32. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 32
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 32
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime · Okuduğun bölüm
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
OY VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN!
SEVGİLERLE..
KEYİFLİ OKUMALAR 🌸
Günlerim oldukça kendimle geçiyor sabahın erken saatlerinde başlıyordu. Birbirini tekrar eden gecelerden sabahlardan ve insanlardan çok sıkıldım. Kendi hikayemde sayfa sayfa öğrendiğim hayat geleceğimi oluşturuyordu. Attan düştüğümde incinen sağ kolum iyileşmişti. Teyzem ve dayımla güzel vakit geçiriyordum onları sevmiştim. Henüz onlarla görüştüğümden babamın haberi yoktu. Bir bilse, nasıl tepki vereceği nedense beni korkutuyor ondan habersiz böyle bir şey yapmakta üzüyordu ama şuan bilmese daha iyiydi. Elinde sonunda öğreneceği de aşikardı. Tüm bunlar olurken araba kullanmayı öğreniyordum; Sefa ve Onur dan. Geriye sadece ehliyet almam kalıyordu. Sefa şirkette çalışmaya başlamıştı.
Şirkette önemli bir projenin anlaşması sağlanamazken Ceylin müşteriyi ikna edip anlaşma sağlamış ailemde ve şirkette herkes Ceylin’i tebrik ediyordu. En sonda bende ‘tebrik ederim’ dedim. Ne önemi vardı ilk ve son söylemenin. Bu durum hayatımın özetiydi. Herkes bir şeyler başarır ve bende tebrik ederdim.
Pamir’den kesinlikle uzak duracağım sulu gözlülük etmeyi ve aptal gibi görünmeyi istemiyordum. Hazırlıklı olmak istiyordum. Onunla benim aramda bir şey olamazdı. Bunu geçte olsa anlamıştım. Bana iyi davrandığı için ve benimle biraz ilgilendiği için onun beni sevdiğini zannetmiştim. Ne büyük bir aptallık! Bana herkese baktığından farklı baktığını zannetmiştim ve sadece zannettim. Öyle bir şey olmadığını gözlerimle görmüş bulundum. Kimsenin sevgi kırıntısıyla uğraşacak zamanım da vaktim de yok. Pamir’e karşı kurallar;
1. Uzak dur. Kesinlikle uzak duracaktım. Bu oldukça zordu sürekli karşımda beliriveriyordu. Bu da yetmezmiş gibi aynı evde yaşıyor gibiydik.
2. Yalancı. İsmini yalan söyledi. Tabii tam yalan söylemiş olamaz sadece eksik söylemişti. Pamir ismini söylemedi. Aptal Pamir Efe Savaşoğlu!
3. Bencil. Sarhoş halimden yararlandı ve beni öptü.
4. Dengesiz. O kadar dengesiz ki hangisini yazacağımı şaşırdım.
Listeye baktım ama işe yaramıyordu. Ondan nefret edemiyorum bir türlü.
5. Onun, Ceylin’in sevgilisi olduğunu unutma!
Liste şimdi işe yaramıştı. O aptal heriften nefret ediyordum.
Hocanın dökülmüş saçlarının ortaya çıkardığı kafa derisi amfiyi aydınlatan projeksiyona çarpınca gözümü alacak kadar parlıyordu. Hoca slayttan okuyor arada kendi cümleleriyle örnekler veriyordu. Yine de ciddi ve ilgili yüz ifademi bozmadan önümdeki defteri karalarken dersi dinlemeye çalışıyordum. Dersten sonra Suna ve ikizlerle fakülte kantinine inmiştik. Banu ve Buse moda hakkında bahsederken Suna ile sohbet ediyorduk. Suna, Sefa’yı fazla göremediği için yakınıyordu. Sefa dershanede çalışmayı bırakmış artık babamın şirketinde işe başlamıştı ve bundan çok mutluydum. Dedem de her fırsatta Sefa’yı soruyordu.
“Tamam üzülme artık ben Sefa’nın kulaklarını çekerim” dedim. Bende Sefa ile son zamanlarda görüşemiyordum. Görüştüğümüzde benden çekeceği vardı.
“Ay ben ona kıyamam ki” dedi Suna. Bu beni güldürdü ikimiz birden güldük.
“Hadi o zaman” dedim ayağa kalkarak. “Şirkete gidelim. Sefa’ya hayırlı olsuna.”
Suna da heveslenerek “Hadi gidelim” dedi. İkizlerle vedalaşıp üniversiteden çıktık. Yolda giderken bir yerden Sefa’nın sevdiği çikolatadan aldım. Suna “Çiçekte mi alsaydık” dediğinde kıkırdadım. “Sefa’yı istemeye gitmiyoruz Suna” dedim gülümsememi bastırmaya çalışırken. Taksiden inince şirkete girdik. Aslında direk babamın yanına gidebilirdim ama Sefa’nın tam olarak nerede çalıştığını bilmiyordum. Sefa’yı gördükten sonra babama sürpriz yapabilirdim. Resepsiyona Sefa’yı sordum. Tabii ki de kadın zorluk çıkarmaya kalkıştı. “Üzgünüm ama randevunuz yoksa içeriye alamam.”
Kadına arkamı dönüp derin bir nefes aldım. Şimdi ne yapacağım diye düşünürken Ceylin’i gördüm. O bile babamın şirketinde rahatça dolanırken ben içeriye bile giremiyorum. Ceylin’in beni görmemesi iyi olmuştu. Tekrar kadına döndüm. Burnu havada bir kadına dönüp “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye sordum. Kadın bilmiyordu. Bakışlarından belliydi. “Alisya Bozdağ belki tanıdık gelmiştir. Bir düşünün.” Kadının yüzü ifadesizdi. “Kimliğinizi alabilir miyim?” dedi bana yüzünde bezginlik ifadesiyle bakarken.
Kimliğimi çıkarıp verdim. Kadın baktı ama “Sadece isim ve soyadı benzerliği olmadığı ne malum” dedi gıcık bir tavırla. Kimsenin ekmeğiyle oynamak istemiyorum ama bu kadına acayip kıl oldum. Şimdi görürsün sen!
Sinirli ifademle “Baba adına da bak” dedim. Kadın inanmak istemiyordu.
Onur’u aradım. Bugün dersi olmadığını biliyordum ve bu yüzden şirkette olduğundan emindim. Babama sürpriz yapacağım için onu arayamazdım. Sefa’yı da araya bilirdim ama herkesin kim olduğumu görmesini istedim o an. Normalde böyle biri değildim ama belki de böyle biri olmadığım için hep eziliyordum. Onur telefonu açtı. Resepsiyonda olduğumu ve içeriye almadıklarını söyledim kısacası bir çocuk gibi şikayet ettim. “Hemen geliyorum” dedi. Hemen geleceğini düşünmemiştim ama hemen gelmişti. Onur yanıma geldiğinde ona sarıldım. Dudaklarımı büzerek “Görüyor musun yaptıklarını? Beni içeriye almıyorlar” dedim üzgün kırılmış bir sesle. Kadına baktığımda yüzü bembeyaz olmuştu. “Şey Onur Bey...”
Kadının konuşmasına izin vermeyen Onur “Bu yaptığınız hiç hoş değil. Dedem duymasın” dedi. Kadın morarırken diğerleri bize bakıyordu. “Hadi gidelim” dedi Onur.
“Bekle” dedim. Kadına dönüp “Kimliğim” dediğimde kadın renkten renge girerek kimliği bana doğru uzattı. Onur başını onaylamaz bir şekilde salladı. “Artık kim olduğumu biliyorsun bir daha da unutma” dedim yaka kartına bakarak sözlerime devam ettim. “İpek Hanım, babam bu durumdan hiç hoşlanmayacaktır” derken gözleri fal taşı gibi açıldı. Yutkunuşunu gördüm. İşe yaramaz kuzenim bir işe yaramıştı sonunda.
Suna da olanları izlerken onu da alıp asansöre doğru yol aldık. “Sefa nerede çalışıyor?” diye sordum. Şirket oldukça büyüktü ve karmakarışık gibi geldi gözüme.
“Hee” diye bir ses çıkardı. “Demek sen beni değil Sefa’yı görmeye geldin.” Onur’u evde ve okulda sürekli görüyordum zaten. Bu neydi şimdi? “Olur mu öyle şey. Bugün okulda seni göremediğim için gözlerimin seni aramaktan şaşı olacağını düşündüm.”
“Kesin öyledir.”
“Aa inanmıyor musun?” dedim masumca. İnanmalı mıyım, gibi bir bakış attı. Asansöre bindik ve onuncu kata çıktık. Babamın ofisi on ikinci kattaydı. Asansörden indiğimizde bir ofise girdik. Danışmada ki kadının gözleriyle karşılaştım ama hiç umursamadım. Büyük ihtimal bizim kim olduğumuzu merak ediyordur ya da Onur’u kıskanıyordur. İki tane yan yana camlı kapı vardı. Onur kapıya parmak izini okuttuktan sonra içeriye girdik. Burası onun ofisiydi.
“Bir stajyer için fazla” dedim.
Onur güldü. “Sadece bir stajyer olduğum için burada değilim.”
Evet bu şirketin bir varisiydi. “Yan taraftaki oda kimin?” diye sordum ama kimin olduğunu tahmin etmek zor değildi. “Pamir’in” dedi.
Odanın içinden terasa çıktık. Sefa, Arda, Alev ve Berk vardı. Büyük bir masanın etrafında toplanmışlar masanın üzerinde büyük bir maket vardı önlerinde laptoplarıyla çalışıyorlardı. Bizi gördüklerinde kafalarını laptoplardan kaldırdılar.
Alev gözlüklerini çıkartıp ayağa kalktı ve bize sarıldı. “Geleceğinden haberim yoktu” dedi samimi bir şekilde. Bu kızda haddinden fazla sıcak kanlıydı yani benim tam tersim.
“Evet sürpriz yapalım dedik.” Sefa’ya da sarıldım. Sefa’nın bizi beklemediği her halinden belliydi. “Hoş geldiniz” dedi. Demek Sefa tayfayla çalışıyordu. Bu iyiydi işte.
Suna da Sefa ve Alev’e sarıldı.
Arda “Sibel gelmedi mi?” dedi bana dikkatlice bakarken.
“Hayır” dedim sandalyeye otururken.
Berk “Sibel de gelse iyi olurdu” dedi Onur’a bakarken. Onur’a baktığımda koltuğa rahat bir şekilde oturmuş burnu kaf dağında gibi görünüyordu.
“Onun dersi var” dedim. “Dersten sonra sevgilisiyle buluşacak. Size çikolata getirdik.” Çikolatayı elimle sallayıp masaya koydum.
“Ne içersiniz?” diye sordu Alev. Herkes söyledikten sonra telefondan birini aradı.
Çikolata alıp ağzıma attım. Şuan burada Pamir yoktu. Yokluğu mu daha iyiydi yoksa olmaması mı karar veremedim. Hemen bu çelişkiden vazgeçtim. Tabii ki de olmaması daha iyiydi. Kuralları hatırla!
Onlar iş ile ilgili çalışırken sıkıldım. Suna da Sefa’nın yanında telefonuna bakıyordu. Ayağa kalktım. “Babamın yanına gidiyorum. Suna istersen sende gel,” dedim.
“Ben burada iyiyim, sen keyfine bak” dedi.
“Tamam,” diyerek yanlarından ayrıldım. Babamın bulunduğu kata geldiğimde sekreterin yanına gittim. Asistan kadın hemen beni tanıdı. Neyse en azından biri beni tanıyordu. Samimi bir şekilde karşıladığı için onunla kısa bir şekilde sohbet ettim. Adının Zuhal olduğunu öğrendim. Bir çocuğu vardı.
Babamı sorduğumda “Odasında. Yanında asistanı ve oğlu var” dedi. Eray kim bilir yine ne yaptı diye düşünürken kapıyı tıkladım. “Gir” sesini duyunca kapıyı açtım. Babam beni görünce ilk önce şaşırdı ve daha sonra ayağa kalkıp bana sarıldı. Küt kesim saçları, esmer, dolgun bir kadın vardı yanında. Genç güzel bir kadındı. Bu kadını daha önce görmemiştim.
Koltukta oturan Eray’ı görünce nutkum tutulmuştu. Üzeri başı dağılmış okul kıyafeti yırtılmıştı. Her sabah özenle yaptığı saçları bile dağınıktı. “Ne bu halin” dedim.
Babam sıkıntıyla “Okulda kavga etmiş” dedi.
Eray’ın yanına oturdum ellerimle kafasını tuttum ve sağa sola döndürüp bir şey var mı diye kontrol ettim. Yüzünde bir şey yoktu. “Çok şükür bir şeyin yok” dedim. “Ben sana söylemedim mi bir daha kavga etmek yok.” Omuzlarını silkti ve babama baktı. İster istemez gözlerim babama kaydı.
Olup bitenleri izleyen asistan hala odadan çıkmamıştı. Babam “Berna çıkabilirsin” dedi. Kız başıyla onaylayıp odadan çıktı.
Huzursuz bir sesle konuştum. “Sorun ne?”
Eray tekrar omuz silkti kafasını yere doğru eğip yorgunca nefesini koyuverdi. Bu kez babama baktım. Babam karşımızdaki koltuğa oturdu. “Okulda bir kaç çocuk Eray ile alay etmiş. Eray da çocuğa saldırmış ama okul yönetimi gereğini yapacak.”
“Neden alay etmiş baba?”
Babam gerginliği dağıtmak istercesine gülümsedi. “Bazen çocuklar acımasız olabiliyor” dedi. “Eray ile konuştuk o çocukların söylediklerini unuttuk. Değil mi Eray?” Eray başını salladı.
“Ne söylediler?” dedim üsteleyerek.
“Benim ailemin yalan olduğunu, Bozdağların sığıntısı olduğumu falan söylediler. Ha birde annemin intihar ettiğini öğrenmişler baya üzerime geldiler. Bende gerekeni yaptım” dedi Eray. Üzüldüğü her halinden belliydi.
“Nasıl ya?” dedim sinirlenerek.
“Zengin bebeleri işte” dedi Eray burnundan soluyarak. “Ama güzel dövdüm.”
“Aferin sana” dedim gurur duyarak.
Babam bana bir bakış attı uyarır bir tonla “Kötü örnek olma kardeşine” dedi.
“Ama baba.” Sözümü kesti.
“Küçük hanım sorunlarımızı böyle çözemeyiz” dedi bakışlarını benden çekip Eray’a yöneltti. “Eray bir daha kavga etmek yok dövmek hiç yok.” Babam benimle çocuk gibi Eray ile de yetişkin gibi konuşuyordu. Eray kendisinden çocuk gibi bahsedilmesinden hoşlanmadığını biliyordu. “Benim toplantım var siz keyfinize bakın ya da isterseniz eve gidin.”
Ayağa kalktım. “Sen bizi düşünme baba biz başımızın çaresine bakarız.” Eray'ın üzerine saçına çeki düzen verdikten sonra beraber odadan çıktık. Birkaç adım atmıştım ki Eray beni durdurdu. “Bak bak” dedi fısıltıyla. Dediği yere baktım. Uzun boylu, iri yarı esmer bir adam telefonla konuşuyordu. Yüzünde gözünün altından başlayan dudağının kenarında biten yara izi vardı.
“Kim o?” diye sordum.
“Salih’e para veren adam.”
Adama tekrar baktım. Ellerini kel kafasının arasına götürerek kafasını kaşıdı. Hafızamı zorladım. Evet bende görmüştüm bu adamı. Salih’e para verirken. Bu kat yönetici katıydı. Burada yönetici olamazdı değil mi? Bir tane odanın içine girdi. Babamın asistanları masalarında oturuyorlardı.
“Zuhal Hanım” dedim. “Az önceki beyefendi kimin odasına girdi?”
“Hasan Bey mi?”
“Evet.”
“Metin Bey’in odasına. Burada çalışandır kendisi daha çok saha işlerine bakar. Metin Bey’in sağ kolu diyebiliriz.”
Yutkundum. “Anladım” dedim boş boş bakarken. Asansöre bindik. Aklım da bin bir türlü düşünce geçiyordu ama hepsi bir belirsizlikten ibaretti. Göğüs kafesim daralıyordu. Bu nasıl olabilirdi?
“Metin amca mı?” dedi Eray.
“Ne?” dedim hala şoku üzerimden atamamıştım.
“Yani seni kaçıran” derken sözünü kestim.
“Hayır” dedim. “O olamaz. Babamın en yakın arkadaşı hatta kardeşi gibi.” Pamir’in babası olabilir miydi? Annemi öldüren, beni kaçıran... Olabilirdi. Hayır olamazdı. Olmazdı. Olmamalıydı. “Kafam karmakarışık Eray” dedim nefes almakta zorlanırken. Sonra Eray’ın siyah gözlerine baktım. “Eray bu aramızda tamam mı? Kimseye bir şey söylemeyeceğiz.”
“Tamam Alisya kimseye söylemem ama bu işte beraberiz” dedi o cüretkar siyah gözleriyle bana bakarken.
“Anlaştık. Kimseye bir şey çaktırma.”
“Hakaret sayarım. Ayıp ettin.”
“Laflara bak laflara. İleri zekalım.”
Onur’un odasına geldiğimizde Berk koltukta uzanıyor, Arda duvarda top sektiriyordu. Alev ve Sefa bilgisayar başında Suna da yanlarında telefona bakıyordu. Onur koltuğuna oturmuş yerinde dart oynuyordu. Çalışmayı bırakıp salmışlardı kendilerini. Pamir hala ortada yoktu.
Sefa’ya kaş göz yaptım. “Alev biraz ara verelim” dedi Sefa ayağa kalkıp terasa giderken peşinden gittim. Kimse bizi duyamayacağı için rahattım.
“Ee” dedim. “Nasıl gidiyor iş hayatı.”
“Gördüğün gibi çok merak ediyorsan şimdilik bir sorun yok patron.”
“İyi güzel.”
“Buraya ajan olarak mı girdim?” diye sordu kaşlarını çatarken.
“Tam öyle değil ama artık haber kaynağım sensin” dedim göz kırparak. “Metin amcanın sağ kolu Hasan gözün üstünde olsun.”
“Neden?”
“Salih’in para aldığı adam o.”
Kaşları havalandı. “Emin misin?”
“Eminim Eray da görmüş.” Gözlerim uzaklara daldı.
“Başka bir şey daha var Alisya, hadi anlat” dedi Sefa bir süre sonra.
Kısık bir sesle “Yok bir şey” dedim.
“Hayır kabul etmiyorum. Anlat” derken soru soran gözlerle bana bakıyor nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum.
“Ceylin çok güzel, akıllı, okulda da başarılı herkes onu seviyor babam bile onu seviyor.” Söylerken bile içim acımıştı.
“Evet akıllı kız, anlayışlı.”
İstemsizce ters ters yüzüne baktım. Sefa anlamayarak yüzüme baktı sonra tespitini dile getirdi. “Kıskanıyorsun.”
İtiraz etmedim belki de. “Sende seviyorsun o kızı.”
Sefa söylemek ve söylememek arasında kalırken dik dik yüzüne baktım. “Aslında iyi kız, Pamir ile aralarında bir şey var diye mi kötü senin için.” Sessiz kaldım saçlarımla oynamaya başladım. Midemde bulanmaya başlıyordu. Sözlerine devam etti Sefa. “Seni anlıyorum. Bazen duygularımızı başkalarıyla paylaşmak istemeyiz.”
“Sadece Pamir’e karşı tam ne hissettiğimi bilmiyorum. Onu merak ediyorum. Onu düşünüyorum. Onun yaşadıklarını bilmek istiyorum. Diğer insanlardan bana farklı geliyor. Bu da beni, onu merak etmeme itiyor” dedim. Delirmiş gibi bir halim vardı ama bunu sadece Sefa’ya anlatabildim bu anda. “İnsanlar birini düşündüğün de onun esiri olduğunu sanarken ben ise kendimi rahat belki de özgür hissediyorum.” Sefa’ya bakmıyordum ama benim yanımda benim sözümü kesmeden beni dinliyordu. Bu konuda başka da bir şey söylemek istemedim.
O da bunu fark edince “Pamir değişik biri. Üniversite de alttan bir sürü dersi varmış. Diğerleri bu yıl mezun olacakken onun zor gibi görünüyor. Dersleriyle pek ilgili değil. Hatta hayatla ilgili bir tutumu bile yok” dedi.
Sefa’ya döndüm. “Onun acı çektiğini düşünüyorum. Bir yandan da bu umursamaz hali şımarıkmış gibi geliyor.”
Omuz silkti. “Olabilir.”
“Bu arada da Ceylin den hoşlanmıyorum. Bana yapmacık geliyor.”
“Tamam ona da dikkat ederim” dedi söz dinleyen bir çocuk gibi. Sefa hassas kalpli iyi bir insandı. Herkesi kendi gibi zannediyordu. Belki de en kötü huyu da buydu.
Eray geldi. “Bensiz ne konuşuyorsunuz?”
“Önemli bir şey değil” dedi Sefa.
Eray şüpheyle bizi baksa da üstelemedi. “Hadi eve gidelim” dedim Eray’a doğru.
Eve geldiğimde bir kargaşanın ortasına düşmüş gibiydim. Onur’un odasında Nazan’ın bağırışları duyuluyordu.
“Eray, sen odana git.”
“Kavga var duymuyor musun? Nasıl giderim?” Hiç söz dinlemezdi.
“Aaa! Sende iyice kavgacı bir şey oldun.”
“Biz mahallede büyüdük böyle şeylere alışkınız.” Biz kapının önünde konuşurken Nazan sinirden kıpkırmızı olmuş bir şekilde odadan çıkıp bize bir bakış attı ve yanımızdan geçip gitti. Odanın kapısını açık bıraktığı için içeriye baktım. Şule yatağın yanında yere diz çökmüş ağlıyordu. Yatağın üzerinde Onur’un gömleği vardı. Olanları az biraz tahmin ediyordum.
“Ben anladım olayı” dedi Eray.
“Anlamasaydın şaşardım zaten.”
Şule bizi görünce ayağa kalktı. Gözyaşlarını ellerine silerken kıza üzülmüştüm. “Rahat ol lütfen!” dedim. Şule’nin yanına giderken Eray olayı anlayıp merakı sönünce kendi odasına gitmişti.
“Onur sana göre değil” dedim
“Az önce Nazan Hanım güzel bir dille dile getirdi” derken sesi cılız ve ağlamaklıydı. Güzel dille falan söylemediğine eminim. Kızı ağlatmış kendisi de sinirden kıpkırmızı olmuştu zaten. Böyle konuşmalarda iyi değildim.
“Tam olarak öyle söylemek istemedim. Yani başka hayallerin olmalı. Gençsin, güzelsin daha önüne güzel fırsatlar çıkar. Ailen senin için nasıl çırpınıyor? Okulunu bitir. Hem çalışıp hem de üniversite sınavına hazırlanıyorsun. Sınavına odaklan” dedim nefes alıp verirken yumuşak bir sesle devam ettim. “Biliyorum her şey zamanında yaşanınca güzel ama o zaman bu zaman değil. Bazı şeylerin oluru olmaz. Eğer bana fikrimi sorarsan seninkisi sadece bir hayranlık ve senin sevgini Onur’un hakkettiğini düşünmüyorum.” Ama daha fazla üstüne gitmenin bir anlamı yoktu.
Burnunu çekerek daha fazla ağlamamak için dudaklarını birbirine bastırıp kendine engel olmaya çalıştı. Boğazından kurtulan hıçkırıktan kurtulduktan sonra biraz sakinleşmesini bekledim. “Lütfen Onur beye bir şey söylemeyin.”
Elini tuttum. “Merak etme aramızda.” Başını sallayarak odadan çıkarken Şule’ye baktım. Unut denildiği zamanda unutulmuyordu ki zavallı kız.
Odama girdiğimde kendimi yatağa attım. Kafamın içi karma karışıktı. Acaba Sefa’nın dediği gibi Ceylin’i kıskanıyor olabilir miydim? Fazla zaman geçmeden Sibel’i aradım. “Kızım acil değilse sonra konuşuruz” dedi Sibel fısıltıyla.
“Sen neden fısıltıyla konuşuyorsun?” diye sordum büyük bir merakla. “Ne haltlar karıştırıyorsun Sibel?”
“Aman be Alisya! Önemsiz işler peşindeyim. Beni meşgul etme” diyerek telefonu suratıma kapattı. Şuna bak ya! Tekrar aradım.
“Alisya acil işim var” dedi. “Dur dur.” Bir gürültü koptu. Bu kız neler karıştırıyordu. “Abi önümüzdeki arabayı sakın kaçırma.”
“Çabuk söyle valla konuşmam bir daha.”
“Off!” diye bir ses duydum. “Onur’u takip ediyorum. Burada acayip bir şeyler dönüyor.”
“Ne gibi?”
“Bilmiyorum izin verirsen öğreneceğim.”
“Bana hemen konum at geliyorum.” Sibel huzursuz bir şekilde homurdansa da kabul etti. Taksi durağının telefon numarasını iyi ki almayı akıl etmiştim.
Taksiyle Sibel’in attığı canlı konumu takip ediyordum. O bir yerde durunca taksi de beni o konuma getirmiş hava da kararmıştı. Taksiden indiğimde soğuk hava yüzüme çarparken ürperdim. Havalar daha da bir soğumuştu ama yakın yerden gelen sesler daha da kanımı dondurdu. Ah Sibel! Beni nereye sürükledin böyle. Gerçi kabahat bendeydi. İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir diye boşuna dememişler. Dar karanlık bir sokaktaydım. Etraf pek tekin değildi ve üstelik etrafta serseri insanlar dolaşıyordu. Sibel’in attığı konuma tekrar baktım. Sibel buralarda bir yerlerdeydi. Sessiz adımlarla yürürken Sibel’i aradım. Konuma doğru yürüyordum. Sesler daha da arttı. Bir kadın çığlığı duyduğumda yerimde kaldım. Ses tanıdıktı. Sibel’in sesiydi.
Sese doğru koşmaya başladım. Bir basketbol sahasının içinde kavga edenleri gördüm. Basketbol sahasının önündeki arabalar tanıdıktı. Onur’un arabası az ötede Pamir, Arda ve Berk’in arabaları vardı. İçeride kavga edenler bizimkilerdi. Sahanın içine doğru koşarak gittim. Savaş'ı gördüğümde midem bulanmaya başlamıştı. Savaş ve onun arkadaşlarıyla kavga ediyorlardı. Üzerimdeki şoku attıktan sonra Onur’a arkadan biri elindeki beyzbol sopayla vuracakken elimdeki çantayı kafasına geçirdim. Onur arkasına döndüğünde beni görünce ağzı bir karış açıldı ama hemen toparlayıp adamı etkisiz hale getirdi.
“Senin ne işiniz var burada?” dedi. Sadece masumca gülümsedim. “Hadi kenara çekil” diye bağırdı. O beni arkasına alınca gözlerim Sibel’i buldu ve Pamir ile birlikte aynı adama vuruyorlardı. Adam onlardan kaçınca Pamir kendini yere attı. Kargaşanın ortasında Sibel ve Pamir’e doğru hızlı adımlarla yürürken Onur bana seslendi ama cevap vermedim. Elimde ki çantamı sıkıca tutuyordum. Sibel, Pamir’in başındaydı yanlarına ulaşmam çok kolay olmadı.
“Ne oldu?” dedim endişeyle.
“Fena dayak yedi” dedi Sibel. “Ayakta duracak hali yok.”
“Abartmayın kızlar hala çakı gibiyim” derken ağzından kan geldi. Yüzü perişan haldeydi. Biz Pamir ile ilgilenirken polis siren sesi duyulmaya başladı ve polisler arabadan inip bize doğru geldiler. Far görmüş tavşan gibi birbirimize bakmak dışında bir şey yapamadık. Polisler bizi alıp karakola götürdüğünde hala şaka gibi geliyordu. Hepimiz komiserin karşısına dizilmiştik.
Sibel resmen yalvarıyordu. “Polis amca valla bizim bir suçumuz yok. Biz bir şey yapmadık.”
Kırlaşmış saçları, acı kahverengi gözleriyle bize tek tek bakarken. “Bir şey yapmadığınız için mi bu haldesiniz.” Hepimiz ayaktayken Pamir oturuyordu çünkü en çok hasarı o görmüştü. Onur da dahil herkes perişan haldeydi. Sibel ve ben hariç.
“Ne varmış halimde polis amca gayet iyiyim” dedi Sibel. “Tek suçum arkadaşımla o saatte oradan geçmek mi?” Arkadaşım dediği kişi bendim.
“Evet polis amca bizim bir suçumuz günahımız yok. Lütfen bizi bırakın!” dedim Sibel’e ayak uyduruyordum.
Adam bıkkın bir nefes verdi. “Aileniz gelsin bakalım. Düşünürüz.”
“Ne?” dedim korkuyla. Babam ve dedem öğrenirse hiç iyi olmazdı. Sibel de aile kelimesini duyunca benim gibi yüzü bembeyaz olmuştu. “Bizim ailemiz yok polis amca” derken Sibel ağlamaya başladı. “Bizim kimsemiz yok.”
“Aynen biz yetimiz” dedim. Gözlerim doldu. Sibel ile gayet iyi gidiyorduk. Diğerleri de şaşkın şaşkın bize bakıyorlardı.
“İkiniz de kesin sesinizi yoksa yalancılıktan bir hafta burada misafirimiz olursunuz.” Tam Sibel ağzını açmıştı ki kolunu tuttum.
“Siz ikiniz bu çocukları tanıyor musunuz?”
Sibel “Valla tanımıyorum benim ne işim olur bu serserilerle. Ben aile kızı hanım hanımcık biriyim” dedi. O kadar inandırıcı konuşuyordu ki Sibel’i tanımasam inanırdım söylediklerine.
Savaş daha fazla dayanamadı. “Biz lise arkadaşıyız” dedi.
“Sadece ayni lisede okuduk. Arkadaş falan değilim. Ne işim olur senin gibi biriyle?” dedi Sibel yüzünü buruştururken.
“Ne lise arkadaşı ama” dedi Pamir oturduğu yerden tiksintiyle Savaş’a bakarken. Pamir ve Savaş’ın yüzünde bu iş burada kalmadı gibi bakışları vardı. Savaş bizi tehdit etmişti daha önce umarım kavganın sebebi ben değilimdir. Savaş, Pamir’in üstüne atlarken küfür etti. Cemil Savaş’ı tuttu. Cemil ile aynı liseden mezunduk.
“Hey! Kendinize gelin. Nerede olduğunuzu unuttunuz galiba.” Polis amca bize kızarken herkes birbirini öldürecek gibi bakıyordu. Sibel ile biz içeride başka polis memurun arkasına sığındık.
“Biz basketbol oynarken küçük bir anlaşmazlık yaşadık komiserim” dedi Savaş’ın arkadaşı Ramazan.
“Belli çok küçük” dedi Sibel Onur’un morarmış yüzünü, kanayan burnunu gösterirken. Onur, Sibel’e ters ters baktı. “Görmüyor musun?” dedi Onur Ramazan’ın kanlı yüzünü kırılmış kolunu gösterdi.
“Oğlum ortada top falan yoktu” dedi Polis amca.
“Polis amca görmüyor musun topu?” diyerek Savaş’ı gösterdi Arda. Yine bir karmaşa çıktı. Herkes birbirine girmeye hazırlandı ama polis amca tekrar bağırdı. İki tarafta pimi çekilmiş bomba gibiydi.
“Polis amca görüyorsun? Bunların derdi kendileriyle. Lütfen bizi bırakın ailemize haber vermeyin.” Sibel yalancı gözyaşlarını silerken tekrar yalvardı.
Polis amca Sibel’i takmadan erkeklere döndü. “Doğru söyleyin kız meselesi yüzünden mi kavga ettiniz?”
“Polis amca kız meselesi falan değil. Lütfen ailemize haber vermeyin. Arkadaşımız Pamir’i tek başına sıkıştırıp dövmüşler görüyorsunuz arkadaşımızın halini. Bu resmen nefsi müdafaa değil mi?” dedi Berk.
“Hani oyun oynarken anlaşmazlık yaşamıştınız” dedi polis amca. Çetin ceviz gibiydi mübarek. “Doğru mu söylüyor?” dedi Savaş ve arkadaşlarına bakarken.
“Yok komiserim yalan söylüyor. O bizi sıkıştırdı” dedi Ramazan.
“Bir kişi mi sıkıştırdı sizi?” dedi Polis amca Savaşlara bakarken.
“Yok olur mu öyle şey” dedi Savaş.
“Yok öyle değil yok böyle değil. Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Niçin kavga ettiniz?”
“Ben herkesten şikayetçiyim kızlardan da” dedi Nazım. “Sibel bana vurdu.”
“Ben de şikayetçiyim” dedi Sibel. “Kulüpte bizi kandırdılar bu Savaş ve arkadaşları. Alisya ile bana kulüpte içeceğimize ilaç attılar.”
Ağzım bir karış açık Sibel’e bakıyordum. Ulu orta her şeyi çarşaf çarşaf serecekti ortaya. Polis amca bana bakıp “Doğru mu?” diye sordu.
“Doğru ama” dedim.
“Yalan borcumuz mu var polis amca biz mağdur durumdayız.” Sibel açtı ağzını yumdu gözünü. “Bu çocuk bizi rahatsız ediyor.”
“Aferin Sibel” dedim kinayeli.
“Bu çocuk” dedi Ramazan. Koltukta oturan Pamir’i gösterdi. “Savaş’ın manitasına göz koydu.” Manitası derken de bana baktı.
Savaş’ın manitası kim? Kime göz koydu? Ece mi? Pamir Ece’yi nereden tanıyor? Herkes neden bana bakıyor?
“Bu yüzden mi kavga ettiniz?” diye sordu polis amca ciddiyetle.
“Bu yüzden mi kavga ettik?” dedi Arda. Onun da kafası karışmıştı.
“Yok polis amca bizim kavgayla işimiz olmaz” Sibel polis amcanın beynini çorba yapmıştı.
“Siz benimle dalga mı geçiyorsun? Neden kavga ettiğinizi bilmiyor musunuz?”
“Ay ben delireceğim! Polis amca biz kavga etmedik” dedi Sibel her şeyi kendi üzerine alınarak.
“Kızım sus artık!” derken polis amca burnundan solumaya başladı. “Kimliklerden bir şey çıkmadı mı?”
İçerideki polis memuru “Hepsi temiz” dedi.
Polis amca kimliklere bakarken “Alisya ve Onur Bozdağ kardeş misiniz?” diye sordu.
“Kuzeniz” dedi Onur.
“Alisya hani bunların hiçbirini tanımıyordun?” derken polis amca bana bakıyordu. Mahcup bir şekilde başımı öne eğdim.
“Ben bunlarla daha fazla uğraşamam. Ailelerine haber verin. Atın bunları da nezarethaneye” derken ciddi ve sinirliydi polis amca.
Hep bir ağızdan itiraz ettik ama çetin ceviz polis amca bizi nezarethaneye attı.
Demir parmaklara tekme attım. “Hadi ama çıkarın bizi buradan!” diye bağırdım.
Yanımdaki Sibel “Sinirden çıldırmak üzereyim” dedi.
Demir parmaklara bir tekme daha atıp sırtımı duvara yaslayıp oturdum.
Yan hücredeki Onur bize doğru baktı. “Bağırmayın artık başım şişti” derken gayet rahattı.
Sibel avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Burada bile birbiriyle uğraşıyorlardı. Kimse Sibel ile uğraşmak istemediği için bir şey söylemediler. Sibel uzun süre bağırdıktan sonra yorulmuş olmalı ki sustu ve yanıma oturdu.
“Sen neden beni aramıştın?” diye sordu. Omuz silktim. “Boş ver.”
“Hadi söyle” dedi ısrar edercesine.
Yan tarafımızdaki hücredekilere baktım ama pek bizimle ilgilenmiyorlardı.
“Ben Ceylin’i kıskanıyorum galiba” dedim sesim titrerken.
Sibel kahkahalarla güldü. “ Bu baya komikmiş” dedi. Gerçekten çok eğleniyordu. “Sen Ceylin’in nesini kıskanacaksın? O seni kıskanıyor olmasın?” Düşünüyormuş gibi yaptı. “Babanın şirketinde çalışıyor. Hem sen demedin mi? Annesi babana asılıyormuş.”
Düşündükten sonra “Haklısın” dedim. “Ben onun nesini kıskanayım.” Sefa ile Sibel’in arasında fark buydu işte.
“Ceylin, seni kıskanıyordur belki de.” Sibel ayağa kalkıp yan taraftaki hücreye doğru gitti. “Olay nasıl oldu ya? Neden birbirinize girdiniz?”
Arda hemen bizim demir parmaklıklara doğru geldi. “Savaş denen mendebur Pamir’i arayıp ileri geri konuşurken duydum. Pamir arabaya atlayıp gitti. Hemen onun peşinden giderken olay var diye ekibi topladım. Ben Pamir’e yetişene kadar tek yakalayıp bu hale getirmişler” dedi Arda. “Sizin nasıl haberiniz oldu?” Can alıcı soruyu Arda sormuş bulundu.
“Biz oradan geçiyorduk” dedi Sibel gözlerini kaçırarak.
Onur “Nasıl haberi olacak? Beni takip etmiş” dedi gözleri Sibel’in üzerinde.
“Tövbe! Allah kuru iftiradan saklasın” derken Sibel çok rahattı.
“Sus kız çarpılacaksın” dedi Onur. “Alisya’yı niye bu olaya karıştırıyorsun?”
Berk imayla Onur’a “Siz Sibel ile birlikte miydiniz ki seni takip etsin” dedi. “Tabii ya birlikteydiniz.”
“Alisya’nın nasıl haberi oldu? Şirketten eve gitmemiş miydi?” dedi Arda merakla.
“Siz beni karıştırmayın” dedim.
“Karıştırmayalım mı? Kavga zaten senin yüzünden çıktı” dedi Ramazan. Bana ters ters bakıyordu.
Pamir oturduğu yerden Ramazan’ın üzerine atlayacak gibi bakıyordu. “O ağzını kapat yoksa ben kapatırsam hiç iyi olmaz.”
Savaş ayağa kalkıp “Kapatsana ağzını bakalım nasıl kapatıyorsun görelim” dedi. Cemil Savaş’ı kalktığı yere oturttu.
“Ya bir durun” dedim. Olayın kapanmasını istiyordum. ”Ailelerimiz birazdan gelir çıkartırlar bizi buradan.”
Savaş “Bu konu burada bitmedi Alisya” dedi tehdit eder gibi.
“Alisya’nın adını bir daha anmayacaksın” derken Pamir ayağa fırlayıp Savaş’ın yüzüne yumruk attı. Ortalık yine karışırken polis memuru gelip bizi uyardı. Herkes sakinleşmese de bakışlarıyla konuşuyorlardı.
“Bu iş burada bitmedi” dedi Savaş.
Onur gözlerini Sibel’e dikip “Bu içeceklere ilaç atma meselesi nedir?” diye sordu. Tam adamına sormuştu. Sibel canı sıkılıyor olmalı ki dünden razıymış gibi olayı anlatmaya başladı. ”Sus” deyip cimcik atsam da fayda etmedi. Melahat teyze moduna girmişti. Damarlarındaki kan aynı kandı.
Ben oturduğum yerde şekilden şekle girerken herkes pür dikkat Sibel’i dinliyordu. Lisede Savaş ile çıktığımdan başlayıp Ece’yi de araya katarak Pamir’in beni o gece kurtarmasına kadar her şeyi bir bir ortaya dökmüştü. Bir an duraksadı ve yüzünü bana döndü. Geçte olsa ne yaptığını anladı. “Özür dilerim” diye fısıldadı mahcupça. Ama artık ne fayda!
Arda ve Berk ağzı açık bir şekilde dinlerken Onur küplere binmişti.
Cemil “ Yuh bee! Bunu da mı yaptın?” dedi. Ramazan da Savaş’a iğrenerek bakıyordu.
Arda bana baktı. “Pamir ile daha önce tanıştığını neden söylemedin?” diye sordu hayal kırıklığı içinde.
Arda öyle bir sormuştu ki kendimi suçlu hissettim. “Tek başıma aldığım bir karar değildi” deyip topu Pamir’e attım. Pamir sadece omuz silkti. Onur alınmış şekilde “Bana bile söylemediniz” derken sesinde bariz kırgınlık belliydi. Onur daha fazla dayanamayıp Savaş’ın üzerine yürüdü. “Bir daha seni kuzenimin ve Sibel’in yanında görürsem...” Cümlesini tamamlayamadan polis memurunun sesi duyuldu. Bu iş iki taraf içinde burada bitmemişti. Polis memurunun arkasından gelen ailelerimizi görünce sevindim. Şimdilik konu kapanmıştı.
Sibel’e dönüp “Sibel bir müddet konuşmayalım” derken ciddiydim.
Polis memuru “Siz dördünüz çıkıyorsunuz” diyerek Savaşları gösterdi. Savaş giderken son kez dik dik yüzüme baktı. Sanki olaylarda benim suçum varmış gibi.
Polis memuru bizimde kapıyı açtı. “Sibel çıkabilirsin” dedi. Sibel bana üzgün üzgün bakarken babasının yanına suçlu bir çocuk gibi gitti. Sonra içeriye babam, Metin amca ve Tamer amca girince yüzlerine bakılmıyordu. Çok sinirliydiler. Metin amca Pamir’i görünce yüzünü buruşturdu. “Çık çık” sesi çıkarırken başını iki yana salladı. Gördüklerinden pek memnun değildi ve derin bir iç çekti. Pamir’in hali çok kötü görünüyordu onu görünce içim acıdı. Karakoldan sonra hastaneye gitmesi gerekiyordu. Metin amca “Oğlum seni bu gece buradan çıkarmayacaktım ama şu haline acıdığım için dua et!” dedi.
Metin amca polis memuruna “Şu yaralıyı çıkartalım” dedi ve onlarda gitti.
Onur dengesizi oturduğu yerden hiç kalkmadı gayet rahat görünmeye çalışıyordu. Ben zaten babamı görür görmez ayağa kalkmış önümdeki demir parmaklara tutunuyordum. Bizi burada bırakmazlardı değil mi?
Tamer amca bana bakıp “Üzüm üzüme baka baka kararırmış” deyip gözlerini benden çekip ters ters Onur’a baktı. Babamın ağzını bıçak açmıyordu.
İçeriye topuklu ayakkabı sesi ardından da Nazan yengem göründü. “Benim oğluşumun burada ne işi var? Çıkarın onu buradan.”
Tamer amca eşine bakıp “Sana gelme demiştim” dedi.
“Gelmeseydim de bu çocuk geceyi burada mı geçirseydi?” dedi Nazan. Polis memuruna döndü. “Çıkarın benim oğluşumu lütfen!” dedi. Polis memuru Onur’u da çıkardı. Nazan yenge, Onur’un yüzünü görünce “Oğluşum ne yaptılar sana? Hepsinden şikayetçiyim” dedi.
Tamer amca uyarır bir tonda “Şikayet işlerine girme biz suçlu çıkarız” dedi.
Nazan yenge, Onur’u kollarına aldı. Oğluşunun yanaklarını da öpmüştü. Tamer amca “ Ne yapacağım ben sizinle” dedi bezgince. Onur’un umurunda bile değildim.
Babam yüzüme bile bakmadan “Çıkartalım hepsini” dedi. Biz babamın arkasından koyun gibi ilerlerken Arda ve Berk’in babaları da sinirli halde gelmişti. Karakoldan çıktıktan sonra Harun amcanın açtığı kapıdan arabaya bindim.
Oy ve yorum yapmadan geçmeyin lütfen!
Bölüm etkileşimi
