8. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 8
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 8
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Lütfen oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın. Çünkü bölüm yazabilmem için motivasyona ihtiyacım var. Lütfen hayalet olmayın sevgilerle
Keyifle okuyun!
☆Elimden bir şey gelmemesi en acısıymış.
Nasıl bir yola bulaştığımı ya da o yolda beni neler beklediğini bilmiyordum. Efe'ye de nasıl güveneceğim konusu da tam bir muammaydı. En azından kötü niyetli biri olmadığını anlamış, üstelik nasıl olduğumu öğrenmeye gelmişti. Onda unuttuğum sıradan bileklik şimdi ise bir anlam kazanmıştı.
Gümüş rengi, tam ortasında kar tanesi sembolü, kenarları ise ortadaki kar tanesinden daha küçük dizilmiş ince bir bileklikti. Dalgın bir halde bileğime taktığım bilekliğe bakıyordum, Efe ile ayrıldıktan sonra eve gitmek için mahallede yürürken.
Arkamdan çok iyi tanıdığım bir ses bana sesleniyordu. “Alisya!”
Arkamı dönünce Sibel ile karşılaştım. “Kanka,”
dedi sonra siyah kaşları çatılır gibi oldu.
“Öküzün trene baktığı gibi neden bileğine bakıyorsun?” Elimi alıp incelemeye başladı. Geri çektim elimi.
“Yok bir şey ya sadece bilekliğime bakıyordum.”
Safa bakar gibi baktı. “Zaten modası geçmiş at bence.”
“Her neyse, sen ne yapıyorsun?” dedim.
Yüzü ışıdı, heyecanlanarak, “Harika haberim var-“ sözünü tamamlayamadı çünkü Eray koşarak bize sesleniyordu. “Kızlar!”
Ne oluyor bugün bunlara?
Sözünü tamamlayamayan Sibel kızgınlıkla yanımıza gelen Eray’ın kıymetli saçlarına dalacakken Eray refleksle hemen başını eğdi. Tartışmaya başlayan ikiliye gözlerimi devirdim. Zaten Eray ile Sibel bir iyi, bir de kötü oluyorlardı. Bunların tartışması bitmez diye düşünürken Sefa’yı gördüm.
Bu kez ben, “Sefa!” diye seslendim. Yakışıklı arkadaşım ellerindeki kitaplarla dalgın dalgın yürürken yorgun görünüyordu. Dershaneden geldiğini anladım. Bu yorgunluğun sebebi çok çalışıyor olmasıydı. Bana bakınca elimi salladım ve Eray ile Sibel’i yalnız bırakarak Sefa’ya doğru yol aldım ama bizim ikili peşimden gelmeyi ihmal etmediler. Beni gören Sefa da gülümsedi.
“Umutsuz vaka, ne yapıyorsun?” dedi.
“Bana söyleyene bakın hele, bu halin ne Sefacığım,” dedim.
Omuzlarını silken Sefa, “Gayet iyiyim,” dedi bu söylediğine kendi bile inanamayarak. Çokta üstelemedim ne de olsa sonra ifadesini alırdım.
“Beni boş ver de sen ne yapıyorsun?” diye sordu.
Sibel bana bakıp, “Sahi sen nereden geliyordun?” dedi merakla.
Tüm gözler bana dönünce gerildim, anlayacaklar diye aklım çıktı. Tamam yakın arkadaşlarımdı ama şuan Efe’yi söylemekte istemiyordum.
O an aklıma gelen ilk şeyi söyledim. “Mahallede tur atıyordum. Senin de harika haberin vardı değil mi?”
Eray da kendini belli ederek, “Benim muhteşem haberim var, Sibel’in haberinden daha da iyi,” dedi.
Sefa, “En azından bazıları mutlu,” diye mırıldandı.
Sibel ve Eray, Sefa’nın söylediğini duymadan ya da duymamazlıktan gelerek tekrar tartışmaya başladılar.
“Tamam, tamam ikinizin de muhteşem ya da harika haberiniz var. İkinizi de dinleyeceğiz bir yerde oturalım da.”
Dondurma alıp parka gittik, ben ve Sibel salıncakta otururken Sefa ile Eray başımızda dikiliyorlardı.
“Ee, anlatın bakalım muhteşem haberlerinizi,” dedi Sefa, o da merak etmiş olmalı ki ciddiydi. Açıkçası ben de merak etmiştim ve merakla kafamı Eray’a çevirdim ama Sibel söze başladı. Hayret ederek Eray’a baktım çünkü tekrar ilk ben söyleyeceğim diye tartışırlar diye düşünüyordum ama Eray olgunluk göstererek bir şey söylemedi.
Heyecanla, “Alisya, bize iş buldum,” dedi.
Hiçbir tepki göstermedim, yüzüne aval aval baktım.
“Dayımın kafesinde çalışacağız, hem de üniversite harçlığımıza azda olsa katkı sağlar.”
Benden yine tepki alamayan arkadaşımın heyecanı söndü.
“Tabii sen sevinmedin.”
Eray kahkaha attı. “Bu muydu muhteşem haberin,” dedi Sibel ile dalga geçerek. “Alisya’nın babası çalışmasına izin vermez ki.”
Aslında Eray doğru söylüyordu. Babamın ne tepki vereceğini kestiremiyordum yine de Eray kadar kötü konuşmamaya karar verdim.
“Sibel biliyorsun babamdan izin almadan bir şey söyleyemem ama güzel bir haber.” Sibel kırılmıştı ve kırgınlığı ses tonuna yansıdı.
“İzin alacaksın, değil mi?”
Nasıl izin alacaktım? Babamla konuşmak olanaksızdı zaten doğru düzgün iletişimiz bile yoktu sadece şunu al mutfağa götür gibi emir verirdi. Annem desem daha dün tartışmıştık o da babamdan farksız sayılmazdı. Sibel’in daha fazla hevesini kırmak istemiyordum.
“İzin almak için elimden geleni yapacağım merak etme,” dedim içtenlikle.
“Alisya’nın babasının sanki huyunu bilmiyorsunuz, gerçi kimse huyunu bilmiyor bir öyle bir böyle,” dedi Eray elini havada sallayarak. Üzülmüştüm ama belli etmedim. Sibel’in zerre eksilmedi yüzündeki kırgınlık. “İstersen beraber izin alalım,” dedi Sibel.
Bunu göze alamazdım, sonuçta Eray’ın anlatmak istediği gibi bizimkilerin huyu belli değildi. Sibel’e ters bir söz söylerlerse ben daha çok üzülürdüm.
Sesi çıkmayan Sefa, sonunda sessizliğini bozdu. “Para lafını duyunca izin verir.”
Doğru söylüyordu, babam için para deyince akan su dururdu. Sefa’yı onayladım. “Babama, okul için harçlığımı çıkaracağım dersem izin verebilir belki.”
Kimse inanmamıştı ama bu konu hakkında kimse başka bir şey söylemedi sonra sessizlik içinde dondurmamızı yedik.
Sefa, Eray’in omzuna dokundu. “Evet, sıra sende muhteşem haberini duymak için sabırsızlıkla bekliyoruz.”
“Heves mi bıraktınız?” diyerek sitem etti Eray.
Konuyu değiştirmek için, “Evet, Eray seni dinliyoruz,” dedim merakla. Eray’ı daha önce hiç bu kadar heyecanlı ve mutlu görmemiştim.
Tekrar heyecanlandı, Eray. Saçlarını eliyle iterken gülümsedim. “Ben alt yapıda oynuyorum ya.”
Hep bir ağızdan, “Eee!” dedik.
“İşte koç dedi ki ‘yarın seni izlemeye gelecekler eğer beğenirlerse kulüplerine alacaklar’ yani futbolcu olup hayallerimi gerçekleştirebileceğim.”
İşte bu muhteşem haberdi. Biz tebrik ederken Sefa, Eray’a sarıldı. “Hadi inşallah.”
Bende salıncaktan kalkıp sarıldım. “Aslan kardeşim benim,” dedim ve ayrılırken sonunda saçlarını karıştırma şerefine erişebilmiştim ama Eray bu kez bozulmadı. “Hadi bu seferlik kızmayacağım, bugün keyfimi kimse bozamaz,” dedi çok bilmiş ergen kardeşim.
Sibel de sarıldı, Eray’a. “Genelde sinir bozucusun ama senin adına çok sevindim.” O da benim gibi saçlarını karıştırmıştı.
“İzlemeye gelirsiniz artık yarın,” dedi. Hepimiz onayladık.
Aslında kendimi mahcup hissediyordum ya da utanıyordum. Eray’ın belki de en büyük hayaliydi, futbolcu olmak ama ben hep kuru bir hayal olarak görmüştüm ama Eray’ın da benim gibi düşündüğünü biliyordum. Hayat ummadığımız yerden yeni sürprizler çıkartıyordu karşımıza ve ben gerçekten mutluydum Eray için.
Hayat bu kadar zor olmasaydı, hayal kurmayı bırakmaya mecbur bırakılmasaydık ya da bu kadar zor geçen hayatımızda umut kelimesi gözümüze imkansız görünmeseydi ve aynı zamanda yaşamak için mucize olarak gördüğümüz hayallerimize geç kalmadan güzel haberler almak hala hayatta mucizeler olduğunu hatırlatan nadir anlardır ve biz şuan o anı yaşıyorduk. Her zaman umut vardır, belki bende yok, belki burada yok ama bir yerde birilerinde var. Şuan o umutta Eray’ı bulmuştu.
Salıncakta Sefa beni, Eray da Sibel’i sallarken mutluyduk, en azından hayat her şeye rağmen güzel.
Eve geldiğimde annem evdeydi. Mutfaktan bana seslenince yanına gittim; yemek hazırlıyordu. Bir yere gittiğimi anlamıştı ve bana döndüğünde belli ederek süzdü. Genelde mahallede gezerken daha basit giyiniyorum ve şuan biraz giyimime özen göstermiştim. “Nereden geliyorsun?” diye sordu.
“Parktan geliyorum.”
Yalan söylediğimi anlamıştı ama çok üstelemedi. Yüzünde hoşnutsuzluk bir ifade belirdi. “Kaç yaşına geldin parkta ne işin var? Bütün gün alalemin ağız kokusunu çekmekten belim ağrıyor, insan yemek yapardı. Yorgun argın eve gelip yemek yapmakla uğraşıyorum.”
Hayır, kızgınlık yoktu sözlerinde sadece sitem vardı. Haklıydı. Bu kez düşüncesizlik etmiştim, yemek yapmayı sevmiyor ya da bilmiyor olabilirdim ama yine de bir şeyler yapmak için çaba sarf etmem gerekiyordu.
Yaptığım yanlışı kabul edip üzgün olduğumu belli ettim. “Tamam ellerimi yıkadıktan sonra yardım ederim.”
Anlaşılan geçen günkü tartışmamızı sineye çekecekti, benim de işime gelirdi zaten bu evde olayları görmemezlikten gelmek adet edinilmişti. Ellerimi yıkadıktan sonra yardım etmeye başladım. Tabii bir de kafede çalışmak için izin almam gerekiyordu, ilk anneme konuyu açtım eğer yanımda olursa belki babamdan izin almak daha kolay olabilirdi. Annem de babamdan çekiniyordu, ısrar edince dayanamadı ve sonunda kabul etti. Babamın nasıl tepki vereceği konusunda belirsizlik yaşıyorduk. Sonra annem ile birlikte ‘turnam gidersen Mardin’e...” diye şarkıyı söylemeye başladık.
Turnam gidersen Mardin'e
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle
Karlı dağların ardına
Turnam yâre selam söyle
☆
Babamdan izin almak zannettiğim kadar zor olmadı hatta harçlığımı çıkaracağım dediğimde gözleri parladı ve izin verdi. Sibel’e söylediğimde çok sevinmişti. Sabahta Sibel’in dayısının kafesine gidip çalışmak için anlaşmıştık. Sonra da Sibel ve Sefa ile Eray’ın seçmeler için oynayacağı futbol sahasına gelmiş, tribünde Eray’ı bekliyorduk. Oyuncular çıktığında gözlerim Eray’ı ararken Sibel, bağırınca baktığı yere baktım. Eray, artist bir şekilde girerken Sibel ile birbirimize bakıp kıkırdadık.
Maç başlamıştı. Hızlı gelişen atakta sol kanatta topla buluşan Emre- Eray’ın takımından- ortasını ceza sahası çizgisine gönderdi, Emre topu güzel bir hareketle kontrol etti topu sağ ayağına aldı ve şut çekti ama şut üst direkten auta çıktı ancak istediği vuruşu çıkaramamış olacak ki ellerini ayağına vurarak yere doğru çömeldi. Gözlerim pür dikkat topu takip ediyordu. Top oynamakta pek iyi değildim ama maç izlemeyi çok severim ve iyide takip ederim.
Kalecinin vuruşuyla maç tekrardan hareketlenmişti. Topu kıvırcık saçlı çocuk olan Burak kafa vurup uzaklaştırdı. Topu rakip takım kontrol ederek süratla sağ kanata doğru koştu ve Erdem’i güzel bir hareketle çalımlayıp 2 metre topu sürdükten sonra oyun yönünü değiştirmek amacıyla sol kanata doğru uzun bir top gönderdi. Sol çaprazdan içeri sokulan rakip takım oyuncusu ayak dışı vurarak sağ doksana doğru vurdu. Eray’ın takım arkadaşı olan kaleci Ahmet topu yumruklayarak sağ çapraza doğru uzaklaştırdı ve top rakip takım oyuncusunda kaldı. Topu kontrol ederek sağ ayağına alıp ceza sahasına doğru topu yükselterek orta açtı. Uzun boylu iri yarı bir çocuk kafayı vurdu ve top kaleyle buluştu. Karşı takım gol atarak 1-0 öne geçti. Ahhh be gol atmışlardı. Golü atan çocuk asisti yapan çocuğa doğru koşup sarılmaya başladı. Biz hep bir ağızdan hayret nidası çıkardık, diğer takım coşkuyla haykırıyorlardı.
Belediye alt yapısında oynanan bir maçtı. Sefa, “Daha başlangıç moral bozmak yok,” dedi. Sefa’yı onaylarken bir yudum su içtim.
Oyun, Ahmet'in sert bir vuruşuyla topu orta sahaya atmasıyla başladı. Top Eray’ın takımından birisinin önünde kalmıştı. Topu biraz sürerek güzel bir gökkuşağı hareketiyle rakibini geçti. Ceza sahasının biraz öncesinde olan İrfan’a doğru yerden bir pas attı. Hadi İrfan hadi! İrfan topu önüne alarak biraz ilerledi sert bir vuruşla sağ kale direğinin aşağısından kaleye girdi. İrfan beraberliği yakalayınca, “helal beee!” diyerek Sibel ile şakıyan bu halimizi gören Eray yüzünde kocaman bir sırıtış belirdi. Sonra hep bir ağızdan İrfan diye tezahürat yapıp alkışlarla ritim tutuyorduk.
Rakip takım maçı soğutarak kendi yarı sahalarında paslaştılar. Aradan on dakika geçtikten sonra Eray orta sahasının biraz ilerisinden topla buluştu. Eray biraz topu sürdükten sonra şık bir hareketle rakibini geçti. Ne güzel çalım atmıştı öyle. Sağ ceza sahasının çizgisine kadar gelmişti. Karşısına çıkan rakibini topu sağa çekerek geçti ve penaltı noktasının oraya gelmişti biraz daha ilerleyerek topu sol ayağına aldı ve kalecinin üzerine doğru plase bir şut attı, top kalecinin iki bacak arasından fileyle buluştu. Eray gol atmıştı. İstemsiz olarak ayağa kalkıp “yürü be aslan parçası” diye bağırırken bulmuştum kendimi. Taraftarlar ve biz yine ritim tutturarak tezahürat yapıp alkışlıyorduk. Eray iyi gidiyordu.
Rakip takımın kalecisinin topu yanındaki çocuğa atmasıyla başladı, defanstaki çocuk hemen ilerisindeki sağ orta sahadaki çocuğa pas attı çocuğun karşısında bizim Emre vardı. Emre topa doğru sertçe müdahale etmeye çalıştı ama karşıdaki çocuk epey güzel oynuyor olacak ki rahat bir hareketle Emre’yi geçti formasının arkasında Ozan yazıyordu. Ozan süratle ilerlemeye başladı. Karşı takım iki tane gol yemenin hezimetiyle yoğun pres yapıyorlardı. Ozan iyi bir oyun görüşüyle ceza sahasına doğru havadan kavisli bir top gönderdi yine uzun boylu iri yarı olan çocuk kafa vurdu, Sefa “gol olmasın gol olmasın” diye bağırıyordu ancak top direğe çarparak Emre’nin önüne düştü bizimkiler kontra atağa kalktılar onların defansında üç kişi vardı bizimkiler ise Emre ile Eray geliyorlardı. O kadar odaklanmıştım ki, Emre orta saha çizgisinin orada iken karşısındaki çocuğa çalım atmak yerine Eray’a yerden pas atmayı seçti. Top Eray’ın biraz önüne düştü, Eray biraz topu sürdükten sonra karşı takım oyuncusu hızla yanına koştu. Eray ceza sahasının içerisine girmek üzereydi ve Eray baskıya dayanamayıp aniden durup topu biraz arkaya çekti baskı yapan çocuk hiç beklemiyor olacak ki hızına engel olamadı. Eray’ın önünde sadece bir çocuk kalmıştı.
Maç o kadar heyecanlı ilerliyordu ki sanki milli maç izliyor gibiydim ve bunun yanı sıra Eray’ın hak ettiği başarıyı elde etmesini çok istiyordum. Sefa ve Sibel de benden farksız değillerdi.
Eray riske girmeyerek arkadan koşan Emre’nin sesine kulak asmış olacak ki Emre’ye pas attı topla buluşan Emre topu biraz daha sürdü bu arada karşı tarafın kalecisi penaltı noktasının biraz arkasına doğru açıldı Emre ise penaltı noktasının sağ tarafına doğru gitti ve kaleci biraz daha açıldı. Emre heyecanlanmış olacak ki o sırada şut atmadı kaleci topu almak için sert bir hamleyle Emre’ye doğru hücum etti.
Emre golü atamamıştı ama kalecinin sert müdahalesinden dolayı yere biraz sert düşmüştü. Sibel “ay düştü çocuk nazara geldi” diye söyleniyordu. Kalecinin müdahalesinden dolayı penaltı olmuştu. Bizim taraftarlar hep bir ağızdan, “Penaltı! Penaltı!” diyerek bağırıyorlardı. Sibel, “Penaltıyı kim atacak?” diye sordu.
Emre yere yığılmıştı, hemen Eray yanına koştu. Emre Eray’a tutunarak ayağa kalktı biraz sol ayağı topalladı ama sonradan yürümeye başladı. Top beyaz noktaya konuldu.
Kısa bir an konuşan Sefa’ya baktım. “Eray topun başına geçti, o atacak galiba,” söylenen Sefa'dan gözlerimi çekip tekrar bizim oyunculara döndüm.
Penaltıyı Eray kullanıyordu. Hakem penaltının kullanılması için düdüğü çaldı. Sibel “Ben bakamayacağım,” diyerek yüzünü elleri ile kapatmıştı ama parmakları yarı açıktı, Sibel’in bu durumuna gülmemek elde değildi. Sibel “Ne gülüyorsun be” diyerek çimdikledi beni, ben ise pür dikkat Eray’a odaklanmıştım. Eray biraz bekledi yavaş ama sık adımlarla topa yaklaştı sol ayağıyla çok da sert vurmayarak sağ köşeye attı kaleci ise sol köşeye atlamıştı ama sonuç goldü.
Sefa, “Adamım benim bee!” dedi. Bizde yerimizde duramıyor zıplıyorduk. Eray gerçekten güzel oynuyordu ve onu izlerken gururlandığımı da hissediyordum. Maç 3-1 bitmişti ve çok eğlenmiştik.
Diğer gün sabah erkenden kalktım, annemin hazırladığı kahvaltıdan hafif bir şeyler atıştırıp apar topar evden çıktım. İlk günden geç kalmak . Sibel ile buluşup beraber kafeye gittik. Sibel, benden daha heyecanlıydı. Bir insan çalışmak için bu kadar heyecanlı olmasını garipsemiştim. Heyecanlı değildim ama tedirgindim. Bir saçmalık yapmaktan ya da elim ayağıma dolanmasından öyle korkuyordum ki ama azda olsa harçlığımı çıkarmak içime su serpiyor ve şimdiden böyle çalışmaya alışmam gerekiyordu. Üniversite okurken çalışmam gerekiyordu çünkü ailemin durumu ortadaydı.
Kafeye girdiğimizde içerdeki atmosfer ferahtı ve adeta rengarenk tüm çiçeklerin birleşmiş hali de samimi bir ortam sağlıyordu. Bina iki katlıydı. Üst kata özel sıcak bir atmosfer sağlayan özel bir masaya sahip küçük bir bar bölümü bulunuyordu. Ayrıca içerideki dekorasyon bahçe kısmının birleşmiş haliydi, yalnız bahçede daha çok yeşillik ve çiçekler ön planda oluşuyordu. Bahçeye hayat veren doğa ve konforun mükemmel birleşimi oluşturulmuştu. Nedense içerisi bana huzurlu gelmişti. Ortamı samimi bulduğumdan mıdır nedir böyle düşünmemi sağlamıştı.
Bizi karşılayan Sibel’in kuzeni Emrah etrafı gezdiriyordu. Sibel’in dayısının işi olduğu için öğleden sonra geleceğini söyledi. Yeni tanıştığım esmer Emrah hukuk fakültesi son sınıf öğrencisiydi. Emrah esmer, kıvırcık saçlı ve sevimli bir suratı vardı. Üniversiteyi Ankara da okuyor ve yaz tatilinde babasının yanında kafede çalışıyordu. Sibel, anne ve baba tarafı Diyarbakırlı olduğu için kalabalık geniş bir aileye sahipti. Bu yüzden Sibel’in bir sürü kuzeni vardı; tabii hepsiyle tanışmamıştım zaten tanıştıklarımı da unutmuştum. Bir kere Sibel, kuzenlerimin yarısıyla tanışmadım demişti.
Benimde bir sürü kuzenlerim vardı ama annem, babam ile evli oldukları için annemi pek sevmiyorlardı. Açıkçası aralarında nasıl bir sorun olduklarını bile bilmiyordum. Hem de üstelik beni bile kabul etmiyorlardı. Hatta büyükbabam, anneme, “Bırak o adamı, kızını, gel Mardin’e,” dediklerini bile biliyordum. O yüzden bizim kimsemiz yoktu; akrabamız, kuzenim, teyzem, amcam...
“Bir şey ihtiyacınız olduğunda ya da bir sorun olduğunda bana söylersiniz. Zaten ilk gün olduğu için işi öğrenmeye çalışın.”
Diğer garsonları gözlemliyordum ve ilk defa çalıştığım için bir sakarlık yapmaktan korkuyordum üstelik sabahki tedirginliğimde geçmemişti. Sibel ise bambaşka bir boyuttaydı. Genelde müşteriler genç insanlardan oluşuyordu ama sağ tarafta ilginç bir çift vardı ve ne kadar bakmamaya özen göstersem de bakışlarım istemsizce onları buluyordu. Sibel de sürekli onlara bakıyor arada yorum yapmaktan da geri kalmıyordu.
“Maşallah dede de fıstık gibi kızı koluna taktığı yetmiyor bir de elleriyle besliyor,” dediğinde koluna vurdum.
“Bu kadar belli etmesen mi acaba? Herkes memnun halinden.”
“Kızım dede o kadar zengin olmasa bu kız o adama bakar mı sence?”
Gözlerimi devirdim. “Nereden anladın zengin olduğunu.”
“Kolundaki saati görmüyor musun? Işıltısı gözlerimi kamaştırdı, hem de şu minyon kız garson var ya o söyledi.”
Sibel de Melahat teyzenin yeğeni olduğunu belli ediyordu. Yanımıza Emrah geldiğinde toparlandım ama Sibel hala onları dikizliyordu.
“Kızlar, nasıl gidiyor? Bir sorun var mı?” Söylediklerinde samimiydi.
Tebessüm ettim. “Hayır, bir sorun yok her şey yolunda,” dedim.
Emrah, Sibel’i dürterek, “Müşterilere öyle bakma kaçıracaksın,” dediğinde güldüm.
İçeriye giren grubu görünce gülümsemem soldu. Bazen sadece yok olmak istersin. Yok olma isteğiyle dolarken hiçbir şey yapamadım ve kalbim korkuyla hızlı hızlı çarpıyordu. Elimden bir şey gelmemesi en acısıymış çekip gitmek istesem de yapamadım sadece hayatı akışına bıraktım, bu an için. Oysa ki yüzleşmeye bile hazır değildim sadece yalnız olmak istemiyordum.
Lütfen hayalet olmayın sevgilerle...
Bölüm etkileşimi
