BÖLÜM 2

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 2

Desteğinizi esirgemeyin lütfen!
Desteklerinizi bekliyorum
Şimdiden sonsuz sevgiler 🥰

☆Bir insan nasıl bu kadar kör, sağır, dilsiz olabilir?

Oldukça büyük yağmur damlası burnumun ucuna düşerken buz kesmiş ellerimi birleştirdim ve ovalamaya başladım. Hava haddinden fazla soğuktu ya da ben üşüyordum. Çılgın yağmur damlaları sonunda dinmiş, sis kalkmış, şehir ortaya çıkmıştı. Apartmanın önüne gelmiştim ve Melahat teyzeye yakalanmadan hemen içeri daldım. Merdivenleri ikişer ikişer çıktım ve tam anahtarı çıkarıp eve girecekken Sefa’nın kapısı açıldı.

Sefa kapıda beni görünce yanıma yaklaşarak, "Tam zamanında," dedi. Tebessüm ederek "Erkencisin" dedim. Sefa en yakın arkadaşımdı ve birde Sibel vardı.

Sefa'yı uzun zamandır tanıyordum. Hatta hiç kimseye güvenmeme rağmen sıkı fıkı bir dostluğumuz vardı. Bıkkın bir nefes vererek, “Ekmek almaya gidiyorum,” dedi, üstümü yeni fark etmiş olmalı ki, ekledi. "Pasaklı bu halin ne? Aynı sıçana benzemişsin. ”

"Hiç sorma, fena halde yağmura yakalandım," dedim üstüme bakarken gerçekten berbat görünüyordum.

"Belli belli." Sefa dişlerini gösterip pişmiş kelle gibi karşımda sırıtıyordu. Koluna hafifçe vurdum.
Sırıtması bittikten sonra, “Hadi yine iyisin, bugünümü de sana ayırabilirim,” dediğinde moralim yerine geldi.

Kendimi bir maratonda gibi hissediyordum. Zihnim yorgunluktan çığlık çığlığa bağırırken onu duymamak için büyük bir mücadele veriyordum. Bazen de tek başına mücadele etmek yetmediği içinde birilerinden yardım almak gerekiyordu. Babam çalışmıyor ve bulduğu parayı da içkiye yatırıyordu, annem ise temizliğe gidiyor zaten üç kuruş kazandığı para evin giderlerine anca yetiyordu. Bunun için dershaneye gidemiyorum ama bu konuda şanslıydım çünkü komşum Sefa dershanede öğretmenlik yapıyor ve bana ücretsiz ders veriyordu. Annesi emekli matematik öğretmeniydi. Benden bir şey beklemeden bana yardımcı oluyorlardı.

Eve girip kendimi banyoya attım. Ah berbat görünüyordum! Kısa bir duştan sonra bir şeyler atıştırdım ve anneme baktım. Evden çıkmadan önce nasıl bıraktıysam o halinde ki gibi babamın yolunu gözlüyordu ve gözleri dolu dolu. Bu haline içim acısa da elimden bir şey gelmiyordu. Babam kesin bir yerde içip sızmıştı. Kapı çaldı. Annem koşarak bakmaya giderken peşinden ilerledim. Babam gelmişti. Kırlaşmış saçları karmakarışık görünüyordu ve ayakta zor duruyor sendeleyerek bir oraya bir buraya sallanıyordu. Bu haldeyken evin yolunu bulmasına şaşırdım. Zavallı görünürken üstü başı toz halinde kıyafetleri ütüsüzdü. Annem babamın kıyafetlerini hep ütüler ona her zaman fazla değer verirdi. Bir yerlerde içip sızdığına emin oldum.

Ela gözlerindeki sert bakışları bizi bulduğunda eve doğru ilerledi ve elindeki poşeti bana doğru uzattığında şişeler şıngırdadı. Elinden alarak mutfağa doğru giderken içindekilerin içki olduğunu gördüm. Başkalarının babası eve gelirken ekmek alır benim babam evin yolunu zor bulduğu yetmiyormuş gibi bir poşet içkiyle geliyordu. Bir babanın sarhoş ve sorumsuz olduğu mu yoksa annenin akşamdan sabaha kadar babanın yolunu gözetleyip çocuğunu umursamamaları mı ve o çocuk her şeyden haberdarken görmemezlikten gelmeleri mi... Aralarında hangisinin daha sorumsuz olduğuna karar vermemem mi daha acıydı karar veremiyordum.

Annem bir müddet sonra mutfağa gelip babam için yiyecek bir şeyler hazırlamaya başlarken bir yandan da ağlıyordu. Ağlaması sinirlerimi bozmaya başladı. Buna katlanmak zorunda değildi. Boşanıp yeni bir hayat kurabilir ya da en kötüsü ailesinin yanına dönebilirdi ama yapmıyordu. Daha fazla dayanamadım evde durmaya. Odama gidip kitaplarımı aldım ve evden çıkarken annem ile babamın sesleri geliyordu salondan. Babam yine, “Meral sensiz yaşayamam,” dedi. Bu daha çok canımı yaktı.
İnsan sevdiği birine göz göre göre acı çektirebilir miydi? Sevgi böyle bir şey miydi?
Kapıyı kapatıp onları yalnız bıraktım. Derin bir nefes alarak karşı dairenin ziline bastım. Sefa elindeki telefonun ekranına yarım ağız gülerek kapıyı açtı.

“Pişmiş kelle gibi ne sırıtıyorsun?” dedim.
“Dedi suratsız, gülmenin ne olduğunu bilmeyen kız,” diye cevap verdi.

Yandan bir bakış atarak yanından geçtim, ayakkabılarımı çıkarıp içeriye girdim.
Ayşen teyze evde yoktu. Canım sıkkın olduğundan olsa gerek pekte kendimi derse veremiyordum. Mutfaktan gelen Sefa’nın elinde iki fincan kahve vardı ve daha önceden getirdiği atıştırmalıklar masadaydı.

"Ya Sefa deli misin? Başına gelenleri ne çabuk unuttun" dedim.

İnsan hiç akıllanmaz mı? Sözlerimi hiç aldırış etmedi. Sefa sevgilisi Suna’yı anlatıyordu. Sefa dershanede öğretmenlik yapıyordu ve öğrencisi Suna ile beraberdi. Tabii bu pek etik sayılmazdı ama Suna üniversite sınavından istediği puanı alamayınca bir yıl ara vermişti ve dershanede de benim yakışıklı arkadaşıma gönlünü kaptırmıştı. Aslında Sefa bu ilişkiyi pek onaylamıyordu.

Öğretmen, öğrenci ilişkisiydi onların ki ama Suna ne yapıp edip kalbine söz dinlettiremeyen yakışıklı arkadaşım Sefa’yı emellerine alet etmişti. Aralarında fazla yaş farkı da yoktu ama arkadaşımı üzmesine katlanamazdım. Daha önceki sevgilisi Damla, Sefa’yı çok üzmüştü. Damla ile üniversiteyi beraber okurken aynı sınıftalardı. Ayşen teyze de pek sevmemişti Damla’yı.

Sefa çok duygusal ve naif olduğundan pek kolay atlatamamıştı. Zaten bu dünya naif insanlara fazlaydı ve bu dünyada en çok üzülen insanlar ince düşüncelere sahip iyi insanlardı.

"Unutmadım ama bu seferki başka, Suna bildiğin kızlardan değil." Kendini savunmaya geçmişti ya da Suna’yı.

"He he değilmiş," dedim alay ederek. “Seni aldatan Damla içinde aynı şeyi söylemiştin." Bir an gözleri acı ile dolar gibi oldu sonra kendini çabuk toparladı. Kırıcı konuşuyordum ama sevdiğim birinin acı çekmesine de seyirci kalacak değildim. Bazen taş kalpli olduğumu düşünüyordum.

"İnan bana Suna çok farklı biri, öyle tatlı ki tanışsan sende seversin Alisya. İnan bana!" Öyle içten söylemişti ki neredeyse inanacaktım.
Yalvaran gözlerle, "Sefacığım, üzerler seni... Annen evlenmenize izin vermez."
"Evlenmek mi? Henüz düşünmüyorum." Sefa küçük bir kahkaha attı.

Hayret ederek, "Sadece onamı takıldın? Harcarlar seni, bırak bu işleri," dedim.

Düzgün dişlerini göstererek gülümsüyordu. "Suna öyle değil, tanışırsanız gerçekten seveceksin."
Üstelik o kızla tanıştıracaktı, gerçekten kafayı sıyırmış olmalı. Kararlı bir şekilde, "İstemem," dedim. Kahvemden bir yudum alarak.

"Geleceksin. Sen benim en yakın arkadaşımsın." Sefa ciddiydi ama benim böyle anlamsız işlere ayıracak vaktim yoktu.

"Beni kırmayacaksın değil mi? Eğer Suna ile tanışırsan sınavdan sonra birlikte sinemaya gideriz yada lunaparka nereye istersen." Resmen bana açık çek sunuyordu, bu beni memnun etmişti. Sefa ile vakit geçirmeyi seviyordum. En azından ailem ile olan dertlerimi unutuyordum.

Sefa'yı kıramadım, belki kırmak istemedim ya da onunla beraber vakit geçirmek daha cazip geldi. Bilemiyorum. "Yanında uzun kalmam."
"Tamam, nasıl istersen." Sesindeki sevinç hissedilmeyecek gibi değildi.

“Ee anlat bakalım, sende ki durumlar nasıl?” Canımın sıkkın olduğunu geldiğimden beri anlamıştı, buna rağmen beni bunaltmak istemediğinden olsa gerek dosdoğru soramıyordu.
Omuz silktim. “Bildiğin gibi.”

“Yine ailen mi?” Başımı salladım.

☆

Okula koşarak ucu ucuna yetiştim. Bugün deneme sınavı vardı ve ben gece geç saate kadar ders çalışmıştım. Sınavı atlattıktan sonra bol bol tembellik yapacağımı kendimi hatırlatıyor daha çok motivasyon sağlamak qiçin kendimi küçük hediyelerle avutuyorum. Mesela deneme sınavından sonra çikolata yemek gibi. Evet kendimi böyle avutarak ve geleceğimi düşünerek biraz da olsa hayata tutunma çabalarım oluyordu. Aslında annemi o adamın elinden kurtarmak ve annem ile yeni bir hayata başlamak içinde üniversiteyi kazanmak istiyordum. Hem üniversite okuyup hem de çalışabilirim. Evet bunu yapabilirdim.

Bir yanım olabildiğince huzursuz ve yorgun, parçalarım darmadağın diğer yanım ise mucizelere ve düşlerin gerçek olabileceğine hala inanıyor ve ümidini koruyor. Bu ikilem arasında ben eziliyorum.

Kafam böyle umutsuz ve böyle inandırıcı düşüncelerle boğulurken içimde sessiz isyanlar beni her an içten içe çürütmeye devam ediyordu. Tek başıma kafamın içinde yaşarken geri de bıraktıklarımızı da yerli yerinde bulacak zannediyorum ama bu kadar kolay değil. Hayat kafamın içinde değil. Ben plan yaparken hayatın da bana karşı sürprizleri var. Ben böyle düşünürken annemin de benimle aynı fikir de olması gerekiyordu. Bu işe bir çare bulmalıydım. Çaresizlik! Gerçekten berbat. Sadece berbat kelimesi bile az kalır. Böyle tek başıma bir şey yapamam annemin de bir şeyler yapması lazım ve ne yazık ki annem benimle aynı fikirde değil. Annemle oturup konuşsam ama konuşulmuyor, dinlemiyor... Bir insan nasıl bu kadar kör, sağır, dilsiz olabilir?

Deneme sınavından sonra kantine girip arka taraftaki masalardan birine oturdum. Etrafa bakarak vakit geçirmeye çalışıyordum. Yüksek bir gürültü var kantinde bu beni rahatsız ediyor. Okulda tek arkadaşım Sibel’di. Bu biraz yalnızlığı sevmekten biraz da onların konuştukları şeyleri hoş bulmamaktan ileri geliyordu. Zaten hayatımı hep görünmez olarak yaşadım. Hayattayım ama yaşamaya cesaretim yok kendimi kısıtlamış ve kendimden gizlenmiştim. Kısa bir süre sonra Sibel elinde iki çayla masaya geldi. Sibel hem mahalleden hem de sınıf arkadaşımdı. Deli dolu bir kız olmasına rağmen benim arkadaşımdı. Genelde kendimi yaşıtlarıma göre daha olgun hissediyordum. Sanırım annem ve babam sayesinde büyümüştüm.

Çayları masaya bıraktıktan sonra, “Sınav nasıldı?” diye sordu.

“Fena değildi,” dedim. Sibel oflayarak karşıma oturdu, yüzünde memnuniyetsizlik bir ifade vardı. “Hayırdır, yine matematik mi?” diye sordum bütün içtenliğimle.

Başını salladı. “Sınava şunun şurasında ne kaldı, ben hala matematiği halledemedim.”
“Üzülme,” dedim elinin üzerine elimi koyarak. “Halledeceğiz.”

“Artık zannetmiyorum. Bir ay kaldı.”
“Hadi ama inanmak başarmanın yarısıdır, sen elinden geleni yap gerisini puanın geldiğinde düşünürüz.” dediğimde arkadaşımı güldürmüştüm.

O sırada yanımıza gelen Ece tüm samimiyetsizliğiyle bizi bir süzdü. Ece ile aynı sınıftayız ve kendini beğenmiş bir o kadar da okulun havalı kızlarından biriydi. Yanında da kuyruğundan ayrılmayan iki kız daha vardı. Onlarda bizim sınıftaydı Nazlı ve Aylin.
Siyah saçlarını savurup koluma iğrenircesine dokundu. “İnek öğrencilerimizde buradaymış,” dedi yüksek sesle. Bu kızın benden nefret etmesini Savaş ile geçen yıl çıkmaya başladığımda kazanmıştım. Bu büyük bir hataydı. Sadece bir ay sürmüştü ve Savaş benden ayrıldığını söyleme zahmetine bile girmemişti. Ben ise sağdan soldan duymuştum ayrıldığımızı, bir veda bile etmeden oradan buradan duymuştum. Bir vedayı bile çok görmüştü. Ona aşık falan değildim sadece bir hoşlantıydı ama beni üzen ayrıldığımızı başkalarından duyup sonra da o gün Ece ile sevgili olmasıydı. Bu kalbimi kırmıştı. O gün, bütün gün boyunca gülüp eve geldiğimde ise odamda ağlayarak uykuya dalmıştım.

Aslında ortada vazgeçecek bir ilişki yoktu ama ben fazla büyütmüştüm gözümde. Bir boşluğuma mı denk geldi anlayamadım. Bir insanı tanıyorsun ya da tanıdığını zannediyorsun sonra kalbin temizse bir şekilde gerçekleri görüyorsun. Onun yolunda ilerleyemediğim için değil onunla hiç bir yolda yürüyemeyeceğimi bildiğim için böyle düşünüyorum. Ve ben Savaş’tan tamamen uzaklaşıp onu bir hiç olarak görmeye başlamıştım, buda onun pek hoşuna gitmese gerek şuan sürekli beni rahatsız ediyordu.

“Ay yazık! Sınavınız mı kötü geçti? Şunlara bakın neredeyse ağlayacaklar,” dediğinde hiç oralı olmadım hatta duymamazlıktan gelip önümdeki çayı yudumluyordum. Yanındaki kızlarda yapmacık bir şekilde kahkaha attı. Kantindeki bir kaç masadaki kişilerin de bizi izlediğini görüyordum.
Sibel sakinliğini korumayarak bir hışımla Ece’ye döndü. “Aa canım benim! Geçen gün proje ödevini yapmam için yalvarıyordun yoksa yapacak başka inek öğrenci mi buldun?”

Ece’nin yüzü değişir gibi oldu ama çabuk toparladı. Kibirli bir havayla bizi küçümsüyordu ve bunu da belli etmekten çekinmiyordu. “Asıl sen bana yalvarıyordun ödevimi yapıp para almak için. Ben istesem bütün öğrenciler ödevimi yapmak için sıraya girer.”

“Evet aklın yetmediği için bütün öğrenciler ödevini yapabilir,” dediğinde bakışlarındaki iğneleyici ifade belirdi Sibel’in.
Bu anlamsız tartışma uzamaması ve iş çığırından çıkmaması için araya girdim. “Git az ötede mızmızlan.”

“Bakın burada da başkalarının sevgilisini elinden alan bir ezik varmış.”

Başkalarının sevgilisini elinden alan mı? Bu kız delirmişti herhâlde. Ne söylediğini pek umursamadım kim kimin sevgilisini elinden aldığını herkes gayet iyi biliyordu ama herkes ikiyüzlü olduğundan olsa gerek kimse bunu dile getirmiyordu. Savaş tam bir baş belasıydı ve onunla çıkmak hayatımda yaptığım en büyük hataydı. Hiç aldırış etmeden çayımdan içmeye devam ediyordum. Tepemde sinirli soluklarını duyabiliyordum ve keyfim yerine geldi.
“Bana bak! Savaş'a bir daha mesaj atarsan ya da onu rahatsız edersen...”

“Hahh!” Dediğimde sözleri yarıda kaldı. Onunla uğraşacak değildim ama sözlerinin altında ezilecek biri hiç değildim. Ayağa kalktığımda tüm gözlerin bizim üzerimizde olduğunu gördüm.
Yadırgayan bakışları gülümsemeye dönüşüverdi sanırım bu hareketim hoşuna gitmişti ve keyfi yerindeydi. Yanındaki kızlarda zafer kazanmış edasıyla sırıtıyorlardı.

Soğuk kanlılığımı korudum. Hiçbir şey söyleme gereği duymadan masadan telefonumu alıp Savaş'ın mesajlarına girdim ve bana gönderdiği ses kayıtlarından birini açtım.

“Sana yaptıklarım için pişmanım Alisya. Ne olur bir şans ver. Ece umurumda bile değil. Yapışıp kaldı bana.”

Kantinde Savaş’ın sesi yankılandı. Ece ve yanında ki kızların yüzü morarır gibi olduğunda galibiyetime pek sevinemedim çünkü umurumda bile değillerdi ama bunu da kendileri istemişlerdi. Gerçekler öğrenilince zahmetler biter, derler ya gerçi bunlarda nerde bu yüz!

Saçlarımı savurup Ece’nin omzuna omuz atıp havalı bir şekilde yanından geçtim. Sibel’de peşimden geliyordu. Arkamda bıraktıklarımın hiçbiri umurumda bile değildi. Hepsinin canı cehenneme!

Kantinden çıktığımızda Sibel, “Kızım muhteşemsin,” dedi, sesinde galibiyetimizin mutluluğu vardı. Yüzümde keyifli bir gülümseme belirdi.

“Herkese hak ettiği değeri vereceksin!” dedim göz kırparak.

Son ders bittiğinde kitaplarımı çantama tıkıştırıp ayağa kalktım. Sibel’e baktığımda oda benimle aynı şeyleri yapıyordu sonra sınıftan çıktık.
“Bugün yürüyemeyecek kadar yorgunum,” dedi Sibel. Benimde kitaplarla dolu çantamı işaret etti. “İstersen otobüse binelim.”

Aslında yürümeyi seviyordum ama bende bugün kendimi yorgun hissediyordum ve çantamda kitaplarla doluydu. Başımı sallayarak onayladım ve durağa kadar gittik.

Beş dakika kadar bekledikten sonra otobüs geldi, bindik. Benim şansıma adım atılacak yer yoktu ve insanlar birbirlerinin dibine kadar giriyordu. Şoför, "Arkaya ilerleyelim!" diye bağırıyordu. Kendimi arkadaki boşluğa cam tarafına attım, ayakta olduğum için cama yapıştım. Otobüsler her zaman boğucu ve ruhu daraltan, kimi zaman da topluma karıştıran araçlar gibi gelse de ekonomik yönden iyi bir yöntemdi. Herkes ellerinde son model telefonlarıyla uğraşıyordu. Sibel ile otobüste birbirimizi resmen kaybetmiştik.

İnsanların ter kokusundan midem ağzıma gelmişti, bu işkencenin bir an önce bitmesini umuyordum. Kulaklığımı çıkarıp müzik dinlemeye başlayacakken arkamda oturan yaşlı teyze bana bakıp tebessüm etti, aynı şekilde karşılık verdim. Kucağında erkek çocuk vardı, muhtemelen torunuydu.

Sohbet etmeye başladı, anlatıyor da anlatıyor... Kendimi karanlık sorgu odasında tepemde ışık yanıyor gibi hissederken sorular sorması canımı sıkmaya başlamıştı ama ayıp olmasın diye kısa kısa cevaplar veriyor, mimiklerimle olumlu ya da olumsuz davranışlar sergiliyordum.
İlgimi çeken şey yüzündeki keder oldu.
Her durakta biri inip biri bindiği için ben de bir oraya bir buraya ilerlediğimden yaşlı kadından uzaklaşıp Sibel'in yanında kendimi buldum.
Sibel’e dönüp bıkkın bir sesle, “Yürüsek daha iyiydi bu işkenceden,” dedim.

“Az kaldı biraz daha sabır,” dedi bana, arkasındakilere de laf yetiştiriyordu. “İtmesenize bee!” Sertçe yutkundum.

Telefonuma bildirim sesi geldiğinde zaten elimde olan telefonun ekranına bakmaya çalışırken, otobüsün ani fren yapmasıyla elim boşluğa düştü. Hay aksi! Bir bu eksikti. Tutunmaya çalışsam da başaramadım. Sarsılarak kendimi düşmeye hazırlarken hiç beklemediğim bir şey oldu.
Oturan bir yolcunun üzerine düştüm. Ups! Ben utançla ne yapacağımı bilemezken ne zaman kolumu boynuna dolayıp yüzümü onun göğsüne yasladığımı anlamadım. Yüzüm kesin domates gibi oldu. Kahretsin!

Kafamı kaldırıp şirin bir şekilde gülümsedim. Utandığımdan olsa gerek gözümü gözlerine çıkaramazken boyun girintisindeki kumral tenine bakarak "Ah çok pardon yanlışlıkla biraz üzerine düştüm galiba." Ah! Ne diyorum ben toparlanıp kolumu kendime çektim.
"Çok rahat galiba yolculuğunun geri kalanını bu şekilde sürdürebilirsin istersen," diyerek hafif gülümsedi.

Gözlerimi boyun girintisinden yavaş şekilde yukarıya doğru kaldırarak sırasıyla gülümseyen dolgun dudakları, iki yanağında oluşan çukur, kalkık burnuyla karakteristik bir çocuksuluğa sahipti. Biraz odunsu, biraz da deniz kokuyordu. Bir insan nasıl deniz kokardı? Açık kumral saçları siyah bir şapkanın altına gizlemişti ve ela gözler selamladı; açık kahvelerimi.

Dün yağmurda çarpıştığım ya da onun deyimiyle, 'Hayvan gibi üstüne çıktığım' ela gözleri hemen tanıdım. Onunda beni tanıdığı bariz ortadaydı.
"Hey sen!" dedi.

Umursamaz bir tavırla sağa sola kafa sallayarak sesimin sert çıkmasına engel olamamıştım ki bana döndüğünde, "Ne!" dedim.

Onun yüzünde hınzır bir gülümseme vardı, benim yüzümdeyse küçümseyici bir bakış.
Sinirle ağzımı açmıştım ki kahretsin söyleyecek bir şeyim yoktu. Utançla hemen adamın kucağından kalkarak oradan uzaklaştım ve düğmeye basarak otobüsün durmasıyla kendimi serin havaya bıraktım. Adama bak dün yağmurda beni çamura atması yetmiyormuş gibi şimdi de kadınlara yer vermeyip oturuyor. Küstah!
Onda ki neydi o hava? Değişik vaka...
Sinirle hızlı hızlı yürürken arkamdan bana yetişmeye çalışan Sibel seslendi. “Alisya bekle.” Arkamı döndüm ve otobüsün çoktan gittiğini gördüm. Çok şükür!

Sibel yanıma geldi, şaşırmış görünüyor ve gülüp gülmemek arasında kaldığından eminim. “Az önce olanlar neydi öyle?”

“Hödüğün biri işte,” dedim tiksinerek.
Çekingen bir tavırla, “Peki ne konuşuyordunuz?” dediğinde bizi duymamış olduğu belliydi. Yürüyerek elimi boş ver dercesine salladım.
“Şey bence çocuk gerçekten yakışıklıydı.” Elini kalbine götürüp, “Ah! Keşke ben düşseydim,” dediğinde durup ters ters baktım.

“İnanmıyorum, çokta meraklısın elin oğlunun kucağına düşmeye.”

Sibel beni duymazdan gelip yürümeye başladı. “Nerde bende bu şans!” dediğinde sinirle kıkırdadım.

Sibel bir kahkaha patlattı. Hala gülmeye devam ederken elini omzuma atıp, “Rahat mıydı?” diye sorduğunda benden uzaklaşıp koşmaya başladı. Bir an afalladım ve peşinden koşmaya başladım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

494okunma 13beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.