17. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 17
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 17
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Instagram: yazem__
Lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın Sevgilerle..
Keyifli Okumalar...
☆Hayata bir saniye bile geç kalmak sonsuz bir çıkmaza sürüklüyor☆
“Gooooll!”
Biri beni dürtünce yerimden sıçrayarak ve sanki bir yerden düşermişçesine uyandım. Hissettiğim kollar beni daha sıkı tutarken kolların kime ait olduğuna bakmak için başımı göğsünden kaldırıp yan gözle baktım; Yıldırım Bey. Gerildim olduğum yerde kaskatı kesilirken bu durumdan nefret ettim. Adamı ne zamandır tanıyordum ki başım göğsünde, elleri belimdeydi. Artık adama nasıl baktıysam yavaşça ellerini çekti. Sibel ayakta maçı takip ederken yerinde zıplıyor, Eray diye tezahürat ediyordu. Bende ayağa kalktım. Sibel kolunu omzuma atıp kulağıma, “Bizim bacaksız topuk pasıyla ne güzel vurdu,” dedi.
Beş dakika sonra hakem maçı bitirdi. Sonra yavaşça kalabalık dağılırken bizde stattan çıkarak hep birlikte pizza yemeğe gittik. Emre ailesi ile gitmişti.
Eray ile henüz konuşma fırsatı yakalayamamıştım ama ben varım diye kaçmaya falan kalkışmamıştı, üstelik ne konuşacağımı bile bilmiyordum; özür dilemekten başka.
Eray hevesli ve bir o kadar da şaşkın bir ifade takınıp, “Zor bir maçtı yaa, diğer takımda baya iyiydi,” diyerek bizimkilere baktı. Benden hariç herkese bakmıştı. Diğerlerinin aramızdaki durumu bilmediklerini tahmin ediyordum ama anlamamışlardı çünkü yanlarında sadece beden olarak duruyordum ve doğru düzgün hiç konuşmamıştım.
Sibel de Eray kadar heyecanlıydı. Sürekli birbirlerine laf sokup birbirlerini eleştiriyorlardı ama ayrıca birbirlerini de destekliyorlardı. “Oğlum zor diyorsun da yine yaptın şovunu.”
Sefa da keyifliydi. “Eee yapacak artık, ne de olsa yeni bir yıldız futbolcu doğuyor.”
Eray duyduğu iltifatlardan memnundu. “Yaptık bir şeyler,” dedi göğsünü gererek. “Ama Doğu da güzel pas attı.”
Maçı izlememiştim ve uyumuştum o yüzden sadece sohbetlerini dinliyordum.
Sibel, Eray’a gazı yüklüyordu. “Ay o pası dedem bile atar, sen daha güzel attın.”
Sefa ağzını sildi ve Sibel’e döndü. “Sibelcim sen çıkıp atsaydın o zaman pası.”
Sibel yapmacık bir şekilde gururlanarak öne düşen saçını kulağın arkasına doğru itti. “Atardım canımda şimdi bu bacaksızlara ayıp olmasın, millet benim gibi güzel birini görüpte futbolu bırakıp bana bakarlar falan uğraşamam demi Alisya.”
Sibel’e dönüp tebessüm ettim. “Aynen canım çok güzelsin.”
Sibel de bana döndü. “Tabii güzelim ama sende çok güzelsin,” dedi göz kırparak.
Eray da Sibel’in sözlerini destekledi. “Yok Sibel elimizden hayallerimizi alma,” dedi yalandan sitem ederek.
“Hayallerinin peşinden koşar gibi topun peşinden koş Eraycığım,” dedi neşeli bir sesle.
Yıldırım Bey, bizimkilerin konuşmasını büyük bir zevkle dinlerken Eray’a doğru, “Tebrik ederim evlat, geleceğin parlak,” dedi umut dolu.
Eray bu gazı da alınca artık onu kimse tutamazdı. Daha da bir sevindi çünkü bizim dışında başka birinden övgü almıştı.
Suna da en başından beri sessizdi. Sessizliğini sonunda bozmuştu. “Eraycığım gerçekten tebrik ederim. Son ana kadar iyi mücadele ettiniz.”
Eray sevinçle başını sallarken, “Teşekkür ederim yenge,” dedi, Suna’ya doğru. Sefa ağzından kolayı püskürttü, Suna ise salçalı domates kıvamına gelmişti. Sibel, beni dürterek beraber kıkırdadık.
Ben tebrik falan etmemiştim. Eray’ın sağı solu belli olmadığı için ters bir şey söylerse kendime gelemezdim zaten sabahki sözleri kulağımda çınlıyordu. Sadece gülümsemekle yetindim. Ayrılma vakti geldiğinde arkadaşlarımla vedalaştım. Yıldırım Bey, beni kliniğe bırakacağı için onunla gidecektim aslında onunla gitmek iyi fikir mi emin değildim ama adam bundan çok memnundu yani benimle ilgilenmekten. Sanki yıllardır aradığı en değerli şeyini bulmuş gibiydi ya da ben abartıyorum. Diğerleri Sefa’nın arabasıyla gideceği için onlarla da gidemezdim çünkü onlara sadece sorun yaratırdım. Eğer beni bırakırlarsa sadece yolu uzatmakla kalmaz bu İstanbul trafiğinde harap olurduk.
Ve böylelikle tıpış tıpış Yıldırım Bey’in peşinden giderek benim için açtığı ön kapıyı tutarken oturdum sonra da kapıyı kapattı. Böyle bir adamın bu kadar düşünceli olması beni şaşırtmadı desem yalan olurdu herhâlde. Sürücü koltuğuna oturduğunda oldukça rahattı. Yol boyunca sessizlik can sıkıcı bir boyuta ulaştığında derin bir nefes aldım. O da durumu fark etmiş olacak ki sessizliği böldü.
“Duydum ki küçük hanım, sahil kenarında dolaşmayı seviyormuşsunuz,” dedi yan gözle bana bakarken.
Sürekli bana küçük hanım diye hitap ediyordu. Boğazımı temizledim. “Evet severim,” dedim. Merakıma yenik düşüp, “Kimden duydunuz acaba?” dedim ona bakarken.
“Kuşlar,” diyerek göz kırptı. O kuşların dilini koparmak lazım.
Neden bu adama benim hakkımda bilgi veriyorlardı?
Hiç anlam veremeden bir müddet sonra arabayı sahil kenarına park etmişti. Ben daha neden durduğunu bile soramadan arabadan inip kapımı açtı. Henüz inmeye niyetli değildim. O yüzden, “Neden burada iniyoruz? Kliniğe bırakacağınızı düşünmüştüm,” dedim beklenmedik bir şekilde masumca.
“Dört duvar o oda da sıkılmadın mı? Sahil havası iyi geleceğine eminim.”
Otoriter bir şekilde söylediği sözlere ve benim adıma karar vermesine canım sıkılmıştı sanki ben dedim peşimden gel diye. O odada canım falan sıkılmıyordu, insan yüzü görünce canım sıkılıyordu. Abartılı bir şekilde bıkkın bir nefes vererek arabadan indim. Arkamdan güldüğünü duymuş gibi oldum, arkama dönünce dudakları kıvrılmıştı ve hemen kendini topladı. Aklınca benimle eğleniyordu. Onu beklemeden giderken peşimden geldiğini biliyordum.
Derin bir nefes alarak aslında buraya gelmek iyi fikir değildi uzun bir süre sahile gelmeyi bile düşünmüyordum çünkü bana Efe’yi hatırlatıyordu. Bana söylediği sözler, çok güzel vakit geçirdiğimiz zaman yine bir gün beni sahilde terk edişi... Onunla ilgili anılar zihnimde dolaşırken anıları kovdum. Yüreğine beni koyacak bir yer bulamayan birisini düşünmek çok saçmaydı. O artık yoktu, hiç olmamış gibi.
Bir banka oturduğumda gözlerim yerdeyken bana doğru uzatılan pamuk şekeri görünce şaşırdım. Yıldırım Bey, bana pamuk şeker almıştı.
“Seveceğini düşünüyorum,” dedi sanki benden iyi bir şey duymaya ihtiyacı varmış gibi. Evet severdim. Efe de bana almıştı sahilde.
Bu kez onu şaşırtarak içtenlikle gülümsedim. “Teşekkür ederim. Çok severim,” dedim.
O da genişçe gülümsedi. Daha önce böyle gülebileceğini düşünmemiştim çünkü çok otoriter ve sert bir yapısı vardı. Yanımdaki boşluğa oturunca elimdeki pamuk şekere dalıp giderken boğaz temizleme sesini duydum ve ona döndüm.
Derin bir nefes aldı sanki bir şey söylemek istiyor da nasıl söyleyeceğini bilmiyor gibiydi. Ama böyle düşünmem çok saçmaydı. Benim gibi birinden nasıl olurdu da söylemekten çekinirdi?
Daha fazla dayanamayıp, “Hayata bir saniye bile geç kalmak sonsuz bir çıkmaza sürüklüyor,” dedi.
Günlük öğüt dozumu almıştım Eray’dan sağ olsun. Buda neyin nesiydi şimdi?
“Her anın her yaşamın tadı yaş ilerledikçe anlaşılıyor ve geçmişe bir pişmanlıkla bakıyorsun,” dedi sıkıntıyla. Onu susturmak istedim, kimseden öğüt almak istemeyeceğimi söylemek istedim ama yapamadım.
“Öyle birden bire çıkıp geldi hayatıma. Ne olduğunu anlamadım. Bana ne olduğunu hiç anlamadım. Kalplerin elleri yoktur ama bizim kalbimiz sarılmıştı birbirine.”
Bana bakmıyordu sadece önümüzde sonsuzlukla uzanan denize bakıyordu. Geçmişe duyduğu özlem sesine yansıyordu. Uzun süre sustu konuşmayacağını anlamıştım ama şimdi konuşmanın nereye gideceği ilgimi çekmişti işte. Bir şey söylememi bekliyordu sanki.
Umursamaya çalışmadan, “Kim?” diye sordum. Elimdeki pamuk şekeri paketinden açıyordum. Bana dikkatlice bakıyordu ama dönüp bakmadım.
“Gözlerine baktığımda ruhunu gördüğüm kadın,” dediğinde yüzüne baktım. Yüzünü bu kadar yakından görmemle ne kadar uykusuz, yorgun olduğunu gözlerinin altındaki halkalardan kendini belli ediyordu. Bu adamın bu kadar çökeceğini hiç tahmin bile edemezdim. O otoriter güçlü insan gitmiş yerine bütün mal varlığını kaybeden adamın kederli gözleri yerleşmiş gibiydi.
Başını ağır ağır salladı. “Fırtına esintisi gibi geldi hayatıma.” Gözlerinden çok şey okunuyordu ama en çok okunan şey özlem ve kırgınlıktı. İlgiyle onu dinlediğimi yeni fark etmiştim ve o da fark edince yüzündeki hüzünle buruk bir tebessüm etti. Anlatmaya başladığında ne duyacağımı kestiremeden o hüzün dalgası içinde kendimi o anda bulunmuş gibi hissettim.
“Lisedeyken son sınıf öğrencisiydim. O gün sabah evden çıkarken abimle kavga ettim ve o sinirle çantamı unuttum. Okulun önüne geldiğimde fark ettim ama geri dönüp alırsam geç kalacaktım. O yüzden gittim okula kelebek sistemiyle sınava girecektik ve hoca beni bir sınıfa yönlendirdi. Sıraya oturdum ve beklemeye başladım. Kalemim yoktu. Kimseden bir şey istemekte pek adetim değildir. Arkamı döndüm ve onu gördüm. Tek gördüğüm şey sadece uçsuz bucaksız mavi gözleriydi, insanı içine çeken masmavi gözlerinde donup kaldım ama o hiç beni umursamadan kaleminin ucunu açıyordu. Sınava gireceği için heyecanlı olduğu beyaz teninden anlaşılıyordu. Benim dalıp gittiğimi fark edince bıkkın bir nefes verdi. Örgüsünden kaçan uzun sarı saçını kulağının arkasına yerleştirip utangaç bir o kadar da asi bir tavırla, ‘Neye bakıyorsun öyle?’ dedi pekte bir kibar olmayan bir sesle. Genelde beni görende bu şekilde davranmaz ama onun bu halini görünce gülümsedim. Tabii onun hoşuna gitmedi. ‘Komik bir şey varsa söyle bende güleyim, şuan gülmeye o kadar ihtiyacım var ki anlatamam,’ dedi ukala bir şekilde. Ben niye arkamı döndüğümü, ne isteyeceğimi bile unutmuştum. Sonra beni öldürecek gibi bakınca kekeleyerek kalem istemiştim ama normalde hiçte kekeleyen birisi de değilimdir.
Az önce kalemin ucunu açtığı kalemi bana uzattı. ‘O senin kalemin başka birinden bulurum,’ dedim. O da sabır dilenircesine, ‘O kadar salak değilim, başka kalemim olmasa vermem,’ dedi. Afallayarak uzattığı kalemi çekinerek aldım. İstemeyerek de olsa arkamı döndüğümde benden başka on beş kişi daha kalem istemişti. Onlarında kendi sınıfından olduklarını öğrendim çünkü hem kız ne istediklerini bildiği için hem de adıyla seslenmişlerdi. Bu sayede de adının Fulya olduğunu öğrendim. Lise son sınıfım ama okul açılalı henüz iki hafta olmuştu. Daha önce nasıl fark edememiştim bu asi kızı? Onu ilk gördüğümde büyüleyici gülümsemesi yoktu sadece endişeli ve telaşlı bir hali, somurtkan güzel yüzü vardı bu beni etkilemişti ama beni asıl etkileyen kalbinin güzelliğiydi. Kalp güzelliği bir insanın sahip olduğu en değerli güzelliktir benim için. Ne kadar asi ve somurtkan olsa da herkese kalem vermesiyle kalbinin güzelliğinin olduğunu anlamıştım.
Sınav başlamıştı ama benim aklım arkadaki sarı saçlı, mavi gözlü ve asi kızdaydı. Eh birde az önce bana kızarak verdiği elimdeki kalpli kaleme bakıyordum, tepesinde de kalemin ucuna takılmış kırmızı bir kalp vardı. Sınavın bitmesine on beş dakika kalmıştı, çoğu öğrenci çıktı ve az kişi kalmıştı. Sınav bittiğinde ise sadece Fulya ve ben kalmıştık. Hoca bizim kitapçıkları da aldığında kızın peşine takıldım. Konuşmak istiyorum ama ne konuşacağım aklımın ucunu bile gelmiyor. Sonra elimdeki kalem aklıma geldi. Ne de olsa sınav başlamadan önce ondan almıştım ve tekrar kalemi vermeliyim.
‘Bakar mısın?’ diye seslendim arkasından. Sanki ona seslenmiyormuşum gibi hiç oralı olmadı hatta koridorda birkaç kişi bana dönmüştü ama o yoluna devam etti. Arkasından ona yetiştim ve hafifçe omzuna dokundum. ‘Kalemi unuttun,’ dedim.
O bahşettiği dudaklarında güzel gülümsemesini bana sundu. ‘İlk defa verdiğim kalemi biri bana geri veriyor,’ dedi şaşırarak. Bu beni güldürmüştü. ‘Gerek yok sende kalsın,’ diyerek uzaklaştı.”
Yıldırım Bey, daldığı düşüncelerden uzaklaşarak bir yudum su aldı. Sanki olayları bana değil de kendi kendine anlatıyor gibiydi ama her ikimiz de biliyoruz ki yaşadığı bu olayları anlatmak çok zordu, hele ki Yıldırım Bey için.
“Ee sonra ne oldu?” diye sordum merakla. Gerçekten merak etmeye başlamıştım. Günbatımı başlamıştı ve gökyüzü kızıllığa bürünmüştü. Yıldırım Bey, bendeki merakı hissettiğinde tebessüm etti. Hüzün dolu bir sesle anlatmaya başladı.
“O günden sonra her gün Fulya’yı görmek için can atıyordum. Onu o kadar çok merak ediyordum ki onu görmek için can atan tarafıma hakim olmak çok zordu ama Fulya beni görmüyordu. Derslerine o kadar kendini kaptırmıştı ki gözü hiçbir şey görmüyor gibiydi. Bir gün sınıfta kızlar bağlama kursuna gideceklerini konuşurlarken Fulya’nın da gideceğini duydum. Sırf Fulya gidecek diye bende katılmıştım. Bağlama kursuna erkenden gittim ama etrafta Fulya görünmüyordu. Hoca da geldi ve derse başladı. Artık ümidi kesmiştim. Acaba Fulya’ları mı karıştırdım diye düşünürken kapı çaldı ve içeriye Fulya girdi. Hocaya bir şeyler söylüyordu ama Fulya’ya bakmaktan ne konuştuğuyla açıkçası ilgilenmemiştim. En arka sıraya oturmuştum ve iki yer boştu bir benim yanım diğeri okulun popüler çocuğu Akif’in yanı. Eğer Akif’in yanına oturursa kahrolurdum ve eğer onun yanına oturursa Fulya’nın peşinden koşmayı bırakacaktım. Kimin yanına gidecek diye düşünürken ağır ağır Akif’in yanından geçti ve benim yanıma oturdu. Anın şokuyla gerildim. Nasıl davranacağımı bilemedim? Fulya da fark etmiş olacak ki utangaç bir halde bana bakmadan, ‘Rahatsız olduysan kalkabilirim,’ dedi. Hemen başımı salladım. ‘Hayır, daha çok mutlu oldum,’ dedim. Okul çıkışı olduğu için bağlama dersi, karanlık çökmüştü. Onu eve bırakmayı teklif ettim ama babası almaya geleceğini söylemişti. Futbol takımında olduğum için okullar arasında maç vardı ve Fulya’yı davet ettim. Söz vermemişti ama geleceğinden emin bile değildim çünkü diğer kızlar gibi maç izlemeye bir kez bile gelmemişti.
Okulda artık birbirimizi gördüğümüzde selam vermeye başladık. Bağlama dersleri çok eğlenceli geçiyordu. Maç günü geldiğinde tribünde gözlerim Fulya’yı arıyordu ve işte gelmişti. Benim için. Maçı yenmiştik üstelik iki de gol atmıştım. Fulya, beni tebrik etmek için yanıma gelmişti. Maçtan sonra arkadaşlar kutlama yapacaklardı ama onlarla gitmedim. Fulya ile kafeye gitmiştik beraber.
Aslında bu kadar erken birine aşık olmayı beklemiyordum. Onunla tanışana kadar. Üstelik aşk hakkında da bildiğim bir şey yoktu. Çok güzeldi sadece yüzüyle değil tüm kalbiyle. Günler benim için daha da anlamlı olmaya başladı. Hayat daha da güzelleşti. Aynı üniversiteye gittik. Onun babası da zengindi, benim babamda. Fulya mimarlık okurken bende İnşaat mühendisliği bölümü okudum. Üniversiteden sonra evlenmeye karar verdik ama ailelerimiz karşı çıktı. Bizim beraber olmamızı istemediler. Fulya, benim için ailesinden vazgeçti. Benim, babam çok kızdı ama beni bırakamadı. Kabullendiler. İki aile arasında aralarında bir ihale için anlaşmazlık olduğunu öğrendik ama bizim için ihale falan önemli değildi. Bizim için biz önemliydik sadece. Fulya’nın babası Fulya’dan vazgeçti. Benim babam huysuz, inatçı biridir ama annem de beni destekleyince Fulya’yı kızı gibi sevdiler. Fulya, beni bırakmadı bende onu. Biz onunla iki yarım bir bütün olduk.”
Yıldırım Bey, sustu ve gözleri dolu doluydu. O kadar merak ettim ki sonrasını ama sormaya cesaretim yoktu. Kendimi o anın içinde bulmuştum sanki. O kadar uzun bir süre sustu ki gecenin karanlığında yıldızları seyretmeye başladım. Sahil kenarında yürüyüş yapan, el ele tutuşan sevgililer vardı. Hafiften rüzgar esti birden ama yıldızlar çok güzel parlıyorlardı tepemizde. Nedense Yıldırım Bey’in bu kadar hüzünlü olmasına anlam veremedim. Sonra ne olmuş olabilirdi ki?
Cesaret vermek istercesine elini tuttum. Bakışlarını bana çevirdi. Burukça gülümsedim. Elimi elinin içerisine alarak hafifçe okşadı.
“Üniversite bittikten sonra hemen evlendik. Bir yıl sonra da bebeğimiz olacağını öğrendik. Biz mutluyduk, evde herkes mutluydu. Ta ki o güne kadar.” Sesi titremeye başlamıştı.
Elimi sıkıca tuttu. Sol gözünden bir damla yaş aktı ve yutkundu. Ondaki hüzün ve üzüntüyü kalbimin ortasında hissettim. Elimden hiçbir şey gelmiyordu, acısını paylaşmak dışında. Gerçi o da bir işe yaramıyordu. Küçükken mahalle de bir amca vardı ve bir keresinde şöyle dediğini duymuştum. “Kimseyi dış görünüşüyle yargılamayacaksın çünkü içinde ne yangınlar, hissedilmeyen fırtınalar, görünmeyen enkazlar, çürümüş cesetler taşıdığını bilemezsiniz,” demişti. Şimdi o kadar iyi anlıyordum ki, kimse göründüğü gibi değildir.
Bütün cesaretimi toplayarak sordum. “O gün ne oldu?" Hala elimi bırakmamıştı sanki güç toplamaya çalışıyor gibiydi.
Gözlerimin içine bakıp, “O gün... O gün cehennemi yaşadık. Bizden uzak umutlara, imkansızlıklara kafa tutup hayatın bütün zorluklarına inat bir hayalinin bir rüyanın peşinden koştuk sadece. Mutlu olarak yaşadık, bunu başardık. Ya da öyle zannettik çünkü en mutlu anımızda bizi ayırmayı başardılar.”
İç çekmemek için kendimi zor tuttum. Bir yudum daha su aldı ve yutkundu.
“O gün gökyüzü kapkara, sağanak yağmur öncesiydi. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk, içimi boğan bir sıkıntı vardı. O gün şirkette önemli bir toplantım vardı ve şirkete gitmek zorunda kaldım. Fulya’yı asla yalnız bırakmak istemiyordum. Doğuma iki hafta kalmıştı. Annem ile birlikte gideceklerdi ve annemin başı tuttuğu için tek gitmiş, benim şoförüm Harun ile. Fulya'yı aradım. Hastanede işinin uzadığını ve kızımızın iyi olduğunu söyledi heyecanla. Artık eve gitmesini söylediğimde Harun’u arayıp ulaşamadığını öğrendim. Sinirlenmiştim. Hamile karımın yağmurlu havada tek başına dışarıda olması ve içimi tüketip bitiren bir acıyla elimden hiçbir şey gelmemesi beni deli etti.
Ayrıca şaşırmıştım çünkü Harun asla gecikmezdi eğer bir şey olduysa haber verirdi. ‘Neredesin?’ dedim sinirime hakim olamayarak hamile karımı tek başına dışarıda olmasından rahatsız olmuştum. Fulya daha çok tedirgin oldu sesinden anlamıştım. Onu rahatlatmak istercesine, ‘Sevgilim hastaneden çıkma şimdi seni almaya geleceğim,’ dedim. Dışarıdaydı ve yağmurun sesi kulaklarıma geliyordu. Fulya yağmuru severdi, yağmurda ıslanmayı da.
‘Ben iyiyim,’ dedi Fulya, biliyordum ki daha fazla endişelenmemem için söylemişti ama içimi bir kez kurt düşmüştü. Ne söylerse söylesin onun yanında olmadan iyi olamayacaktım. Ben o günden sonra hiç iyi olamadım.
Şirketteki odamdan aceleyle çıkarken arkadaşım Metin vardı yanımda. O da benim o halimi görünce peşime takıldı. ‘Fulya neredesin?’ dedim kendime hakim olamayarak, sesim daha yüksek çıkmıştı.
Telefondan araba sesleri duyuyordum yağmur sesiyle karışmış.
Fulya anlamış gibi, ‘Seni seviyorum Yıldırım, hep seni seveceğim kızımıza iyi bak,’ dedi bunlar son sözleri oldu.
Sonra bir anda ‘Küt!’ diye bir ses, Fulya’nın çığlığıyla karışık. Karşıdan gelen hızla ilerleyen araba Fulya’nın üzerine doğru gelip ne olduğunu anlamayan çaresiz karım, arabanın üzerinden uçup ağaca çarparak yere savrulmuş.”
Duyduklarıma inanamadım kanım dondu. Yıldırım Bey ise bana dönüp bakmıyordu ama perişan halde olduğunu biliyordum. Bunları anlatmak hiç kolay değildi. Bunları yaşamak ise bambaşka bir şeydi. Boğazım kurumuş halde gözyaşlarıma engel olamıyordum. Yıldırım Bey’in elini sıktım, karşılığında elimi okşadı. Gece vakti serin bir havada üzerimize çöken üzüntüyü tarif etmek çok zordu.
Yine de devam etti anlatmaya. “On bir saat hastane de bekledim ve on bir saat beklemekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bahçede bekliyordum yanımda arkadaşım Metin ve abim Tamer vardı. Sonra birden bire hızla kalkıp ameliyatın önüne geldim. Ameliyattan doktor çıkmış ve annem, babamla konuşuyordu. O zaman hiçbir şeyi doğru düzgün anlamıyordum, olayları algılayamıyordum. Tek istediğim Fulya ve bebeğime bir şey olmamasıydı. Doktor bir şeyler anlatıyordu ama anlayamıyorum sersem gibiydim.
Tek anladığım şey hiç anlamak istemediğim sözleri duydum. ‘Üzgünüz, elimizden gelen tüm çabalara rağmen Fulya Hanım’ı kurtaramadık.’
Uzaktan gelen sadece bu sözleri anlayabilmiştim ve canımdan çok sevdiğim karımı kaybettim. Artık Fulya yoktu. Tek başıma kalmıştım. Belirsiz bir zamana yenildik. Yüreğim durmuştu ama kızım yaşıyordu. Fulya’yı gömdük toprağın altına. O hep karanlıktan korkardı.
Kaç saat sonra kendime geldim bilmiyorum çünkü yerler, mekanlar değişiyordu ben kendimde değildim. Metin’in, ‘Kızını görmeyecek misin?’ dediğini duydum. Evet, kızım yaşıyordu ama onu hiç görmemiştim. Hastane de yatıyordu. Sadece kafa sallamakla yetindim. Hastanede kızımı görmeye gittiğim de küçücüktü. Onunla tek başıma koca dünyada kalmıştım. Kızım, bana Fulya’nın emanetiydi. Kızıma dokunmaya bile kıyamadım. Uyuyordu kucağıma aldığımda gözyaşlarımı tutamadım. O ana kadar ağladığımın bile farkında değildim. Kokusunu içime çektim.
Kızımın boynunda bir şey dikkatimi çekti; sol kulağının altında boyun girintisinde olan doğum lekesine şaşkınlıkla baktım. Bundan sonra sadece kızım için yaşayacaktım, o beni hayatta tutacak tek şeydi. Kızım bir hafta hastanede kaldı, çıkma zamanı geldiğinde işlemleri halletmek için kızımın yanından ayrıldım. Bir oyunun içine düşmüştük o halde anlayamadım eğer anlasaydım kızımı yalnız bırakır mıydım?
O gün kızımı birileri değiştirmiş. Yanına gittiğimde benim kızım olmadığını anladım. Kulağının altında doğum lekesi bile yoktu. Hastaneyi ayağa kaldırdım.Fırtına esintisi gibi geldiler ve gittiler. Onlar gittikten sonra hiç güneş doğmadı. Çaresizliğin karanlığı sanki ruhumu bir lanet gibi sarmıştı.
Nasıl olduysa Harun arabanın içinde uyuya kalmış Fulya ile gittiği gün sonra öğrendim ki suyuna uyku ilacı katmışlar. Kızımı da öldürmek istediler ama ölmediği için onu başka bebekle değiştirip bana Fulya seni aldatıyor yalanı sunmaya çalışacaklardı. Bunları yapan bir kaç adamı yakaladık ama doğru düzgün konuşamadan öldüler.
Geç olsa da anladık ama artık çok geçti. Hayata bir saniye bile geç kalmak sonsuz bir çıkmaza sürüklüyor,” dedi.
Kaskatı kesildim. Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Zorlukla yutkundum. Kaybı çok büyüktü.
“Kızını buldun mu? Kim yaptığını öğrene bildin mi?” dedim sesim fısıltıyla çıkmıştı.
Buruk bir tebessüm etti. “Ondan sonra tek umudum kızımı bulmak oldu, kendimi buna adadım. Sonra günler geçti, günleri kovalarken aylar geçti ve bir baktım senelerde geçip gitti ama ben hiç vazgeçmedim. Küçücük umuda tutundum. Kimin yaptığını öğrenemedim,” dedi sıkıntıyla. Derin bir nefes aldı. “Kızımı buldum ama ona gerçeği söyleyemiyorum,” dedi gözleri buğulu.
Bunca yıldan ve bu kadar olaydan sonra kızını bulmuştu ama söyleyemiyordu, inanılır gibi değil.
“Neden?” diye sordum merakla.
Öyle duygulu, öyle içten bakıyordu ki böyle bir adama acıyacağımı hiç düşünmezdim.
“Beni affetmez, beni babası olarak kabul etmez diye korkuyorum.”
“Bence anlatmalısın,” dedim.
“Sence affeder mi Alisya?”
Sanki bu soruyu bana değilde kızına soruyor gibiydi.
“Konuşmadan bilemezsin. En azından kendin için öğrenmelisin,” dedim kendimden emin. Kızının bunları bilmeye hakkı vardı. Acaba kızı ne haldeydi? Ailesinden uzakta nasıl yaşamış, neler yaşamıştı? “Kızın uzakta mı?” diye sordum.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Hayır çok yakınımda.”
Yıldırım Bey, beni kliniğe bıraktıktan sonra odanın bir köşesine sinmiş yaşadıklarının kolay olmadığını düşündüm. Ne kadar çok acı çekmiş oysaki.
Bir dakika... Ayağa kalkıp penceredeki yansıyan görüntüme baktım. Sol kulağımın altında boyun girintisinde olan doğum lekeme şaşkınlıkla baktım. Babam zannettiğim Salih’in sözleri kulaklarımda çınlamaya başladı.
‘O senin annen değildi. Bende senin baban değilim. Sen bir piçsin. Benim için altın yumurtlayan tavuktun sadece.’
‘O zaman gerçek ailem kim?’ diye sordum.
‘Bilmiyorum. Sadece sana bakmamı, senin bizi ailen olarak bilmeni istediler ve her ayda para veriyorlardı, yüklü bir miktar.’
‘Kim veriyordu, gerçek ailem mi?’
‘Hayır, gerçek ailen seni öğrenmemesi içindi tüm bunlar. Bizimde çocuğumuz olmuyordu. Meral seni çocuğu yerine koydu, bende her ay gelen para için kabul ettim.’
‘Kim yaptı bunu? En azından bir kere dürüst ol ve bana kimin yaptığını söyle.’
‘Bilmiyorum. Gerçek ailenin de kim olduğunu bilmiyorum. Yalnızca bana para veren adamın çok zengin olduğunu biliyorum. Adamı bir kez bile görmedim sadece adamlarından haber gönderiyordu.’
Kulağımı ellerimle kapattım ve yere çöktüm ama işe yaramıyordu; kulağımda çınlayan sözler beni istila etmişti.
Ben Yıldırım Bey’in kızı olabilir miyim?
Bazen bilmemek daha iyidir, bilmek acıtıyor.
Bölüm etkileşimi
