22. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 22
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 22
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gençler oy ve yorumlarınızı bekliyorum..
Keyifli Okumalar!
☆O zamanda yoktun şimdi de olma☆
Kahvaltı masasında oturmuş tabağımdaki peyniri didikliyordum. Büyükbabamın, beni dürtmesiyle bakışlarımı ona çevirdim. “Kızım deminden beri sana sesleniyorum, duymuyor musun?” Büyükbabama aval aval bakarken dalgınlığımı fark etmişti. Ne demişti ki? Duymamıştım. “Hayırdır kızım Karadeniz de gemilerin mi battı?” diye sordu bu kez.
“Ne?” dedim anlamaya çalışarak. Büyükbabam kahvesinden bir yudum aldı. ”Ne düşünüyorsun? Bu yaşta düşünmek pek iyi değildir.”
Gece bir ara uyumuş daha sonra kötü bir kabusla uyanmıştım, gece boyunca yatağımda bir o yana bir bu yana dönmekten sonunda sabah olmuştu. İlk işimde bahçeye çıkıp temiz hava almaya inmiştim. Büyükbabam da erkenci olduğundan bahçede gazetesini okuyup kahvaltısını yapıyordu.
Yemeğimle oynamayı bırakıp büyükbabama döndüm. “Bulamadığım cevapları düşünüyorum,” dedim dalgınlığımın içinde.
“Bu hayatta dünya da ne olaylar oluyor, ha doğru ha yanlış,” dedi gazetesini göstererek sözlerine devam etti. “Sadece yazılanları okuyoruz dışarıdan öğreniyoruz kimsenin dışı içi bir değildir kızım. Kimsenin hissettiklerini duygularını bilemeyiz. Doğruyu öğrenmeden akıl yürütmek doğru değildir. Ne demiş atalarımız; akıl akıl, gel çengele takıl.”
“Öğrenmek için görmek, duymak yetmiyor mu?”
“Herkes konuşur, yargılar bunlar en kolayıdır ama hissetmek de gerekir.” Tekrar gazetesini gösterdi ve elinde salladı. “Olayın birinci kişinin ağzından dinlemek daha mühimdir.”
Dedem tekrar gazetesine döndü. Belki haklıydı, sonuçta hayat tecrübesi geçirmiş yaşamıştı. Yine de zihnimde tam oturmayan bir şeyler vardı.
“Ya yalan söylüyorsa,” dedim.
Dedem bana dönerek şöyle bir baktı. “Kim?” Birinden bahsettiğimi anlamıştı ama kim olduğunu bilemezdi, değil mi?
“Olayın birinci kişinin ağzından dinlemek daha mühimdir dediniz ya, ya yalan söylüyorsa. O zaman ne yapacağız?”
“İşte o zaman devreye hissetmek giriyor; hayat insanı her şekilde sınar, önemli olan senin ne hissettiklerin. Hayatta en önemli ders yaşayarak öğrendiklerindir. İlla ki bir cevap arıyorsan hissederiz yalan söylediğini bakışından, el kol hareketlerinden...”
Anladım anlamında kafamı salladım. Aklım çorba olmaya devam ederken iştah falan kalmamıştı. Babamda kahvaltı masasına oturduğunda gözleri üzerimdeydi. Dudaklarımdan burukça bir gülümseme oluştu, bir de babama açıklama yapmak istemiyordum.
Çayımı bitirdikten sonra odama çıktım. Yarım kalan kitabımı aldım ve okumaya başladım. Olmuyor, olmuyor. Bir türlü odaklanamıyordum. Efe ile konuşmak istiyordum, anlatacaklarını dinlemek ve son zamanlarda neden kötü durumda olduğunu öğrenmek istiyordum. Bir yandan da Efe’yi görmeme fikri daha cazip geliyordu çünkü ona en ihtiyacım olduğum zaman beni bir anda terk edip gitmişti, ona hala kırgınım.
Sibel’i aradım ve Efe ile ilgili son gelişmeyi de anlattım. Tabii ki kafası leyla arkadaşım hemen olayları, ‘Evren sizin için çalışıyor, şansa bak be,’ gibi sözlerle hülyalara kapılmıştı. Bu kız beni hiç anlamıyor! En sonunda ise beni anladığını söyleyip, ‘Ne yapmak istersen onu yap Alisya’ dedikten sonra Nebahat teyzenin seslenmesiyle konuşmamız yarıda kaldı.
Tırnaklarımı kemirmeye son vererek çantamı da alıp odadan çıktım hatta evin çıkış kapısına bile yönelmiştim. Çıkış kapısında güvenlikteki çalışanlara tebessüm ederek kapıdan çıktım. Büyük ihtimalle babama ve evdekilere haber vereceklerdi.
Biraz hava almak iyi gelir diye düşünerek evden ayrıldım. Bilinçsizce yürüyordum. Nereye gittiğimi bilmeden...
Kimi kandırıyorum ki!
Ne kadar unutmaya çalışsam da Efe aklımdaydı ve bir türlü çıkmıyordu. Gerçekle yüzleşmek istemiyorum ama kaçarak da bir sonuç elde edemezdim. Her ne kadar Pamir den kaçmak için kendimi çabalasam da yapamıyorum beni ona çeken ilginç bir şeyler var.
Dinlersem inanırım. Onu dinlersem inanırım.
Bir adım atsam düşecektim oysa o adımı çoktan atmıştım, parka gelerek. Bile isteye düşmüştüm, bu yola. Yolda kendimi kaybetmemek için vereceğim mücadeleye yenik düşebilirdim ya da bu yola hiç girmemem gerekirdi eğer şimdi bu yoldaysam yenildiğimin resmiydi.
Parka gelmiştim.
Gözlerim etrafı tararken arkamdan bir boğaz temizleme sesi duyuldu. “Geldin,” dedi Efe mırıldanarak. Hangi ara bana bu kadar yaklaşmıştı?
Onu gördüğüm ilk anda pişmanlık duygusu, vücudumun tüm hücrelerini tesir altına almıştı.
Bebeksi yüzündeki kirli sakalları sert görüntü veriyor lacivert takım elbise, kahverengi parlak ayakkabı ile tam bir beyefendi gibi görünüyordu. Saçları özenle şekillendirilmişti. Onu gören kimse serseri halini tahmin edemezdi. Biraz odunsu biraz deniz kokuyordu. Bu kokuyu sevmiştim.
Ben ise üzerime baktığım da Jean koyu lacivert pantolon üzerimde ise pantolonun içine sıkıştırdığım siyah T-shirt giymiştim. Saçlarımı da gelişi güzel salaş topuz yapmıştım. Şaşkın şaşkın baktığımı fark eden Efe neye baktığımı anlamış olmalı ki açıklama gereği duydu.
“İşten kaçtım da üzerimi değiştirmeye fırsatım olmadı.”
Kalkık kaşlarla bakarken, “İşten mi kaçtın?” diye sordum.
“Evet, genellikle işim olduğunda yapmaktan çekinmediğim bir eylem” diyerek göz kırptı.
Vay be! Ne rahatlık böyle? Ben hiçbir zaman böyle yapmamıştım ya da yapamamıştım ve hiçbir zaman sorumsuz olmamıştım.
“Ne söyleyeceksen söyle, seni dinliyorum,” dedim umursamaz bir tavırla.
“Burada olmaz gel seni bir yere götüreceğim.” İtiraz etmeye kalkışırken elimden tutup beni sürükledi ve mecbur itaat etmek zorunda kaldım.
“Nereye gidiyoruz?”
Tatlı, mahcup bir gülümseme sundu. “Kendimi affettirmeye.”
Parkın arka taraftaki çıkışına ilerlediğimizde lüks mavi renk ferrari gözlerimi kamaştırdı. Binmem için ön kapıyı açtığında tereddüt ederek oturdum. O da hızlı bir şekilde bindi. Nereye gittiğimiz hakkında en ufak bir fikrim olmamasına rağmen rahat görünmeye çalışıyordum.
Efe bana bakıp gülümsedi. İfadesinde bir tuhaflık vardı ama o an kendimle meşguldüm.
Yol sessizlik içinde geçerken müzik açtım.
Araba durduğunda Efe’ye döndüm. “Neden durduk?” diye sordum.
“Geldik,” dedi emniyet kemerini çözerken.
Kaşlarımı kaldırdım ve arabadan inmedim. O ise çoktan arabadan inip benim kapımı açmıştı. “Hadi ama neyi bekliyorsun?”
Hiçbir şey söylemeden biraz bekledim o an bir şeyler düşündüğümü zannedebilirdi ama sadece durumu kavramaya çalışıyordum ve arabadan indim. Bir evin önünde durmuştu.
“Neden buraya geldik?”
Dudak büker gibi gülümsedi. “Konuşmak için,” dediğinde göz devirmemek için kendimi zor tuttum.
Evin giriş kapısı geniş çift kanatlı beyaz bir kapı ve bu kapıya hitap eden granit ve çakıl taşlarından oluşan uzun bir yürüyüş yolu takip ediyordu. Tasarımı özenle yapıldığı belliydi. Şüpheci bakışlarımla evi incelemeyi bıraktım.
Sorumu düzelterek sordum. “Neden eve geldik? Bu ev kimin?”
Efe kahkaha attı. “Merak etme yemem seni,” dediğinde sinirlenmiştim.
“Umarım ailenin evi değildir. Zaten buraya gelmem hataydı,” diyerek çıkış yoluna yönelmiştim ki kolumu tutup beni kendine yapıştırdı. Şaşkındım. Boyu benden uzun olduğu için bakışlarım göğüs kaslarındaydı ve gömleğinden kasları belli oluyordu. Bu kadar yakın olmak tehlikeliydi. Kısa süre sustu, sessizlik sağır ediciydi. Ben ise konuşmayı unutmuştum. Sanki dilim lal olmuştu. Kalbim beni ele verircesine atıyordu, hatta o kadar hızlı atıyordu ki duymasından korktum. Kısa süre olmasına rağmen uzun süre gibi gelmişti. Kendime geldiğimde ondan uzaklaştım ama o bana hala çok yakındı.
Neyse ki sessizliği bozan Efe oldu. “Daha önce de aynı evde kaldık,” dedi usulca. Bana anlamlı bakışlarla bakarken, “Rahat olacağımız tek yer burası ve ev benim,” diye açıklama yaptı. “Lütfen güven bana,” dediğinde elime uzanıp sıkıca kavradı.
“Sana güvendiğimde ne olduğunu ikimizde gayet iyi biliyoruz.”
Tatlı ve masum görünüyordu ama dediğimi duymamazlıktan geldi.
“Daha önceki ev,” diye ağzımın içinde gevelerken bara gittiğim o gece karşılaştığımız ve daha sonra beni götürdüğü evden bahsediyordum.
“O ev de benim.”
Anlamayarak yüzüne baktım. “Tek evde yaşayamıyorum. Böyle kendimi daha rahat hissediyorum,” dediğinde dalga mı geçiyor diye yüzünü inceledim ama ciddiydi. Zenginlik bu olsa gerek.
Evin içine doğru ilerlerken el ele tutuşarak gidiyorduk. Sanırım kaçmamdan korkuyordu. Efe ile evde tek başımıza kalmak içime sinmese de bunu dile getirmedim. O ise gayet rahattı.
Kafamın dağılmasını sağlayarak evi incelemeye devam ettim. Granit aralarına beyaz çakıl taşları yerleştirilerek bütünlük sağlanmış, küçük bodur ağaçlar ile yürüyüş yolu taçlandırılarak zarif bir giriş alanı ortaya çıkarılmıştı. Hayranlık uyandıran bir görüntü olmasına rağmen ahşaptan yapılmış kızıl derili kabilelere özgü özellikler kullanılmış eve aykırı bir tarz oluşturulmuştu.
Kapıya ulaştığımızda Efe şifre yazmaya başlayacağı vakit elimi çekmeye çalıştım lakin elimi bırakmadı ve o şekilde şifreyi girerek kapıyı açtı. Sonunda eve girdiğimizde temiz ve ferahtı. Uzun bir koridor bitişinde de yukarıya doğru dolambaçlı bir merdiven uzanıyordu. Artık elini bıraktığımda sol taraftaki salona geçti ve Efe’nin arkasından yürümeye başladım. Efe ceketini çıkardı koltuğun üzerine bıraktı.
“Ne anlatacaksan anlat,” dedim sabırsızca.
“Ne kadar sabırsızsın. Üstelik açlıktan ölmek üzereyim. Sen acıkmadın mı?” diyerek salondan çıktı.
Arkasından boş boş bakarken, “Beni oyalamaya hakkın yok,” diye bağırdım.
Dinleyen kim!
Burnumdan soluyarak derin bir nefes aldım. Duvardaki resim dikkatimi çekti. Daha önce gittiğim evinde de aynı resim vardı ve yine salonun tam karşısındaki duvarda asılı kendi resmiydi. Ellerini çenesinin altına konumlandırmış sanki ‘ben bu dünyanın sahibiyim’ der gibi bir izlenim oluşturdu yine. Acaba bu resmin bir anlamı olabilir miydi? Ya da ben çok düşünmekten kafayı yiyordum.
Buraya neden geldiğimi hatırladım ve Efe’nin peşinden mutfağa gittim. Mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu.
“Peki, ben gidiyorum,” dedim kararlılıkla.
Çıkış kapısına vardığımda kapıyı zorladım açılmadı. Arka bahçede bir çıkış kapısı olmalı diye düşünerek gittiğimde kapı vardı ama tabii ki de açılmadı. Kilitliydi. Huzursuz bir şekilde yerimde kıpırdandım. Bütün çıkış kapılarını kilitlemişti.
Sinirimin geçmesi için içimden ona kadar saydım, sonunda da düzenli nefes alıp vermeye başlamıştım.
“Umarım makarna seviyorsundur.” Diye bağıran sesini duydum.
Tekrar mutfağa gittim. Mutfağın giriş kısmında Efe’yi izlemeye başladım. Elimde olmayarak onu izlemeye devam ettim. Gömleğin kollarını yukarıya kadar sıvamış, beyaz bir önlük takmıştı ve mutfağa hâkimdi. İnkar edilemez bir şekilde karizmatik görünüyordu. Daha önce de hazırladığı kahvaltı aklıma geldi, gerçekten yemek işinden anlıyordu.
Bana bakmadan, domatesleri doğrarken, “İstersen bir yere otur ya da her ne istersen onu yap,” diye mırıldandı. “Kendini evinde hisset ya da işte her neyse. Ters ters bana bakmayı da kes!”
Ellerimi sımsıkı kavuşturmuş kapıda öylece duruyordum. Homurdanarak bar taburesine oturdum. Tabii ki de yardım etmeyecektim. Tezgâhta ki malzemelere baktım. “Fazla iddialı görünüyorsun sadece makarna, köfte ve salata mı?” diye sordum küçümseyerek.
“Şuan fazla zamanım yok. Bir daha ki sefere rosto filan yaparım.”
Gülümsedim.
Tek kaşını kaldırdı. “Çok katısın.”
“Katı olan sensin,” dedim.
Umursamaz tavra bürünerek, “Bizim ailede var,” dedi. Kaşlarını belli belirsiz çattı. “İnsan bir yardım eder. Tabii bilmiyorsan zehirlenmek istemem,” dedi. Bana laf çarpıtıyordu. Pislik!
Sebze doğramasını elbette biliyordum. “Amma da nazlandın. Sebzeleri doğrarım,” dedim ve salata yapmaya başladım. O da makarna ile ilgileniyordu. Salatayı bitirdiğim de gözlerim ona kaydı.
“Ve makarna hazır!”
Pamir’in tabaklara bölüştürdüğü makarna yanında da köfte vardı ve bardağa doldurduğu ayrana baktım. Salata da hazırdı. Masaya yerleştirdik ve karşılıklı oturduk. Makarna gerçekten enfes görünüyordu. “Ne tür makarna,” diye sordum. O ise çoktan yemeğe başlamıştı.
“Zehir koymadım eğer için rahat edecekse,” diyerek benim tabağımdan bir çatal makarna aldı.
“Onun için sormadım,” dedim.
“Krema ve domates soslu. Soğuyunca güzel olmaz.” Makarnadan bir çatal aldım.
“Imm... Gerçekten iyiymiş.” Şaşırdığımı gayet açık belli etmiştim. Beni izliyordu ve beğendiğime memnun olmuştu sonra salatadan bir çatal aldı ve göz kırptı. “Gerçekten iyi.”
İkimizde gülümsedik.
Yemeğimizi yerken sessizdik. Sessizliği, ona eşlik eden çatal, bardak ve arada birbirimize attığımız anlamsız bakışlar devam ettiriyordu. Dışarıda büyük yağmuru başlatacak olan bulutlar kararmaya başlamıştı. Hava karanlık gibiydi. Saatin kaç olduğundan bile bir haberdim. Sonunda yemeğimiz bittiğinde sessizliği bozdum.
“Eee, seni dinliyorum.”
Kısa bir an bana dikkatle baktı. “Ne öğrenmek istiyorsun?”
“Konuşmak için beni buraya çağıran sen değil miydin?”
“Evet ama sen ne öğrenmek istiyorsun?”
Sorduğum kadarını öğrenebilecektim yani. Neyse buna da şükür.
İçimi kemiren ilk duyduğum günden beri acı çektiğim olay gün yüzüne çıktı ve içimi yakıp kavuran en merak ettiğim soruyu sordum. “Ortada bir cinayet var mı?”
Afallamıştı. Başka ne sorma mı bekliyordu ki? Yüzünde kararsız bir ifade belirdi. Zaten cevap çoktan belliydi sadece yerinde kıvrandığını izliyordum.
“Hayır,” dedi.
“Neden?”
“Ne neden?”
Duygularımı kontrol etmeyi başardım. Yine de ses tonumu ayarlayamadım. “Neden beni kandırdın? Neden ortada cinayet var dedin. Neler çektim biliyor musun?”
“Olaylar öyle gelişti.”
Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. “İyi eğlenmişsindir. Umarım iyi eğlendirmişimdir.”
Bütün duygulara alışıktım ama bunu anlaması ne mümkün?
Başını öne eğdi. “Anlık gelen dürtüyle öyle davrandım.”
“Seninle eğlendim demenin kibarca olanı mıydı?” Huzursuz bir sesle söylediğim sözler canımı acıttı.
Dikkatle yüzüne baktım.
Derin bir iç çekti. “Özür dilerim. Olayların bu noktaya geleceğini düşünemedim. Sana söylemeyi denedim ama yapamadım. Yıldırım amcanın kızı olduğunu öğrendiğimde iş işten geçmişti.” Söylediklerinde samimiydi ama beni çok güzel kandırmıştı. Samimiyetine nasıl inanabilirdim?
Derin bir nefes aldım ve gözlerimi tavana diktim. “O zamana kadar neredeydin?”
Beni terk etmeden önce de söyleyebilirdi ama o yalana sığındı.
O an aklından geçenleri çok merak ettim. O kadar uzun süre düşündü ki cevap vermeyeceğini emin oldum ama beni şaşırtmayı başardı. “Kendimle çelişkideydim.”
Hiçbir şey anlamadım. Ona bakarken gözlerinde gördüğüm tek şey hayal kırıklığıydı.
“Beni terk eden sen, neden şimdi görüşmek istiyorsun?”
Elini ensesine yerleştirip ovduğunda derin bir nefes aldı. “Bunu cevaplayamam.”
Kendi de bilmiyordu ki benimle neden görüşmek istediğini.
“Peki, kızı olduğumu bildiğin için mi benimle görüşmek istedin?” Acı bir şekilde gülümsedim.
Başını hızla iki yana salladı. “Kesinlikle hayır ben zaten seninle ayrıldıktan sonra öğrendim.”
Nispeten sakin bir tonda, “Ya peşimizdeki adamlar?” diye sordum.
“Babam beni kontrol etmek için peşime taktı.” Bana doğru yorgunca nefesini koyuverdi.
“Haksızda sayılmaz,” diye mırıldandım.
Başka bir şey söylemedim, yüzüne bakamadım. Önümde ki tabağa diktim gözlerimi. Elime uzanıp elimi tuttu ve Çenemi tutarak başımı kaldırdı. Gözlerinin içine baktım; ela gözlerine. Artık o ela gözler bana acı veriyordu.
“Seninle ayrılmak benim için çok zordu, böyle bir karar vermek istemedim inan bana. Hata yaptım. Alisya çok üzgünüm, yanında olmak çok isterdim. Seni aradım ulaşamadım. Başına gelenler için çok üzgünüm.” Pişmanlıkla söylediği sözler, gözlerindeki derin üzüntü eş değerdi.
Gözümden düşen bir damla yaşı bir hışımla sildim. “Yanımda olmanı çok isterdim ama yoktun.”
Elime bir buse kondurdu. “Şimdi yanındayım.”
“Artık bir önemi kaldığını düşünmüyorum,” derken sesim çatladı.
“Gerçekten her şeyden çok yanında olmak isterdim.” Sesi titredi.
“Neredeydin?” Tuttuğu elimi ondan kurtardım. “Efe ah pardon Pamir.” Derin bir nefes aldım.
Konuşmadı, söyleyecek cevabı bile yoktu. Gözlerini gözlerimden kaçırdı. Oturduğum sandalyeden ayağa kalktım.
“Nerede olduğunu bile söyleyemiyorsun? Şimdi, o zamanda yoktun şimdi de olma.”
“Senden uzak kalmak zorundaydım. Senden uzak durmak zorundaydım.” Sesi titredi tekrar öyle kederliydi ki gözleri doldu.
“Hastaneye geldin mi? Beni görmeye.”
İşte bunu beklemiyordu. Bende beklemiyordum. Kendini toparlaması uzun sürmedi.
“Evet geldim,” dedi usulca.
“Komedinin üzerindeki sarı karanfil çiçeğini sen mi bıraktın?”
Bakışları kararsızlık ve üzüntüyle titrerken gözlerini kaçırdı. “Ben bıraktım,” diye mırıldandı.
“Ben normal değilim, Alisya. Nedenini sorma. Normal ruh halinde yaşamayı bende isterdim. Ben böyle olmak istemedim,” dedi.
Neden bahsettiğini anlamadım. Anlamakta istemedim. Serseriliğini, vurdumduymazlığını kabul etmiyor, kendini haklı çıkarmanın kendince mantıklı düşündüğü saçma sapan cevabını bulmuş.
Efe’nin yanında oksijensiz kalmış bir kafeste sıkışmış gibi hissediyorum ya da tam tersi yeniden filizlenen bir çiçek gibi...
Bir müddet ikimizde sustuk. Aramızdaki gerginlik paha biçilemezdi. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ona bakmıyordum. Bakamıyordum. Başka söylenecek bir şey kalmamıştı. İçim paramparça oldu. Ela gözlerine daha önce baktığımda uzak bir ışık görürdüm, bakışlarında beni dinlendiren bir şey varmış gibi gelirdi. Ona teslim olmayı onunla vakit geçirmeyi çok sevmiştim. Fırtınalıydı hayatım, onda dinlenmiştim. Birine gerçekten sorgusuz sualsiz güvenmeyi, onunla bir yolda yürümek istemiştim. Yine yanılmadım. Birine güvenmek aptallıktı ve ben en büyük aptaldım. Onda huzur bulmuştum aslında kasvetimmiş. Şimdi ise o ela gözler bana Salih’in ela gözlerini hatırlatıyordu. Biliyorum çok saçma ama elimde değil, öyle düşünmek elimde değil ki.
Ama neden içim paramparça? Neden bir yanım ona hak vermek istiyor?
Masallara inanan benden de bu beklenirdi zaten.
Dinlersem inanırım. İnanmıştım ona ne kadar kaçamak cevaplar verse de.
Eve geldiğimde ise kimseye görünmeden odama gittim ve pencerenin önündeki kanepeye oturdum. Odanın ışığını açmadan yağan yağmuru seyre durdum. Buğulu bir penceren bakıyordum dışarıya. Yağmuru sevmem. Dışarıda yağmur yağıyor gözlerimden damlalar düşüyor belki de en çok bana benzediği için sevemiyorum bir türlü.
O seni hiç sevmedi. Sadece seninle ilgilendi ve benimle kimse böyle ilgilenmediği için ben onu sevgi zannettim.
Oda aydınlandığında, “Kızım ne yapıyorsun karanlıkta?” diyen babamın sesini duydum. “Herkes aşağıda seni bekliyor.”
Arkamı dönmeden gözlerimdeki yaşları hızlıca elimin tersiyle sildim. Yemek saati gelmiş olmalı. “Hiç baba oturuyordum.”
Babam, bana doğru yaklaştığında başımı öne doğru eğdim. Babamdan kaçmak ne mümkün?
“Bir şey yok yağmuru izlemeye dalmışım,” dedim gülümseyerek.
Babam elini çeneme koyup başımı kaldırdı. Gözlerindeki tedirginliği görebiliyordum. “Ağlıyor musun sen?”
“Hayır ağlamadım,” derken bile ağlıyordum.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Ağlıyorsun Alisya,” dedi yanıma otururken. “Neden ağlıyorsun kızım? Gözünde yaş görmeye dayanamıyorum.”
Babam, ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi gözlerini üzerimden uzun bir süre çekmedi.
Başımı hafifçe yana eğdim. “Sadece yaşadıklarım aklıma geldi.”
“Biliyorum kızım yaşadıkların çok zor ama geleceğini de heba etme...” diye başlamıştı ki babama sıkıca sarıldım. Şuan babama sarılmaya ihtiyacım vardı, nasihat dinlemeye değil. Babam, benden böyle bir şey beklemediği için kaskatı kesildi ilk önce ama sonra o da sarılmama karşılık verdi.
“Geçecek kızım bu günlerde geçecek,” diye mırıldanırken başımın tepesini öptü. Hiçbir şey geçmeyecekti. Bir kere izi kalmıştı. Babam da çok iyi biliyordu geçmediğini.
“Bugün nereye gittin?” diye sordu Babam birden bire.
Babamdan ayrılıp, “Biraz yürüdüm, yürümek bana iyi geliyor,” diye geçiştirdim.
“Kimseye de haber vermemişsin annem meraktan çatlamış, aramış açmamışsın.”
“Duymadım,” dedim ayağa kalkarak. “Hadi ben çok açıktım. Daha fazla bizimkileri bekletmeyelim, büyükbabam kızabilir.” Aslında pek aç hissetmiyorum ama sorular acıktırmıştı.
“İyi bakalım öyle olsun,” dedi babam. Hiç inanmamıştı ve onu geçiştirdiğimin farkındaydı.
☆
Gece pek uyuyamadığım için sabah kahvaltısını kaçırmıştım ama günlerden cumartesi olduğu için kimse pek umursamamıştı. Bahçede tek başıma kahvaltımı yapıyordumki Onur’un sesini duyana kadar. Onunda yeni kalktığı belliydi. Şule ile bir şeyler konuşuyordu. Tam ne konuştuklarını duymasam da gülüşlerini duyuyordum.
Onur masaya doğru yaklaştığında, “Günaydın kuzen, bugün fazla neşelisin,” dedim.
Karşımdaki sandalyeyi çekti. “Günaydın kuzen tabii ki de neşeliyim, bugün şirkete gitmiyorum. Daha ne olsun?”
Çayımdan bir yudum aldım. Babam da geldi, “Gençler afiyet olsun,” dedi.
“Günaydın baba,” dedim.
“Alisya, Eray’ın maçına gelemeyeceğim işim çıktı. Eray’a durumu anlatırsın.”
“Tabii baba sorun yok. Eray anlayışla karşılayacaktır,” dedim. Umarım.
Onur, “Eray kim?” diye sordu merakla.
Babam aceleyle, “Alisya anlatır, ben çıkıyorum. Kendinize dikkat edin,” deyip gitti.
Onur’a dönüp, “Eray, arkadaşım bugün maçı var izlemeye gideceğim,” dedim.
Onur rahat bir tavırla arkasına yaşlandı. “Güzel, benim de işim yoktu. Beraber gideriz, tabii istersen.”
Onur’dan bunu beklemiyordum. “Olur tabii,” dedim.
Onur ile mahalleye geldiğimizde Sibel’in apartmanın önünde durduk. Sibel çocuklarla konuşuyordu ve arabayı görünce bize doğru döndü. Arabadan indiğimizde Sibel, bize ağzı açık bakakaldı. Sibel’in yanına gelmiştim. Sibel kendini toparladıktan sonra, “Alisya, senin bu deliyle ne işin var?” diye sordu. Gözleri Onur’un üzerindeydi.
Onur da tek kaşını kaldırmış Sibel’e bakıyordu. “Sen,” dedi Onur, Sibel’e doğru.
O kadar derinden bakıyorlardı ki araya girmek zorunda kaldım. “Şey siz tanışıyor musunuz?”
Sibel kulağıma doğru, “Sana anlatmıştım ya deliyi işte o. Beni takip ediyor demiştim,” dedi ama Onur o kadar dikkatli bakıyordu ki söylediklerini duydu.
“Ah yazık seni takip ettiğimi mi düşündün?” diyerek ukala bir tavırla kahkaha attı.
Sibel’in beynine kan fışkırmış gibi alnının ortasında kalın bir damar belirdi.
“Deli olduğunu kabul ediyorsun yani?”
“Biraz delilik iyidir, sıkıcı insan ilişkilerini engelliyor.”
“Seninki birazı aşalı çook olmuş. Ne işin vardı o zaman bizim mahallede? ”
Onur kahkahasını bastırınca sözlerine devam etti. “Kuzenimi görmeye gelmiştim. Tabii nereden bilebilirdim ki bazılarının üzerine alınacağını.”
Şimdi şaşırma sırası bendeydi. “Sen mahalleye beni görmeye mi geldin?”
Sibel araya girdi. İğrenerek, küçümseyici bakışlarla, “Kuzenin bu mu?” dedi.
Sibel’e doğru kafamı salladım.
Onur, “Kuzenin var dediler geldik. İnsan kuzeni olduğunu yıllar sonra öğrenince haliyle merak ediyor,” dedi saçlarını elinin arasından geçirirken.
“Anladım,” diye mırıldandım.
Sefa ve Suna bize doğru gelince, “Barışmışlar,” dedim.
“Evet,” diye mırıldandı Sibel ama gözleri Onur’daydı.
Kuzenim Onur’u bizimkilerle tanıştırdım ve Eray’ın maçı olduğu yere doğru yola çıktık. Stadyumda yerimizi aldığımızda Onur ayağa kalktı. Baktığı yere doğru bakınca Efe’yi görmeyi beklemiyordum.
Onur, Efe’yi mi davet etmişti?
Bölüm etkileşimi
