bile zor gelebiliyormuş.
Kolumdaki Ayşen teyze, “Hadi kızım,” dediğinde derin, çok derin bir iç çekişle içeri girdim.
Olayın ardından on gün geçmişti. Tam on gün. İnanılır gibi değil. Ayşen teyze’nin evinde kalıyordum. O olaydan sonra o adamın evine bile adımımı atmadım. O eve nasıl girebilirim ki? O evin her yerinde annem vardı.
Evde ruh gibiyim. Kimseyle konuşmak istemiyorum. İfade vermeye gittiğimde titreyen sesimle başımı öne eğdim, suçlu gibi çünkü annem benim yüzümden öldü. Babam olacak adam hala yakalanmadı. Artık o bile umurumda değil, annem geri gelmeyecek.
İçimde bir boş vermişlik var.
Ayşen teyze, Sefa, Sibel, Eray, Melahat teyze ve komşular beni yalnız bırakmıyorlar, arada Suna da geliyordu. Ayşen teyze hala Suna’ya pek alışamadı sanırım oğlunu paylaşmak istemiyor. Sibel de kafede çalışmayı bırakmıştı. Melahat teyze her gün yanıma geliyor, bana hüzünle bakıyordu. Belki de Melahat teyze bende yansımasını görüyordur. Aynı şey yaşamamıştık belki de ama o da genç yaşta kocası oğlunu da alıp Almanya’ya gitmişti ve tek başına kalmıştı. Şuan ben de tek başıma kalmıştım.
Hastanede karşılaştığım adının Yıldırım olduğunu öğrendiğim adam o günden sonra sürekli ziyaretime geliyordu, büyük ihtimalle bana acımıştı ama bana kimsenin acımasını istemiyordum. Acınacak durumda olmaya katlanamam. Yıldırım Bey, güçlü birisiydi. Adamın gücü insanın içini titretiyordu. Yaşına göre oldukça yakışıklıydı. Tahminen kırk yaşlarındaydı ama daha genç görünüyordu. Benim gibi birisiyle ne işi olabilirdi ki?
Sınav sonuçları açıklandı. Sıralamam iyi gelmişti ama o kadar, hiçbir şey canım istemiyor ki tercihlerimi kafalarına göre Sefa ve Sibel yapacaklardı.
Pencereden gökyüzüne iç çekerek baktım. Fırtınaya kapıldığım da anne derdim. Annemin yanına koşardım. Babam evde yokken annemle beraber ağlardık, o adamın yanında ağlayamadığımız için. Keşke bir kez başımı okşasan anne, gözyaşımı silsen.
Odanın kapısı çaldığında ruhsuz bir şekilde, “Gir!” dedim. İçeri giren Ayşen teyze, beni inceledikten sonra yanıma yatağın kenarına oturdu.
“Güzel kızım, hadi bir şeyler ye,” dediğinde gözyaşlarımı tutamadım. Ayşen teyzenin dizlerine yattım, artık annem yoktu ama Ayşen teyzem vardı. Saçlarımı okşarken, “Yapma böyle biliyorum giden gelmez ama sen de kendini perişan etme,” dedi.
“Yapamıyorum Ayşen teyze her yerde annemin yüzü karşımda duruyor.”
Ayşen teyze saçımı öptü. “Bak kızım, annen seni böyle perişan görmek istemezdi. Senin üniversite kazanmanı iyi bir insan, iyi bir mesleğin olmasını isterdi. Annenin öldüğünü kabullen ve annen her zaman yanında olduğunu bil. Acını yaşa sonuna kadar yaşa ama sürekli de kendini perişan etme.”
Yeterince tavsiye dinledim artık dinlemek istemiyorum.
“Hayallerinin peşinden git, hayallerini yaşa.”
Bir müddet daha tavsiye dinledikten sonra Sefa geldi. “Kıskanıyorum valla.”
Ayşen teyzenin dizlerinden gözyaşlarımı silerken başımı kaldırdım.
Ayşen teyze, “Hadi ama yemekler soğudu, hadi sofraya,” dedi. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra sofraya geçtik. Doğru düzgün canım bir şey yemek istemiyordu.
Her gün annemin mezarına gidiyordum, onu orada bırakmak çok ağırdı. Her gün çiçek bırakıyorum. Evden çıkarken evimizin kapısını görmek içimde bir şeyler kanatıyor, boğazım düğüm düğüm olurken yutkunamıyorum. Bu ev bizim sessiz çığlıklarımızdı.
Bu ev bizim mezarımız olmuştu.
Bugün yalnız gelmek istedim çünkü biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var. İlk günlerde bıraktığım çiçekler üzerinde solmuş, daha dün bıraktığım ise canlılığını yitirmişti. Eğer dilek dileme şansım olsaydı, bir sürü şeyin farklı olmasını dilerdim ve özellikle o adamla hiç tanışmamanı isterdim.
Annemin toprağını avucumun içine alıp hapsettim. “Biliyor musun anne? Her gece o anıyı rüyamda görüyorum ve bundan nefret ediyorum. Uyumak istemiyorum ve bazen hep uyumak istiyorum. Sanırım ne istediğimi bilmiyorum. Eğer uyursam tekrar o geceyi yaşamak zorunda kalıyorum. Bu iğrenç bir his, korkunç.” Gözyaşlarım yine beni yalnız bırakmadı. “Dün akşam yine seni gördüm anne. Mutfakta zayıf bedenin, güçsüz ellerinle bir şeyler doğruyordun ve solgun yüzünle bana gülümsedin. Bana gülümsemeni çok özledim. Ama o adam geldi sonra bana gülümserken elinde içki şişeleri vardı. Bu çiçekler gibi gülümsemen soldu anında.” Gözyaşlarımı sildim ama sürekli yenileri akıyordu ve derin bir nefes çektim. “Rüyamı bile mahvetti,” derken artık hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
Ağzımda acı bir tat var. Ne yaparsam yapayım bir türlü geçmiyor.
“Kaderimi senin gözlerinde okuyordum.” Derin bir nefes aldım. “Bak gördün mü anne, dünyada senin gibi tek başıma kaldım. Kimse aramadı ne dedem, ne büyükannem ne de kardeşlerin hiçbiri.”
Dünyadan sadece biraz şefkat birazda huzur istemiştik. Çok mu şey istedik?
Kalabalık dünyanın ortasında sadece sen vardın anne, sadece sen. Şimdi kalabalık dünyanın ortasında tek başıma kaldım. İçimde yavaş yavaş büyük bir öfke, kızgınlık her ne dersen de böyle bir duygu oluşmaya başladı. Beynimin uğuldadığını duyabiliyorum, bütün boşa giden çabaların birikimiydi bu. Sıradan bir kızgınlık ya da öfke değil.
“Sen, beni yalnız bıraktın anne. O adama öfkeliyim, kızgınım gerekirse bir kaşık suda boğmak istiyorum ama sana da kırgınım,” dedim salyam akarken. “Neden beni dinlemedin?” diye bağırdım. “Neden beni yarı yolda bıraktın, beraber kurtulabilirdik o adamın elinden.” Bir yandan da saçlarımı yoluyordum.
“Ölmek zorunda değildin. Hemen pes ettin. Bizim hiç güzel günlerimiz olmadı ki! Biz hayatı yaşayamadık, sen mutlu olmadan gittin, hemen pes ettin. Daha fazla deneyebilirdin. Eğer beni yeterince sevseydin hayatta kalırdın. Sen kolay olanı seçtin.” Toprağa yaslanıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. İçimdeki duyguların da akmasını istiyordum, gözyaşlarım gibi.
Annemin yanından ayrılmadan önce Sibel aradı ve biraz yalnız kalmaya ihtiyacım olduğunu söyledim, fazla üstelemedi. Gözyaşlarım şimdilik dinmiş, yüzüm bulutlardan arınmıştı. Ağır ağır yürümeye başladım. Bazen kaldırımda duran taşlara takılıp tökezliyordum. Yolda boş boş yürürken adımı duydum. Arkama dönmeden olduğum yerde kaskatı kesildim. Bu sesi duymak vücudumdaki tüm kanımın çekilmesini sağlarken bu sesi çok iyi biliyordum. Adım seslerinden bana yaklaştığını anladım ama ne koşabildim ne de bir adım atabildim.
“Ne zamandır, bu anı bekliyordum,” dedi şuursuzca.
Tırnaklarımı avuç içime bastırdım ve gergince arkamı döndüm. Evet, karşımdaydı babam olacak adam. Bu anı ben de bekliyordum. Belki de binlerce kez hayalimde canlandırmıştım ne yapacağımı, ama şimdi donup kalan bedenim, zihnim buna izin vermiyordu. Sorunlarımdan daha ne kadar kaçacaktım? Ama şimdi kaçmalıydım çünkü karşımda ki ‘Meral sensiz yaşayamam’ diyen adam gözünü bile kırpmadan Meral’i öldürmüştü. Hiç sağlıklı değildi, burada durup onunla konuşmak ama gerçi karşımdaki konuşmadan anlayan biri de değildi ki.
Histerik bir şekilde güldüm. “Bende seni bekliyordum,” dedim duygusuzca, zaten sabahtan beri ağladığım için sesim boğuk çıktı ve başım da çatlıyordu. Yanıma iyice yaklaştığında berbat görünüyordu; tek kelimeyle berbat. Tabii artık Meral yoktu, ona bakacak, eşyalarını yıkayıp ütüleyecek, karnını doyuracak ve kahrını çekecek. O zavallı kadın yoktu. Üstelik sarhoş falan da değildi. Gözlerindeki acımasızlığı gördüm, o gecedeki gibi. Gözlerindeki karanlığı da gördüm sanki yarım bıraktığı işi tamamlamaya gelmiş gibi. Zaten onun için gelmişti, yarım kalan işini bitirmeye yani beni öldürmeye.
“Konuşulacak çok şeyimiz var.”
“Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Hadi bitir işini ve git.”
Beni de öldür demek için yalvarmalı mıydım? Yalvarmaya gerek yoktu çünkü ben ölmeden hiçbir zaman durmayacaktı.
“O kadar kolay değil,” dedi burnundan gülerken.
“Gerçekleri bilmek istemiyor musun?”
Benimle oynuyordu ama eline ne geçecekti ki?
“Ne söyleyeceksen söyle,” dedim etrafıma bakındığımda kimse yoktu.
“Burada olmaz,” dedi kesin bir sesle. “Üvey kızım.”
Suratım bir şok etkisiyle dalgalandığını hissettim. “Üvey kızın mı?” Sesim bana bile yabancı gelmişti. Onun kızı değil miydim? Sevinsem mi ya da üzülsem mi bilemedim.
O gece de haykırmıştı anneme, “Bunların hepsi senin suçun, sen yüz verdin bizim bile olmayan kıza,” demişti.
“Ne demek bu?”
Kendinden emin bir o kadar da sabırsız görünüyordu. Belki de onu bu hale getiren şey yakalanma korkusuydu. “Gördün mü bak? Konuşacak çok şeyimiz varmış.”
“Benimle oyun oynama,” dedim, oyun oynamaya hiç halimde yoktu. “Ne söyleyeceksen söyle.”
“Yanımdayken dut yemiş bülbüle dönüyordun, bakıyorum da ağzın açılmış.” Etrafı kolaçan ettikten sonra tekrar bana döndü. “Burada olmaz gel benimle. İster zorla istersen seve seve.”
Başını belli belirsiz sallayıp eliyle yakınımızda ki inşaat binasını gösterdi. Gösterdiği yere baktığımda orada da kimse yoktu; ilginç. Aklından tam olarak ne geçtiğini kestiremiyordum ama ne düşündüğünü bilsem de ne fark ederdi ki. Belki de beni inşaattan atmayı düşünüyordu.
“Ne söyleyeceksen burada söyle ya da ne yapacaksan,” dedim adeta hırlayarak sabrım tükenme noktasındaydı.
Düşünceli bir şekilde kel kafasını kaşırken bir yandan da sabrı tükenmişçesine derin bir nefes bıraktı. “Hadi gel benimle,” diyerek inşaat binasına doğru yol aldı. Benimde sabrım tükenmişti ondan hesap sormam gerekiyordu, normal insan gibi bağırıp çağırıp kaçmam ya da telefonumdan polisi aramam gerekiyordu ama hiçbirini yapmadım. Katilimin peşine düşüp onu takip ettim artık sağlıklı zihnimde ölmüştü, bu yaşadıklarımdan sonra. O kadar da emindi ki peşimden geleceğimi çünkü biliyordu normal olmadığımı artık yaşamak istemediğimi biliyordu. Beni bu hale getiren ta kendisiydi. Nasıl bilmezdi?
Aptallıksa aptallık, salaklıksa salaktım.
Peşinden boş inşaat binasının ikinci katına çıktım. Benim geldiğimi görünce dudaklarında çarpık bir gülümseme belirdi. Aramızda mesafe bırakmaya özen göstererek biraz uzağında durdum.
“Annemi neden öldürdün? Bunu bize neden yaptın?” diye bağırdım ve sesimin yankılanmasını dinledim.
Bu soruyu duymayı beklemiyormuş gibi kaskatı kesildi ve karşımdakinin benden daha da sağlıksız bir insan olduğuna bir kez daha emin oldum.
Sakın bir sesle, ”Pişmanım, böyle olmasını istemedim,” dedi.
“İstemeseydin, yapmazdın.”
Yavaş yavaş çileden çıkmaya başladı. “O an istedim, yaptım.”
“Annem bunu hiç hak etmedi,” derken bu adamdan tiksiniyordum ve bunu belli etmekten geri durmadım.
“Asıl hedefim sendin ama o kadın önüne geçti,” dedi öfkeyle.
Bunu duymak bana acı verdi, evet ben ölmeliydim annem değil ama yine de ‘o kadın’ demesi sabrımı sınıyordu sanki. Derin bir nefes aldım. “O kadın demeyi kes! Annem bunu hakketmedi ve seni sevmekle büyük aptallık etti.”
“Evet, o kadın ölümü hak etti ve o kadın hiçbir zaman beni sevmedi.”
Saçmalıyordu. Annem, onu deliler gibi seviyordu. Her zaman bu adamdan kurtulalım dediğimde beni duymamazlıktan gelirdi. “O seni yıllarca sevdi,” diye karşı çıktım. “Senin, ona yaptığın işkencelere rağmen seni hep sevdi,” diye haykırdım.
Yüzünü buruşturdu ve adeta burnundan soludu. “Hayır, hiçbir zaman sevmedi beni. Meral hep o adamı sevdi. Bana bakarken beni değil o adamı gördü karşısında.”
İnanmıyordum. Bu adama inanmıyordum. Başımı hayır anlamında salladım.
“O saçma Mardin türküsünü söylerken aslında Meral’in, Mardin’deki adama haykırışlarıydı,” derken adeta hırladı. Yüz hatları kaskatıydı.
Annemin tam olarak ne yaşadığını bilmiyordum. Evlenmeden önce sevdiği bir adam olduğunu ve Mardin de tanıştıklarını duymuştum. Annem evlendikten sonra bu adamla İstanbul’a gelmişti. Hepsi bu.
“Annem iyi biriydi,” dedim her şeye rağmen daha önce sevgilisi olması ya da Mardin türküsünü söylemesi onu kötü biri yapmazdı.
“O senin annen değildi. Bende senin baban değilim. Sen bir piçsin. Benim için altın yumurtlayan tavuktun sadece.”
Sis perdesi yavaşça kalkmaya başlamıştı.
“Neden bahsediyorsun? Bana gerçeği anlat,” dedim sabırsızca.
“Peh!” dedi dişlerini öfkeyle sıkarken. “ Sana anlatacak hiçbir şeyim yok.” Sonra yere oturdu ve ağlamaya başladı. “Ah Meral’im, canım Meral’im!” Dedi ağlamaya devam ederken.Hayretle olduğum yerde kalakaldım. Gerçekten adamın psikoloji bozuktu.
Onun yanına yaklaşmadan olduğum yerde bir müddet bekledikten sonra dizlerimin dibine çöktüm. “O zaman gerçek ailem kim?” diye sordum sakince.
Gözyaşlarını silerken, “Bilmiyorum,” dedi. “Sadece sana bakmamı, senin bizi ailen olarak bilmeni istediler ve her ayda para veriyorlardı, yüklü bir miktar.”
Ne hissedeceğimi ne düşüneceğimi bilemiyordum, sadece hissiz bir şekilde gerçekleri öğrenmek istiyordum ama buna bile hazır olduğumu düşünmüyordum. “Kim veriyordu, gerçek ailem mi?”
“Hayır, gerçek ailen seni öğrenmemesi içindi tüm bunlar. Bizimde çocuğumuz olmuyordu. Meral seni çocuğu yerine koydu, bende her ay gelen para için kabul ettim.”
Nasıl yani? En başından beri kandırılmış mıydım?
“Kim yaptı bunu? En azından bir kere dürüst ol ve bana kimin yaptığını söyle.”
Gerçekten perişan görünüyordu, acı çekiyormuş bir halde bana baktı. Bize yaptıklarını bilmesem neredeyse onun için üzülecektim.
“Bilmiyorum,” dedi boğuklaşan sesiyle. “Gerçek ailenin de kim olduğunu bilmiyorum. Yalnızca bana para veren adamın çok zengin olduğunu biliyorum. Adamı bir kez bile görmedim sadece adamlarından haber gönderiyordu.”
İlk defa doğru söylediğine emin oldum ama neden dememek içinde kıvranıyorum. Bana bunu neden yaptılar? Peki gerçek ailem kimdi? Onların ne suçu vardı? Kafam allak bullak oldu.
“Artık bir önemi yok,” derken çömeldiği yerinden kalktı. “Bu dünya da biz mutlu olamadık, sen de olma.”
Gözlerimi devirdim. Sanki onun yüzünden mutlu olmamışız gibi. Cebinden bıçak çıkardı.
“İlk seni öldüreceğim sonra da kendimi.”
Şaşkınlıkla karşımdaki dengesize bakıyordum ya da bencile mi demeliyim? Yanıma gelmek için bir adım attığında geriye doğru bir adım attım.
“Sen iyi alıştın bu bıçak işine,” dedim.
“Meral’in yanına gideceğiz. Hem seni de götürdüğüm zaman beni affeder,” dedi normal bir şeyden bahseder gibi.
Gerçekten kafayı yemişti. Orada da rahat bırakmayacaktı annemi.
Bir adım daha attığında geriye doğru bir adım daha attım. Polis siren sesi ve araba sesleri gelmeye başladı kulağıma sonra ayak sesleri. Babam olacak adam yani artık babam olmadığını öğrendiğim adam panikledi. “Kusura bakma seni yanımıza götüremeyeceğim zaten bu dünyada da artık yaşanmaz. Bu dünya kötülerin dünyası, bu dünya zenginlerin dünyası.”
“Bırak kızımı,” diye arkamda bağıran adama yüzümü döndüm. Hastanede karşılaştığım daha sonra sürekli ziyaretime gelen Yıldırım Bey, yüzü bembeyaz şekilde nefes nefese karşımdaydı. Neler oluyor? Burada ne işi vardı? Bir dakika kızım mı dedi o?
“Elveda Alisya,” diyen babam olacak adama döndüm. Ağzımı bile açamadan bıçağı şah damarına götürüp kesti. Elimle ağzımı kapattım artık ayağımdaki güç çekilince kendimi yere bırakıyordum ki Yıldırım Bey beni tuttu; hastanedeki gibi. Yüzümü göğsüne çekti ve bana sımsıkı sarıldı.
“Artık yalnız değilsin kızım artık ben varım.”
Adam, beni tutarken ne konuşabildim ne de olayları idrak edebildim. Adamla birlikte yere çöktüm çünkü ayaklarımda derman kalmamıştı. Yıldırım Bey ile polisler ve ambulansta gelmişti. Yıldırım Bey, beni götürmek istese bile direttim. Babam olacak adama müdahale edilirken de oradaydım ama ölmüştü. O da bu dünyadan gitmişti. Ağlıyordum. Öldüğüne mi yoksa annemi öldürdüğüne mi yoksa beni öldüremediğine mi? Hiç iyi değildim, kafayı yemek üzereydim. Şuan ne istediğimi bilmiyorum.
Sonunda Yıldırım Bey beni olduğum yerden kaldırdığında ona tutunarak yürüdüm. Arabasına bindirdiğinde endişeyle su aldı ve elleriyle yüzümü yıkadı. Belki de bir nevi şoktaydım. “İyi misin? Biraz su iç,” dediğinde yüzüne baktım. Kafamı belli belirsiz sallarken bana su içirdi. Arabaya binip çalıştırdı. Apartmanın önüne geldiğimizi araba durduğunda anladım. Yıldırım Bey, arabadan inmeme hatta eve kadar gitmeme yardım etti. Kapıyı çalarken bile ona yaslanıyordum. Kapıyı açan Sibel şaşkınlık ve korkuyla bize baktı.
“Ne oldu?” dedi korkuyla.
Yıldırım Bey, “Alisya’yı yatağına yatıralım,” dedi sonra evdeki herkes endişeyle bana baktı ama ben kimseyi görmek ya da konuşmak istemiyordum.
Ayşen teyze, “Vah Yavrum güzel kızım,” gibi şeyler söylüyordu ama tam idrak edemedim. Sibel de diğer koluma girdiğinde yatağıma doğru gidip üzerimi bile değiştirmeden yatağın içine girdim. Beni odada yalnız bırakıp gittiler. Salondan seslerini duyuyordum ama tam ne konuştuklarını idrak edemedim. Bugün öğrendiklerim ve yaşadıklarım çok fazlaydı. Başım çatlıyordu sanki gözyaşlarım kurumuştu, ağlayamadım. Tek ihtiyacım olan şey uyumaktı tabii rüyalarımı da rahat bırakırlarsa.
Gözlerimi açtığımda etraf karanlıktı. Karnım açlıktan guruldadı ama hiçbir şey yemek istemiyordum. Yatağımdan kalktım ve odadan çıktım. Ayakkabılıkta asılı duran anahtarı bulup aldım, ayağımdaki ev terlikleriyle evden çıkıp kapıyı kapattım ve dairenin kapısını açtım. Bir müddet eve girmeden kapının önünde durdum. Bu kapıdan kaç kez geçmiştim oysa şimdi içim parçalanıyor nefes almak zor geliyordu. Bu eşikte bu kadar uzun kaç kez beklemiştim ama hiç bu kadar boğazımı düğüm düğüm yapmamıştı. O günden beri eve giremiyordum. Kıyafetlerimi almak için Ayşen teyze eve giriyordu ama ben o olaydan sonra eve adımımı bile atmamıştım.
Sonunda evin içine doğru adım attım. Hiçbir zaman bu eve bu kadar yabancı hissetmemiştim kendimi. Bazen doğup büyüdüğünüz ev bile yabancı olabiliyordu. Gözlerim çoktan dolmuştu kendimi engelleyemiyordum. Kapıyı kapattım salonun içine girdiğimde gözlerim karanlığa alışmıştı saat sabahın beşiydi zaten birazdan tamamen güneş doğacaktı. Evin içi temizlenmiş ve etraf dağınık değildi, derli topluydu. Ne kadar temizlenirse temizlensin etraf kan kokuyordu. Annemle her zaman oturduğumuz ikili koltukta çıkmayan kan lekesi vardı ve o koltuğa oturdum ve dizlerimi kendime doğru çektim.
“Seni özledim anne. Gerçi annem olmadığını öğrendim ama sen benim gerçek annemsin.” Havada asılı kalan sözlerimin artık bir önemi olmadığını biliyordum.
Sevdiğim herkesin ruhu sanki benimle birlikteymiş gibi hissettim.
“Yapamam anne yapamam, ben yaşayamam.”
O adam umurumda bile değil, hiçbir şey annemi geri getirmeyecek. İlk önce bana evim olup sonrada bu evi başıma yıkıp gittiniz. Başımı eğip hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
Gittiğinden beri hayatım yarım yamalak. Hayatımın renkleri siyaha boyanmış neşem kaçmış, gözlerimin içi içten gülmeyi unutmuş bir haldeyim. Artık yaşama hevesim kalmadı. Bu durumdan kurtulmaya, sonu getirmeye karar verdim.
Ayağa kalktım ve mutfağa gittim, mutfağı gözlerimle taradıktan sonra keskin bir bıçak gözüme ilişti, hiç düşünmeden aldım. Acısız bir ölüm isterdim ama bu en garantisiydi. Mutfaktan çıktığımda salonda az önceki oturduğum yerime geçtim sonra zihnime o geceki yaşadığım anılar doldu, evden kaçmak için annemin yardım edişi, o adamı karşımda görmem sanki o gecedeki her şey sahneleniyordu gözümde ben ise olanları izliyor gibiydim.
Yarı yoldan dönmemekle birlikte kararımın daha da kesinleştiğini biliyordum. Zaman zaman ölmek istiyordum ama hiç denememiştim. O kadar çok yanıyordu ki canım, bütün dünyanın dertlerini tek başıma taşımak çok ağır geliyor. “Kurtulacağım, son bulacak acılarım.”
İnsanlara hep kuşkuyla bakmak canımı acıtıyor, onlara güvenmek daha da acı. Türlü türlü insanlar tanıdım herkesin ayrı apayrı dertleri var; herkes iyi, herkesi birileri üzmüş, kırmış ve parçalamış. Peki, bu kötü insanlar nerede? Bu dünyaya ait olmadığımı biliyorum ama neden buradayım? İyi insanlar var diyorlar ama neredeler? Onları nasıl bulurum? İyi ile kötünün karıştığı bir dünyada doğruyu nasıl bulurum? Sadece huzur istiyordum. Huzur. Çok mu? Dünya beni kaybetmekle hiçbir şey kaybetmeyecekti ve benden hiç kimsenin bir şey beklediği, benimde kimseden bir şey beklediğim yoktu. Bıçağı bileğimin üstüne getirdim. Nedensizce ağlama ihtiyacıyla doldum ‘Belki’ dedim böyle olmamalıydı ama olacaktı.
Gözyaşlarım eşliğinde bıçağı bileğime batırdım. Gözlerimi kapattım, yüzümü buruşturarak devam ettim. Acı hissetmemeye çalışıyordum ama hissedilmeyecek gibi değildi. Başarmıştım. Bileklerimi kestim. Ağzımda acı dolu bir inilti çıktı. Bilimcimin ne kadar sürede kaybolacağını kestiremediğimden ikili koltuğa uzandım ve daha da yerleştim. Belki de not yazmalıydım ama hiç halim yok.
Bütün bu insanların kendilerini harika sandığı bu dünyadan artık iğreniyorum ve nefret ediyorum. Yokluğum da varlığım gibi hiçbir şey ifade etmeyecek. Ben hiçbir şeyde iyi değilim.
Gözlerim sonsuzluğa kapanırken fısıltıyla döküldü kelimeler ağzımdan.
Turnam gidersen Mardin'e
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle
Bölüm etkileşimi
