BÖLÜM 31

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 31

LÜTFEN OY VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN GENÇLER...
KEYİFLİ OKUMALAR!

Instagram: @yzglemine_
Tiktok: @yazgl.emine

☆Ortak çok yanımız yoktu ama hep bir yanımız birbirimize ait gibiydi☆

Gökyüzünde yıldızları izlerken derin düşüncelere daldığım anda buna son verdim. Hatırlamak istemiyordum. Çocukluğum travmalarla doluydu. Gözlerimin önünde Salih, Meral annemi öldürmüştü ve her gece kabuslar görmeye devam ediyordum. Meral annemin hikayesi de içler acısıydı. Fulya annem ise nasıl öldüğü hala muammaydı. Hayatta herkesin sınavı farklıydı. Kimi annesi, kimi babası, kimi çocuğu, kimi de eşi yüzünden sınanıyordu. Hayatın bir ritmi var ve her şey bir dengede duruyor. İnsan insana kötülük yapıyordu. Hayatı zorlaştıran da bizlerdik. İyi ya da kötü hayatımıza bir sürü insan giriyordu. Neye göre iyi neye göre kötü derseniz eğer çıkarlarımıza göre diyebilirim.

Okuldan çıktıktan sonra Sibel ile bize gelmiştik ve yarın cümbür cemaat çiftliğe gidecektik. Aslında babam ve ben yalnız gitmeyi planlarken bir anda nasıl oldu da hep beraber gitmeye karar verilmişti anlam veremedim. Hepsi Onur’un başının altından çıkmıştı. Odamın balkonunda otururken Sibel’e baktım. Onunda düşüncelere daldığını görebiliyordum ve ne düşündüğünü merak ettim. Ona Fulya annemin ailesinden ve Pamir’in garip hallerinden bahsettim. O da benim gibi ne düşüneceğine karar verememişti.
Kapı kırılacak gibi açıldığında bakışlarımı oraya yönelttim. Eray ve Melina gelmişti.
Ayağa kalkıp içeriye geçtik. “Melina ne zaman geldin?” dedim.

“Az önce abimle ikimiz geldik” dedi hemen kucağıma atladı. Melina’yı Sibel ile tanıştırdım. Melina Sibel’in uzun ve kıvırcık saçlarına hayranlıkla bakarken “Dokunabilir miyim?” diye masumca sordu.

“Evet” dedi Sibel. “Dokunabilirsin.”
“Çok güzel saçların var.” Sibel’in saçları gerçekten güzeldi ama bakımı zordu.
Sibel “Birde bana sor” diye mırıldandı.
Melina Sibel’in saçlarına dokunurken “Saçların Rapunzel gibi” dedi hayranlıkla.
“Melina sizi görmeye gelmiş” dedi Eray burada varlığını belirtircesine.

“Evet ama en çok Eray’ı görmeye geldim.” Melina, Eray dan ayrılmıyordu ve yaşları bize göre yakın olduğu için onunla oyun oynamak istiyordu. Eray ise onun gibi düşünmüyordu.
“Ne güzel Eray, senin yaşlarında arkadaşın olmuş” dedi Sibel kıkırdarken.
Eray’ın hoşuna gitmese de bir şey söylemedi. “Hadi yemeğe gidelim geç kalırsak dedem kızar.”
“Yaşasın yemek yiyeceğiz” dedi Melina.
Aşağıya inerken Sibel Eray’a “Senin de başına gelmeyen kalmamış” dedi.
“Alisya sayesinde” dedi Eray kızarak. “Sefa ile ikizi beni sattı.”

“Eray içeriye girmeyi başarmışsın nasıl yakalandın?” diye sordu.
“Hiç sorma Sibel o günü hatırlamak istemiyorum.” Dedi Eray. “Odamdan bir şey unuttum. Hemen geliyorum.”

Melina da Eray’ın peşinden yukarıya çıktı. Sibel’e o günün nasıl olduğunu anlattım baya eğlendi.
Sibel ile beraber aşağıya inip masada yerimizi aldık. Herkes bizden önce gelmişti.
“Çocuklar nerede?” diye sordu büyükannem. Cevap veremeden Eray ve Melina geldi. Eray, Sibel ve bana elindeki kağıdı yukarıya doğru sallarken “Bak Alisya IQ yüksek çıktı. Senin bile bu kadar IQ yoktur” dedi. Sibel elindeki kağıdı alıp bakarken bende baktım.
Babam “Eray’a IQ testi yaptırdık” dedi.
Eray herkese hava attıktan sonra yerine geçti. “Artık kimse bana geri zekâlı diyemez.”
Sibel elindeki kağıdı Eray’a uzatırken “Al bakalım İleri zekalı” dedi. İkimiz kıkırdarken Sibel’in elindeki kağıdı Onur aldı. Onur “Artık sana ileri zekalı diyebiliriz” dedi. Sibel gözlerini devirmekten kendini alıkoyamadı.

“Bende ileri zekalıyım” dedi Melina. “Değil mi abi?” Pamir den onay bekliyordu. Pamir dudaklarını birbirine bastırıp “Evet” dedi. “İleri zekalısın.” Melina’nın gözleri ışıldadı. Eray’a bakıp “Duydun mu akıllım bende ileri zekalıyım” derken herkes gülüyordu.

Büyükannem “Hadi ileri zekalılar yemeğiniz soğumadan yiyin” dedi. Sonra sıradan bir sohbet hakimdi masada. Yemekten sonra herkes bir yerlere dağılırken Sibel ile televizyon karşısına geçtik. Eray da Melina’nın ısrarlarına da daha fazla dayanamayıp “Tamam oyun oynarız ama benim istediğim bir şey olacak” dedi. “Sen anlar mısın şüpheliyim.”

Melina kızmıştı. “Anlarım tabii. Duymadın mı? Abim ileri zekalı olduğumu söyledi akıllım.” Eray umursamaz bir edayla omuzlarını silkti. Dışarı çıkıp geldiğinde santranç vardı elinde. “Bunu oynayacağız.”
Melina “Biliyorum bunu abimle babam oynuyor” dedi.

Eray şaşırdı. “Biliyor musun?”
“Şey nasıl oynayacağını bilmiyorum.”
“Tamam sorun değil öğreteceğim.”
Sibel ile ikimiz onları izliyorduk. Sibel arada biriyle mesajlaşıyordu. Onur ve Pamir de içeriye geldiğinde Sibel biraz rahatsız oldu aynı benim gibi ama hiç o tarafa bakmadık. Sibel mesajlaşmaya devam etti.
“Sibel sevgilin de çiftliğe gelecek mi yarın?” diye sordu Onur gözlerini kısarak. Sibel hiç ona bakmadı işine devam etti.
Bunu duyan Eray “Ne?” diye adeta böğürdü. “Sibel’in sevgilisi mi var?”
“Evet” dedi Onur bakışları Sibel’in üzerindeyken.
“Sibel üniversiteden sevgili mi yaptın?” diye sordu Eray.

“Hayır mahalleden” dedi Onur. Sibel’in cevap vermesini beklemiyor cevapları yapıştırıyordu. Keşke en başta Eray’ı uyarsaydı. Sibel, Onur’a kuzeni Furkan’ı sevgilim diye tanıtmıştı. En büyük hata Eray’a söylememiş olmasıydı. Ben ve Pamir olacakları izliyorduk arada bana bakıyordu. O bana bakarken yanaklarımın ısındığını hissedebiliyorum.

“Mahalleden sana kim baktı?” diye sordu Eray merakla. Aklında da kesin mahalledeki erkekleri düşünüyordu.
“Terbiyesiz terbiyesiz konuşma. Tüm mahalle bana aşık.” Bende Sibel’i onayladım. Sibel devam etti konuşmaya. “Ya bana aşıklar ya da Alisya’ya” dedi. Fazla abartmıştı ama yine Sibel’i onayladım. “Evet tüm mahalle bize aşık” dedim. “Sibel’in sevgilisi çok yakışıklı.”
Pamir bana doğru “Sende mi beğendin çocuğu?” diye sordu çenesi kaskatıydı.
“Evet” dedim. “Göz var nizam var yakışıklı çocuk.”
Eray “Adı ne?” dedi.

Sibel ile aynı anda “Sana ne” dedik.
“Kesin Kuzey” dedi Eray. Sibel Kuzey’i çoktan unutmuştu en azından bana öyle söylüyordu. Eray biraz alınmıştı. “Benim neden haberim yok? Resmen dışlanmışım. Sefa’nın bile haberi vardır.”
Sefa’ya da anlatmamız gerekiyordu. Yarın çiftlikte hep beraber olacaktık ama Furkan gelmeyecekti.
“Kuzey değil” dedim. “Ondan daha iyisi.” Bu kez de Sibel beni onayladı.
Onur “Çokta yakışıklı değil” dedi yüzünü buruşturarak. Onur’a ne oluyorsa?
“Sen gördün mü?” dedi Eray merakla.
“Evet gördüm.”
“Nasıl biri mahalledeki herkesi tanırım ben.”
Sibel hemen “Eray tanıyamazsın çünkü yeni taşındı” dedi.
“Mahalleye daha sık gitmeliyim.” Bu Eray’la işimiz vardı.

Pamir “En son gittiğinde gördük olanları” dedi. Eray evden biri olmadan okul dışında bir yere gitmesi yasaktı. Babam ona böyle bir ceza vermişti.
Onur “Ben seni götürürüm mahalleye” dedi. “Kimmiş bu çocuk öğreniriz.”
Eray heyecanlanmıştı bizimde yüzümüz düştü. “Size ne Sibel’in sevgilisinden” dedim. “Kimse kim.”
“Olur mu öyle şey kuzen Sibel bizimde arkadaşımız zarar görsün istemeyiz.”
“Merak etme kimse bana zarar veremez” dedi Sibel. Bu işin tadı kaçmaya başlıyordu.
“Asi kıvırcık” diye mırıldandı Onur ama herkes duydu.

Böylece konu şimdilik kapanmıştı ama Eray’ı uyarmalıydık. Hep beraber film izlerken Eray ve Melina santranç oynuyorlardı. Daha doğrusu Eray tek başına oynuyor gibiydi. Melina bilmediği için saçma sapan hamle yapıyordu. Eray bugün sabırlı davranmıştı Melina’ya. Filme o kadar çok dalmıştım ki neredeyse ağlayacaktım. Adam kızı kurtarmak için kendini feda edip ölmüştü. Bu devirde nerede böyle sevgi?
Film bittiğinde Pamir ve Melina gitmişti. Herkes kendi odasına giderken Eray’ın peşinden odasına gittim. Ona durumu anlattım. Onur’a oyun oynadığımızı Sibel’in sevgilisinin Furkan olduğunu zannettiğini anlattığımda kaşlarını çattı. “Neden böyle bir şey yaptığınızı anlamadım?”
Onu bende anlamamıştım. “Anlaman gerekeni anladıysan sorun yok” dedim. Odadan dışarı çıkarken arkamdan yastık fırlattı.
Odama geldiğimde Sibel yoktu. Misafir odası olduğu halde beraber yatacaktık. Telefonu alıp Sefa ile konuştum ona Sibel’in sevgilisinden bahsettim. Suna’ya da anlatmasını istedim. Sonra şirkette çalışması için onu ikna etmeye çalıştım. Dedemin onun hakkında söylediklerini anlattığımda gururu okşandı ve sonra kapattık. Sibel hala ortada yoktu. Evin içinde kaybolmuş olabilir miydi? Yatağımdan kalkmaya hazırlanırken Sibel sonunda gelmişti.
“Of” dedi. “Başım belada.” Endişeli görünüyordu.
“Ne oldu?”
Derin bir soluk verdi. “Onur ile iddiaya girdik ve o kazandı.”
“Anlamadım” dedim düz bir sesle.
“Masa tenisi oynayalım dedi. İlk başta istemedim tabii sonra beni gaza getirince oynamaya karar verdim ve o kazandı.” Pes etmiş bir şekilde soluk verdi.

“Aman” dedim. “Kazansa da ne olacak? Egosu tazelenmiştir.” Elimi salladım. “Boş ver.”
Kendini yatağa attı. “Öyle değil işte. İddiaya girdik dedim ya kaybeden kazananın bir günlük kölesi olacaktı ve ben köle oldum” dedi hayıflanarak. “En büyük yenilgim oldu.”
Sibel’e sitem ettim. “Ya ben sana Onur dan uzak dur diyorum sen gidiyorsun onun kölesi oluyorsun. İnanamıyorum sana Sibel.”
“Görmüyor musun? Zaten kötüyüm annem gibi sende beni suçla.”
“Sende kötü şeyler yapma. Aklını peynir ekmekle mi yedin?”
“Yarın başım belada” derken omuzları çöktü.
“Ne? Yarın herkesin içinde mi kölesi olacaksın? İkizler seni perişan eder” dedim. Özellikle de Banu.

“İkizlere ne oluyormuş?” Ciddi ciddi soruyordu.
“Banu, Onur dan hoşlanıyor” dedim.
“Bana ne ya” dedi Sibel umursamaz bir şekilde. “Onlar beni ne ilgilendirir.”
“İyi bakalım” dedim. “Öyle söylüyorsan öyledir.” Sibel baya üzgün görünüyordu. Gerginliği dağıtmaya çalışarak çekmeceden iki tane çikolata çıkardım. Sibel gülümsedi. “Yine de bu çikolata bile şuan işe yaramayacak.”
Omuzlarımı silktim. “En kötü ne yapabilir ki?” dedim iğneleyici bir tavırla. Sibel’in bakışları düşünceliydi.

“Bu arada film izlerken Pamir gözlerini senden bir an bile ayıramadı.”
Neredeyse çikolata boğazımda kalıyordu. “Pamir bana mı bakıyordu?”
Başını salladı. “İddiaya girerim ki sana bakmaktan filmi bile izleyemedi.”
“Sen bir süre iddiaya falan girme” dedim uyarıcı bir ses tonuyla.
Sibel karşımda kaş göz hareketleri yapmaya başladığında “Ne var?” dedim.
“Senin de Pamir’e bakışların gözümden kaçmadı zannetme” dedi imayla. “Sen Pamir’e bir başka bakıyorsun.”

Gözlerimi kaçırdım. “Yoo” dedim. “Herkese baktığım gibi bakıyorum.” Yatak başlığına sırtımı dayayıp elime yastık aldım.
“Emin misin?” diye sorarken tek kaşını kaldırmıştı.
“Onun hakkında duyduklarımdan sonra.”
Sözümü kesti. “Hayır hayır öyle değil daha anlamlı bakıyorsun.”

“Çok mu belli oluyor?” Sibel başını salladı. Yüzüm düştü Sibel anladıysa diğerleri de anlayabilirdi. Ya da anlayamazlardı Sibel kaçın kurasıydı.
“İstersen bunun için bir şey yapabilirim” dedi heyecanla.
“Hayır” dedim. “İstemiyorum. Çok utanırım.” Kıpkırmızı olduğuma eminim. Konuşurken bile kalbim hızlı hızlı çarpmaya başladı. Yatağa yatıp üzerime örtüyü çektim. “Uyuyacağım ben.” Sibel’in güldüğünü duydum.

☆

İki tarafı yeşillikler ile çevrili upuzun orman yolunda ilerliyorduk ve şehirden bayağı uzaklaşmıştık. Nerede olduğumuz hakkında en ufak fikrim yoktu ama gideceğimiz yer doğayla iç içe olduğu için heyecanlıydım. Enfes bir doğa manzarasına sahip etraf o kadar sakindi ki kuş seslerinden başka ses duyulmuyordu. Araçla ilerlerken görünen yol manzarası müthişti. Engebeli tepeler ve mısır tarlaları arasında yol alıyorduk. Ekim ayında olduğumuz için sonbaharın mucizeleri bizi kucaklıyordu. Sararmış yapraklar yollara düşmüş bizi selamlıyordu. Yerler sararmış yapraklarla doluydu. Bir yaprağın düşüşüne şahit olmuştum. Ne güzel savrulmuştu o öyle. Düşerken bile insanı büyülüyordu. Ağaçları yalnız bırakıp, çıplaklığına kavuşturuyordu. Onlarda özgürlüğüne... Şehirdeki binalardan böyle ormanlara hasret kalmıştık.

“Sence de güzel değil mi?”
Babamın bu sorusuna dalgın dalgın cevap vererek “Müthiş” dedim. Babam tebessümünü bahşetti dudaklarından. Eray arka koltukta uyuyordu.
Babam aracı bir patika yoluna sürdü. Biraz ilerledikten sonra iki katlı büyük taş evini gördüm. Etrafta hiç kimse yoktu, kimsenin olmadığını düşünüyordum ki birden bizi karşılayan yaşlı bir amca göründü. Babam aracı evin önüne yanaştırdı. Biz arabadan inerken yaşlı adam yanımıza koşturdu. Adam bize özellikle de bana dikkatlice baktı ve gülümseyerek “Hoş geldiniz” dedi. Babam beni tanıştırdı. Adının İlyas olduğunu öğrendiğim güler yüzlü yaşlı amcayı sevmiştim. Havada saman kokusuyla karışık gübre kokusu vardı. Uzaktan hayvanların sesleri geliyordu. Babamla İlyas amca aralarında konuşurken o arada babamın bana aldığı arabayla Sefa ve Suna geldi. Onların arkasından Pamir’in ailesi Metin amca ve Onur’un tayfası ayrı arabalarla gelmişlerdi. Onur ve Sibel hala ortada yoktu. Sibel bizimle gelmeye niyetlenmişti ama Onur ne yaptıysa Sibel’i arabasına bindirmişti. Ceylin ve Cansu’nun kampa gitmek istedikleri için gelmez diye düşünmüştüm ama ilk onlar indi arabadan.
Sabahın serin esintisi yüzüme soğuk soğuk çarpıyordu. Karşımda iki tane birbirine yakın üç katlı taş evi merak etmiştim ve diğer evde Pamir’in ailesinin eviydi. Evi incelemeye koyuldum. İkisi de birbirinin tıpkısının aynısıydı. Ev çok büyüleyici görünüyordu ya da taşları desem daha doğru olur sanırım. Evin dış cephe taş kaplamaları güçlü ve geleneksel bir hava katmıştı. Davetkâr bir görünümü barındıran cephe görür görmez insanı çarpıyordu. Taşları kesin özel getirtmişlerdi. Sıradan gördüğüm herhangi bir taşa benzemiyordu.

Metin amca “Ne güzel oldu hep beraberiz” dedi.
O sırada kulağı patlatacak derecede motor sesi duyulmuştu. Herkes Onur’un arabasına bakıyordu. Önümüzde durduklarında Sibel söylene söylene arabadan indi. “Sana ehliyet verenin-“ diye başlamıştı ki sözünü tamamlayamadan Onur da arabadan indi. “Ee” dedi Onur.

Sibel geri vites yaparak “Ellerini öpmek lazım” dedi. Sonra da Sibel arabanın kapısını sert bir şekilde çarptı. O kadar sertti ki Onur’un yüzü kıpkırmızı oldu. Onur’un arabası onun için her şeydi. Onur “Çabuk arabamdan özür dile” diye emretti. Sibel çok sinirliydi ama kendini tuttu. “Tabii” dedi. “Özür dilerim araba, senin yerinde başka birisi olsa çatlardı. Onur gibi hödük birine katlanmak zor olmalı.” İddiaya girdikleri için Sibel onun her dediğini yapıyordu. Zavallı arkadaşım Onur’un eline düşmüştü. İkisi de birbirini öldürecek gibi bakıyordu.

Hepimizin onlara şaşkın şaşkın baktığımızı fark ettiklerinde Sibel bana doğru havalı havalı saçlarını savurarak yanıma geldi.
Herkes odalarına dağılırken bazılarımız Pamir’in ailesinin evinde kalmaya karar verdi ve o bazıları en başta Ceylin’di. Babamın odasının yanındaki odayı kaptım. Zaten Onur’un odası vardı ve benim odamın yanındaydı. Sibel ile aynı odaya yerleşmiştik. Sibel’in siniri hat safhadaydı. Buraya gelmeden önce alışveriş yapmıştık. Spor çantamın içinden binici kıyafetlerimi aldım ve giymek için banyoya girdim. Siyah deri pantolon ve beyaz spor gömleğimi giydim. Banyodan çıktığımda koltuğa oturup siyah deri çizmelerimi giymeye başladım. Sibel de giyinmişti ve alışverişi beraber yaptığımız için aynı şeyleri almıştık tek fark o mavi spor gömlek giymişti. Saçlarımızı da sıkı bir at kuyruğu yapmıştık ve ikimizde güzel görünüyorduk. Sibel’in yüzü beş karıştı.

“Bu iddia ne zaman bitecek?” diye sordum. Çizmelerimi giydikten sonra siyah deri ceketimi giydim.
Bıkkın bir nefes verdi. “Saat gece on ikide” dedi. “Sabahtan beri bıktırdı beni. Şimdi saat on iki, tam on iki saatim var kabus gibi” diye cırladı.
“Sakin ol” dedim. “Bence gayet iyi gidiyorsun. O da bıkmış görünüyor.”
“Bence gayet eğleniyor gibi görünüyor.”
“Bana öyle gelmedi” dedim yarım ağız. “Belki de Onur senden hoşlanıyordur.” Sibel’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Kapımız tıklatıldı. Onur kafasını kapıdan içeriye soktu. “Hadi kızlar yemeğe aşağıya iniyoruz” dedi ve bize dikkatlice baktı. Gözleri daha çok Sibel’in üzerindeydi. Sibel de deri siyah çizmeleriyle uğraşıyordu.

“Kuzin gayet iyi görünüyorsun” dedi Sibel’e bakarken. Sibel ona bakmıyordu ve çizmelerini giydikten sonra ayağa kalktı. Onur da siyahlar içindeydi. Kıvırcık saçları dağınıktı.
“Sende fena değilsin kuzin” dedim. “Hadi aşağıya inelim.”

Biz aşağıya inene kadar herkes masada yerini almıştı. Yemekten sonra tekrar evin dışına bakmaya başladım. Onur yanıma geldi. “Ne o kuzin, mimarlık damarların mı kabardı?” diye soru yöneltti. O an aklıma dank etti ben mimarlık öğrencisiydim. Resim yapmayı çok seviyordum ama şu ana kadar bir ev çizimi yapmamıştım. Kendimi bu alanda geliştirmeliydim ve bu taş ev elime geçen güzel bir fırsattı. Omzumu silkerek “Evet kuzin” dedim onun gibi. “Kabardı ve taşıyor hatta şuan görmüyor musun?” diyerek alaya aldım.

“Görmez olur muyum? Hatta şuan sel oldu” diyerek o da beni taklit edip alaya almıştı. Yalnız kaldığımda ilk işim evi baştan aşağıya inceleyip fotoğraflarını çekmek olacaktı. Bunu herkesin gözü önünde yapmak istemiyordum çünkü gereksiz sorularına maruz kalacağımı tahmin ediyordum.
Pamir de Onur gibi siyahlar içindeydi ve saçları dağınıktı. Ona bakarken bile nefesim düzensizleşiyordu. Yanına Ceylin gitti. Koyu mavi dar bir pantolon giymişti, üzerine de buz mavisi bir gömlek vardı. Güzel görünüyordu. Ceylin, Pamir’in yanında sürekli gülüyordu. Pamir’in yüzü ise düzdü. Bu kız neden Pamir’in yanında hep gülüyordu? Pamir komik ve eğlenceli biri değildi. Sonra ikisi taşlı patika yolunu doğru yürümeye başladılar. Ceylin bir şeyler anlatıyordu. Acaba ne konuşuyorlardı? Sibel koluma girdi. “Hadi çiftliği dolaşalım. Böylece Onur’dan da uzak durmuş olurum.”
Melina elimi tuttu. “Çok güzel olmuşsun” dedi sonra Sibel’e döndü. “Sen de çok güzel olmuşsun büyüyünce benimde saçlarım senin gibi olacak.” Melina, Sibel’in saçlarını gerçekten beğenmişti anlaşılan.
“Sende çok güzel olmuşsun Melinacığım” dedi Sibel bende onayladım.

“Hadi çiftliği gezelim” dedim.
“Eray da gelsin” dedi Melina. Sibel de Eray’ı bulup getirdi. “Aman Eray kaybolursun falan bizden ayrılma” dedi. Eray homurdanıyordu. Sefa ve Suna da bizim yanımıza geldiler. Tavuklar, eşekler, inekler, öküzler, keçiler... Her şey vardı. Uzakta bir köy görünüyordu. Evlerinden tüten dumanlar ve çatıları netçe seçilebiliyordu. Temiz hava iyi gelmişti. Bugün hava da güzeldi. Taşlı patika yolunu izleyerek ileride gözüken ahırlar ve çitlerle çevrili at binme alanına doğru yürüdük. Diğerleri de oradaydı. Onur’un yanında Banu vardı. Onur bizi görünce “Sibel” diye seslendi. “Yanıma gel.”
Sibel ağzının içinden homurdanarak “Belam beni çağırıyor” dedi ve yanına gitti. Onur elini Sibel’in beline koyarken Sibel elini tuttu ama Onur kulağına bir şey söylerken gülümseyerek izin verdi. Banu’nun yüzünün bozulduğunu olduğum yerden bile anlayabiliyordum. Bir tane genç bir çocuk at getirdi ve Sibel havalı bir şekilde ata bindi. Onur da yanındaki ata binip beraber gözden kayboldular. Pamir ve Ceylin’e baktım. Gayet mutlu, beraber at biniyorlardı.
Bir çığlık koptu. Melina’nın çığlığıydı. O kadar çok bağırıyordu ki sese doğru koşmaya başladık. “Eray! Eray!” diye haykırıyordu kız. Sese doğru yaklaşırken gördüklerimiz hiç iç açıcı değildi. Eray son sürat koşuyor peşinde de keçi vardı. Melina samanların üzerine çıkmış çığlık çığlığa haykırmaya devam ediyordu. Çiftlikte çalışanlar keçinin peşinden koşuyorlardı. Ortada trajedi komedi bir ortam vardı. Eray en sonunda yere düşünce cenin pozisyonu alarak başını tuttu. Keçi boynuzlarıyla Eray’ın arkasına vuruyordu.
Eray yerde böğürmeye başladı. Çalışanlar sonunda keçiyi tuttular. Babamla ben hızlıca Eray’ın yanına gidip onu yerden kaldırdık. “Oğlum iyi misin?” dedi babam.
Eray kıçını tutarak ayağa kalktı. Melina da ağlayarak soluğu yanımızda almıştı. Melina’ya sarıldım.
“Çok canım acımadı” dedi Eray üzeri başı toz içinde. Babam Eray’ın iyi olduğunu ikna olmaya çalışıyordu. “İyiyim Yıldırım amca” dedi Eray. Babam Eray’a sarılıp “Hemen hastaneye gidelim” dedi.
Eray itiraz etti. “Valla iyiyim.”
“Eray bizi çok korkuttun” dedim. “Ne yaptın da keçi seni koşturdu?”
“Yavrusunu seviyorduk. Bir anda annesi üzerime geldi” dedi Eray.

Çalışanlardan biriyle Eray üzerini değiştirmeye gitti. Melina da annesinin yanına gitmişti.
Onlara bakarken babam yanıma geldi. “Bir at beğen ve o at da senin olsun” dedi.
“Tamam” dedim. Beraber ahırları gezdik ama hiçbirine içim ısınmamıştı. Bir tane at diğerlerinden ayrı bir yerde duruyordu. Yaprağa benzeyen sivri iki kulağı, kulaklarının ortasında alnını kaplayan perçem gibi bir tutam tüy, atın rengi beyaz olsa da yelesi, perçemi ve kuyruğu siyah renkteydi. Tüyler sırt kısmına doğru iki katı kadar daha uzayarak saçı andıran bir görünümüne sahipken koyu kahverengi gözleri insan gözüne benziyordu. Kahverengi ağız bölgesinde ki dudakları ince birer çizgi halinde gülümsüyor gibi.
“Baba ben bu ata binmek istiyorum.” At sanki beni duymuş gibi bize doğru bakarak uzun siyah yelelerini savurdu.
“Emin misin Alisya? Bu at hiç kimseyi yanına yaklaştırmaz, çok hırçındır bir yerini incitmene sebep olur.”

“Eminim baba, bu ata binmek istiyorum. Lütfen lütfen” diye istekli ve kararlı bakışlarımı babama dikmiştim.
Babam kararsızdı. “Ama çok dikkatli ol lütfen” diyerek beni hem kırmamış hem de beni çok düşündüğünü gözleri ve sesiyle beyan etmişti. Yanağına öpücük kondurdum. Atımın yanına gittim. Atıma ilk olarak yüzünü severek yaklaştım ve o da karşı çıkmadı. “Seninle çok iyi anlaşacağız.”

İlyas amca yanıma gelip atı hazırladı. “Aman Alisya Hanım bu at çok iyi at binmeyi bilenleri bile sakatlar dikkat edin.”
En fazla ne yapabilirdi ki? “İlyas amca merak etme bir şey olmaz.”
“Kayıp prenses atına kavuşmuş” dedi Arda.
Karşılık olarak gülümsedim. Daha önce ata binmemiştim ama bunu kimseye söyleme gereği bulmadım pekala insanları izleyerekten yapabilirdim. Hayatta bir taklitten ibaret değil midir? Küçükken kaşık tutmasını, su içmesini daha nice şeyleri ailemizden görerek yapmıyor muyuz? Nasıl olsa, bunu da yapardım. Kafama her ihtimale karşın kaskımı, dizlerime de dizlikleri takmıştım umarım sonu hüsranla bitmez diye düşündüm.
“Hadi” dedi. “Ne bekliyorsun?”

Ellerimle atın kafasını okşuyordum. “Atın alışmasını bekliyorum.” Bir deli cesaretle atın üzerinde ki eyer den sarkan ayak basma yerine bastım Arda eliyle belimi tuttu ve atın üzerine çıktım. Koşum takımlarını elimle kavradım. Bunu yaparken zorlanmıştım ve Arda da bana yardımcı olduğu için memnundum. Ayaklarımı vurarak koşum takımını sertçe çektim. At birden hızlandı. Atı hızlandırdım hızlandırmasına da çok hızlanmıştı ve ben nasıl durduracağımı bilmiyordum. At alandan hızlı bir şekilde çıkıp beni orman yoluna getirmişti, şimşek hızıyla gidiyorduk. Kalbim adrenalinle pompalanıyordu iyi ki önceden önlemimi almışım. Aldım ama bu çığlık çığlığa bağırmama engel değildi. Kafamı çevirip arkama baktığımda babam, Pamir ve Onur’un atlarıyla bana yetişmeye çalıştığını görüyordum bir şeyler bağırıyorlardı ama kalbimden ve atın ayak seslerinde sararmaya başlamış yaprak hışırtılarından dolayı söyledikleri birer mırıltıdan başka bir şey değildi. Allah’ım tam bir trajikomediydi.

“Allah’ım sana geliyorum sanırım, kesin öleceğim kesin bir yerim kırılacak” diye avazım çıktığı kadar bağırıyordum.
Pamir’in sesi yakınlardan geliyordu o kadar mesafeyi kapatıp yaklaşmış olamazdı değil mi? Kesin yüreğim ağzımda attığından halüsinasyon görüyordum.
“Alisya sakin ol ve dizginleri kendine doğru çek” diyerek bağırıyordu Pamir.
Dizginleri tutup kendime doğru çekecekken kontrolü kaybedip atın üzerinden yere yapışmam bir oldu.

☆

Gözkapaklarım benimle inatlaşmaya söz vermiş gibi bana direniyordu, açmaya çalışırken sanki tonlarca yük varmış gibiydi. Açmak için direndim. Sesler duyuyordum ama tam algılayamıyordum.
“Gözünü hareket ettirdi, uyanıyor galiba.”
“Uyansın artık, endişelenmeye başlıyorum.”
“Alisya neden uyanmadı?” Bu ses sanırım tatlı cadıya aitti. En sonunda savaştan galip gelip gözümü araladım. Gözlerimi birkaç kere kırpıştırdığımda bulanık olan görüşüm yavaşça netleşmeye başladı. Kendimi o kadar yorgun hissediyorum ki sanki taş taşımışım da taşın altında ezilip kalmışım gibi. Sersem gibiydim. Herkes başıma üşüşmüştü babam hemen yanı başımda diğerleri ayaktaydı.
“İyi misin kızım? Acın var mı?” diyerek bana bakan babam dibime girdi. Kafamı çevirip diğer yüzlere baktım. Sibel, Eray, Sefa, Suna, Onur, Arda, Alev, Berk, Arda’nın kardeşleri Banu, Buse, Pamir’in babası Metin amca eşi Louis ve Melina.
“Boş boş bakıyor, kesin hafızasını kaybetti” dedi Banu. Buse, Banu’yu cimcikleyerek bir şeyler söyledi. Üzerimde ağır bir yorgunluk, uykusuzluk ve halsizlik vardı. Onlara kafa yoracak halimde yoktu.

“Ne oldu?” diye sordum acıyla. Babam konuştuğunda gözlerim ona çevrildi. “Attan düştün, sağ kolunda incinmiş onun dışında bir şeyin yok merak etme ama birkaç gün ağrın olacak” İster istemez gözüm sağ koluma ilişti. “Bugün benim çocuklarıma ne oldu?” dedi babam sıkıntıyla.

Sibel de “Nazar değdi Yıldırım amca. Aramızda kem gözlüler var” dedi.
“Kafana kaskı, dizlerine de dizlik takmayı unutmamışsın da gerçekten kolluk takmayı nasıl akıl edemedin Alisya?” dedi Banu. Hadi ama gerçekten onu nasıl atlamıştım, her şeyi düşündüm derken yine bir hüsran. Onur Banu’ya uyarı dolu bakış atarak “Ucuz atlattın kuzin yoksa nalları dikecektin” dedi. Yüzümü buruşturdum.
Melina elimden tuttu. “Canın çok acıyor mu?”
“Biraz acıyor” dedim buruşturduğum yüzümü düzeltirken. “Biraz uyumak istiyorum” dediğimde hepsi anlayışla gülümsediler.
“Tamam kuzin bir şeye ihtiyacın olursa hemen beni ara anında yanında olurum” dedi Onur göz kırparak ve herkes odadan çıkmak için hareketlendi. Metin amca da Melina’ya “Yarın tekrar geliriz, Alisya ablan dinlensin” dedi. Melina istemeyerekten elimi bıraktı. Louis “Çok geçmiş olsun canım” dedi sevecenlikle.
Herkes gittiğinde oda da babam ve ben kalmıştık. “Kızım beni çok endişelendirdin.”
“Özür dilerim baba, seni dinlemeliydim.” Babam anlıma öpücük kondurdu.
“O ata binmene izin vermemeliydim. Sibel’in iyi ata bindiğini görünce senin de iyi binici olduğunu düşünmüştüm.”

Ata ilk kez bindiğimi söylemedim. “Özür dilerim” dedim tekrar. O sıra da babamın telefonu çalınca onu açmak için hareketlendi.
Sefa ve Sibel geldi yanıma. Sibel kapıyı kapatmadan önce Eray ve Melina da içeriye sıvışıverdi.
“Ata ne yaptın da seni üzerinden attı” dedi Eray gülerek.

Melina, Eray’a kızdı. “Süt içeceğim diye atı sağmadı ya ona bak akıllım.”
Sibel kahkaha attı. “Eray keçiyi mi sağmaya mı çalıştın?”
“Of Melina ya senin de ağzında bakla ıslanmıyor.”
“Ne? Benim ağzımda bakla yok ki” dedi Melina ağzını diliyle yoklarken.
“Ben odama gidiyorum sakın peşimden gelme” dedi Eray kapıyı açarken.
“Peşinden geleceğim” diyerek ikisi de odadan çıktı.

“Sen daha önce ata binmiş miydin?” diye sordu Sefa bana dönerek.
“Sefa suyu bulandırma binmedim ama bunu kimseye söyleyemem.”
“Pes yani Alisya” dedi Sibel. “Ata binmek öyle kolay değildir.”
“Tabii siz biliyorsunuz” dedim alınarak.
“Tamam tamam ben sana öğretirim” dedi Sefa. “Şimdi nasılsın?”

“Eh işte” dedim hala vücudum sızlıyor, ağrıyordu.
“Biz seni yalnız bırakalım. Dinlen” dedi Sibel. Odadan çıktıklarında derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım, tüm acılarımı yorgunluğumu unutmak, uykuya dalmak için.

Birinin beni izlediği düşüncesiyle uykuyla girdiğim mücadele arasında gözlerimi açtım. Çok terlemiştim. Daha ne olduğunu anlamadığım garip bir duyguyla çırpınırken kalp atışlarım hızlandı.
“Sakin ol benim” sesini duymamla birlikte kafamı onun olduğu yere doğru çevirdim. Etraf karanlıktı sadece pencereden gelen ay ve yıldız ışıkları vuruyordu içeri. Ne zaman geldiği hakkında hiçbir fikrim yokken neden geldiğini de bilmiyordum.
İnce, uzun parmakları saçlarıma gitti. Hissetmek çok farklıydı. Kalbimin her köşesi örümcek ağlarıyla örülmüş toz içinde ve kalbimin varlığından bile bir haberken öyle hızlı, öyle kontrolsüz atıyordu ki varlığını hatırlatmakla bana bu işkenceyi çektirmekti sanki amacı. Öyle huzurluydum kalbimin tam ortasında hissetmek... İnce parmakları saçlarımı öyle nazik okşuyordu ki gözlerimi kapatmamak için kendimi zor tuttum. Pamir’in yapacağı bir davranış değildi. Acaba tanıştığı diğer kızlara da bunu yapmış mıydı? Onun hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordum çünkü kendi tahminlerim canımı sıkıyordu. Bir süre saçlarımı okşadı buna izin verdim.
“Hoşuma gitti” diye mırıldandım.

“Ne?”

“Saçlarımı okşaman” dedim. İnanmıyorum dercesine ışıldıyordu göz bebekleri. Durgun bir deniz gibi uzanan kumral saçlarına elim gitti. Şimdi sıra bendeydi.
Kalbime bir ağırlık çöktü, kalbim varlığını hissederek hızlı hızlı çarpmaya midem de bir hareketlenmeye başlamıştı. Pamir öyle güzel bakıyordu ki ‘ben kendim miyim’ diye şüphe ediyordum. Ortak çok yanımız yoktu ama hep bir yanımız birbirimize ait gibiydi. En azından ben böyle hissediyordum.

Yakınlığının nefesimin kestiğine şahit oluyordu. “Utanma” derken emir değilde rica gibiydi. Gözleri gözlerimden hiç ayrılmıyordu ne onun ne de benim. Onun gözlerinde kaybolduğumdan emindim. Yutkunmak istedim beceremedim. Saniyeler sonra “utandırma” dedim dudakları dudaklarıma çok yakınken. Ortam karanlıktı ama onu çok net görebiliyordum. Aramızda her ne oluyorsa bilmiyorum ama ilk kez kendimi bir insana bu kadar yakın ve bir o kadar da uzak hissediyorum. Onun bakışları içimi ısıttı. Biraz gevşedim. Herhalde uykuya dalmıştım.
Işık yandığında gözlerimi kırpıştırarak ışığa alışmasını sağladım. Etrafıma baktım Sibel gelmişti ama Pamir den iz yoktu. Acaba rüya mı görmüştüm. Tabii rüya görmüştüm. Pamir, Ceylin’in yanındadır zaten kız sakız gibi yapışmıştı.
Sibel yanıma geldi. “İyisin değil mi? Bizi çok korkuttun.”

Bundan daha kötü günlerim olmuştu. “İyiyim” dedim.

“Umarım sabaha kadar yatmayacaksındır. Eğer iyiysen aşağıya gel.” Başımla onayladım. Yatmak istemiyordum sağ kolumda hala ağrı vardı. Sibel giyinmeme yardımcı olduktan sonra aşağıya indik. Melina beni görünce “Alisya geldi” diye bağırdı sonra da kucağıma atladı. Herkes nasıl olduğumu sordu. Şöminenin yanındaki koltuğa oturdum. Pamir ortalıkta görünmüyordu. Babam ve Metin amca bahçedeydi.

Eray da bahçeden geldiğinde otururken zorlandı. Arda, Eray’a bakıp “Kaportayı çizdirmişsin Eray” dedi sırıtırken.

“Küçük bir aksaklık yaşadık ama geçecek” dedi Eray yüzünü buruştururken.
Banu “Onur” dedi.
Arda uyarır bir tonda “Abi diyeceksin” dedi.
Banu kaşlarını çattı. “Alisya ve Sibel de Onur diyor.”

Sibel hemen lafa atladı. “Aa sorun buysa biz abi deriz. Değil mi Onur abi?”
Onur’un çenesi kasıldı. “Sibel sen deme.”
“Neden? Sibel’in ne farkı var aynı yaştayız?” Banu’nun kızdığı her halinden belliydi.
“Bende kimseye abi ya da abla demiyorum” dedi Eray. Sibel Eray’a ters bir bakış attı.
“Ben de kimseye demiyorum sadece Pamir abi derim” dedi Melina. Onur Melina’yı kucağına aldı. “Ya öyle mi?” Onur, Melina’yı gıdıklarken kız gülüyordu. Melina gülerken “Tamam tamam” dedi. “Onur abi diyeceğim.”

Sibel tırnaklarına bakıyordu. Sibel ve Arda yan yana oturdukları için Arda Sibel’e doğru yaklaştı. Birbirlerini duyacak bir ses tonuyla konuşuyorlardı ama bende yanlarında olduğum için duyuyordum. “Bugün çok yoruldun” dedi Arda. “Onur’un atına bakmak zorunda mıydın?”

“Nasıl baktın ata?” diye sordum.
Sibel sitem etti. “Gözümle bakmadım herhalde. Kendi ellerimle besledim. Yemeğini, suyunu verdim. Ellerimle tımarladım.”
Arda, Sibel’in elini tuttu. “Bakıyım. Sen her halinle güzelsin.”
Karşımda oturan Onur’a gözüm takıldı sanki kırmızı görmüş boğa gibi bakıyordu. Banu’ya baktığımda o da Onur’a bakıyordu. Banu ona baktığımı anlayınca gözlerini kaçırdı.
Gün doğar doğmaz kalktım. Kolum hala sancıyordu ve sarılıydı. Kolumu zorlamadan giyinip odadan çıktım. Etrafta çalışanlardan başka kimseyi göremedim. Çalışanlara günaydın dedikten sonra evden çıktım. Gece yağmur yağmıştı, çamurlu bir yürüyüş olacaktı ama bundan memnundum.

Evi dıştan inceledim, resmini çektim ve çizim yapmak için uygun bir yer arıyordum. Hava sakin hissettiriyordu böyle sakinliği özlediğimi fark ettim ve huzur doluydu ortam. Bir ağacın dibinde ki tahtaya oturdum. Engebeli tepeler bir yanı kaplıyor ileride bir köy vardı. Bulunduğumuz çiftliğe uzak bir mesafedeydi. Tavuklar kümeste, sığırlar otlakta, atlar ahırda meşgulken arada ses çıkarıyorlardı. Çiftlikte başka çalışanlar da vardı. Onları erken saatte besliyor inekleri sağıyorlardı. Bostan bile vardı. Burada olan sebzeler, yumurta ve süt malikanemize geliyordu. Tam şuan anladım ki böyle huzur ve dinginliğe şuan minnettardım.
Pamir yanıma geldi. Bütün zorluğuyla devam ederken hayat, düşünmem gereken onca şeyin arasında hislerim karmaşıklık denizinde boğuluyordu ve yolun sonu ne olursa olsun Pamir’e çıkıyor bu da beni içten içe mutlu ediyordu ama bu yanlıştı. Hataydı. Bana ne oluyordu böyle. Işığının olmadığı bu kuyunun derinliklerine daha ne kadar batabilirdim? O kuyu beni öyle bir kendine çekiyordu ki hiç itiraz hakkım yokmuş gibi sadece bana boyun eğmek düşüyordu payıma. Sanki Pamir kansız kalmış vampir de benim tüm kanımı ve tüm hücrelerimi içine çekiyordu. Hücrelerimde bir güzel nasibini alıyordu. Elimde çizim yaptığım defteri hemen kapattım.
“Korkuttum mu?” Pamir’in sorusuyla düşünce dünyamdan sıyrılıp kendime gelmiştim. Yanıma oturdu.
Bir süre cevap veremeden gözlerine baktım sonra aklım başıma geldiğinde “Hayır korkmadım. Sadece şaşırdım” diyebildim.

“Burada ne yapıyorsun Alisya? Kaç saatten beri uyanıksın?” Sesinde meraklı bir hava vardı. Onun sorusunu es geçip kendi merak ettiğim soruyu soracaktım. Asıl o ne zamandır buradaydı?
“Sen, ne zamandır buradasın?”

“Evin bölümlerinin fotoğrafını çekerken hafif hafif rüzgarda dalgalanan saçını, evden uzaklaşıp bir bütün olarak fotoğrafını çekip beğenmedin ve tekrar tekrar çekip çatılan kaşlarını sonra çektiğin fotoğrafları beğenirken de kahverengi gözlerinde görülen ışığı, aklına bir şey gelmiş gibi sol işaret parmağını sol yanağına getirip düşündüğüne tanıklık edecek kadar buradaydım.”
Nutkum tutulmuştu. Pamir benden önce kalkmış bu da yetmezmiş gibi tüm yaptığımı izlemiş izlemekle de yetinmeyip ezberlemişti. Beni, hatta davranışlarımı öyle güzel anlatmıştı ki kendimi öyle onun ağzından bıkmadan usanmadan sonsuza kadar dinleyebilirdim. Pamir’in bu kadar dikkatli olduğunu bilmiyordum. Bazen vurdumduymaz, dikkatsiz, kendinden başkasını düşünmeyen bir bencildi bazen de o kadar ilgili o kadar düşünceli oluyordu ki... Yok yok bu adam gerçekten dengesizdi tam onu çözdüm derken yeni bilmeceler, yeni bilinmeyen denklemler çıkarıp beni şaşırtmayı başarabiliyordu. “Yani ne yapıyorsan artık yaptığın işi bırakıp beni izledin, öyle mi?”
Gülümsedi yanaklarında ki gamzeleri belirdi ve yanıma oturdu. Bir süre sonra “Taş evin fotoğraflarını neden çekiyordun?” diye sordu. Omuz silkerek doğruldum.

“Boş ver” dedim gözlerimi ondan kaçırarak. “Dün akşam yoktun” diye mırıldandım.
Dudakları kıvrıldı. “Gözlerin beni mi aradı?”
Gözlerimi kaçırdım. Sesimi kontrol altına almadan “Elbette hayır” diye panikledim. Yüzünde geniş bir gülümseme belirmişti.

Tam Pamir ağzını açıp bir şey söyleyecekken kardeşi Melina gelip “Abiii, hadi kahvaltıya herkes sizi bekliyor” dedi tüm sevecenliğiyle..
“Emredersiniz, hanımefendi.” Pamir oturduğu yerden ayağa kalktı ve Melina’yı kucağına aldı.
Onlar biraz ilerledikten sonra Melina başını çevirip “Alisyaaa, sende gelmiyor musun?” diye meraklı gözlerle soru yöneltti, tabii ki gelecektim gelmezsem midem isyan bayraklarını çekerdi.
Kahvaltıdan sonra herkes bir yerlere dağıldı. Bende yürüyüş yapmaya karar verdim. Bir tane çeşme gördüm oradan su içtim. Buradan köy daha net görünmeye başlamıştı. Orman yoluna doğru yürürken yavaş adımlarla yürümeye dikkat ediyordum. Yağmurdan dolayı kayganlaşmış yola dikkat etmem gerekiyordu. Üstelik toprak kokusunu içime çekiyordum. Toprak kokusunu seviyordum. Toprak sevdiklerimizi aldığı için mi böyle güzel kokuyordu?

Keyfim uzun sürmemişti. Biraz ileride ağaçların arasında ışığa doğru sesler geliyordu. Sanırım bu huzurun değerini bilen başkaları da vardı. Biraz daha ilerledim etrafa göz atarken kaşlarım çatılmıştı. Ağaçlar hemen önümde uzun bir koridor oluşturuyor tam ortasında da Ceylin ve Pamir. Bunlar burada ne yapıyordu?
Onların ne konuştuğunu duyabileceğim mesafede bir ağacın arkasına sokulmuştum.
Pamir, Ceylin’e “Başıma ne gelirse gelsin yanımda olacağını biliyorum ve bana verdiğin bu güveni seviyorum. Bir kalıba girmeye gerek kalmadan, seninle olan rahatlığımı seviyorum.”
Ceylin de “Kimseye benzemek zorunda olmadığını bilmeni ve kendin gibi olmanı seviyorum.”
Pamir’in sözünü tamamlayıp birbirlerine sarıldılar. Bugün gerçekten farklı hissetmiştim. Durduğum yerde uzun uzun onlara baktım belki de bana çok uzun gelmişti. Gözlerimin dolduğunu bile fark etmemiştim. Bu acı veriyordu. Neden canım acıyordu? Kendime bile itiraf etmekten korktuğum duygu yine gün yüzüne çıktı. Kıskançlık.

Gözlerimdeki yaşlar hevesli bir şekilde akmaya başladı. Bastırmaya çalıştığım hıçkırıklar nefessiz bırakıyor göğsümü parçalıyordu. Daha fazla dayanamazdım, dayanamadım.
Kendimi fark ettirmeden sessizce arkamı dönüp hızlı adımlarla uzaklaştım. Bir süre hızlıca yürüdükten sonra arkamdan birinin geldiğini kolumdan tutup beni kendine döndürdüğünde anladım. O anda gözlerimiz buluştu. Sanki mümkünmüş gibi kalbim, yerinden çıkacakmış gibi göğüs kafesimi parçalıyor gözlerinde kayboluyor gibi hissettim.
Hayır! Bu yanlış böyle olmamalı, bu hata... Sağlam kolumu da sertçe kendime doğru çektiğimde sendeledim ama bozuntuya vermeden Pamir den uzaklaştım. Tekrar gitmek için hareketlendiğimde beni durdurdu.

“Alisya!”

İçimdeki öfkenin sebebi de neydi? Belki kırıldım, belki sinirlendim, belki de gerçekten öfkelendim. İçimde karmakarışık duygular vardı.
“Senden adam olmaz Pamir” diyebildim. Sadece belki de çok mantıksızdı yaptığım, çok saçmaydı. Gözlerimden yaş akarken elimin tersiyle silip arkamı dönüp uzaklaştım. Arkamdan öylece bakakaldı.

Kalbim öylece rüzgarda kırılmıştı. Hayatı hayaller üzerine kurulu olan bir küçük kızın, dün gece bıraktığı en güzel hayallerinden biri de buydu belki.

Lütfen oy ve yorum yapmadan geçmeyin!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

433okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.