BÖLÜM 16

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 16

Arkadaşlar!
Bölüme oy ve yorum yapmayı lütfen unutmayın. İlham kaynağım oluyor. Keyifli okumalar!

☆Zaman her şeyin ilacı derler ama zaman bizim ıstırabımız olmuştu☆

Kaç saat uyuduğumu bilmiyorum ama gözlerimi açmak işkence gibiydi, bir türlü gözlerim açılmıyordu. Neler oluyordu? İğrenç bir koku alıyordum, bu kokudan her zaman nefret ettiğimi hatırladım.

Göz kapaklarımı zorlukla açtığımda ‘burası cehennem olmalı’ diye düşündüm çünkü intihar eden insanların cennette yeri olmadığını biliyordum. Keskin beyaz bir ışık canımı yakıyor anında başlayan sancı tipik bir dünya sancısıydı kesinlikle. Elimde bir ağırlık hissettim. Görmek için biraz kıpırdandığımda iyi bir fikir olmadığını anlamam uzun sürmedi; sancım arttı ve acıyla tıslamama neden oldu. Derin acının yoğunluğuyla harmanlanmış vücudum uyuşuktu.

Yerimde hafifçe kıpırdandım, acılar daha da arttı. Her yerim ağrıyordu. Kendimi savunmasız, güçsüz ve zavallı hissettim.

Gözlerimi kırpıştırdım ve gözlerim ışığa alıştığında ışığın önüne endişeli bir yüz geçti. Bu haldeyken en son görmek isteyeceğim kişi karşımdaydı. Saçları dağınık, gözaltları mor, kravatı gevşemiş ve ilk gördüğüm gibi ben güçlüyüm imajına tersti. Ruhen yorgun olan bedeni anlaşılmayacak gibi değildi.

“Alisya!”

Bütün gücümü kullanarak yutkundum ve acıyla inledim. Ağzımda ve burnumda bir takım tüplerin olduğunun farkına vardım. Tüpleri çıkarmak için hamle yapmayı denedim, başaramadım. Çok güçsüz ve yorgun hissediyorum.

“Şşt, kımıldama kızım. Hemen doktoru çağıracağım.” Bu adam bana neden kızım diyordu?

Bu durumda olmak işkence gibiydi kendimi boğulur gibi hissettim. İğrenç kokunun sebebi hastanede olmam ve hastane kokusuydu.
Hastanedeydim.

Başaramamıştım. Kendimi öldürmeyi başaramamıştım. Biri gelip beni kurtarmıştı. Peki, kimdi? Artık kimin olduğu pek de önemli değildi zaten gerçek şu ki, ölmemiştim. Doğru düzgün ölmeyi bile becerememiştim.

Bir anda başıma üşüşen hemşireler ve doktor kabus gibiydi. Öleceğimi düşünmüştüm ve ölmeyeceğim aklıma bile gelmediği için ne yapacağımı bilemiyordum. Bu hayatta güvendiğim tek kişiyi gördüm. Yüzünde ‘Nasıl yaparsın?’ gibi bir bakışı vardı. Sefa ile göz göze geldiğimde suçluluk hissi bütün bedenimi sarmıştı. Başımı hemen diğer tarafa çevirdim. Hiç kimseyi görmek istemiyordum, kimseye hesap vermekte. Şu an çocuk gibi davrandığımın farkındaydım ama bir açıklama yapacak, konuşacak halim yoktu çünkü öleceğimden o kadar emindim ki sonrasını düşünmemiş ve ilgilenmemiştim.

Utanç uzun zamandır tatmadığım kadar yoğundu. Gözlerimi yumdum. Yer yarılsa da içine gireyim diye dua etmeye başladım. Doktorlar soru soruyor hiç birine cevap vermedim. Ciğerlerimi yakan kokudan, beyaz ışıktan doktor ve hemşirelerden nefret ettim, yanımdan ayrıldıklarında Sefa yanıma yaklaştı. Bitkin, yorgun, korkmuş ve dağılmış görünüyordu. Benim için mi?
Kulağıma eğilip, “Seni sevenleri hiç mi düşünmedin?” dedi fısıltıyla.

İnan bir şey düşünecek halde değildim ve o an en doğrusu bu geldi.

Ölmemiştim ama ölmüştüm. Sonra yanımdan ayrıldı. Kalbimin sıkıştığını hissettim, yavaş yavaş beni boğan türden bir ağırlık çöktü üstüme. Bu ağırlıkta hafiflik yoktu. Sadece daha fazla işkence vardı. Bu kadar bencildim işte. Her zaman kolaya kaçan bir ahmak!

Başından beri odanın bir köşesinde dikilen Yıldırım Bey yanıma geldi. Burada ne işi vardı? Bana acımış mıydı? Bana acımış olabilirdi, işte bunu kaldıramazdım. Kimsenin bana acımasını ve yahut küçümseyen bakışlarla bakmasına tahammül edemezdim.

Bu adamı ne çekecek gücüm ne de halim vardı. Ama neden bu kadar perişan görünüyordu? Gözlerinden uykusuzluk akıyor saçları dağılmış ve göz altları çökmüştü.

"Kendini nasıl hissediyorsun? Bir şeye ihtiyacın varsa hemen söyle," dedi samimi bir şekilde. Böyle samimi bir şeye anlam veremeyerek kaşlarımı çatmış ona bakıyordum. "Dinlen iyi olduğunda konuşuruz," dedi ve doktorun peşinden odadan dışarı çıktı.

Herkes dışarı çıktığında oda da yalnızdım. Yapayalnız. Gözümden bir kaç damla firar ederken kim bilebilir ki yaşadıklarımı diye düşündüm. Kim bilebilir? Ben bunları hak edecek ne yaptım? Dünyaya gelmekten başka...

Ağlayarak uykuya dalmıştım. Saat kaç olduğundan bir habersizdim lakin gece yarısını çoktan geçmiş olmasını düşünüyordum. Ayağa kalkmayı ya da doğrulmayı denedim bir an için ama ne gövdemde ne de kollarımda güç vardı. Ağzım, dudaklarım kupkuruydu ve sırılsıklam terliydim. Kollarımda deli bir ağrı vardı. Uyku halimden kurtulduğumda oda da düzenli soluk alıp verildiğini duydum. Sefa'nın olabileceğini düşünürken Yıldırım Bey'i beklemiyordum. Hala gitmemiş miydi?

"Su" diye mırıldandığımda Yıldırım Bey aniden kalktı, yatağımın yanındaki bardağa su doldurdu. Yastığımı düzeltti. Kafamı hafifçe kaldırarak bardağı dudaklarıma götürdü ve su içmemi sağladı.

"Neden gitmediniz?" dedim, yorgun bir sesle.

"Sen bunları düşünme kendini toparlamaya bak." dedi, dumanlanan gözleriyle.

Nedensizce bu adamı yıllardır tanıyor gibi bir his belirdi içimde.

Keşke daha önce tanısaydım onu. O zaman ikimizde bu kadar acı çekmemiş olacaktık. Zaman her şeyin ilacı, derler ama zaman bizim ıstırabımız olmuştu.

Bu adam neden bana böyle iyi davranıyordu? Benim ne özelliğim vardı? O kadar halsizim ki daha fazla gözlerimi açık tutamayarak aklımdaki sorularla uykunun kollarına teslim oldum.
Uzun zamandır huzurlu, umutlu, güzel günler yakın diye hissederken; bu sabah gözlerimi yeni bir güne açtığımda ruhumun en derininde bana ait olmayan, beni hissizleştiren, beni sonsuz bir çıkmaza sürükleyen, değersizleştiren iğrenç bir duyguyla uyandım.

Sanki bugün güneş doğudan değil de kuzeyden falan doğmuştu. Yoksa dünyanın sonu mu geldi? Dünyanın sonu değilde benim sonum gelmiş gibiydi. İçimdeki karamsarlık bulutları bütün vücudumu sarmıştı. Bugünkü havam gök gürültülü sağanak yağışlıydı. Birazdan fırtınalar çıkıp beni yerden yere savururken kasırgalar da deprem etkisi yaratacakmış gibiydi. Denizlerdeki dalgaların kayalara çarpmasındaki sesi beni mutlu ederken şimdi tam tersi tiksindiriyordu. İçimdeki üzüntü kıvılcımları peydah olmuştu sanki kötü bir kadın kahkahası gibi kulaklarımda çınlıyorlardı. İçimdeki bitmişlik filizleri yeşerip serpilmişti. Utanmasalar halay çekeceklerdi. Korkularım beni esir almıştı. Her kapı aynı yere çıkıyordu; acı, umutsuzluk. Bütün umut kırıntılarım kurak bir toprak gibi yeşermeyi bekliyordu ama biliyordum ki artık umutta tükenmişti.

Hiç kimseyle konuşmak istemiyorum, insanları görmek bile canımı acıtıyor. Tek ihtiyacım olan şey karanlık ve sessizlikti. Hep karanlıkta oturmak istiyorum ve her zaman olduğu gibi karanlığıma sığınmak orada kalıp yalnızlığımda kaybolmak istiyorum çünkü artık ışığımı söndürdüler. Gerçi yalnız da değilim içimdeki bu düşüncelerle ya da bana çektirilen bu ıstırapla nasıl yalnız kalabilirim? İçimde yaşadığım çaresizliği nasıl anlatayım, bilmem ki. Etrafımdaki insanların sözleri geliyor her ağızdan başka bir şey... Tükendim artık neden anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar? Ne hissettiğimi ben bile bilmezken başkasına da anlatasım yok. Kafamdaki sesler artmaya başladı. Kafamı parçalayasım, duvarlara vurasım geliyor artık yaşama hevesim kalmadı. Ruhen bir çöküş yaşadığımın farkındayım.

Zaman kavramı yok olmuştu. Kaç gün geçti; İki gün? Üç gün? Hastaneden çıkmıştım ve başka bir yere yatırıldım sanırım bir özel klinikti. Ne sabahın olduğundan haberdardım, ne de akşamın. Artık yaşama hevesim kalmadı. Yatağımdan çıkmadım, hiçbir şey yemedim ve verdikleri ilaçları bile kullanmadım ama iğnelerden kurtulamıyordum. Hemşire geldiğinde yatağımda kıvrılıp yatıyordum. Benimle konuşuyordu ama yatmaya devam ettim, kolumu açıp iğne yaptığında bile tepki vermedim sonra zaten tekrar uykuya daldım. Biliyordum ki uykumda da kabuslarda da rahat olamayacaktım.
Gözlerimi açmayı denediğimi hatırlıyorum lakin yapamayacak kadar bitkindim. İlaçların etkisi olmalı. Bilincim yerindeydi. Belki de bir düşteydim.

“İntihar etmeyi beceremeyen insanların yüzlerine iyi bak,” diyordu tanıdık bir ses. Sesin kime ait olduğunu çıkaramayacak kadar güçsüzdüm. “Her an bir huzursuz olup, eli ayağına dolanırmış gibi nefes alırlar. Onlar yaşamazlar, yaşamak için önce ölmelidirler ve onlar çaresizlikle bütünleşmiş zavallılardır. Kendi dünyası onların etrafında döner sanırlar ama onu yeni kıştan çıkan yaprakların ilkbahara açılmasında o çıplaklığı unuttuğu gibi onu unuttuğunu düşündüklerinde kendileri de buhar olup uçmak isterler.” Derin bir soluk aldı. Tanıdık bir histi.

Sözlerinde sitem vardı ve kötü bir gerçeği kabul etmiş gibiydi. “Çoğu kez delirdiğimi düşündüm, çoğu gece kendimi unutana kadar içip içip sızdığımı biliyorum içerken hep şunu düşündüm. ‘Neden?’ bir kelime karşısında küçücük cevap aradım. Hiçbir zaman da bulamadım.” Elleri saçlarımda gezinirken bir müddet yavaşça saçlarımı okşamaya devam etti.
Uzun bir süre sustu ki konuşmayacağını düşündüm.

“Yapamadım özür dilerim, seni bırakmak istemedim ama karanlığıma seni de hapsedemem ve benim yüzümden yarım yaşayamayız.” Titreyen sesiyle söyledikleri kalbimi sızlattı.
Bilincim tam yerinde değildi, gözlerim açılmıyordu.

Her şeye rağmen, “Efe,” dedim fısıltıyla. Onu özlemiştim ve yanımda olmasını isterdim. Saçlarımı okşayan eli durdu ya bir hayalin içindeydim ya da bir rüyanın ortasında ama onu görmek istiyordum ve göremedim.
Bilincim kaybolurken alnımda hissettiğim minicik öpücük oldu.

O artık yanımda değil. Beni terk etti.

☆

Derin bir uykunun ardından uyandığımda iğneler yüzünden olduğunu tahmin ediyordum. Tanıdık bir koku burnuma dolduğunda yatağımda doğruldum, koku kalbimi yavaşlatıyordu. Bu koku biraz odunsu biraz da deniz kokuyordu. Odayı Efe’nin kokusu sarmıştı. Ama bu nasıl olabilir ki? O gitmişti. Komedinin üzerinde bir tutam sarı karanfil çiçeği vardı. Çiçekleri alıp sırtımı yatak başlığına dayadım, dizlerimi de karnıma doğru çektim. Çiçekleri kimin getirdiğini bilmiyordum ama Efe’nin getirmesini isterdim ve şuan yanımda olmasını da isterdim ama yoktu. Hiç hayatımda olmamış gibi çekip gitmişti.

Kendi gölgeme düşmandım ki ben bu çiçeği nasıl seveyim?

Sarı karanfillere bakarken gözüm bir an sarılı bileğime kaydı. Gerçekten bileğimi kesmiştim ama hiçbir işe yaramamıştı.

Kapı tıklatıldığında bir tepki vermeden elimdeki çiçeklere ve bileğime bakıyordum. İçeriye neşeli bir sesle giren Sibel, “Aa çiçekler ne kadar güzelmiş,” dedi. Sibel’e döndüm, arkasında Sefa ve Eray da vardı.

Eray elindeki çiçek buketin bana uzatırken, “Bizim çiçekler kadar değil,” dedi. Sibel koluyla Eray’a vurdu. Çiçek buketini alırken tebessüm ettim. “Hepsi güzeller.”

Sibel, “Kim getirdi bu çiçekleri?” diye sordu.
“Bilmem, uyandığımda komedinin üzerindeydi.”
Sefa yatağımdaki boşluğa oturdu. “Bugün nasılsın?” Omuz silktim. Sibel sandalyeye oturmadan önce, “Bence gayet iyisin,” dedi. “Tabii biraz makyaja ihtiyacın var.”

Eray ayakta durmayı tercih ederken gözlerini devirdi. “Bu kızlar neden makyaj yapıyor hiç anlamıyorum. Bak erkekler olduğu gibi,” diye homurdandı.

Sibel, “Sen anlamazsın zaten kapasiten yetmez. Belli saçlarından olduğun gibi olman,” dediğinde bıkkın bir nefes verdi.

“Ne dedi şimdi bu? Benim saçlarıma mı laf etti?” Eray kızmıştı.

Sefa, iki küçük kardeşini uyarır gibi abi edasıyla, “Çocuklar lütfen,” dediğinde Sibel’in ağzı şaşkınlıkla aralandı. “Çocuklar mı? Ben mi? Yok artık! Hatırlatayım Sefa Bey benim yaşlarınızda beni tanıştırmaya tenezzül bile etmediğiniz sevgiliniz var.”

Bunların bu haline gülümserken Sefa tam kendini savunmaya geçecekken benim güldüğümü görüp vazgeçti ve o da güldü. Bunları bıraksan böyle akşama kadar birbirine laf atışına girerlerdi.
“Alisya bu hafta sonu ilk kez alt yapıda maçım var geleceksin değil mi?” diye sordu Eray çekinerek. Normal de Eray asla çekinmezdi.
“Bilmem ki,” dedim.

“Hani hep yanımda olacaktın, hep beni destekleyecektin.” Söylediği sözlerinde sitem hissedilmeyecek gibi değildi.

Gözlerinin içine baktığımda üzgün olduğu her halinden belliydi. Verilmiş sözlerim vardı, hepsine.
Sefa, “Biz geleceğiz Eray,” dedi. Ortama bir sessizlik çökerken Sibel ayağa kalktı.

“Hadi bahçeye çıkalım, hava çok güzel,” derken bana bakıyordu.

“Siz çıkın,” dedim ruhsuzca.

“Hadi Alisya daha ne kadar yatacaksın bu yatakta sanki kuluçkaya yatmış gibisin. Biraz daha yatmaya devam edersen yumurtlayacaksın az kaldı.”
Omuz silktim, hiçbir şey umurumda değildi. Sefa da ayağa kalktı. “Bence de bahçeye çıkalım.”
Tüm itirazlarına rağmen çıkmak istemesem de mecbur bıraktılar. Sefa ve Eray kapının önündeyken Sibel yanımdaydı ve nereden bulduğunu anlamadığım vazoya çiçekleri yerleştiriyordu.

Ayakkabılarımı giyerken Sibel tamda sarı karanfil çiçekleri yerleştiriyordu. “Sibel, sence kim getirdi.”
“Neyi?”

“Sarı karanfilleri.”

“Bilmem ki hemşireler koymuştur belki.”

“Olabilir peki anlamı ne?”

“Hastalara verilen çiçekler,” dedi, bana döndüğünde.

“Çiçeklerle aran iyi olduğunu biliyorum,” dedim Melahat teyze ve Nebahat teyzenin evinde çiçekler eksik olmazdı ve Sibel de anlamlarını araştırırdı. “Yani demek istediğim sarı karanfilin anlamı ne?”

Kaç gündür doğru düzgün kimseyle konuşmadığım için Sibel neden o çiçeklere taktığımı anlamadı ama onunla konuşmama sevinmişti.

“Hm, sarı karanfil hüzün, hayal kırıklığı ve üzüntü anlamıyla bilinir. Eğer hayal kırıklığına uğrayan kişi ya da sevdiği tarafından terk edilen sarı karanfil göndererek üzüntüsünü iletmiş olur.”
Ayakkabılarımı giymiş ayakta dikiliyordum. Sibel koluma girdi.

“Sen neden bu kadar taktın ki bu çiçeğe? Alt tarafı birisi bırakmış.”

“Hiç öylesine merak ettim.”

Birlikte bahçeye inerken insanlar sanki bana tuhaf bir şekilde bakıyorlarmış gibi hissettim. Bir tane kapıdan geçerken yansıyan görüntümü gördüğümde durdum. Kolumdaki Sibel de durdu. Eray ve Sefa bizim önümüzdeydi o yüzden onlar gidiyorlardı. Yansıyan görüntüme baktım. Bu gördüğüm kişi bana yabancıydı. Gözlerimin altı çökük, mosmordu. Dudaklarım çatlamış, parçalanmış ve kuruydu. Yüzüm canlılığını kaybederek daha solgun, bitkin görünüyordum. Başım ve kolum hala ağrısa da yorgun bedenimi taşıyacak kadar iyiydim. Kaldığım oda da ayna falan yoktu, kendime tekrar zarar veririm diye. O yüzden uzun zaman sonra kendimi görmek çok tuhaftı.

Sibel endişeyle baktığında yürümeye başladım. Bahçeye çıktığımızda tertemiz, insanı canlandıran bir hava vardı, Sefa ve Eray dondurma alıp çimenlerin üzerine oturmuşlardı.
Eray, “Burada hep deliler mi kalıyor?” dedi.
Sefa omuz silkip, “Hayata karşı umudu kalmayan ya da yaşam mücadelesi veremeyen iyi insanlar kalıyor,” dedi.

“İyi insan mı? Az önce bir kadın beni oğlu zannedip öldürmeye kalktı,” dediğinde Eray, Sefa’nın sözlerine inanmamıştı. Sibel boğazını temizledi ve bize döndüler. Bizde yanlarına oturduğumuzda dondurma uzattılar. Günlerdir hiçbir şey yemiyordum ama dondurmaya hayır demedim çünkü onlarında moralini bozmak istemiyordum. Burası ruh sağlığı bozuk olan insanlar için özel klinikti.

Hava güzeldi, arkadaşlarım vardı. Hala yaşanacak bir hayat vardı ama kendimde bu gücü bulamıyorum.

Sıradan bir sohbet içindeydik, ben sadece dinlemeye çalışıyordum ama kafamı bir türlü veremiyordum zaten konuşmanın ucunu da kaçırmıştım. Bir saate yakın oturduğumuzda Sibel ve Eray gitmişti. Sefa'nın koluna girmiş halde odama çıktık. Yatak başlığına sırtımı dayayıp yatağıma yerleştim Sefa da yanıma oturdu. Sanki bir şey söylemek istiyor da söyleyemiyormuş gibiydi.

“Ağzındaki baklayı çıkar. Yeterince ıslanmıştır,” dedim.

Yerinde hafifçe kıpırdandı. “Biliyorum herkes aynı şeyi söylüyor ama kendine gelmen lazım. Ne olur yapma,” dedi ellerinden saçlarını geçirirken. “Ölmek istedin. Kolaya kaçmak istedin. Arkada seni sevenleri bırakıp gitmek istedin. Asıl önemli ve zor olanın yaşamak olduğunu bilmen gerekiyor,” dedi sıkıntılı bir şekilde. Gözlerini etrafta gezdiriyor, göz göze gelmekten kaçınıyordu. “Herkesin kendine göre yaşadığı zorlukları var ama onlar düştüğü yerden kalkmasını biliyorlar. Sen bu değilsin Alisya, hep düştün hep kendin kalktın düştüğün yerden. Şimdi ise seni o yerden kaldıramayanın ne olduğunu bilmiyorum ama benim tanıdığım Alisya kalkar oradan arkasına bile bakmaz, devam eder yoluna. Herkesin hayatında inişli çıkışlı zamanları vardır ve o anda herkes ölmek isteyebilir ama herkes iyi bilir ki her karanlık gecenin bir aydınlık sabahı vardır.”

"Öyle yoruldum ki! Tek başıma yaşam mücadelesi vermekten, insanların sahte yüzlerinden... Belki çocukça ama bu noktaya geldim işte. Hep yanımdasın hiç sahip olmadığım kardeşim belki de ailem oldun ama boğuldum anlıyor musun? Kocaman dünyada kendimi unuttum bir kukla gibi yaşamaktan sıkıldım. Kendimi bildim bileli o evde açtım gözlerimi. O zaman küçüktüm anlamıyordum. Düştüm hayat bana kalkmayı öğretti, yaralandım canım acırken susmayı öğrendim, ağlarken gülmeyi öğrendim, yaralarım sarıldı ama hep yanımda annem vardı. O hep yanımdaydı. Hiç arkadaşım olmadı, sen ve Sibel’den başka. Benim ilk arkadaşım annemdi. Öğretmenlerimde hiç sevmezdi beni. Babam olacak o adam anneme her zaman döverdi, büyüdükçe anladım bazı şeyleri. Durduramazdım, durduramadım. Hepsi de boş kaldı zaten. Büyüdükçe sorumluklar artıyor hayat daha da zorlaşmaya başladı.” Gözlerimden bir kaç damla firar ederken nefes aldım. Sesim titrerken, “Annem benim yüzümden öldü. O adam, beni öldürecekti ama annem araya girdi.”

“Saçmalama annen senin yüzünden ölmedi, o pislik adam o gece ikinizi de öldürecekti. Sadece ilk annen...”

Ayağa kalkıp başımı iki yana salladım. “Hayır Sefa ölümünün sebebi benim.”

Ayaktayken, Sefa ellerimi tuttu oturduğu yatakta. “Annenin ölümünden kendini sorumlu tutamazsın! Alisya her ne olduysa oldu. Kendini suçlamayı bırak üzülmeni istemiyorum. Hatalı olan sen değilsin.”

Gözlerimdeki yaşları artık durduramaz hale gelirken Sefa beni kendine çekerek sarıldı. Bu sarılma dostçaydı. Varlığını hissettiriyordu.
“Sen çok güçlüsün Alisya.”

Ağlayarak kollarında başımı iki yana salladım. “Hayır, güçlü olmak istemiyorum,” diyerek hüngür hüngür ağladım. Bir müddet kollarında ağlamaya devam ederken yatağa oturdum.

Sefa, benden ayrıldığında yüzüme baktı. “Bunlar sana çok fazla geldi, herkese fazla gelirdi.”
"Derdimi çok iyi biliyorum da anlatamıyorum. Derdimi içimde çok güzel yaşarken anlatamamak çok ironi değil mi? Kendinden de sıkılıyor insan bir süre sonra anlatamadığını yaşamaktan, iyi anlaşmakta yetmiyor bazen," dedim, ağlamam dinmişti.

“Alisya, yapma böyle senin hayallerin vardı, yaşama dair umudun vardı. Annen hayatta olsaydı, senin iyi olmanı isterdi. Mutlu olmanı isterdi.”

Yüreğim cayır cayır yanarken, “Bu karanlıkta kayboldum Sefa, ışığımı söndürdüler,” dedim.
Sefa gözlerimin içine baktı. “Sen, o karanlıkta bu kadar karanlıktan korkmaz mısın?”

Sefa ile konuşmamızın üstünden iki gün geçmişti. Sefa ve Yıldırım Bey her gün ziyaretime gelirken Sibel ve Eray en son görüştüğümüzden beri gelmemişlerdi. Ayşen teyze ve Melahat teyze de gelmişti ve bir sürü tavsiye verip gitmişlerdi. Her gelen çiçekle geldiği için odam çiçekçiye dönmüştü ama bugün kimse gelmemişti. Yalnızdım. Yapayalnız.

Yatağımda cenin pozisyonunda yatarken kapı bir anda açıldı. Kapıya döndüğümde sinirli bir şekilde Eray bana bakıyordu. Yattığım yerde doğruldum ve endişeyle yüzüne baktım.

Eray, “Sen bencilsin, kendinden başka kimseyi düşünmüyorsun,” dedi ve hiçbir şey anlamadım. “Sadece senin mi annen ölüyor? Sadece senin mi baban kötü? Benim hayatımın kusursuz mu olduğunu düşünüyorsun? Herkesin hayatı berbat ama sen sadece kendini düşünen bir ahmaksın.”
Söylediği sözleri sindirmek çok zordu ve zor nefes alıyordum. “Eray,” dedim güçsüz bir sesle.
“Hani ben senin kardeşindim. İnsan kardeşini yarı yolda bırakır mı? Hep yanımda olacaktın, söz vermiştin ama sen bugün sözünü tutmuyorsun.”
Kendimi bayılacak gibi hissediyordum.

“Mahalledeki sahil kenarı seni affetmeyecek, parkta sabahtan akşama kadar oturduğumuz o salıncak seni affetmeyecek. Seni affetmeyeceğim Alisya!”

Derin derin nefes almaya çalıştım.
Eray devam etti kan kusmaya. “Bu günden sonra beni yarı yolda bırakan biri benim kardeşim olamaz. Artık kardeşim değilsin hatta hiçbir şeyimsin.”

Kapıyı sert bir şekilde yüzüme çarpıp gitti. Arkasından, “Eray!” diye seslendim ama artık çok geçti.

Günlerdir ağlamaktan başım çatlıyordu ve gözyaşlarım tükenmişti. Derin derin nefes almaya çalıştım. Eray haklıydı. İnsanları yüzüstü bırakmanın ve kendime ihanet etmenin acısını çekmeye başladım ve bunu düşündüm. Yarı yolda bırakılmıştım ama hiç kimseyi yarı yolda bırakmamıştım; mecbur olmadığım sürece. Ama şimdi?

Derin nefes alıp verirken komedinin üzerinde duran sudan içtim. Kendime gelmeye, kendimi toparlamaya çalıştım. Kalbimde ağır bir yük, kafamda derin bir sızı vardı. Eray’ın neden böyle söylediğini ve neden böyle davrandığını hatırlamaya başladım. İki gün önce yani en son görüştüğümüzde maçtan söz etmişti. Evet, hafta sonu demişti. Bugün hangi gündü? Ne günüm belliydi ne de saatim. Eray bunu anlayamazdı. Anlamadı. Anlamasını da bekleyemezdim.
Yatağımda uzanırken hemşire geldi.
“Bugün günlerden ne” diye sordum.
Hemşire şaşırdı çünkü kimseyle pek konuşmuyordum o da biliyordu. Yine de sevecen bir şekilde, “Cumartesi” dedi.

Hemşire odadan çıktıktan sonra zar zor yatağımdan kalkıp hazırlandım. Saçlarım, yüzüm ve ben berbat görünüyordum zaten nasıl göründüğüm önemli değildi, önemli olan Eray’ın yanında olmamdı. Odamdan çıkıp kimseye bir şey söylemeden gidip gelmekti amacım ama odadan çıkar çıkmaz kapının önünde Yıldırım Bey ile karşılaştım. Normalde hep resmi kıyafet içinde görmüştüm ve bugün günlük kıyafeti içindeydi ve hala karizmatikti.

Şüpheyle bana bakarken baştan aşağı beni süzdü. “Bir yere mi gidiyordun, küçük hanım?”
Kafamı dik tutarak, “Evet,” dedim.

☆

Yıldırım Bey ile beraber Eray'ın maçı olduğu stadyuma gelmiştik. Yıldırım Bey, beni yönlendirirken etraf çok kalabalıktı; bu kadar kalabalığın içinde kendimi boğuluyor gibi hissettim. Bir yandan kalabalığa alışmaya çalışırken diğer yandan da gözlerim Sefa ve Sibel’i bulmaya çalışıyordu. Onları gördüğümde yanlarına doğru gitmek için hamle yaptığımda güçsüz bedenimle az kalsın düşerken Yıldırım Bey düşmemi engelledi.

“İyi misin?” diye yüksek sesle sordu. Çok fazla ses ve gürültü vardı.

Başımı olumlu anlamında sallarken, “Evet,” dedim. Yüksek sesle kulağına doğru konuşmaya devam ettim. “Arkadaşlarım şu tarafta.”

Gösterdiğim yere doğru merakla bakarken bizimkilerin yanına gitmek için büyük bir çaba sarf ettik. Sefa ve Sibel, beni gördüklerine o kadar çok şaşırdılar ki şaşkınlıklarını anlamamak mümkün değildi.

Yanlarına ulaştığımız da “Merhaba,” dedim. Suna da yanlarındaydı, boyu kısa olduğundan ve Sefa’ya sokulduğu için göremediğimi anladım. Onlarda şaşkınlıkla, “Merhaba,” dedi. Sibel şaşkınlığını üzerinden atınca bana sarıldı. Kulağıma doğru, “Burada olman Eray ve bizi çok mutlu etti,” dediğinde sevinçliydi. Belki de en çok Sibel mutlu olmuştu çünkü Sefa ve Suna birlikteyken Sibel tek başına canı sıkılırdı ve Sibel yorum yapmadan duramazdı. Gülümsedim.

Bizim biraz yakınımızda mahalleden ve Eray’ın arkadaşı Emre’nin ailesi vardı.

Yıldırım Bey de yanımızdaydı ve oyuncuların ısınması bittiğinde hepsi hazırlanmak için içeri girerken Eray’ı gördüm. Üzgün görünüyordu. Başını yukarıya kaldırdığında bizim olduğumuz tarafa baktı ve beni gördü. Ellerini saçlarından geçirirken gülümsedi. Sibel el sallarken bende gülümseyip el salladım.

“Eray’ın annesi gelmedi mi?” dedim Sibel’e doğru.
Sibel gergince, “Hayır,” dedi.

“Annesi, Eray’ı desteklemeye gelmedi, gidip konuştum ama çocuğunun mutluluğu işinden daha önemliymiş.”

Eray’ı şimdi daha iyi anlıyordum. Tek başına mücadele ediyordu ve onu destekleyecek bizden başka kimsesi yoktu. Beni de kardeşi olarak görüyordu çünkü genelde evde durmak istemediğim için hep sahilde, mahallenin bir köşesinde ya da parkta neredeyse her gün Eray ile birlikteydim. O da benim gibi evde durmak istemiyordu. Aramızda en şanslı Sibel’di çünkü ailesi hep yanında ve onu destekliyorlardı. Bir yanımda Sibel diğer yanımda Yıldırım Bey vardı.
Eray forvet ve Emre sağ kanat oyuncusuydu.
Maç başladığında maçı takip edemiyor kafamı bir türlü veremiyordum. Hatta bu kalabalıkta ve gürültüde uykum gelmişti. İlaçlar yüzünden olduğunu biliyordum. Sibel kulağıma sürekli maç hakkında yorumlarını söylerken onu duyuyorum ama bir türlü idrak edemiyordum. Ayakta dikilirken oturdum. Diğerleri ayaktaydı. Yıldırım Bey’in gözü sürekli üzerimde olduğu için durumu anlamış olmalı ki o da oturup beni kendine doğru çekti. Gözlerim açılmaz hale geldiğinde başım göğsüne düştü fakat artık hiçbir şey umurumda değildi.

Kimin göğsünde uyuduğum bile.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

439okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.