27. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 27
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 27
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime · Okuduğun bölüm
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum gençler 🌸
Instagram: @yazem__
Tiktok: @yazem__
☆Sevgi bazı insanlara haramdı. Bazı insanlar sevilmemeli sevmemeliydi☆
Cumartesi günüm oldukça sıkıcı ilerliyordu. Onur arkadaşlarıyla bir yerlere gitmişti. Beni de davet etti ama Pamir de onlarla birlikte olacağı için bu yüzden direk reddettim. Büyükannem ve dedem eski arkadaşlarının yanına İzmir’e gitmişlerdi. Tamer amcam ve eşi Nazan da tam olarak nereye gittiklerini bilmesem de gezmeye gitmişlerdi. Onur da dahil herkes Pazar günü döneceklerdi. Evde yalnızca babam, Eray ve ben kalmıştık. Babamın çalışma odasında kitaplarını karıştırıyordum.
Bu kitaplar babamın kitapları olamazdı değil mi? Çünkü babam aşktan ve romantizmden ne anlardı diye düşündüm ama annemi çok sevdiğini biliyordum. Büyükannem de “Yıldırım hiç unutamadı Fulya’yı. O günden sonra kendini işe kaptırdı ve birde seni bulmaya” demişti.
Tabii gerilim, korku, klasik, bilim kurgu, fantastik gibi türlerden de eserler vardı. Babam... Babamı yeterince iyi tanımıyordum lakin içinde çok derin duygular besleyen sert görünüşünün ardında masum bir çocuk yatıyordu. Neydi onu bu hala getiren? Yaşadıkları mı? Ya da yarım kalmışlığı mı? Yoksa yaşayamadıkları mı? Elimi rafların üzerinde dolaştırdığım da Kürk Mantolu Madonna kitabında durdum ve elime aldım. “Yine karşılaştık he” diye mırıldandım.
Ruhumda ezici bir çaresizlik hissettim. Aklımdan hiç çıkmayan Pamir’i hatırladım. Bu kitap bana onu hatırlatıyordu aslında onu hatırlamak benim suçumdu ona bu kitabı hediye etmemeliydim. Bir an dalgınlığıma gelmiş olmalı. Sahilde geçirdiğimiz zaman ne güzeldi. O zaman daha sempatik geliyordu bana. Hiç yaşamadığım duyguları yaşatmıştı. Bu kitap hakkındaki söyledikleri neredeyse benimle aynı fikirdeydi. Resmen dilimin ucundakileri bile söylemişti. Birisiyle tamamlanmak bu olsa gerek. Hatta bazen saflığımla eğleneceğini arkamdan güleceğini bile düşünmüştüm ama o ‘Seni anlıyorum’ demişti. Ne kadar anlamasa da.
Bir an eğer bunlar yaşanmasaydı yani Salih ve Meral annem yaşasaydı diye düşündüm. Salih beni odaya kilitlemeseydi, eski hayatımı yaşasaydım, babam beni bulmasaydı, Pamir gitmiş bir daha gelmeseydi... Yalanlarla dolu bir hayat yaşasaydım. Nasıl olurdu? Ama Meral annem yaşamalıydı. Gün yüzü görmemiş hep ezilmiş yaşamanın ne olduğunu bile bilmiyordu. Gerçekten hayat çok acımasızdı. Salih ölmeden önce “O kadın” diye hitap etmişti. “Hiçbir zaman sevmedi beni” demişti. Sanki kendisi sevmiş gibi. Meral annem sevmişti onu. Sevmese bunca işkenceye katlanır mıydı?
Sevgi bazı insanlara haramdı. Bazı insanlar sevilmemeli sevmemeliydi.
Gözlerim yaşarmıştı. İyi ki hayatımda Sefa, Sibel ve Eray vardı. Bunları bu kadar kolay atlatamazdım. Tabii iyi ki de babam vardı. O benim babamdı. Ben baba nedir bilmezdim. Şuan babanın ne olduğunu öğretmişti bana. Beraber öğreniyorduk. Ben babayı o da bir çocuğunun ne demek olduğunu. Şimdi de benim için Eray’a sahip çıkıyordu.
Ben bunları düşünürken babam içeriye girdi. Babam içeri girince düşüncelerim toz bulutu gibi uçup gitti. “Bulabildin mi aradığını” diye sordu.
“Evet” dedim. “Buldum.” Kitaptan bahsediyordu.
Giydiği siyah eşortman, siyah tişört ve dağınık saçlarıyla tam bir ev halindeydi ve hala daha yakışıklıydı.
Babam masasına tüm heybetiyle yerleşip dizüstü bilgisayarıyla uğraşmaya başladı. Böyle bir adam acaba anneme nasıl davranmıştı? Bana karşı oldukça sahiplenici ve koruyucuydu ama annemle aralarındaki aşkı merak ediyordum. Bunları babama soramazdım. Zaten öyle anlatacak biri de değildi. Birbirlerini çok sevdiğini, lise de tanıştıklarını, annemin çok neşeli biri olduğunu büyükannemden duymuştum ama ben daha fazlasını merak ediyordum. Babam da anlatmıştı ama sadece bilmem gerekeni.
Gerçekten annem Fulya kazayla mı ölmüştü yoksa bile isteye bir tuzakla mı? Bunlar kafamı karıştırıyordu. Babam bunların peşindeydi.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu babam.
Düşüncelerimden sıyrılıp olduğum ana geri döndüm. “Hiç dalmışım” dedim. Hala bilgisayarıyla uğraşıyordu bana göz ucuyla baktı. Elimdeki kitabı göstermeden koltuğa bırakıp yanına yaklaştım. Bilgisayar ekranına baktığımda iş ile ilgili döküman açıktı. Acaba babamın gizli aşkı var mıydı? Böyle bir adamın bu kadar yıl boyunca evlenmemesine de şaşırıyordum. Acaba sevgilin var mı diye sorsam ayıp olur muydu? Ayıp olurdu tabii. Arkasından boynuna sarıldım.
“Bugün cumartesi neden çalışıyorsun?” Babam hep çalışıyordu ben ise tembellikten başka bir şey yapmıyordum.
“Bitirmem gereken işlerim var.”
“Seni her gördüğümde çalışıyorsun. Bu kadar çalışmak iyi değil” dedim bu kadar zenginlik içinde sürekli çalışıyordu.
“Çalışmak bana iyi geliyor” dedi klavyeyi bırakıp bana döndü. “Hafta sonu at çiftliğine gidelim mi? Senin için de değişiklik olur.”
Heyecanlanarak, “Olur,” dedim. Babam heyecanlandığımı görünce mutlu oldu. Beni mutlu etmek hoşuna gittiğini düşünüyordum. Ne zaman heyecanlandığımı ya da mutlu olduğumu görse o da mutlu olup gülümsüyordu.
“Artık çok çalışmak yasak” dedim. Babam şaşırmış görünüyordu.
“Peki küçük hanım ne yapmamı istersin?” Babam yaşındakiler ne yapıyordu ki? “Az çalışmanı ve kendine zaman ayırmanı istiyorum.”
Babam biraz düşünüp, “Tamam” dedi.
“Sende yaşıtların gibi eğlenebilirsin. Onur ile neden gitmedin?”
Pamir yüzünden diyemedim. “Önceden verilmiş bir sözüm var ve çıkmam gerekiyor” dedim, böyle bir şey yoktu ama Sefa’yı ve Sibel’i görmeye gidebilirdim.
“Peki, kime verilmiş sözün var?”
“Sibel ve Sefa. Hazırlanıp çıkacağım ve sende çalışmayı bırakacaksın.” Babam başını salladı. “Söz mü?” dedim. Bakışlarından bir şey anlaşılmıyordu ama “Söz” dedi.
☆
Eray ile birlikte mahalleye geldik. “Özlemişim mahalleyi” dedi. Başımla onayladım. En son mahalleye geldiğim gün her yerde Eray’ı aramış sahilde bulmuştuk sonra sosyal hizmetler alıp götürmüştü. Şimdi yine mahalleye gelmiş yürüyorduk. Galiba bizim için mutluluk buydu. Bu kadar küçük ve basit bir şeyle mutlu olabilenlerdendik. Eray’ında yüzünde çiçekler açıyordu.
“Valla çok özlemişsin” dedim. “Yüzünden belli.”
Biraz duraksayıp yüzü soldu. “Yani özledim ama işte biliyorsun. Artık bu mahallede gidebilecek bir evim bile yok. Hatta bu dünya da gidecek bir yerim bile yok.”
Vücudum daha bir ağırlaşmış kalbimin ortasında bir acı hissettim. Henüz Eray’a söylememiştik hatta evdekilerin bile bilmediğini düşünüyordum. Babamın Eray’ı nüfusuna alacağını hatta kardeşim olacaktı. Öyleydi zaten ama resmi olacaktı işte. Şimdi erken diye söylemek istemedim. “Neden öyle söylüyorsun ki Sefa, Sibel, Melahat teyze ve Ayşen teyze var. Hepsi seni çok seviyor. Eminim bunları söylediklerini duysalar çok üzülürlerdi.” Biraz duraksadım sonra devam ettim. “Ayrıca babam ve bende varım.”
“Sence öyle mi?”
“Öyle tabii. Gittin diye ne kadar üzüldüler.” O sırada mahalle de top oynayan çocukları gördük. Çocuklar “Eray gelmiş” diye bağırıp topu bir kenara bıraktılar. Emre de yanımıza geldi koşarak. Eray az önceki yüzü solgun hali gitmiş daha bir canlı oldu. Eray’ı çocukların yanına bırakıp Sefa’nın evinin yolunu tuttum ona sürpriz yapacaktım.
Sefa’nın evin kapısına geldim ve ısrarla kapıyı çalıyordum maalesef yarım saattir kapıyı açan yoktu. Sefa’yı en son parti günü görmüştüm. Ayşen teyzenin şimdiye kadar açması gerekiyordu. Neyse ki yedek anahtarın yerini biliyordum. Anahtarı alıp kapıyı açtım ve içeri girdim.
“Ayşen teyze.”
“Sefa,” diye seslendim. Cevap yok. Acaba evde mi yoklardı.
Sefa’nın odasının kapısı açıktı içeriye baktığımda Sefa uyuyordu. Hem de bu saatte. Saat 14.07’de malak gibi yatıyordu. Sefa’yı uyandırmadım ve mutfağa gidip kahvaltı hazırladım. Tekrar Sefa’nın yanına gidip homurdana homurdana perdeleri açtım.
“Allah’ım bana uykucu diyene bak nasıl uyuyor horul horul.” Sefa bir milim bile kımıldamadı.
Başında, “Sefaa!” diye bağırdığımda doğruldu ve yarı açılmış gözleriyle bön bön bakmaya başladı. “Bu kabus, bu kabus,” diye söylenip örtüyü kafasına kadar çekti. İyice Sefa’ya yaklaştım ve üzerini açtım. “Kabus falan değil gerçek.”
Sefa şişmiş gözleriyle mağrur mağrur bana bakıyor her şekilde burada beni beklemediği anlaşılıyordu. Sonunda uyandığında ve rüya da olmadığını idrak ettiğinde konuştu. “Alisya senin burada ne işin var.”
“Nasıl ama şaşırdın değil mi? Ben adamı böyle basarım işte.” Eline aldığı yastığı bana fırlattı ve son anda kenara çekilip yastık bana ulaşmadan yere düştü. “Git başımdan uyuyacağım Alisya.”
“Hiç bir yere gitmiyorum. Hadi kalk koca bebek.” Kalkmadı ve daha çok yatağa sindi başına kadar da örtüyü çekmeyi ihmal etmedi. “Tamam, bunu sen istedin.” Mutfağa gidip bir bardak su alıp geldim ve Sefa’nın üzerine döktüm. Sefa neye uğradığını şaşırarak yataktan fırlayıp kalkması bir oldu. “Pislik, vicdansız ve bazen çok acımasız olduğunu biliyorsun değil mi?”
Masum masum ‘Biliyorum’ bakışı atıp koşarak mutfağa gittim. Arkamdan homurdandığını duyuyordum ama ne söylediğini pek umursamadım açıkçası. Kendime bir fincan çay koyup masada oturdum.
Onur’un bana açtığı instagram hesabına bakmaya başladım. Takipleştiğim kısma girdiğim de arkadaş tayfasını da eklemiş Pamir ve Ceylin de vardı. İlk Ceylin’in sayfasına baktım ve güzel fotoğrafları vardı. Pamir ile birlikte bir sürü fotoğraf...
Biraz zaman sonra sonunda Sefa masaya teşvik etmişti. Yeni duş aldığı belliydi nemli saçlarını eliyle arkaya doğru itti ve altında şort üzerinde ise siyah tişört içinde ev halindeydi.
“Sonunda çağımızın veba hastalığına sen de tutulmuşsun hayırlı olsun” dedi masaya otururken.
“Çağa ayak uydurmak gerek.”
“Oo büyük bir U dönüşü geldi.” Omzumu silktim. “Ben söylediğim de internet bağımlığı hastası olayım sen de çağa ayak uydur öyle mi?” dedi.
“Aynen öyle, ne o kıskandın mı?” diye sordum.
Ağzına zeytin atmadan önce, “Çok kıskandım şuan kıskançlıktan çatlıyorum,” dedi alay ederek. Masadaki üçüncü tabağı gözüyle işaret etti. Sence diye bir bakış attım. O da anlamıştı.
Çayımı tazelerken Sefa’ya da çay doldurdum ve lafı değiştirdim. “Bu saatte ne uykusu böyle. Ayşen teyze nerede?” Ayşen teyze evde olsa bu saate kadar zor uyurdu.
“Sabaha karşı geldim eve, arkadaşlarlaydım. Bir akrabamızın düğünü var annem Ankara’ya gitti.”
“Sen neden gitmedin? Belki Ayşen teyzenin bulduğu gelin adayını görürdün.”
Çay boğazında kaldı ve öksürmeye başladı ben ise gülüyordum. “Boş boş konuşma Alisya” dedi zar zor konuşarak. Hala daha gülüyordum. Gülmemi bastırdığımda çaydan büyük bir yudum içtim. Maalesef dilimi haşladım ve birden soğuması için dilimi çıkardım. Bunu fark eden Sefa pis pis sırıttı ve ayağa kalkıp dolaptan bir kalıp buzu alıp bana uzattı. “Allah’ın sopası yok.”
Buz kalıbını alırken Sefa’ya ters ters baktım.
“Annem öyle bir şey yapmayacağına söz verdi.” Yaramaz bir şekilde güldüm açıkçası Ayşen teyzenin ne yapacağı belli olmazdı. “Öyle söylüyorsan...”
“Öyle tabii.” Kendisi bile inanmıyordu. Sefa haşlanmış yumurtayı didiklemeye başladı. “PES ne yapıyor?” diye sordu.
Omuz silktim. “Bilmem ” İç çektim buz parçasını deliler gibi emiyordum.
“Yanındaki kızıl kimmiş?”
Sohbet hiç hoşuma gitmemeye başladı. O sırada kapı çaldı. Sefa kalkarken otur bakışı attım. Tabii ki de Sibel’di. Kahvaltı hazırlamadan önce ona da haber vermiştim.
“Oo Sibel Hanımda teşvik ettiğine göre olaylar var.”
“Sana da merhaba Sefa Bey” dedi Sibel suratsız bir halde.
“Ne oldu Sibel?” diye sordum ona da çay doldururken.
“Yok bir şey ya gece uyuyamadım.”
“Alisya’nın ağzından da laf alamıyoruz. İyi ki geldin Sibel.” Sibel soru dolu gözlerle Sefa’ya bakıyordu. “Ne oldu?”
“Haberler sizde partiden sonra kulüpte ne yaptınız?” Sibel utangaç bir halde tabağına kahvaltılıkları doldurmaya başladı. Bende ondan farksız değildim konuşmamak için ağzımı dolduruyordum. Sibel ve Onur’un ne yaşadığını bilmiyordum. Soramıyordum da çünkü bende ona anlatmak zorunda kalırdım. Zaten kendim yaşadıklarımı sindirememiştim birde onlara anlatamazdım.
“Hiçbir şey olmadı. Sıkıcı arkadaşlarıyla tanıştık. Ceylin miydi neydi adı? Pamir’in yanında çaydanlık gibi fokur fokur kaynıyordu,” dedi Sibel.
İkisine de ters ters baktım. Olaylar niye ikisine geliyordu? Resmen bana inat olsun diye yapıyorlardı.
“Kızılın adı mı?”
“Evet” dedim. “Adı Ceylin. Ayrıca Sibel, Onur ile baya iyi kaynaştı” dedim sinsi sinsi.
“Onur senin kuzenin değil mi?” Başımı salladım. “Anlamıştım zaten bir şeyler” dedi.
Sibel ve ben Sefa’ya bakakalmıştık. En son bir şeyler anlayacak kişi Sefa’ydı. Suna’nın bile yanımızda alınıp kırıldığını bile anlamayan Sefa, Sibel ve Onur’u anlamıştı.
“Ne oldu?” diye sordu Sefa merakla.
“Vay be Sefa! Gelişme var” dedim ve bir kahkaha patlattım.
Sibel hemen kendini savunmaya geçti. “O deliyle aramda hiçbir şey olamaz.”
Sefa ve ben kısa bir an göz göze geldik. “Sen öyle söylüyorsan öyledir Sibelciğim” dedim.
“Sefa sen niye gelmedin kulübe?” dedi Sibel sonra imayla baktı yüzüne. “Suna ile ne yaptınız?”
Sefa’nın boğazında yemek kaldı ve öksürmeye başladı. Sibel beline o kadar sert vurmaya başladı ki adam kambur kalacak diye korktum.
“Sibel yeter” dedim elini tutarak.
“Alisya iyiliği için uğraşıyorum.” Orası tartışılırdı.
“Sefa iyi misin? Korkutma beni” Eliyle iyiyim hareketi yaptı.
“Kötülere bir şey olmaz” dedi Sibel.
“İyileri de Allah korur” dediğinde Sefa hala daha öksürüyordu.
Sibel yineledi sorusunu “Ne yaptınız o gece Suna ile?”
“Ne yapacağız be? Suna’yı eve bıraktım sonra da eve döndüm.”
“Neden gelmediniz peki?”
“Canımız istemedi Sibel.”
Bunların arasında neler oluyordu böyle? “Benim bilmediğim bir şey mi var?” Şüpheyle ikisine de bakmaya devam ettim.
İkisi de birbirine bakarken bana döndüler. “Yok bir şey.”
Daha üstelemeyi de düşündüm ama kapı çaldı. Sefa ayağa kalktı kapıya bakmaya. Sibel’e bakış attım. Sibel ise sadece omuz silkmekle yetindi. Eray ve Emre de gelince ekip tamamlanmış oldu.
Sibel ile beraber mutfağı toparladık. Erkeklerde içeride oyun oynuyorlardı. Telefonu elime alıp sosyal medyaya girdim ve ana sayfamda Onur’un tayfalarıyla attığı fotoğraf karşımdaydı. Pamir ve Ceylin oldukça birbirlerine yakın durmuşlardı. Sibel neye baktığımı görünce yüzünü buruşturarak “Bunlar ne ayak?” diye sordu.
“Belki sağ belki de sol ayaktır” dedim dalga geçercesine.
“Sen niye gitmedin onlarla?”
“Benim onlarla ne işim olur?” dedim ilgilenmiyormuş gibi. “Sizi görmeye geldim.”
Sibel başını salladı. Mutfaktan çıkıp Sefaların yanına geçtik. Onlar oyun oynarken bizde onları izliyorduk. Sonra futboldan konu açılınca futbol maçı oynamaya kadar geldi konu.
Eray, Sibel’i kışkırtmaya başlayınca gözlerimi devirdim. “Sibel senin de bir ara futbol hünerlerini görelim” dedi bacaksız.
Sibel de ondan beter, alta kalmıyordu. “Bücür ben senin kariyerine zarar gelmesin diye arka planda duruyorum.”
“Tabii tabii” dedi Eray.
“Sibel uzatma istersen” dedim kısık sesle. Sibel beni duymadı duyduysa bile tınlamadı. “Sen benden korkuyorsan söyle Eraycığım sadece biraz ağlatırım o kadar” dedi Sibel şımarık bir kız çocuğu gibi.
Emre hemen söze atıldı. “Hadi o zaman futbol maçı oynayalım.”
Durduğum yerde sızlandım. Sefa da “Oturun oturduğunuz yerde,” deyince Eray bu kez Sefa’ya takılmaya başladı. “Sende mi korktun Sefa. Bu dershanede ders anlatmaya benzemez.”
“Senin ağzın çok açılmış Eray, birisi ağzının payını vermeli.”
“Hadi o zaman” dedi Eray ayağa fırlayarak. Bu iş hiç güzel yere gitmiyordu.
Bir saat sonunda ne olduysa kendimizi halı sahada bulduk. Mahalleden de çocukları toplamıştık. Sibel ve beni karşı takımlarda kaleci yapmışlardı. Sibel o kadar çok emindi ki iyi bir kaleci olduğuna ben ise kaçıp kaçmamak arasında kalmış bir halde neler olacağını merakla bekliyordum. Ben ne anlardım futbol oynamaktan?
Sibel yanımda egzersiz hareketleri yapıyordu. Başımı eğip Sibel’in kulağına doğru, “Sibel biz ne anlarız toptan? Hadi vazgeçelim. Çocukla çocuk olmaya ne gerek var” dedim.
“Saçmalama Alisya, onlara gününü göstereceğiz” dedi kendinden emin. “Benimle dalga geçmek neymiş görecekler. İçimde yatan Ronaldo’yu herkes görecek.”
“Sibel farkında mısın bilmiyorum ama bizi kaleci yaptılar. Hem de şuan rakibiz. İçinden çıksa çıksa Rüştü Reçber çıkması gerekiyor” dedim o da çok zor görünüyordu.
“Vay be Alisya!” dedi hayret ederek. “Sen de bana inanmıyorsun he!”
Bana alınmıştı. Somurttum. “Canım benim ya yanlış anladın” dediğimde yanımdan uzaklaştı. “Ben anlayacağımı anladım” deyip kendi takımının yanına gitti. “Haydi gençler! Gömüyor muyuz şu ezik takımı?” Çocukların hepsi Sibel’e karşılık verdi. “Gömüyoruz”
Şimdi de ezik olmuştum. Benim takımda Eray ve Emre vardı. Sefa ve Sibel karşı takımda beraberlerdi. Eray takıma ilk başta beni almak istememişti. Pis bücür!
Eray da bizi etrafına toplayıp talimat veriyordu. Sonunda “Yenilirseniz sizi buraya kendi ellerimle gömerim” dedi. Gözlerimi devirdim alt tarafı basit bir oyundu. Ne abarttılar! Eray bana dönüp, “Sakın top falan kaçırayım deme hepsini tut” dediğinde kafasına bir tane vurdum. “Ablanım lan ben senin. Benimle doğru konuş.”
“Burada abla, kardeş falan yok. Eline beline diline hakim ol!” dedi emredercesine.
Karşı takıma baktığımda Sefa da kendi takımına bir şeyler anlatıyordu.
Kalede yerimi aldım top bana gelmesin diye içimden dua etmeye başladım. Eyvah top geldi! Tabii ki de hemen toptan kaçtım ve Sefa gol atmış oldu. Sefa, “ Teşekkürler Alisyacığım” diyerek bana hayali öpücük gönderdi. Onu boğacak gibi bakıyordum. Karşı takım çok mutluydu. Eray yanıma gelip sinirli sinirli bana bakarak “Toptan kaçmak nedir ya? Top senden kaçacak. Beni deli etme!” diye uyardı.
“Allah Allah ya ben ne anlarım top tutmasından.”
Emre de “Ağzın değil elin çalışsın” dedi. Küçük çocuklara maskara olmuştum inanamıyorum.
Tekrar oyun başladığında Eray topu alıp kaleye doğru sürükledi ve sırıtarak Sibel’e laf attı. Tam ne dediğini duymasam da onu kızdırmayı başarmıştı. Eray topa vurunca Sibel öyle bir tuttu ki şoke olmuştum. Sibel olduğu yerde zıplayarak Eray’ı sinirlendirmişti. “Ne oldu Eraycığım ağlayacak mısın? Az ötede ağla buraları ıslatma” dedi neşeli bir şekilde.
Eray “Alisya!” diye bağırınca. “Laf yine niye bana geldi” diye homurdandım.
“Düzgün tut şu topu” dedi bana bakarak. “Hadi gençler moral bozmak yok. Nazar boncuğu olsun.”
Öyle böyle skor 8-4 olmuştu ve yeniliyorduk. Top bana gelmesin diye takım üstün bir çapa harcıyordu. Sibel topları öyle bir tutuyordu ki ömrü hayatında hiç maç oynamamasına rağmen bu kadar iyi olmasını beklemiyordum. Sadece iki top tutabilmiştim. Bu benim için büyük bir başarıydı ama Eray çok görüyordu. Sibel’e baktığımda takımın attığı her golle tezahürat yapıp sevinçle yerinde zıplıyordu.
Eray yine yanıma geldi. “Alisya!”
“Bağırma bana,” dedim somurtarak. Eray kafasını kalenin direğine vurmak istiyor gibi bakıyordu. “Ya toptan kaçmak nedir? Hadi onu anlarımda kalenin arkasına neden saklanıyorsun?”
Sefa orta sahadan kaleye doğru çok sert vurunca tabii ki de kaleden kaçacaktım. Ya top güzel yüzüme gelseydi resmen felaket. “Size söyledim anlamam ben kaleden falan orta sahada oynayacağım,” diye çemkirmeye başladım. Eray canından bezmiş halde bana bakarken Emre araya girdi. “Alisya doğru söylüyor. Onu kaleci yapmakla hata yaptık.”
Geç oldu ama sonunda anlamışlardı. “Zaten kalecileri hep günah keçisi seçiyorlar,” dedim homurdanarak. Sonra mahalleden Ahmet’i kaleye koydular. Beni de kaleden çıkarıp defansta oynamama karar verdiler. Bu da bir hataydı çünkü kendi kaleme gol atmıştım.
“Ya benim forvette oynamam gerekiyordu,” diye bağırdım. Sinirden kıpkırmızı olduğuma emindim. Eray beni her an sahaya gömecekmiş gibi bakıyordu. Skor 10-6 yapmayı başarmıştık ama 10 olan kazanıyordu. Böylece benim yüzümden kaybetmiştik. Sibel, Sefa ve takımı yuvarlak çember yapıp bağırarak karşımızda dönüyorlardı. Bizde kenarda takımla oturmuş onların sevincini izliyorduk.
“Üzgünüm” dedim kısık sesle.
“Olsun Alisya elinden geleni yaptın” dedi Emre.
“Ay bir de üzgünmüş,” dedi Eray beni taklit ederek.
Ayağa kalktım. “Bana bak bücür benimle doğru konuş” dedim daha fazla dayanamayarak üstüme çok geliyordu.
Eray da ayağa kalktı. “Senin yüzünden yenildik farkındasın değil mi?”
Sefa ve Sibel de yanımıza geldiler. Sefa beni tuttu. “Yok farkında değilim”
Eray sinirle “Belli belli” dedi. Pis bücür! Boyuna falan bakmadan üzerime yürümeye başladı.
“Amma da abartınız be alt tarafı oyun” diyerek bende ona doğru yürümeye başladım. Sibel beni, Sefa da Eray’ı tuttu.
Sibel, “Ya biz arkadaşız eğlendik, güldük, bitti. Ne abarttınız?” Aslında abartan en başından beri kendisi değilmiş gibi. “Siz beni en başından beri küçük gördüğünüz için kendimi göstermek istedim.” Bu konuda haklıydı.
“Tebrik ederim Sibel çok iyiydin” dedim. “Benimde topla iyi olmadığımı herkes biliyordu ama yine üzerime geliniyor” diye sitem ettim.
Eray da hatasını anlayıp daha sakin bir şekilde “Özür dilerim Alisya. Tebrikler Sibel” dedi.
“Evet herkes birbiriyle iyi olduğuna göre olay açıklığa kavuşturulmuştur” dedi Sefa. Burada işimiz bitince mahalledeki çocuklar bizden ayrıldı. Biz bize kaldık. Karnım açlıktan guruldamaya başlamıştı. Hep beraber Adana kebap yemeye gittik.
Yemekten sonra apartmanın önüne geldiğimizde lüks bir araç duruyordu önünde. Çocuklar toplanmış arabaya bakıyordu. Bizim mahalleye her zaman böyle lüks araçlar gelmezdi o yüzden insanlar merakla bakıyordu. Hepimiz şaşkın şaşkın bakarken Sibel dayanamayıp “Füsun abla hayırdır. Bu araçta kimin?” diye sordu.
Füsun abla Sibel’e iyice yaklaştı. “Kız haberin yok mu? Teyzenin oğlu gelmiş.”
Hepimiz “Ne?” dedik. Sibel “Teyzemin oğlu mu gelmiş?” diye tekrarladı. Sibel hemen herkesi geride bırakarak koşar adım apartmanın içine daldı. Eray “Bu anı kaçıramam” diyerek peşinden koştu. Sefa ve ben birbirimize bakıp onların peşinden gittik. Sibel kapının deliğinden anahtarı çeviriyordu. Eray da arkasından “Hadi hadi” diyordu aceleci tavırlarıyla.
Sibel sonunda kapıyı açınca hemen hep birlikte içeriye girdik. Melahat teyzenin tombul yanakları kıpkırmızı gözleri yaşlıydı. Elleri oğlunun elleriyle birbirine sımsıkı tutuyorlardı. Belki de Melahat teyze kaç zamandır bu günün hayali ile yanıp tutuşuyordu. Belki de hep bu anı bekleyip sonrada hayalinden bile vazgeçmiştir. Kim bilir?
Oğlunun arkası bize dönüktü. Yaşının yirmi olduğunu biliyordum.
O kadar mutluydu ki Melahat teyze bizi çok sonradan fark etti. “Bakın gençler oğlum geldi” dedi sevinçle ve biraz da hüzünle.
Biz şoke olmuştuk çünkü gerçekten oğlu gelmişti. Sibel bile beklemiyordu böyle bir şey. Yıllar önce Melahat teyzenin kocası oğlunu da alıp onu bu eve terk etmişti. Bir daha ne mektup yazmış ne de telefon etmişti. Ne oğlunu gösterip haber vermişti ne de kendisinden haber yollamıştı.
Kimse konuşmayınca Sefa “Hoş geldin” dedi gence.
Sibel kendini toparlayınca koltuğa oturdu. “Hoş geldin” dedi. Genç bize döndü “Hoş buldum” dedi aksanı vardı. Uzun yıllar yurt dışında yaşamış belki de annesini bile hatırlamıyordu ama onu görmeye gelmişti. Boyu tahminen 1.70 ya da 1.75’ti. Yeşil gözlü, saçları siyaha yakındı.
Bende Sibel’in yanına koltuğun kenarına yerleştim.
“Gelmek için çok beklettim seni anne” dedi Melahat teyzenin oğlu sesi biraz çatlamıştı. Melahat teyze ağlamaya başladı. “Seni o kadar çok bekledim ki yavrum. Ölmeden önce Rabbim kavuşturdu bizi” dedi. O sıra kapı çalınca Eray’a kapıya bak bakışı attım. Eray istemeyerek de olsa gitti. Ayşen teyze elinde valiziyle geldi. Demek ki o da duyunca dayanamamıştı.
Sefa annesini görünce şaşırdı. “Anne iki gün sonra gelmeyecek miydin?” diye sordu.
“Oğlum hayırdır beni gördüğüne mutlu olmadın mı? Millet annesini görünce sarılıp öper benimkisi annesini gördüğüne memnun olmaz” diyerek herkesin içinde Sefa’yı fırçalamaya başladı.
Sefa annesinin yanağını öptü. “Anne yanlış anladın. Tabii seni özledim. Görünce mutluluktan öyle davrandım” dedi suçlu bir çocuk gibi.
Ayşen teyze, Melahat teyzeyi görünce fazla uzatmadı. “Gözün aydın Melahat abla oğlun gelmiş. Çok sevindim.”
“Gel Ayşen gel. Oğlum beni görmeye gelmiş” dedi gözyaşlarını silerken. “Oğlum Furkan.”
“Merhaba” dedi Furkan, Ayşen teyzeye bakarken.
“Bak Furkan bu senin kuzenin Sibel. Benim kardeşimin kızı”
“Memnun oldum” dedi Furkan Sibel’e.
“Bende” dedi Sibel kendine gelmişti sonunda.
Melahat teyze sonra bizi teker teker tanıştırdı. Furkan bir süre annesiyle kalacağını söyledi.
Ayşen teyze bize bir bakış atıp “Hadi gençler Melahat teyze ve Furkan’ı yalnız bırakalım” dedi. Sibel hariç hepimiz kalktık. Sibel kapıya kadar bize eşlik etti. “Sibel” dedim. “Bir şey olursa bana haber ver.”
“Tamam tamam. Ben bir öğreneyim neden gelmiş, babası nerede.”
“Sibel bana da anlat çok merak ederim” dedi Eray bizi dikkatle dinlerken.
“Aman sen eksik kal Eray. Annemi de arayım da beni merak etmesin. Olayları duyunca çok şaşıracak.” Sibel cebinden telefonu çıkartıp çoktan aramaya başladı. El sallayıp merdivenlerden yukarıya çıkmaya başlarken Sibel beni hiç şaşırtmıyor diye düşündüm.
Ayşen teyze “Hadi geçin içeriye” dedi.
Bugün aklımda futbol oynamak gibi düşünce olmadığı için kendi dairemi girip rahat kıyafetler giymiştim. Kendi dairem diyorum çünkü artık tapusu benim üzerimeydi. Salih ölünce bana kalmıştı. Sabahki kıyafetlerimde oradaydı. Ayşen teyze çoktan içeri geçmişti. Sefa’ya “Üzerimi değiştirip hemen geliyorum” dedim. Sefa anlayışla karşılayıp Eray ile içeri girmişlerdi. Evin anahtarını bulup kapıyı açtım. Bu evde fazla durmak istemiyordum. Hemen üzerimi değiştirip evden çıkmayı planlarken aceleci tavırlarım yüzünden ayağım takıldı ve kendimi yüz üstü boylu boyuna yatarken buldum. Karşımdaki dolabın altından pembe bir defter dikkatimi çekti.
Yattığım yerden oturur pozisyona geçip sürünerek dolabın yanına ulaştım. Dolabın altına elimi sokup defteri almaya çalıştım ama çok gerideydi. Biraz daha kolumu uzattım ve nihayet sonunda deftere ulaştım. Basit bir defter neden bu kadar çok dikkatimi çekmeyi başardığını bile bilmiyordum. Ama içimde garip bir his vardı. Defterin dışı baya tozlanmıştı üzerini sildim. Defterin kapağını açtığımda Meral annemin süslü el yazısıyla karşılaştım. Bunu beklemiyordum. Biraz üzüntü biraz merak birazda şaşkınlık doğmuştu içime. Meral annemin günlüğü elimdeydi. Bir günlük tuttuğunu bile bilmiyordum. Onun ile ilgili bir şeyler öğrenebilirim ama yapamazdım. Defterin kapağını kapattım. Ona saygı göstermeliydim. Bir yanım böyle düşünürken diğer yanım tam tersini söylüyordu.
Ama artık o yoktu. Bana hiçbir şey anlatmamış ve kendi düştüğü cehenneme beni de sürüklemişti. Hiçbir şey yapmamış ve bu eziyete göz yummuştu. Maalesef kendi sonunu böyle hazırlamış oldu. Hiçbir şey yapmamak hayatı akışa bırakmak ahmaklıktı. O yüzden aklımız vardı ve kullanmalıydık. Hayat seçimleri bize bırakıyordu. İyi ya da kötü kendi seçimimizi kendi kaderimiz belirliyordu.
Bir anlık kararlılıkla defterin kapağını tekrar açtım ve günlüğün ilk sayfasını okumaya başladım.
Bugün çok mutluyum hiç olmadığım kadar hem de. O kadar mutluyum ki mutluluğumu kıskanan ailem ve kardeşlerimden uzak duruyorum. Çünkü hemen anlayacaklar diye büyük bir korku var içimde. Mirza tek aşkım. Beni mutlu eden tek insan. Babam duysa kemiklerimi kırar çünkü kan davalı düşmanımızın oğlu. Daha doğrusu amcamın düşmanı kanlısı ama bizimde öyle olmak zorunda. Ama benim için sevdiğimden başka bir şey değil. Onu çok seviyorum. Kaçacağız buralardan kimsenin bizi bulamayacağı bir yere gideceğiz. Karnımdaki bebeğimle yeni bir hayat kuracağız. İzimizi kaybettirip bir daha da kanla sulanan bu köye adımımızı atmayacağız. Onsuz yaşamak istemiyorum. Beni ömür boyu seveceğini söyledi. Beni seven tek insan Mirza.
Salih doğru söylemiş. Annemin bir sevdiği ya da sevgilisi varmış. Peki karnındaki bebeğe ne oldu? Yutkunamadım. Başıma şiddetli bir ağrı saplandı. Kapı çaldığında korkudan yerimde zıpladım. Sefa dışarıdan adımımı sesleniyordu. “Geliyorum” diye bağırdım.
Defteri çantama koydum ve hazırlanıp çıktım.
☆
Eray ile eve geldiğimizde babam televizyon da belgesel izliyordu. Bizim geldiğimizi görünce gülümsedi bende aynı karşılığı vererek yanına yaklaştım ve yanağına basit bir öpücük kondurup yanına oturdum. “Gününüz nasıl geçti?” diye sordu.
“Fena değildi. Senin nasıldı?”
“Her zamanki gibi.”
Her zamanki gibi... Her zamanı nasıl geçiyordu bilmiyordum daha doğrusu babam hakkında doğru düzgün bir şey bilmiyordum ve bu durum canımı sıkıyordu ne kadar belli etmesem de aramızda böyle bir mesafe olduğu belliydi. Belki de zamana ihtiyacımız vardı. İçimde bir yerlerde sanırım içimin daha derininde gizli bir boşluk hissiyatı ruhumu kaplıyordu. Yaşamaya cesaretim yoktu, çevremde ezilmiştim ve ezik görülmüştüm. Bu yüzden kendimi kısıtlamış yaşamanın ne demek olduğunu bile öğrenememiştim. Herkesten gizlenmiş en çokta kendimden gizlenip saklanmıştım. İnsanlarla konuşma cesaretim bile yoktu. O kadar karanlık bir oda da yaşıyordum ki her zaman o karanlık odadan asla çıkamayacağımı hissediyordum. Umudumu kestiğimde bu his anlatılamazdı ama ölmüyorsun bu ölmekten de beterdi.
Bize hayata bağlayan şey umuttur. İlk önce umudumu kestim sonra da bileklerimi. Tam her şey bitti dediğim anda her şey yeni başladı. Hayatımda yeni sayfa açıldı hem de temiz bir deftere beyaz bir sayfa. Şimdi ise babam tarafından önemseniyordum, görülüyordum, seviliyordum. Bu his çok güzeldi ama bazen bu boşluk hissi beni yoruyordu.
Babam, Eray’a dönüp “Senin günün nasıldı?” diye sordu.
“Alisya yüzünden berbattı,” dedi.
Kaşlarımı çattım. Benim yüzümdenmiş. “Boyundan büyük laf etmemesi gerekiyordu” dedim babama. Babam bu halimizi görüp ilgisini tamamen bize verdi. “Ne oldu? Merak ettim” dedi.
Eray bugün yaşadıklarımızı anlatırken araya girip Sibel ve Sefa’yı nasıl kışkırttığını anlatmayı ihmal etmiyordum. Babam bu halimizi görüp büyük bir kahkaha attı. “Gerçekten gününüz ilginç geçmiş” dedi.
“Tabii daha da ilginç olanı Melahat teyzenin oğlunun yurt dışından gelmesi” dedim. Sonra Melahat teyzenin durumunu anlattım. Babam hiç sıkılmadan beni dinliyordu.
Babamla ilk defa televizyon izlerken meyve suyu ve kurabiye yiyordum dilim hala haşlanmış olduğu için sıcak bir şey içemiyordum. Sessizlik içinde otururken büyük bir gürültü koptu ve yerimden sıçradım. Onur içeri girdi ve yanında da Pamir ve arkadaşları.
Babam, “Erkencisiniz” dedi onlara bakarak.
Onur, “Evet, Cansu’nun babası rahatsızlandı bizde erken döndük,” dedi yanıma yerleşirken diğerleri de oturmak için hamle yapmışlardı.
Babam telaşla, “ Durumu nasıl?” diye sordu.
Pamir de “İyi bizde hastaneden geliyoruz,” dedi.
Cansu için üzülmüştüm. Şule içeri geldiğin de aç mısınız, ne içersiniz diye sordu. Kaç saattir hastanede oldukları için açlardı bu arada şaşıracak bir durum oldu ve telefonum çaldı. Çantamdan telefonumu çıkardım ve tanımadığım bir numaraydı bu yüzden açmadım. Beni kim arardı zaten. Onur kulağıma yaklaşıp, “Gizli bir hayran mı?” dedi ve yüzüne aval aval baktım.
“Evet, gizli bir hayranım.” Eray da merakla ‘benim nasıl haberim yok’ der gibi bakıyordu ama hiçbir şey söylemedi.
Onur oturduğu yerden kalktı ve “Hadi biz bahçeye gidelim,” dedi. Önden Ceylin çıkarken diğerleri de onu takip etti ve Pamir ise hala oturuyordu. “Alisya sen gelmiyor musun?”
“Ben aç değilim,” dedim Onur’a bakarak. Onur kolumdan tutup beni kaldırdı. “Arkadaşlarıma ayıp olur, biraz sosyalleş.” Gerçekten ayıp olduğunu düşüneceğini düşünmüyordum ama bir şey söylemedim. Bahçeye geldiğimizde Onur, yemek masanın baş köşesine -dedemin yerine- oturdu ve yanına da ben yerleştim. Diğer yanıma Eray, tam karşıma da Pamir oturdu ve ben hala hiçbir şey hatırlamıyordum. Kampa gidip erken dönmüşlerdi ve oradaki komik anlarını anlatıyorlardı.
Alev bana bakarak, “Alisya sende gelseydin, çok şey kaçırdın,” dedi.
“Evet, çok şey kaçırmışım,” dedim.
Pamir, “Sen ne yaptın?” diye sordu. Gerçekten merak ettiği için mi sormuştu yoksa laf olsun diye mi? Belki de aramızda ki buzları eritmeye çalışıyordu ya da imalı bir şekilde mi söylemişti?
“Arkadaşımla birlikteydim,” dedim.
Eray hemen konuya dahil oldu. “Biz sizden daha çok eğlendik. Sizin anlattığınıza göre çokta eğlenceli değilmiş.” Bütün gözler Eray’a döndü. “Bir futbol oynamışız bütün mahalle izlemeye geldi ama çokta ayrıntıya giremem. Anlatılmaz yaşanır.” Bak şu bacaksıza! En azından ayrıntıya girmemişti. Şimdi benim yüzümden kaybettiğimizi falan anlatırdı. Korkunç!
Onur “İyi o zaman” dedi. “Belki bir gün bizimle de futbol oynarsın.”
Eray bugün yaşadıklarından sonra hala daha akıllanmamış gibi “Kur takımını gel karşıma” dedi. Bazen ya da çoğunlukla yaşından büyük laflar etmesi sinir bozucuydu. Onur memnuniyetle başını salladı. “Anlaştık.”
Bizi dinlemediklerine emin olduktan sonra Eray’ın kulağına doğru “Yenilen pehlivan güreşe doymuyor anlaşılan” dedim.
“Bugünkü boşluğuma geldi. Bu kez öyle olmayacak. Öyle bir takım kuracağım ki gol atmalarına fırsat vermeyeceğim.”
“İyi bakalım” dedim. “Göreceğiz.”
Ceylin de bize “Ne konuşuyorsunuz fısır fısır?” diye sordu.
O sırada telefonum çaldı. Buna sevinmiştim şimdi konuşma uzayıp gidebilirdi. Ceylin’i duymamazlıktan geldim. Onur da eğilip masadaki telefonuma baktı ve arayan büyükannemdi. Telefonu cevaplayarak kulağıma koydum ve büyükannem her zaman ki gibi neşeli sesiyle konuştu.
“Alisya! Nasılsın tatlım?”
Masadan kalkarken büyükanneme cevap verdim. “İyiyim büyükanne, sen nasılsın?” diye sordum. İçeri girdim, büyükannem gittiği yeri anlattı ve bir daha ki sefere birlikte gitmemiz gerektiğini söyledi ve ona bugünümü anlattım kısa bir şekilde babamdan bahsedip telefonu kapattık. Arkamda boğaz temizleme sesi duyduğumda irkildim. Pamir yanımdaydı ve konuşmak istemiyordum. Hem ne konuşabilirdik ki? Ben hala o geceye dair hiçbir şey hatırlamıyor gibi yapacaktım. Yanıma yaklaşarak, “Melina seni görmek istiyor,” dedi.
“Melina mı?” dedim sanki hiç duymamış gibi. Bana doğru bir adım attı.
Kafasını salladı. “Beraber parka gidecektik ve seni de ikna etmem için benden söz aldı.”
“İkna etmen gerekiyor anlaşılan.”
Bir adım daha attı ve kalbim güm güm atmaya başladı. “Teklif var ısrar yok,” dedi ukalaca.
Sesim düzgün çıkmasını umarak “Peki, gelmezsem Melina’ya ne söyleyeceksin?” diye sordum.
Bir adım daha attı ve artık bana çok yakındı. Önüme düşen saçımı eline doladı ve nefesini yüzüme verdi. “Alisya, seni görmek istemiyor Melinacığım diyeceğim.”
Elinden saçımı kurtarıp “Senden de bu beklenirdi zaten” dedim hayıflanarak ve ondan uzaklaşmıştım.
“Gelmek istemiyor musun?” diye sordu.
Melina için gidebilirdim. “Evet geleceğim” dedim aptalca davrandığımın farkındaydım. “Ne zaman?”
“Ben sana haber veririm.”
Kafamı salladım. O gece hakkında konuşmadı ve konu kapanmış gibi görünüyordu.
Bölüm etkileşimi
