BÖLÜM 18

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 18

Instagram: yazem__
Oy ve yorum yapmayı unutmayın... Hepsini okuyacağım.. Sevgilerle
Keyifli okumalar!

☆‘Ne çok dağıldım oysa ne çok koptum, ne çok parçalandım.’☆

Ne zaman büyüdüğümü sorsalar, bir an durup düşünürüm. Belki yaşadığım acılarla büyüdüm; kabullenmekte zorlandığım gerçeklerle ve o gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldığımda. İçimde bir yerlere sığdırmaya çalıştığım gözyaşlarımla, her damlasını yalnızca kendim silebildiğim o anlarda. Belki de hayatımın köşelerine sığdırdığım arsız, ikiyüzlü insanlar sayesinde. İhanetlerle tanıştığımda, tanıdığım yanlış insanlarla kırılan güvenimin paramparça olduğu o soğuk anlarda...
Sol yanımın incindiğini hissettiğimde, yıkılan hayallerimin enkazı altında ezildiğimde ve bir türlü yaşayamadığım bir hayatın ortasında ölümü tanıdığımda büyüdüğümü fark ettim. Her şeyden kurtulmak istedim, evet. Ama acı bir gerçek var ki, o enkazdan kimse seni kurtaramaz. Kimse elinden tutup seni çekip çıkaramaz. Ancak kendini kurtardığın gün, işte o gün büyürsün.
Ama bazıları, o enkazda kalmayı seçer. Sineye çeker her şeyi, sessizce kabullenir. En acısı da budur zaten; enkazın ortasında, sessizliğin içinde kaybolup gitmek.
Yine de, tüm bunlara rağmen... Gülüşünden asla vazgeçmediğin günler olur. İhanetlere, kırıklıklara rağmen dimdik durduğun, pes etmediğin anlar... İşte o zaman, hayatın seni olgunlaştırmaya başladığını anlarsın. Vazgeçmekle kabullenmek arasında bir yerde, kendinle barıştığında büyümek başka bir anlama bürünür. Çünkü bu dünyada, en büyük zafer, tüm acılara rağmen hayata gülümseyebilmektir.

Kendimi yaşıyor gibi değil de bir fanusun içinde sıkışmış gibi hissediyorum. Yolda, evde, hayatta, dünyada... Sanki ben bu dünyada fazlayım. Elimde olmayan hatta sebep olmadığım iradem dışında ki şeylerin bedelini yıllardır ödüyorum. Korkarım ödeyemeden de ölüp gideceğim.
Oysa ben kendi halinde olan bir kızdım sadece.
Huzurlu bir hayat istemiştim; annem ve benim için. Hiçbir şey düzelmedi, hiçbir şeyi düzeltemedim ne annemi koruyabildim ne de kendimi. Gücüm yetmedi. Bir sızı birde kırgınlık kaldı içimde. Çok şey kaldı içimde, dışımda ama ne benim anlatmaya gücüm yeter, ne de kelimelerim. Bu zamana kadar kimin yetmiş ki anlatmaya?
Ailem zannettiğim kişileri kaybetmiştim; acı bir şekilde. Sonra ailemin gerçek ailem olmadığını öğrenmiştim şimdi de içime bir kurt düşmüştü. Yıllar sonra birden bire babam çıkmış olabilir miydi? Tabii itiraf etmedi ama ilk gördüğüm günden beri hep yanımdaydı, benimle ilgileniyordu. Babam zannettiğim Salih kendini öldürmeden hemen önce gelmişti Yıldırım Bey. ‘Bırak kızımı,” diye bağırmıştı.

Kandırılmıştım.
Kandırılmıştık.

Düşünmek istemiyordum. Tüm anılar saldırıyor darbe üstüne darbe indiriyordu.
Kime inanacaktım, kime güvenecektim. Bilmiyordum.

Saatin gece yarısını çoktan geçtiğini tahmin ediyordum. Düşünmekten başım çatlamaya başlamıştı. Nasıl olduysa uykuya dalmışım ama çığlıklar eşliğinde ve terden sırılsıklam halde uyandım. Çığlığımı duyan hasta bakıcı, doktor ve hemşireleri başıma toplamıştı. Hemşire iğne yapmıştı, yaptığı iğnenin sakinleştirici olduğunu tahmin ediyordum çünkü kendimi sakin, halsiz, bitkin hissediyordum. Böyle hissederken uykuya daldım.
Uyandığımda pencerenin önünde bir siluet gördüğümde irkildim. Yatakta doğrulup kaçar gibi büzüldüğümde bana doğru döndü.
“Sakin ol benim,” dedi fısıltıyla sanki beni ürkütmemek için ama ben duruşumu bozmadım. Yanıma yaklaştı. “İyi misin?”

Başımı sağa sola salladım. “Hayır Sefa hiç iyi değilim,” dedim gözyaşlarıma engel olamayarak.
Sefa bana dokunmaya kıyamazken ona doğru atılıp başımı göğsüne yasladım, Sefa da hemen kollarının arasına beni almıştı. Duygularım bir volkan gibi çağladı.
Bir müddet kollarında sakinleşmeye çalıştım. Sefa’ya sarılmak iyi gelmişti. Gözyaşlarımın eşliğinde Sefa’ya yalvardım.
“Lütfen çıkar beni buradan. Burada kalmak istemiyorum,” derken daha çok hıçkırıklar eşliğinde ağladım. Sefa’nın bedeni kaskatı kesildi. Beni böyle görmeye dayanamıyordu, biliyordum. Biliyordum ama bende böyle olmak istemezdim; her gece kabuslarımda yaşamak çok zordu, etkisi çok büyüktü.

“Lütfen gidelim buradan, daha fazla burada kalmaya dayanamıyorum,” dedim sesim boğuk, ağladığım için çatallaşmış halde.
“Tamam güzelim gideceğiz. Seni burada bırakmam,” dedi saçımın tepesinden öperken.
Uykularımdan çığlıklar eşliğinde uyandığım için doktor daha erken olduğunu ve henüz çıkmamam gerektiğini söylemişti. Çıkmama izin vermiyorlardı ama Sefa ne yapıp edip çıkışımı onaylattırmıştı. Sefa'nın annesi Ayşen teyze de gelmişti.
"Ah tatlım ne oldu sana? Şimdi gençleri hiç anlamıyorum. Bizim zamanımızda onca zorluğa göğüs gererken şimdikiler ufacık bir şeyde kendini ölümün kollarına atıyorlar. Hemen depresyonlara giriyorlar. Şimdiki gençlerin hepsi çıt kırıldım."
"Anne!" dedi, Sefa uyarır bir ses tonuyla. Ayşen teyze oğluna ters bir bakış atıp, "Anneler ne söylerse güzel söyler," diye cevap verdi.
Sefa klinikte çıkış işlemlerini hallederken Ayşen teyze ile odada yalnız kalmıştım ve üzerimi değiştirmemde yardımcı oluyor, nihayet çok bilmiş çenesi de susmuştu.
Hazır olduğumda Ayşen teyze koluma girdi. “Ben sana mis gibi şifalı çorbamdan da yaparım. Bir güzel dinlenirsin," dedi Ayşen teyze. Keşke bir çorbayla bazı şeyler halledilebilse.

İki saat sonra klinikten çıkmış ve Sefa’nın arabasındaydım. Ayşen teyzeden bir şey söyleme fırsatı bulamadan eve gelmiştik. Ayşen teyze çorba yapmaya gittiğinde nihayet derin bir nefes almıştım. Salonda otururken Sefa, “Kendini nasıl hissediyorsun,” diye sordu.
“İyiyim,” dedim. Oysaki aklım çorba kadar karışık, yalanlar içinde yaşadığım gerçeğiyle yüzleşemiyordum bir türlü.
Kapı çaldığında Sefa kapıya bakmaya gitti. İçeriye giren Sibel seke seke bir ayağının üzerine basamıyordu. Sefa da şaşkındı.
“Ne oldu?” dedim merakla. Acıyla yüzünü buruşturan Sibel, “Hiç sormayın bir delinin gazabına uğradım,” dedi.
Sefa, “Tam tersi olmasın,” diye ağzının içinde gevelerken Sefa’yı dürttüm.
Sibel, “Kalkta bana su getir, soğuk olsun,” diye Sefa’ya ayar çekerken yanımızdaki koltuğa oturdu. Sefa bıkkınlıkla gidip suyu getirdi.
Ayşen teyze, “Sibel’im ne oldu? Güzel kızım,” dedi içtenlikle.

Sefa, annesine göz devirdikten sonra suyu Sibel’e verdi.
Sibel, “Ah Ayşen teyze sorma delinin biri çarptı,” dedi. “Sefacığım lütfen sırtıma da yastık koyar mısın?”
Sefa, annesinin korkusuna olsa gerek, “Tabii Sibelciğim,” dedi ve yastığı Sibel’in arkasına yerleştirdi. Annesinin taklidini de yapmayı ihmal etmemişti.
“Ellerin dert görmesin Sefacığım,” dedi Sibel kinayeli bir şekilde. Sonra ayağına bakıp, “Dangalak, hödük, zır deli, ne yaptığını bilmeyen...” diye saydırmaya başladı.
“Ayy Sibel, saydırmaya ara ver de olayı anlat,” dedim bıraksam akşama kadar saydırırdı.
“Tamam tamam ya,” dedi nereden, nasıl başlayacağını bilemez halde. “Nereden başlayacağım bilemiyorum,” dediğinde bıkkın bir nefes verdi.

Sefa daha fazla dayanamayarak, “En başından anlat,” dedi. Bende kafa sallayarak onayladım. Ayşen teyze de elinde çaylarla gelince meraktan işini falan bırakıp yanımıza oturdu. “Bir şey kaçırdım mı? Ne olmuş, ne olmuş?”
“Ağzından cımbızla laf aldığımız için daha bir şey kaçırmadın anne.”
“Tamam, tamam kızmayın. Geçenlerde Alisya’yı ziyarete kliniğe gittim. Bahçede otururken yaşlı bir teyze, beyaz saçlarını pembe tokayla iki yandan at kuyruğu bağlamış, yüzüne de kırmızı allığı fazla sürünce tombik yanakları kırmızı top gibi parlıyordu. Genç bir çocukla yürürken karşıma oturdular. Çocuk dediysem de Sefa ile aynı yaştadır. Teyze yerinde duramıyor böyle kıpır kıpır ergen kızlar gibi bir şey. Teyze, “Evleneceğim ben,” dedi.

Gençte, ”Beraber evleniriz vermezlerse bana kaçarsın,” dediğinde ilgimi çekmeye başladılar.
Teyze dudaklarını bükerek hüzünlü bir sesle, “Babam vermez ki,” dediğinde ağlasam mı, oradan kaçsam mı bilemedim.
“Vermezse kaçarız kız,” diye kadın taklidi yapınca genç, onlarla birlikte gülmeye başladım. Benimde güldüğümü gören genç bana göz kırptı.
Teyze, “Mecbursun o zaman benimle evlenmeye,” diye genç kız gibi kıkırdamaya başladı. Kadında ki enerji bende yok.
“Güzelim senden iyisini mi bulacağım?”
“Güzelin miyim gerçekten?” diye sorunca ciddi bir tavırla teyze kırmızı yanakları daha da bir al al oldu.
“Bugüne kadar gördüğüm bütün kızlardan güzelsin,” diye çapkınca göz kırptı genç.
Yanlarına hasta bakıcı geldiğinde teyze bir anda huysuzlandı. “Hadi bizi rahat bırak yoksa ilaçlarımı içmem, uyumam,” diye hasta bakıcıyı tehdit etmeye başladı.
Genç, “Yapma böyle güzelim,” dedi.
Teyze, utangaç bir şekilde kafa sallarken onayladı. Hasta bakıcıya, ”Biz evleneceğiz vermezlerse kaçacağım o zaman senin mendebur suratını görmeyeceğim,” dedi.
Hasta bakıcı gülerken, “Ne zaman düğün?” diye sordu.

Teyze biraz düşündü. “Pazartesi.”
Genç kahkaha atarken, “Cuma,” dedi.
Artık karar vermiştim ikisinin de deli olduğuna. Daha fazla yanlarında durmama gerek kalmadığına ikna olunca Alisya’nın yanına gitmeye karar verdim. Kalktım gidiyorum ve o az önceki genç peşimden gelmeye başladı. Tabii biraz tırsmadım desem yalan olur. Peşimden gelirken ecel terleri dökmeye başladım, baya baya beni takip ediyordu. Alisya’nın odasının önüne geldiğimde o gence bir baktım, yan odaya girdi.”
“Ee ne var bunda?” Ayşen teyze hepimizin iç sesi olmuştu.

“Sonra ben, bugün caddede karşıya geçerken hızla bir araba gelip bana çarptı. Patates çuvalı gibi arabanın önüne düştüm. İnanabiliyor musunuz? Ben düştüm. Ben yerde kıvranırken arabanın içinden kim çıktı dersiniz?” diye bize bakıp sordu.
Üçümüz aynı anda, “Kim?” diye sorduk.
“İnen deli gençti. Yerde ayağımı tutup, “Kırıldı,” diye avaz avaz bağırırken onu görünce korkudan iyice yerime sindim. Sonra ayağıma bakıp beni kucakladı. Ben olduğum yerde, “İmdat sapık var,” diye bağırırken millet başımıza toplaştı. Ben o delinin kucağımda mahsur kalınca genç, ”Sadece insanlık görevimi yapıyorum niye bağırıyorsun?” dedi.
“Beni kucaklayarak mı insanlık görevini yapıyorsun?”
“Yürümekte zorlanacağın için arabaya bindiriyorum.” Daha ağzımı açamadan deli genç millete, “Kendisi eşim olur arabanın önüne atladı,” dedi. Millet ona inanırken, “Hayır yalan söylüyor,” dedim. Ama beni dinleyen kim? Bu devirde insanlık kalmamış.”

Ayşen teyze kendini öyle kaptırmıştı ki, “Bak şu edepsize,” dedi kızarak. “Sonra ne oldu?”
Sefa ile göz göze gelip gülmemek için dudaklarımızı bastırdık.

“Ah Ayşen teyze, arabaya bindirdi sonra da acile götürüp tedavi ettiler. Allah’tan kırık yok incinmiş. Ne kadar diretsem de beni eve bıraktı. Tüm mahalle bize baktı, pencereye çıkan mı dersin, yoluna gitmeyi bırakıp bizi izlediler. Bir utandım, bir utandım sormayın,” dedi Sibel abartarak. Gerçi abartmamışta olabilir çünkü mahalledeki insanlar baya meraklılar. “Beni takip ediyor galiba artık evimi de öğrendi,” dedi Sibel korkuyla.
Ayşen teyze, gence saydırmaya başladı.
Sefa, “Artık seni kaçırır. Düğün ne zaman Sibel? Pazartesi mi, Cuma mı?” diye kahkahayla gülerken Sibel bir yastık fırlattı. Ayşen teyze de onaylamaz gözlerle Sefa’ya bakıp kızıyordu.

Ayşen teyze öğüt kısmına geçti. “Sibel kızım kendine dikkat et. Hırlı mıdır, hırsız mıdır? Sapık mıdır? Organ mafyası mıdır? Belli olmaz. Seni ormanlara gömer.” Ayşen teyze, Müge Anlı fanı olduğunu bir kez daha belli etti.
Mutfaktan garip kokular gelirken Ayşen teyze ayağa fırladı. “Eyvah yandı çorba!”
Ayşen teyze tekrar çorba yapmaya başlarken yardım ettim böylelikle de kafamı başka şeylerle meşgul etmek iyi geliyordu. Sofrayı hazırlayınca hep beraber oturup yemek yedik. Sıradan sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Sibel’de eve gitmişti. Ayşen teyze komşu hasta olduğu için onu ziyarete gitti ve Sefa ile beraber yalnız kaldığımızda konuşmaya nasıl başlayacağımı düşünüyordum. Beraber televizyon izlerken kucağımdaki cips kasesini sehpaya bırakıp kucağıma yastık alıp oturdum. Sefa da televizyona kendini kaptırmıştı.
“Sefa,” dedim. Bana dönüp bakarken, “Bu Yıldırım Bey tam olarak kim? Sürekli karşımda onu görüyorum artık insanlık görevini yaptı. Neden hala beni ya da bizi görmeye geliyor?” Eve bile geliyordu ve Ayşen teyze falan adama gayet iyi davranıyorlardı.
Sefa gözlerini kaçırdı, biraz tedirgin olduktan sonra bir müddet düşündü. “İyi bir insan sadece yardım etmek istiyor,” dedi bana bakmadan.
İnanmaz gözlerle ve birazda şüpheyle yüzüne baktım ama göz göze gelmekten kaçınıyordu. “Sanki bir şey biliyor da söylemek istemiyor gibisin.”
“Saçmalama.”

Bal gibi bir şeyler saklıyordu.
“Bir şeyler saklıyorsun hatta diğerleri de. Bak Sefa sen benim kardeşim gibisin eğer benden bir şey saklıyorsan-“ Cümlemi bitirmeme izin vermeden bana dönüp sözümü kesti.
“Tamam peki. Bunu söylemek belki erken ama belki de vakti gelmiştir. Emin değilim. Belki de bunu benden duyman yanlış belki de en doğrusu. Her neyse. Ailenin gerçek ailen olmadığını yeni öğrendik senin de bildiğini biliyorum.”
Emin olmak için gözlerimin içine baktı. Başımla onayladım.
“Bana güveniyor musun?” Sefa’ya güveniyorum. Herkes bana yalan söyleyip aldatabilirdi ama Sefa yapmazdı.
“Evet,” dedim kendimden emin.
“Sana anlatmam gereken bir şey var. Bende yeni öğrendim.” Sıkıntılı bir nefes verdi. Anlatacağı her neyse hoşuma gitmeyecekti, hissediyordum.
Her ne anlatacaksa beni ne kadar yıkabilirdi ki?
"Her ne anlatacaksan sana kızamam Sefa biliyorsun. Sen isteyerek kötü bir şey yapmazsın." Aslında korkuyordum. Duyacağım şeye hazır değildim ve nasıl tepki vereceğimi de bilmiyordum.

“Yıldırım Bey, senin gerçek baban,” dediğinde bir süre şoke oldum ve gözlerinin içine baktım. Sonra güçlü bir kahkaha patlattım. Sanki bu yaşıma kadar hiç gülmemiş ya da hiç böyle bir kahkaha atmamış gibiydim. O kadar sinirlerim bozulmuştu ki, Sefa karşımda böyle tepki beklemiyormuş gibi tedirgin oldu. Ne yapacağını bilemedi. Onun bu hallerini görünce daha fazla gülmeye başladım.
Sefa delirdiğimi düşünüyor olabilirdi çünkü garip bir şekilde bana bakıyordu. Gülmemi zar zor bastırdım. "Sende inandın öyle mi?"
“Karısından ve kaçırılan kızından bahsetti. Ona inanıyoruz ve DNA testi yaptırdı. Sonucunu gördük. Sen onun kızısın.”

“Hayır Sefa, o sadece beni kızı yerine koyuyor. Sence onun kızı olduğuma ihtimal veriyor musun Sefa?" dedim, tek kaşımı kaldırarak. "Bana acıdı."
"Evet," dedi, düşünerek. "İnandım çünkü biliyorsun benim doktor arkadaşım var rica ettim, ondan habersiz Sibel ile DNA testi yaptırdık.”
“Elbette sana tamamen inanıyorum ama bu yaşadıklarım bana o kadar ağır ve imkansız geliyor ki artık ne hissedeceğimi nasıl tepki vereceğimi bilemiyorum.” Bir müddet sustum. “Zaten kimse hayrına yardım etmezdi,” diye ağzımın içinden gevelerken gülmeye başladım. Sefa garip garip bakarken gülmem ağlamaya dönüştü. Sefa yanıma oturup bana sarıldı. Bir müddet ağlamama izin verdi.

Histerik ağlamalarımı ve saçma sapan davranışlarımı teselli edecek, beni anlayacak Sefa'dan başka kimsem yoktu.
“Görmek istiyorum,” dedim çatallaşmış sesimle.
“Neyi?”

“DNA test sonucunu.”

Sefa yanımdan ayrıldıktan sonra odasından bir kağıtla geldi. Bana uzattığında kağıdı korkarak aldım. %99’du. Yıldırım Bey’in kızıyım. Gerçek suratıma tokat gibi çarptıktan sonra kendime zar zor geldim.
“Şimdi ne olacak?” dedim fısıldayarak.
☆

Gerçek hiç ummadığın yaşamın tam anlamı işte... Ne çok dağıldım oysa ne çok koptum, ne çok parçalandım. Beni bugüne kadar bu hayata bağlayan tek şey umuttu.

Odanın içinde tavandaki çatlaklara bakarak kaç kere öldüğümü düşündüm. İnanıp bekleyerek bir mucize olacağı umuduyla yaşayarak ama hiçbir zaman gerçekleşmeyen boş kuru bir umut. O kadar çok inanmışım ki, hayalperest dünyamdan uyanınca her şeyin düzeleceğine ve hayatımın daha güzel olacağına ama hiçbir şey değişmedi daha beter oldu. Aydınlık sabahları usul usul yitirdim. En kötüsü de ölümle tanıştım.
Umudun bütün koşulları hazır ama artık bir kırıntı bile kalmadı karanlık dünyamda. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. İçimi karartan bulutlar karanlık dünyamın habercisi. Eğer ne yaşadın diye sorarsanız, hiçbir şey yaşamadım. Yaşayamadım. Ne çocukluğumu, ne ergenliğimi, ne de gençliğimi... Yaşamama izin vermediler.

Kim? Niçin yaptı bunu? Bilmiyorum. Hayatımda her zamanki gibi hayat benim ama ben hayatımla ilgili hiçbir şey bilmiyorum.
Terk edilmiş bir kule gibiyim; kırık dökük parçalarım, hepsini bir arada toplamaya mecalim yok ve içimin yangını yavaş yavaş küllere dönüştürecek tüm bedenimi.
Karmakarışığım.
Bir yanım olabildiğince huzursuz ve yorgun, parçalarım darmadağın. Diğer yanım ise mucizelere ve düşlerin gerçek olabileceğine hala inanıyor ve ümidini koruyor. Bu ikilem arasında ben eziliyorum.
Kendi kabuğuma öylesine çekilmiştim ki etrafta neler olup bittiğiyle hiç ilgilenmemiştim. Anlamamıştım. Ya da anlamak istememiştim. O kadar umutsuzum ki kendimi paramparça hissediyordum.

"Hadi kalk! Numara yaptığını biliyorum." Ses çıkarmadan yatağımda yatmaya devam ettim. Sefa üzerimdeki pikeyi çekerek, "Hadi ama şiş göz!" Yatağımda yatmaya devam ederken öldürücü bakışlarımı Sefa’ya diktim.
"Şiş göz mü?"
Sefa sırıtarak, "Aynaya baktığında anlarsın," dedi ve hala sırıtmaya devam ediyordu. Kalktım ve yastığı fırlattım fakat kıl payı kurtulmuştu. Ellerini teslim olurcasına kaldırıp, "Tamam, tamam sakin ol!"

Fazla üstelemeden kalktığım gibi geri yattım. Sefa pencereye doğru gitti ve homurdanmaya başladı. Omzumun üzerinden arkaya doğru bir bakış attım ve Sefanın homurdanmasını duymazdan gelerek ne yaptığına baktım.

Gözlerim kamaştı odayı aniden gelen sabah güneş ışınları kapladı çünkü perdeyi açmıştı. Gözlerime giren güneş ışınlarından rahatsız olmuştum. Bu kez ben homurdanmaya başladım onu taklit ederek ama iyi ki Sefa annesine çekmemişti eğer annesi gibi çok konuşkan olsaydı büyük ihtimalle delirmeye başlayabilirdim. Bu delirmemiş halimdi. Sefa bileklerimden tutup beni kaldırmaya çalıştığında acıyla yüzümü buruşturdum. Sefa kestiğim bileğim aklına gelince nazikçe tuttu.
“Acıdı mı?” diye sordu tedirgin halde.
Kafamı iki yana salladım. “Hayır, acımadı.” Yataktan kalktım. Acımıştı ama küçük çocuk gibi hayıflanacak değildim sonuçta bunu kendime yapanda bendim. Bileğimdeki incecik pembe kabarık çizgiyi görür görmez her seferinde kimsesizliğimi, hayattaki değersizliğimi hatırlıyordum. Ne kadar ben yapmış olsam da başaramayacağım aklımın ucuna bile gelmemişti. En kötüsü de pişmanlık hissetmemek ya da hiçbir şey hissetmemekti.
Sefa baktığım yere baktığımı görünce, “Bunu bir daha yapacak mısın?” diye sordu tüm ciddiyetiyle.
“Hayır,” dedim hiç düşünmeden. “O bir anlık bir şeydi. Benden kurtulacağınızı zannediyorsanız yanılıyorsunuz Sefa Bey.”
Dudaklarında sevgi dolu bir gülümseme oluştu. “Başıma bela olmadığın sürece sorun yok.”
Yatağın üzerindeyken Sefa yerdeydi ve ondan uzun olduğum için omuzlarına tutunup yere indim.

"Hadi kahvaltı yapalım, kurt gibi açıktım."
“Canım bir şey istemiyor,” derken midem guruldamaya başlamıştı.
Sefa güldü bende homurdandım. “Miden isyan bayraklarını çekmiş durumda, hadi itiraz duymak istemiyorum.”
İtiraz etmedim elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa gittim. Kokusuyla beni kendine çeken pankeki görünce açlığımı hissederek midem yine ses çıkardı. Pankekin ucundan koparıp ağzıma attım. İçindeki vanilya aromasını hissettiğim gibi gözlerim parladı. Tek kelimeyle nefisti. Ayşen teyze yemek işinde harikaydı.

"Ayşen teyze nerede?" diye sordum, şimdiye kadar kafamızı şişirmesi gerekiyordu. Sefa ise çayları doldururken, "Bugün evden kaçmamız gerekiyor," dedi aceleci bir tavırla.
Kaşlarımı çattım. "Neden bahsediyorsun?"
"Annemin bugün altın günü evde eksiklikler varmış onları almaya gitti. Hemen kahvaltı yapıp kaçalım yoksa bana evi baştan aşağı sildirir, seni de köylü kızı Alisya yapar." Bir kahkaha patlattım. O ise hızlı hızlı ağzını dolduruyordu böyle devam ederse boğulabilirdi.
Yutkundum. "Ne kadar kötü olabilir ki?" dedim.
"Annemin komşularını biliyorsun değil mi? Hani şu seni oğluna yamamaya çalışan mahalledeki Gönül ablayı, ondan on beş tane daha bir arada düşün," dedi ağzı dolu bir şekilde. "Felaket!" diye cevap verdim. Acele ile pankeklere gömülüp, hazırlanıp evden çıkmayı başarmıştık.
Kapıdan çıkarken evimizin kapısını görünce içim burkuldu. Ayakkabılarımı giyip aşağıya inmek istiyordum bir an önce.

“Sana sözüm vardı. Hatırladın mı?” Kaşlarımı çatarak Sefa’ya baktım. Sefa, “Lunapark,” dedi. Suna ile beni tanıştıracağı zaman tanışmak istemiyordum ve bana söz vermişti. Merdivenleri inerken, “Hatırladım,” dedim heyecanlanarak. En son ne zaman lunaparka gittiğimi bile bilmiyordum. Sefa heyecanlandığımı görünce sevindi. “Hadi o zaman bugün eğlenme zamanı!”
Apartmandan çıktığımızda Melahat teyzenin penceresine baktım, kapalıydı. “Melahat teyze nerede?” diye sordum.
“Bir süredir Sibellerde kalıyor.”
Sefa’nın arabasının yanına gittiğimizde Emre ve Eray arabanın yanında bekliyorlardı.
Eray, “Nerede kaldınız be ağaç oldum,” dedi beklemekten sıkıldığı her halinden belli oluyordu.
Emre’de Eray’a katıldı. “Kök saldık burada.”
“Annenizin karnında nasıl beklediniz dokuz ay?” dedi Sefa göz devirerek.

Emre, “Bekleyemedim zaten dokuz ay, o yüzden yedi aylığım,” dedi kendinden emin bir şekildi.
“Anlaşıldı neden sabırsız olduğun,” dedim.
Sefa, Eray’a bakıp, “Sen sanki on aylık doğmuştun,” dedi iğneleyici bir tavırla.
Eray da, “On aylık değil yahu dokuz ay üç hafta,” dedi hepimiz güldük. Eray, bize ters ters baktı.
Emre, “On aylık olacak diye korktuk. Oya teyze insan yavrusu yerine manda yavrusu doğuracak zannettik,” dedi sırıtarak.
Eray küçümseyen bakışlarla, “ Sen nereden biliyorsun?” diye sordu.
Araya girdim. “Bunu bilmeyen mi var? Bütün mahalle biliyor,” dedim gülerek. Hepimiz gülüyorduk. Eray hiçbir şey söylemedi ama güldü. Sanırım aramızda geçenleri sineye çekecektik.
“Hadi geçin arabaya kızlar bizi bekliyor,” dedi Sefa arabasının kapısını açarken. Ön kapıyı açtığımda oturmadan, “Kızlar?” diye sordum.
“Sibel ve Suna.”

“Gidip alacağız,” dedi Sefa.
Sibel'in apartmanın önüne geldiğimizde Eray ve Emre homurdanmaya başladı. “Sefa abi ne zaman yaptıracaksın bu koltukları az daha öne fırlayacağız,” dedi Emre.
Sefa, “Ya sabır!” Dedi.
Eray, “Bu kız hala inmemiş,” diye burun kıvırdı. Sefa ile arabadan inip eve Sibel’i almaya giderken Eray camı açtı. “Biz sizi arabanın önüne kadar gelip bekleyelim, Sibel Hanımı almaya evine kadar gidin.”
“Bir dahaki sefere aynı performansı bizde bekliyoruz,” diyen Emre’ye de şaşmamak elde değildi. Sessiz sakin çocuk Eray ile takıla takıla Eray’a benzemişti.
Sefa, bana doğru, “Eray yanında çırak yetiştiriyor,” dedi Emre’yi kastederek.
“Maalesef,” dedim.
Melahat teyze pencereden bakıyordu, bizi şaşırtmamayı başarmıştı. Bizi görünce sevindi ve ona bakıp gülümsedim. Sibel ikinci katta oturuyordu, zile basmadan Melahat teyze kapıyı açtı.
“Melahat teyzem seni daha iyi gördüm,” dedim. En son hasta hali aklıma gelince berbat haldeydi.
“Ah yavrum benim, ben seni daha iyi gördüm,” diyerek sıkıca bana sarıldı. Birbirimizden ayrıldığımızda, “Benimde canım çok sıkılıyordu, geldiğiniz iyi oldu,” dedi.
Melahat teyze, bizi içeriye buyur ederken Sefa, benim duyacağım bir sesle, “Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk,” diye ağzının içinde homurdandı.
Salona geçerken Sibel koltukta incinen ayağını uzatmış televizyona bakıyordu, bizi görünce şaşırdı.

“Hastayım, Sibel baksın diye buraya geldim. Bu daha kendine bakamıyor,” diye hayıflandı Melahat teyze.
Sibel, “Ah teyzem sen iyileştin, ben ayağımı incittim,” dedi. Bize dönüp, “Şimdi ağlayacağım beni görmeye mi geldiniz,” dedi yapmacık bir şekilde gözyaşlarını silerken.
Sefa, “Aslında seni almaya geldik,” dedi koltuğa otururken. Bende Sibel’in yanına oturmuştum.
“Ben ne olacağım,” diye Melahat teyze sitem ederken Sefa’nın arabasının korna sesi kulaklarımızı doldurdu. Sefa, “Ah Eray Ah!” diye gözlerini tavana dikip bezgin bir nefes verdi. Hala aşağıdan korna sesi gelirken Sefa’nın telefonu çaldı. Sefa telefonu meşgule attı.
“Melahat teyze bugün annemin günü var, seni davet etti. Gelmezsen çok darılırmış,” diye Sefa abarttı.

Sefa’ya ters ters bakarken bana omuz silkti. Daha önce Melahat teyze ve Gönül ablanın kavgasını bilmeyen yoktu.
Melahat teyze heyecanlanırken yüzünü buruşturdu. “O mendebur Gönül de gelecek mi?” diye sordu.
“Yok Melahat teyze, senin olduğun yerde o mendeburun ne işi var?” Sefa ne güzelde abartıyordu akşam Ayşen teyzeden güzel terlik yerdi artık. Ayşen teyze günlerinde bir Melahat teyzeyi başka günümde de Gönül ablayı davet ediyordu. Sefa sayesinde gün nasıl olacak çok merak etmeye başladım.
Melahat teyze keyifle yerinden kalktı. “O zaman ben hazırlanayım geç kalmayayım,” dedi.
Sibel hemen araya girdi. “Teyze, senin ne işin var? Otur oturduğun yerde sen geçen gittin güne bu kez Gönül ablanın sırası.”
Melahat teyzenin yüzü düştü.
Sefa, “Gönül abla, gelinin yanına gitmiş,” dedi Melahat teyzeye umut verirken. Sırf bizimle lunaparka gelmemesi için yalan söylüyordu.
Melahat teyzenin heyecanı yerine gelince keyifle, “Hadi gençler görüşürüz sonra yine gelin beni görmeye,” dedi.
Sibel, “Teyze gitme ya Sefa yalan söylüyor,” diye teyzesini ikna etmeye başladı. “Melahat teyze, otur evde yaa!”
Bu saatten sonra Melahat teyzeyi tutana aşk olsun. “Sibel sus kız, evde otura otura içim şişti,” diyerek salondan çıktı artık hiç kimseyi duymuyordu. Sibel arkasından bağırdı ama hiç tınlamadı. Sibel ile ikimiz aynı anda Sefa’ya yastık fırlattık.

Aşağıdan korna sesi hiç susmuyordu ve Sefa’nın telefonun zil sesi de eşlik etmeye başladı. Bu kez Sefa telefonu açtı. “On dakikaya oradayız Sunacığım,” diyerek telefonu kapattı.
“Hadi kızlar gidelim yoksa Eray ile Emre elimde kalacak.”
Sibel anlamayarak, “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.
“Lunaparka,” dedim. Sibel lunaparkı duyunca heyecanlandı ve ayağına bakınca heyecanı kursağında kaldı. “Deli sapık yüzünden düştüğüm duruma bak bu halde nasıl geleyim?” diyerek ona çarpan kişiye saydırmaya başladı.
“Sibel arabada saydırmaya devam edersin hadi gidiyoruz,” diyen Sefa, Sibel’i kaldırmaya başladı.
“Hadi Sibel ya sensiz lunaparka mı gidilir?”
Sibel’i ikna ettikten sonra evden çıkabilmiştik. Eray sürücü koltuğuna oturmuş sürekli kornaya basıyordu ve bizi görünce durdu. Sibel’e bakıp, “Kız senin ayağına ne oldu?” diye sordu.
“Kız değil hödük, abla diyeceksin. Ay ben buna bir türlü öğretemedim insanlarla nasıl konuşacağını,” diyen Sibel bıkkın bir nefes verdi.
“Ha ha ondan ablacığım,” dedi Eray. Gerçekten merak etmiş olmalı ki cevabını alamayınca tekrar sordu. “Sibel abla ayağına ne oldu?”
Sibel’in yine aklına gelince, “Deli sapık,” diye saydırmaya başladı ve seke seke arabanın ön koltuğuna geçti.
Eray şaşkınca bakarken, “Ben ne yaptım şimdi? Bana niye saydırıyor?” diye hafif sitemkar çıkmıştı sesi.

Sefa, “Senlik bir şey yok. Hadi herkes arabaya geçsin Suna bekliyor,” dedi sürücü koltuğuna geçerken.
Sibel, “Öküzün biri çarptı,” dedi. Eray yine anlamadı.
“Küçük bir kaza geçirdi,” dedim olaya açıklık getirmeye çalışırken.
Sibel ağzının içinde homurdanırken Sefa ile göz göze gelip sırıttık.
Emre, “Geçmiş olsun Sibel abla,” dedi.
Bende arka koltuğa geçtim. Suna’yı da yolda alırken ön tarafta Sibel’i görünce yüzü düştü sonra arka koltuğa oturup bize selam verdi. Lunaparka geldik. Arabadan inerken Sibel’in ayağını fark eden Suna, “Geçmiş olsun ayağına ne oldu?” diye ilgiyle sordu.

Sibel tekrar, “Deli sapık,” diye saydırmaya başladı. Bu kız her aklına geldiğinde saydırmaktan vazgeçmeyecekti sanırım.
Suna, “Bana mı söylüyorsun?” diye alındı.
Tebessüm edemeden duramadım.
Sefa, “Senlik bir durum yok canım,” dedi Suna’nın moralinin yerine gelmesi için gülümsedi.
“Küçük bir kaza geçirdi,” dedim. Sibel tekrar homurdanmaya başladı.
“Bugün çocuklar gibi eğleneceğiz,” dedi Eray heyecanla. Heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Emre de Eray’dan farksız değildi.
“Siz zaten çocuksunuz,” diyen Sibel, benim kolumdaydı. Ayağının üzerine basamadığı için benden destek alıyordu.
“Sen bu topal halinle nasıl eğleneceksin çok merak ediyorum. Bize yük olmaya mı geldin?”
Sibel’in üzerine çok gittikleri için arkadaşıma destek oldum. “İyi izle Eraycığım nasıl eğlendiğimizi,” diyerek Sibel’i sürükledim ve onları arkamıza bıraktık. Sibel kulağıma doğru, “Eray haklı galiba gelmemeliydim,” dedi yüzü düşmüş halde.
“Ya sen Eray’a ne bakıyorsun? Hadi hangisine binmek istersin?”

Bunca yaşadıklarımdan sonra lunapark fikri güzel bir fikirdi. Sibel lunaparka gideceğimizi düşününce çok sevinmişti ama ayağı aklına geldiğinde bir düzene ona çarpan kişiye saydırdıktan sonra sırf ben geleceğim diye gelmişti, bu halde. Bu yüzden bugün eğlenecektim çünkü hayat devam ediyordu. Arkadaşlarım beni mutlu etmeye çalışıyorlardı ama benim hiçbir çaba göstermememle beni sevenleri üzüyordum. Buna hakkım yoktu. Evet bencildim ama bugün bencil olmamaya çalışacaktım. Lunaparktaki eğlenebileceğimiz şeylere bakmaya başladım. “Atlı karıncaya ne dersin?”

Sibel düşünürken diğerleri de yanımıza geldiler. “Alisya sanırım onu pas geçelim.”
“Tamam pekala.” Diğerlerine göz gezdirdim. Sibel, “Siz eğlenmenize bakın şurada kafe var orada oturabilirim,” dedi somurtarak.
Hemen karşı çıktım. “Hayır, olmaz. Sensiz eğlenemem.” Sibel’in kulağına doğru, “Sefa birazdan sevgilisiyle romantik anlar yaşar, Eray ve Emre’yi de biliyorsun. Beni yalnız mı bırakacaksın?” dedim onun gibi somurtarak.
Sibel şöyle bir düşününce kıkırdadı. “Haklısın.”
“O zaman çarpışan arabalara binelim,” dedi Sibel. Bende onu onayladım. Diğerleri de bizi yalnız bırakmamak için bize ayak uyduruyorlardı. Benimle Sibel ve Sefa ile Suna bir arabaya binerken Eray ve Emre ayrı ayrı binmeye karar verdik. Arabayı ben kullanıyordum. Eray bilerek sürekli bize çarpıyordu, Emre de sürekli Eray’a biz Sibel ile arada kaynıyorduk.
Sonra hep beraber gondola bindik ve avazımız çıktığı kadar bağırdık. Bağırmak çok iyi gelmişti. Gondoldan indiğimizde gülmeye başladık. Sibel kolumdan çekiştirerek hız trenine doğru beni sürükledi. Sefa binmek istemiyordu ama Suna onu çekiştirerek binmeye ikna etmişti. Eray, Sefa ile dalga geçiyordu. “Ay sen korktun mu? Şimdiden hanımcı oldun. Yengenin sözünden çıkmıyorsun.” Hepimiz gülerken Sefa korkmadığını belli ederek duruyordu. “Ne korkacağım alt tarafı hız treni.”
Hanımcılık değildi bu sevdiğine önem veren birisiydi Sefa.

Hız treni aşağıya inerken Sefa mı Suna’ya sarıldı yoksa Suna mı Sefa’ya sarıldı pek anlamadım. Eray ve Emre ellerini havaya doğru kaldırarak sallamaya başladı. Sibel ve ben birbirimize sarılmış yerimize iyice sinmiştik. Hız treninden inince Eray ve Emre bizimle dalga geçiyorlardı. Sefa, “Ruh hastaları,” diye homurdandı.

Sibel seke seke benden destek alarak yürüyordu, onların arkasındaydık.
Emre, “Çok eğlenceliydi. Sefa ve yengenin yüzünü gördün mü?” dedi.
Emre’nin dediklerini duyan Suna eli yüzüne gitti. “Ne varmış ya yüzümde makyajım mı akmış.”
Eray, “Görmez miyim, neredeyse Sefa altına yapacaktı,” dedi kahkaha atarak. Sefa, Eray ve Emre’nin ortasına geçip enselerine vurdu. Biz kıkır kıkır gülüyorduk. Suna da Sibel’in diğer tarafına geçti. Bize, “Yüzümde bir şey var mı?” diye sordu. Bizde hayır anlamında başımızı salladık. Suna ile daha yeni tanışmıştık fazla samimiyetimiz yoktu ama gözlemlediğim kadarıyla baya alıngan birisiydi.

Sefa, bizim yanımıza gelip Suna’ya sevgiyle gülümsedi. “Hayır canım yüzünde hiçbir şey yok. Sen bizim gerzeklere bakma.”

Eray ve Emre aynı anda, “Ooo!” diye bağırdılar.
Sibel, “Ayağımı çok zorladım galiba sızlıyor,” dedi yüzünü buruşturarak.

Eray ve Emre aynı anda, “Korku treni,” diye bağırdılar koşarak. Suna da Sefa’nın koluna girip, “Hadi bizde korku trenine binelim,” diye yalvarıyordu resmen.
Sefa bize baktı. Sibel, “Keyfinize bakın,” dedi. Bizden onay alan Sefa, kolunu çekiştiren Suna’nın peşine takıldı.
“Hadi sende git, ben kafede oturacağım,” dedi Sibel.

“Bende seninle geleyim midem bulanmaya başladı.”

Beraber kafeye geçip oturduğumuz da kağıt helva ve pamuk şekeri aldık. Sibel iştahla yerken bir ondan bir bundan ağzına atıyordu. Ağzı dolu dolu, “Resmen bu ikisi çocukluk travmam,” dedi.
“Anlamadım,” dedim kağıt helvadan bir ısırık almadan önce.
“Çocukken babamla ya da annemle geldiğimde hep ikisinden birini alabilirsin diye seçenek sunuyorlardı ve benim aklım hep alamadığımda kalıyordu. Bu yüzden büyüdüğünde ikisinden de aynı anda alıyorum.”
Sibel’e bakıp buruk bir tebessüm ettim. Hiçbir zaman Sibel'in ailesi gibi bir ailem olmamıştı ve şimdi o da yoktu.

Ama bugün her şeye rağmen o kadar çok eğlenmiştim ki gülmekten ağzım yorulmuştu ve uzun zamandır bu kadar eğlendiğimi, güldüğümü hatırlamıyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

441okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.