BÖLÜM 37

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 37

Sevgili okurlarım;

Uzun bir süredir yeni bölümü paylaşamamanın üzüntüsünü yaşıyorum. Biliyorum, bazılarınız sabırsızlıkla bekliyordu; bazıları belki de artık beklemeyi bıraktı bile... Ama bu süreçte sizi unuttuğumu asla düşünmeyin. Yazmaya ara vermek zorunda kalmak, inanın bana da kolay olmadı. Hayat bazen bizi planlarımızdan alıkoyabiliyor, önüne geçemediğimiz sorumluluklar ve duygular arasında savrulabiliyoruz.
Bu bölümü hazırlarken büyük bir emek ve zaman harcadım. Karakterlerimle yeniden bağ kurdum, cümlelerin içinden geçip defalarca yeniden yazdım. Çünkü sizlere yarım yamalak değil, yüreğimi koyduğum bir bölüm sunmak istedim.
Eğer hala buradaysanız… hâlâ okuyor ve hissediyorsanız… ne mutlu bana.
Lütfen emeğimin karşılığını bir yorumla, bir oyla ya da sadece “okudum” diyerek verin.
Bu hikâye sizinle büyüyor, sizinle yol alıyor.
Sevgiyle...

☆Mesafeler dokunmaya engel sevmeye değil ki!” ☆

2 yıl sonra

Çocukken her şey hakkında umutluydum. Her şeye karşı bir hevesim, bir tutkum, bir merakım vardı. Bir çikolata ne kadar mutlu ederdi? O kadar çok mutluydum işte. Yaş aldıkça birer birer hevesim kırıldı, tutkum boğazımda kaldı, merakım söndü.
Kendimi uzun zaman önce kaybetmiş gibi hissediyorum.

Bir ailem var sanıyordum. Sadece sanmışım. Ne ailem varmış ne de ortada bir aile. Salih hayatımızı mahvetmişti. Bize kötü anılar bırakmış, o anılar kabuslara bürünmüştü. Kabuslar... O kabuslardan nefret ediyordum. Meral annemin ölümünden sonra enkaz altında kalmıştım.
Çok şey değişti. Öz babamı, ailemi bulmuştum. Onları gerçekten benimsedim. Hepimizin sınavı farklıydı. Her şey, herkes bir anda dağıldı.
Kahvaltıya giderken arkamdan Eray’ın sesini duydum. “Günaydın Alisya.”
Gerçekten gün aydın mı diye düşündüm. “Günaydın” dedim.
“Bakıyorum da bugün keyiflisin.”
“Keyifli sayılırım. Okul tatil, bugünde antrenman yok. Evde keyif yapacağım.”

Eray lise 10. sınıf sömestr tatilinde, benim ise üçüncü sınıfın güz dönemi bitti. Eray artık daha akıllıydı ama şimdi daha da ergenleşti. Dersleri eskisi kadar kötü değildi hatta dersleri iyi diye karnesini göstermek bile istemiyordu. Okul, özel dersler, antrenman ve yabancı diller öğreniyordu. Artık hayatı daha da planlıydı. Yabancı dilleri beraber öğreniyorduk. Derslerden fırsat buldukça tatillerde ve boş günlerde şirkette çalışmaya başladım. Kafamı başka işlerle meşgul ediyordum. Yeni hobi olarak Alev sayesinde tenise başlamıştım. Alev ve Berk üniversiteden mezun olduktan sonra nişanlanmışlardı. Alev, Berk'in aile şirketinde çalışıyordu. Alev ile sürekli görüşüyordum, onun arkadaşlığını sevmiştim.

Okulda Suna ile vakit geçiriyordum. İkizlerle iletişimimi kesmiş onlarla görüşmüyordum.
“Bugün şirkete gidecek misin?” Eray’ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“Evet gideceğim.”
Kahvaltıya indiğimde herkes masadaydı. Tek eksik Tamer amcaydı. Tamer amca hapishanedeydi. Benim suçum yok diyordu ama deliller onu gösteriyordu. Şirketin tırlarıyla uyuşturucu taşıyormuş ve birkaç defa yaptığı ortaya çıktı. Ama suçunu kabullenmiyordu.
Nazan ve Onur’un üzgün olmasını beklerken Tamer’in gidişinden sonra daha rahattılar. Açıkçası Tamer’in gidişi herkesi çokta etkilemedi. Sadece dedem ve büyükannem etkilenmişti. Dedem kalp krizi geçirip ameliyat olmuştu ve artık işlerin başına kendisi geçmişti.

Herkese “Günaydın” dedikten sonra yerime geçtim.
Dedem herkesten önce sabah erkenden kalktığı için kahvaltısını çoktan yapmış kahvesini içiyordu. Yerinden kalkıp “Ben şirkete geçiyorum. Sizde geç kalmayın” dedi uyarı bir tonda.

Büyükannem “Kendini yorduğun yetmiyormuş gibi çocuklarında pestilini çıkartıyorsun” dedi kızgın.
“Belgin Hanım, benim işime karışma. Gördün, işlerin başına geçmedik de neler geldi başımıza. Bak diğer oğlun nerede?”

Büyükannem sessiz kaldı. Tamer amca ailemizi zor durumda bırakmıştı. Bu konuda sürekli dedem ve büyükannem arasında gerginlik yaşanıyordu.
“Üzülme anne” dedi Nazan.
“Keşke biraz da sen üzülsen” dedi büyükannem bir hışımla masadan kalktı.

Babam sıkıntılı bir soluk verdi. “Metin ile şirkete öğleden sonra geleceğiz. Yarın hastane açılışı için son haline bakacağız. Sizde geç kalmayın da dedenizi kızdırmayın.”
Başımla onayladım. Onur da “Birazdan çıkacağım” dedi.

Babam alnıma öpücük kondurup dedemin peşinden gitti. Onur karşımda oturuyordu. Onunla doğru düzgün konuşmuyordum. Aramız bozuktu, eskisi gibi yakın değildik. Bu durum evdekilerin gözünden kaçmamıştı, bu durumdan rahatsızlardı. Sibel’e yaptıklarını unutamıyordum. Sibel bu yüzden gitmişti. Onu o günden sonra hiç görmedim. Çekip gitmişti. Onur da üzgündü Sibel’e yaptıkları için bu yüzden kendini işlere verdi. Eskisi gibi haylaz, vurdum duymaz değildi.
“Sizde ikiniz şirkete beraber gidersiniz” dedi Nazan yenge.
“Benim işim var. Şirketten sonra başka yere gideceğim” dedim düz bir sesle. Onur sessiz kaldı.

“Bu durum dedenizin hoşuna gitmiyor, hatta evde herkesin hoşuna gitmiyor. Siz kardeş gibisiniz” dedi Nazan yenge.
“Ben kimseye bir şey yapmıyorum,” dedi Onur, bana bakmadan.
“Zamanında yaptığın ile şuan başka bir şey yapmasan da telafisi olmaz,” dedim iğneleyici. Onur bana ters bir bakış attı.
“Bence de bu duruma son verin dedem ikinizin kulaklarından tutup bahçedeki ağaçlara asacakmış” dedi Eray gülerken.

Masadan kalkıp “Size afiyet olsun,” dedim.
“Yarınki açılış için bugün kıyafetin gelecek” derken Nazan yengeme döndüm.
“Odama bıraktırırsın sana zahmet yengeciyim.”

“Yarın açılışa gidecek misin?” dedi ciddi bir tonda bu kez.
Derin bir nefes koyuverdim. “Gideceğim.” Onur ve Eray bana döndü. Bu durumun benim için zor olduğunu biliyorlardı. Gerçekten benim için zordu ama yarın bu açılışta olacaktım. Benim için zorda olsa orada olacaktım. Nazan yengem bilmiyordu, bilmesini de istemezdim.
Arabama atladım, ehliyeti almıştım. Şirkete giderken yine düşüncelerimle boğulmaya başladım. Hayır, düşünmek istemiyorum. Düşüncelerimi anında kafamdan kovdum. Trafik vardı. Düşünmemek için radyoyu açtım. Bu da iyi fikir değildi, her şey onu bana hatırlatıyordu. Mabel Matiz’in ‘Aşk Yok olmaktır’ şarkısı kulaklarımı doldurdu. “Beraber söylemiştik bu şarkıyı” diye mırıldandım. Zaten amacım unutmak değildi.

Şirkete geldiğimde hemen şirket valesi kapımı açtı ve anahtarı ona uzattım. Şirkette artık beni tanımayan yoktu. O eski Alisya yoktu. Dedem şirkette çalışmaya başlar başlamaz hemen bana Onur ve Pamir’in karşısındaki odayı hazırlattı. Herkes bana “Günaydın Alisya Hanım” derken onlara karşılık verdim. Kendi odama geçmek üzereyken yerimde kaldım. Sekreter kıza doğru yürüdüm ve tedirgin bir şekilde bana bakıyordu.
“Pamir’in odasının şifresi ne?” diye sordum.
Kadın benden böyle bir soru beklemediği için afallamıştı. “Onur Bey biliyordur” derken bu tavrıma şaşkınlığını gizleyemedi.
“Başka kimden öğrenebilirim?” Onur’la muhatap olmak istemiyordum.
“Şey... Odayı temizleyen Esme abla biliyordur. Pamir Bey, Esme abladan başkasına odasını emanet etmezdi. Hemen öğrenirim.”

Betül’ün başında dikildim. Odalara parmak izi ve şifreyle giriliyordu. Bunca zamandır odasına girmeye cesaret edemedim ama şimdi o odaya girmek istiyordum. Betül “Buyurun Alisya Hanım,” deyip elindeki kağıdı kibar bir şekilde bana uzattı. Kağıdı elime alıp Pamir’in odasına doğru yürüdüm. Derin bir soluk aldım. Şifreyi yazarken ellerim titredi. Pamir’in odasına adımımı attığımda beni ilk karşılayan şey, her zaman o odaya sinmiş biraz deniz biraz da odunsu bir parfüm kokusu olurdu. Bu koku Pamir’i tanımlıyordu; güçlü ama aynı zamanda sıcak, huzur vericiydi. Şimdi o kokudan eser kalmamıştı. Odanın genel havası tam da Pamir’e yakışır şekilde düzenliydi ama aynı zamanda kendine özgü bir dağınıklık barındırıyordu. Her şey düzenli, temiz, yerli yerindeydi.
Pamir hep düzenliydi sadece hayatı düzensizdi.

Gümüş renklerle bezenmiş ferah bir odaydı ve şekil olarak benim odama benziyordu. Masasının hemen yanında bir kitaplık vardı. İnşaat mühendisliğiyle ilgili kalın teknik kitaplar; şehir planlaması, malzeme bilimi, yapısal analiz üzerine not defterleri ve birkaç kişisel kitap dizilmişti. Kitaplığın raflarında bir şey dikkatimi çekti, babasının gençlik fotoğrafı ve yanında küçük, solmuş bir oyuncak araba.
Masası tam bir Pamir klasiğiydi. Ortada düzgün bir şekilde yerleştirilmiş bir dizüstü bilgisayar, yanına konulmuş bir kahve kupası ve düzensizce karalanmış birkaç eskiz kağıdı. Masasının bir köşesinde ise çizim için kullandığı cetveller, iletki, kalemler ve hesap makinesi vardı. Belli ki bir tasarım üzerinde çalışıyordu. Pamir’in çizimleri her zaman bana etkileyici gelmiştir. Daha önce başka çizimlerini görmüştüm, beraber çizdiğimiz o çiftlik ev. Matematiğin o soğuk keskinliğini hayal gücüyle birleştirebilen nadir insanlardan biriydi.

Odanın duvarları, onun kişiliğinin bir diğer yansımasıydı. Sağdaki duvarda devasa bir beyaz tahta asılıydı. Üzerinde karmaşık yapısal hesaplamalar, malzeme analizi tabloları ve eksik kalan bir köprünün kaba taslağı vardı. Her şey bir sanatçı gibi detaylıydı ama yine de bir eksiklik hissi veriyordu. Diğer duvarda ise modern çerçevelere yerleştirilmiş birkaç mimari eskiz asılmıştı. Bu eskizlerin bazıları benim de yaptığım tasarımlardı. Benim eskizlerimi buraya kim asmıştı?
Onur’dan başkası olamazdı, herhâlde.
Odanın bir köşesinde ise rahat bir koltuk ve küçük bir sehpa yer alıyordu. Sehpanın üzerindekilerini karıştırdığımda birkaç eski dergi ve bir not defteri vardı.

Pamir’in odası, onun karmaşık ama bir o kadar da düzenli olan iç dünyasının bir yansıması gibiydi. Bu odada, onun zorluklarla dolu yolculuğunun ve azminin izlerini görmek mümkündü.
Pamir’in odasında geçirdiğim her dakika, onun karakterini biraz daha anlamama yardımcı oluyordu. Bir yandan disiplinli ve odaklanmış bir insanın izlerini taşırken, diğer yandan da içindeki karmaşayı ve derin düşüncelerini ele veren ufak detaylar vardı.

Masanın etrafında dönüp Pamir’in koltuğuna oturdum. Masanın üzerinde ne bir fotoğraf ne de özel başka bir şey vardı. Masanın altındaki çekmeceyi açtığımda ilaç kutuları vardı ve bir de fotoğraf. Metin amcanın gençlik hali, ortada sekiz ya da dokuz yaşlarında bir çocuk, bu Pamir olmalıydı. Pamir’in yanında da bir kadın. Bu da annesiydi herhalde. Hayatını mahveden annesini bir türlü unutamamış, yaptıklarını hazmedememişti. Ama annesini özlüyordu, annesinin verdiği sevgiyi belki de kimsede bulamamıştı. Annesini özlediğini, derin bir bağ kurduğunu her zaman saklasa da bunu onda hissediyordum, hissederdim.
Başka da özel bir şey yoktu.
Masasının hemen arkasındaki büyük camdan dışarı baktım. Şirketin geniş bahçesi ve ilerideki şehir manzarası görünüyordu. Pamir’in bu camın önünde saatlerce oturup dışarıyı izlediğini hayal ettim. Belki de bu pencereden baktığında, gelecekte yapmayı hayal ettiği projeleri düşünüyordu. Kim bilir, belki de sadece sessizce kendi iç çatışmalarıyla başa çıkmaya çalışıyordu.

Birden gözüm, masanın yanındaki panoya takıldı. Orada bir sürü not, çizim asılıydı. Dikkatlice baktığımda, birkaç başarısız proje taslağı ve altına yapıştırılmış “Daha iyisini yapabilirim” notunu gördüm. Güldüm. Kendinden yüksek beklentisi, bu durum bir yandan hayranlık uyandırırken, diğer yandan onun omuzlarına yük bindirdiğini hissetmek acı vericiydi.
Kitaplığın üzerinde duran not defterine gözüm takıldı. Pamir’in el yazısını hemen tanıdım. Sert ama aynı zamanda akıcı bir şekilde yazardı. Not defterinin kapağını açtım. Notlarındaki bazı cümleler dikkatimi çekti. “Risk almalı mı?” diye yazmıştı. “Hata yapmaktan korkma!”, “İlk köprü tasarımım...” diye devam eden satırlar vardı. Bu cümleler, onun hem kendini sorguladığını hem de ileriye doğru adım atmak için cesaret topladığını düşündürüyordu.

Odanın her köşesi onun izlerini taşıyordu ama aynı zamanda bir yalnızlık hissi vardı. Pamir, dışarıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün burada, bu odada, kendi duygularıyla ve düşünceleriyle baş başaydı. O, herkesin yükünü omuzlarında taşıyan biriydi ama kimse onun yükünü taşıyacak kadar cesur değildi.
Pamir gitmişti. O gittikten sonra bir yanım hep eksik kaldı. Onu çok özledim, hala özlüyorum. Elimden bir şey gelmiyordu. Göz yaşım akmasın diye yan taraftaki devasa cama doğru dönüp gökyüzüne baktım. “Biliyorum yaşıyorsun Pamir, lütfen evine geri dön.”

Gitmeden önce yatağımın üzerine kısa bir mektup ve birde fotoğraf bırakmıştı. Fotoğrafın arkasında ‘Büyümek istemiyorum’ yazıyordu. Bu cümlenin altında ezildim. Bana bıraktığı mektubu defalarca okuduğum için ezberlemiştim. Mektupta tam olarak şu yazıyordu:

Çocukken seninle karşılaşmışız. Tüylü’yü görünce anladım. Onun adı Karabaş’dı ama Tüylü daha uyumlu bir isim olmuş. Karın bölgesinde ki kırmızı boyayı ben yapmıştım. Onu sana iyi ki vermişim, güvenli ellerde. Bu fotoğrafta annemin bizi çektiği fotoğraf.

Ben zaten yaralıyım Alisya. Her zaman güçlü durmaya çalışıyorum ama bu beni aşıyor. Sadece uzak bir yere gitmeye ihtiyacım var. Her şeyden, herkesten, kendimden. Benim dünyam karmaşık, düzensiz ve… Seni o dünyanın içine çekmek istemiyorum. Sana zarar vermekten korkuyorum. Seni sevdiğim için, seni korumak istiyorum. Ve bazen, en iyi koruma… Uzaklaşmaktır.

Bir gün geri döneceğim.

Pamir...

Gözlerim doldu. Pamir hep benimleydi. Şimdi de yok. Babam biliyordu. Pamir’in doğum günü partisinde babama zarf gelmiş ve polisler alıp götürürken zarfı benim elime vermişti. Zarfın içine baktığımda Pamir ile çekilmiş bir sürü fotoğrafım vardı. Bunu yapsa yapsa Savaş yapabilirdi. Babam bu konuda hiçbir şey söylemedi, sormadı.
Pamir’den hiçbir haber yoktu. Pamir’in kayboluşunun üzerinden iki yıl geçmişti. Onu bulmak için yapılan her çaba sonuçsuz kalmış, geriye sadece sessizlik ve belirsizlik kalmıştı. Pamir’e benzeyen bir sürü insanı teşhis etmeye gitmişlerdi ama hiçbiri o değildi. Yurt dışında bile arıyorlardı ama ne bir iz, ne de bir ipucu vardı. Sanki buhar olup uçmuştu. Pamir’i bulamıyorduk. Giderken yanına hiçbir şey almamıştı. Ne kimliğini, ne telefonunu, ne para, hiçbir eşyasını almamıştı. Gitmeden önce bir sürü para çekmiş deniliyordu ama tam miktarını bilmiyordum. Sonradan öğrenildi ki o parayı annesine vermiş. Tek kuruşunu kendi için harcamamış.

Her an, her saniye, her dakika ve sürekli telefonumu kontrol ediyordum. Hiçbir haber yoktu. “Neden böyle yapıyorsun Pamir? Neden her şeyi bu kadar zorlaştırıyorsun?” diye mırıldandım kendi kendime. Kalbimde öfke, özlem ve endişe birbirine karışmıştı.
Ne haldeydi kim bilir? Daha kötüsünü düşünmek istemiyordum.
Pamir’in gidişi birçok şeyi değiştirdi. Tayfa birbirleriyle koptu. Pamir’den haber alındığında bir araya geliyorlar sonra tekrar dağılıyorlardı. O haberler hep asılsız çıktı. Tayfanın lideri Onur zannediyordum ama asıl lider Pamir’miş. Herkes kendi babasının şirketinde işe başlamıştı. Ceylin ve Cansu hariç. Onlar bizim şirkette çalışıyorlardı. Ceylin utanmadan bizim şirketteydi ama eve gelmiyordu.
Pamir ile yaşadıklarımı düşündüm. Yarım kalmışlık… Sanırım insana en çok zarar veren duygulardan biri buydu. Ne eksiksin, ne tam… Bir şeylerin bitmediğini hissedersin ama devamı da gelmez. Hep bir belirsizlik, hep bir boşluk… Sanki bir cümlenin ortasında nefesin kesilmiş gibi, bir hikayenin tam ortasında kitabı kapatmak zorunda kalmış gibi.

Pamir’in gidişinden sonra bu hissi daha derinden anladım. Her şey tamamlanmamış gibiydi. Aramızdaki konuşmalar, dokunuşlar, belki de hiç gerçekleşmemiş bir veda… Onunla yarım kalan şeyleri tekrar tekrar düşündüm. Bazı şeyler bitmezdi, öylece havada asılı kalırdı. Tıpkı Pamir gibi. Biz gibi.

İçimde bir yerde, onun geri dönmeyeceğini biliyordum. Ama yine de her sabah uyanıp telefonuma bakıyordum. Belki bir mesaj, belki bir arama… O sessizlik beni her geçen gün daha da içine çekiyordu. Onun yokluğu bir boşluktu ama tam bir yokluk değildi. Sanki hala oradaymış gibi, sanki bir köşeden beni izliyormuş gibi. Hep yanı başımdaymış gibi.
İnsan böyle bir durumda ne yapar? Önce kendini kandırmaya çalışır. “Geçecek,” dersin, “O gelecek.” Ama bilirsin, o yarım kalmışlık hissi her an seni bulur. Bir şarkıda, bir kokuda, bir cümlede… İçinde susturamadığın o ses hep konuşur: “Ya tamam olsaydık? Ya hiç yarım kalmasaydık?”
Pamir’le yaşadıklarımızın eksikliği sadece onu değil, beni de sorgulatıyordu. Sevginin ne kadar derin olabileceğini ama bir o kadar da kırılgan olduğunu öğrendim. İnsan birini ne kadar severse sevsin, eğer o ilişki tamamlanmamışsa, hep bir yanın eksik kalır.

Onunla geçirdiğimiz anları tekrar tekrar düşünüyordum. Anılarımız, tartışmalarımız, bazen sessizce yan yana oturduğumuz o anlar… Hepsi sanki bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyordu. Ama işte, yarım kalmışlık, her güzel hatırayı bir hüzne dönüştürüyordu.
Bir gün aynanın karşısında kendime baktım. Gözlerimin altında yorgunluk çizgileri, ruhumda ise derin bir boşluk vardı. O an anladım: Bu hisle savaşamayacağım. Yarım kalmışlık, insanın içine kök salıyor. Ne kadar kazarsan kaz, bir iz bırakıyor.
Belki de bu hisle yaşamayı öğrenmem gerekiyordu. Pamir hayatımdan gitmişti ama içimde bir yerde hep kalacaktı. Çünkü yarım kalmışlık, tamamlanmamış bir hikayenin en ağır yüküydü. Ve bu yükle yaşamayı öğrenmekten başka çarem yoktu.
O gittikten sonra o kadar çok ağladım ki artık göz pınarlarımda yaş kalmamıştı. Kalbim sıkışıyor, gözlerim yanıyor, sanki içim parçalanıyordu sonra da bir ya da iki damla yanağımdan süzülüyordu. Daha fazlası yoktu. Kendime de kızıyorum. Neden Pamir’e yardım edemedim? Pamir’in kötü durumda olduğunu hissediyordum, duygu değişikliğine şahit olmuştum. Neden bir şey yapmadım? O acı çekerken yanında olmadım. Hep onu suçladım. Pamir’in de kendi savaşı vardı, onun bu haline sadece seyirci kaldım.

Kendimi toparladıktan sonra işimin başına geri döndüm. Sefa’nın aldığı bir projede beraber çalışıyorduk. İkimizden başka üç kişi daha vardı. Ara verdiğimizde Sefa ile terasa çıkıp kahvelerimizi yudumluyorduk.
“Sibel ile konuşuyor musun?”
“Sibel ve çok memnun hayatı” dedim gülerek. “Çok memnun hayatından fırsat bulursa arada konuşuyoruz.” Sibel gitmişti ailesiyle. Kimse nereye gittiğini bilmiyordu. Doğru düzgün iletişimiz yoktu.

“Evet. Her konuştuğumuzda memnun hayatından bahsediyor bana da. Belki onun için böylesi daha iyidir.”
“Belki de” dedim iç çekerek. “En azından birileri gittiği yerde mutlu.”
Sefa’nın bakışları derinleşti. “Hala haber yok mu?”
Kimden bahsettiğini çok iyi biliyordum. “Hayır yok. Hiçbir haber yok. Sanki yer yarıldı da içine girdi.”
Sefa sıkıntılı bir nefes verdi. Bu durum hep bir belirsizlik olduğu için kimse yorum yapamıyordu. Kimsenin dili varmıyordu. Kötü bir haber yada bir durumun var olması herkesi diken üstünde tutuyordu.
“Sibel her şeyi geride bırakıp ailesiyle neden gitti? Tek sorun Onur değil gibi.”
“Bilmiyorum” dedim dürüstçe. “Bunu bende düşünüyorum ama her konuştuğumda o kadar mutlu ki, arkadaş çevresini anlatırken onu kıskanmadan edemiyorum. Ama yanımda olmasını isterdim. Ama bu da ona haksızlık olurdu.”
“Böyle giderse zamanla kendini de unutturur,” derken Sefa çaresiz bir omuz silkmeyle sırıttı.
Yüreğim müthiş bir burukluk hissiyle dolup taştı. “Mesafeler dokunmaya engel sevmeye değil ki!”
“Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” dedi Sefa gözlerini kısarak. “Mesafe zaten Sibel’e yaramış.” Aramızda biraz sessizlik oldu. Sonra da “Sen nasılsın?” diye sordu. Beni gerçekten düşünen insanlardan biriydi Sefa.

“Nasıl olayım? Karmaşığım. Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum artık. Alıştım desem, bu duruma alışmak istemiyorum. Hayatımda ki tüm renkler canlılığını yitirmiş gibi.” Boğazıma bir yumru oturdu. Etraftaki insanları gösterdim. “Bak her şey, herkes bir şekilde hayatına devam ediyor. Hayat devam ediyor.” Gökyüzünden bakışlarımı Sefa’ya döndürdüm. “İyi ki sen yanımdasın yoksa sensiz de ne yapardım?”
Sefa güven verircesine elimi tuttu. “Ben her zaman yanındayım. Benden kurtuluşun o kadar kolay değil” derken güldü. “Umutsuz vaka Alisya geri döndü.” Sadece gözlerimi devirdim.
Şirkette işlerimi erkenden bitirince valenin açtığı kapıdan arabama bindim. Yolda giderken bir tane çiçekçi gördüğümde önünde durdum. Çiçekleri görünce bile Sibel aklıma geldi. Ne kadar çok severdi çiçekleri. Anlamlarını bile bilirdi. Sibel’i özledim. Kır çiçeklerden karışık bir buket yaptırıp kabristana geldim. Hava soğuktu, sert bir rüzgar yüzüme çarptığında titredim. Meral annemin başucuna oturdum. Çiçek buketini de üzerine koydum.
“Ben geldim Meral anne” derken gözlerim doldu. Gözlerim doluyordu ama devamı gelmiyordu. “Seni özledim. Yaşadıklarını az çok biliyorum ama ne çektiklerini anlayabilirim ne de seni. Sen çok şey yaşamışsın. Hep seni suçlardım. Yaşadıklarını bilseydim daha sıkı tutmaya çalışırdım elinden. O adamdan kurtarırdım hayatım pahasına olsa bile. Keşke... ‘Keşke’ kelimesinden o kadar nefret ediyorum ki. Ama gözün arkada kalmasın. Kızını Turna’yı bulmaya çalışıyorum. Enes dayım, her yerde arıyor kızını. Ona güveniyorum. O kızını bulacak, ölü ya da diri.”

Enes dayımla ve Eylem teyzemle görüştüğümü babama söylediğimde beklediğim tepkiyi vermedi. “Tabii görüşebilirsin. Onlar senin teyzen ve dayın” demişti. Bu yüzden şanslıydım.
“Sen gittikten sonra her şey çok değişti Meral anne. Olaylara, yeni insanlara, yeni ortamlara, yeni hayatıma... Adapta olmaya çalışıyorum ama alıştım galiba. Sana anlatmıştım Pamir’i. Ondan hala haber yok. Sibel de gitti. Beni yalnız bırakıp gitti. Ama üzülme iyiyim ben. Başımın çaresine bakmayı iyi bilirim. Değil mi?”
Duamı ettim ve biraz daha kalıp sonra da Melahat teyzenin kapısına dayandım. Melahat teyze kapıyı açmadı. Apartmandan inen başka bir komşu “Kızım Melahat Hanım, Ayşen’in bugün altın gününe gitti” dedi.
Şimdi Ayşen teyzenin yanına gitsem kadınlarla dolu bir ortam ama bir yandan da böylesi daha iyi olabilirdi. Merdivenlerden yukarıya doğru çıktım. Ayşen teyzenin karşı dairesindeki eski evimi de kiraya vermiştim. Boş boş duracağına bir işe yaramış olurdu. O ev bizim cehennemimiz olmuştu, umarım başkalarına umut olur. Ayşen teyzenin kapısının zilini çaldım. Ayşen teyze beni beklemediği için yüzündeki şaşkınlık bariz ortadaydı. “Hoş geldin kızım. Kapıda kalma içeriye geç.”
Hemen içeriye geçtim, mahalledeki kadınların neredeyse hepsini tanıyordum. “Hoş geldin Alisya kızım” diye beni sevecenlikle karşılayıp kucakladılar. Melahat teyzenin yanına oturur oturmaz elime gün tabağını tutuşturdular. Melahat teyze, beni görünce bıkkınlıkla baktı. Sibel gittiğinden beri kadını sorularımla bıktırmıştım. Sibel’in tam olarak nereye gittiğini ya da ailesiyle bir anda cümbür cemaat neden taşındığını bilmiyorduk ama Melahat teyze bilirdi. Ne de olsa Sibel’in annesi Nebahat teyzeyle öz kardeşlerdi. Evleri de boş duruyordu. Melahat teyzenin ağzında bakla ıslanmazken hiçbir şey anlatmıyordu. Sibel’le görüntülü konuşmuyorduk. Normal konuştuğumuzda on dakikayı geçmiyordu. Sibel hemen işim var diye yüzüme kapatıyordu telefonu.
Melahat teyze ve Gönül abla küslerdi. Ayşen teyze, altın günlerinde ayrı ayrı onları davet ederdi. Şimdi de Melahat teyze ve Gönül abla barıştıkları için beraberlerdi.

Gönül abla “Alisya sen mimarlık okuyordun değil mi?” diye sordu.
“Evet” dedim.

“Ne güzel. Benim oğlumda doktor. Hem yakışıklı hem de gönlü zengin.”
Melahat teyze de hemen lafa atladı. “Aman, senin oğluna geçen ayaklarımı gösterdim de doğru düzgün ilgilenmedi.”

Başka bir ablada “Benim kızıma da rapor yazmadı geçen” dedi şikayet eder gibi.

Başka bir ablada “Alisya kızım, benim oğlumda öğretmen” derken gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Sefa haklıydı galiba oğluna yamamaya çalışıyorlardı.
Melahat teyze de “Senin oğlun atandı mı?” diye sordu.

“Yok daha atanamadı ama yakında atanacak. Dershanede çalışıyor.”
“Ayşen sende Sefa’yı ne zaman evlendireceksin?” diye soran Gönül ablaydı.

“Daha erken hem ben pek karışmam Sefa’nın işlerine” diyen Ayşen teyzeye bakakaldım. Sefa, Ayşen teyzenin haberi olmadan dışarı bile çıkamazdı. Bir müddet böyle gereksiz sohbet dönerken sessiz kaldım. Sonra da sessizliğimi bozdum. “Nebahat teyzeler de apar topar taşındılar” dedim. Bu konuda elbet bir şeyler duymuş olmalarını umdum.
Gönül abla “Valla öyle oldu, kaçar gibi gittiler. Kimseye de bir şey söylemediler. Melahat sen bilirsin?” dedi.

Melahat teyze hemen cevabı yapıştırdı. “Nebahat’ın kocasına iyi iş teklifi gelince kaçırmak istemedi. Başka yere taşındılar.”

“Nereye taşındılar?” diye sordum.
Melahat teyze ters ters yüzüme baktı. Buraya neden geldiğimi anlamıştı. Önceden o beni sık boğaz ederdi şimdi de ben onun peşinden ayrılmıyordum.
“Ben yaşlı insanım. Aklım bir gidip geliyor, nereye taşındıklarını nereden bileyim,” derken Melahat teyze aptalı oynamaya başladı.
Herkesi kandırabilirdi ama beni asla. “Söylemediler mi nereye taşındıklarını?” dedim direterek.

“Söylediler ama hatırlamıyorum.”
“Kız senden kaçmışlardır onlar” dedi Gönül abla sonra da kahkaha attı.
Ayşen teyze de bilmiyordu, Sibel’in nereye taşındıklarını. Yok, bunlardan bir şey öğrenemeyecektim. Biraz daha kalıp oradan ayrıldım. Kendimi dışarı attıktan sonra çantamdan telefonu çıkartıp Sibel’i aradım. Beni bu halde bırakıp gittiğine inanamıyordum, oysa en çok ona ihtiyacım vardı. Açmadı. Bir kez daha aradım. Bu kez ilk çalışta açtı.
Neşeli sesinde hafif bir yorgunluk vardı, belki de bana öyle geliyordu. “Alisya, aramana sevindim.”
Güldüm. “Senin de beni aramaman şaşırtıcı.”

“O kadar çok yoğunum ki akşama arkadaşımın doğum günü partisi var. Organizasyonu ben hazırlıyorum. Gerçekten yorucu.”
“Öyle mi?” dedim. “Tam olarak nerede?”

“Kafeyi ayarladım” derken bundan bahsetmediğimi çok iyi biliyordu.
“Hangi şehirdesin Sibel? Nereye taşındınız? Neden bana söylemiyorsun?”
Bir süre sessiz kaldı. “Bilmesen daha iyi olur” dedi ciddi bir ses tonuyla. “Şimdi kapatmam gerekiyor, arkadaşım çağırıyor.”

“Yine kaçıyorsun yani.”

“Görüşürüz Alisya,” diyerek yüzüme telefonu kapattı. Neden bana bunu yapıyorsun? Neden yanında değilim ya da yanımda değilsin? Nerede olduğunu söylese hiç düşünmeden yanına giderdim. Ama o bunu istemiyordu. Ben arkadaşımı hatta kardeşimi kaybetmiştim. Ama o gittiği yerde mutluydu. Eğleniyordu, gülüyordu... O mutluydu. Bir sürü arkadaşı vardı. Ben burada kendimi yalnız hissediyordum. Onun mutluluğuna gölge düşürmeye hakkım yoktu ama bir açıklama yapmadan kaçar gibi gitmesi beni incitmişti, beni üzmüştü. Bu bencillik miydi?

☆

Psikiyatristin odası, her zamanki gibi sade ve rahattı. Duvarlarda huzur veren tablolar vardı ama benim içimde kopan fırtınalar bu huzuru hissetmeme izin vermiyordu. Yumuşak bir koltuğa oturdum ama sanki dikenler üzerinde oturuyormuş gibi hissettim. Ceylin’ in annesi olduğunu öğrendiğim anda Simge’yi bırakmıştım. Teyzem Eylem’in arkadaşı Psikiyatristim Rüya Hanım, not defterini bir kenara bıraktı ve beni incelercesine baktı.
“Alisya, bugün nasıl hissediyorsun?” diye sordu, sesi her zamanki gibi sakindi.

Bir an düşündüm ama cevaplamakta zorlandım. Sanki içimdeki kelimeler birbirine dolanmıştı. Sonunda derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım. “Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Bir yandan öfkeliyim... Ona. Gittiği için. Bana hiçbir şey söylemeden, arkasında yalnızca sessizliği bırakarak çekip gittiği için. Ama diğer yandan... Onu anlıyorum. Beni korumak istediğini biliyorum. Kendini korumak istediğini.”
Rüya Hanım başını hafifçe eğdi ve beni yargılamadan dinliyordu. “Bu öfke ve anlayış, aynı anda nasıl hissettiriyor sana?” diye sordu.

“Parçalanmış gibi,” dedim. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Zaten ağlayamıyordum sadece gözlerim doluyordu. Ağlayamamak acı veriyordu. “Bir yanım ona kızıyor, neden bunu bize yaptı? Neden beni bu kadar önemsemek zorundaydı ki? Ben onunla kalmak, onun yanında olmak istiyordum. Ama diğer yanım... Onu sevdiğim için... Onun iyiliğini istiyorum. Belki de gitmesi gerekiyordu, bilmiyorum. Ama kendimi bir türlü buna inandıramıyorum.”
Bir an sessizlik oldu. Sanki odadaki hava ağırlaşmıştı. Rüya Hanım nazik bir şekilde, “Sence Pamir’in gitmesi seni hangi duyguyla baş başa bıraktı?” diye sordu.

“Yalnızlık,” diye fısıldadım. “Ama bu yalnızlık sadece onun fiziksel yokluğu değil. Sanki beni eksik bıraktı. Onunla birlikte bir parçamı da alıp götürdü. Ve şimdi kendimi tamamlayamıyorum.”
Rüya Hanım hafifçe başını salladı, derin bir nefes aldı. “Alisya, Pamir’in gidişiyle hissettiğin bu yalnızlık, belki de sadece onunla ilgili değil. Sence daha önce yaşadığın başka bir eksiklikten kaynaklanıyor olabilir mi? Belki bu, başka bir duygunun izlerini taşıyor?”
Sözleri beni bir anlığına duraklattı. Daha önce hiç böyle düşünmemiştim. Çocukluğumu, annem Meral’i, gerçek annem Fulya’yı, Salih’i, Sibel’i ve hayatımdaki o diğer kayıpları düşündüm. Belki de Pamir, tüm bu kayıpların yansımasıydı. Ama bu düşünce, onu kaybetmenin acısını hafifletmiyordu.

“Olabilir,” dedim sonunda. “Ama bu fark etmez. Çünkü Pamir... O farklıydı. Onun yanında kendimi rahat hissediyordum. Ve şimdi... Şimdi hiçbir şey hissetmiyorum. Ya da çok şey hissediyorum. Hangisi olduğunu bile bilmiyorum.” Kafam karmakarışıktı.
Rüya Hanım hafifçe gülümsedi ama gülümsemesi yargılamaktan çok anlayış doluydu. “Bazen hissettiklerinin adını koymak zor olabilir, Alisya. Ama bu süreçte kendine karşı nazik olman önemli. Pamir gitmiş olabilir ama sen buradasın. Ve senin duyguların, senin yolculuğun, kendi içinde bir değer taşıyor. Bu yalnızlıkla başa çıkabileceğini biliyorum.”
Onun sözleri, hafif de olsa, kalbimde bir yer buldu. Ama yine de Pamir’in yokluğu içimde yankılanmaya devam ediyordu. “Onu özlüyorum,” dedim sessizce. “Ama onu beklemeye devam edecek kadar güçlü değilim. Bu beni yoruyor.”

“Bu duyguyu kabul etmek bir başlangıç,” dedi Rüya Hanım. “Kendi yolculuğunda ilerlemek, seni daha da güçlü yapacak. Ve kim bilir, belki de bir gün Pamir kendi yolculuğunu tamamladığında geri döner.”
Bu sözler bana küçük de olsa bir umut verdi. Ama içimde bir yerde biliyordum ki, bu yolculuk artık yalnızca benimle ilgiliydi.

Derin bir nefes alıp başımı ellerimin arasına aldım. Rüya Hanım sabırla bekliyordu, gözleri bana odaklanmış, çözülmemi izliyordu. Gözlerim dolmuştu ama kelimeler dilimden dökülmüyordu. Bir süre sessizce oturduktan sonra kırık bir sesle konuşmaya başladım.
“Onu kurtarabilirdim” dedim, sesim boğuktu. “Eğer biraz daha dikkat etseydim, biraz daha ısrarcı olsaydım… Belki şu an yanımda olurdu.”
“Alisya, bu kadar yükü omuzlarına alman seni daha da tüketir. Pamir’in yaşadığı şeyler sizin kontrolünüzde değildi. Onun karanlığı, kendi savaşları vardı.”

Gözlerimi Rüya Hanıma diktim, kelimeleri bıçak gibi keskin çıktı ağzımdan. “Ama ben o savaşın bir parçasıydım. Onun yanında olduğumda her şey daha iyiydi. Ya da öyle sanıyordum… Ama şimdi yok.”
Rüya Hanım, kaşlarını hafifçe çatarak düşünceli bir şekilde başını salladı. “Kendinizi onun kurtarıcısı olarak görüyorsunuz. Bu çok doğal bir his ama gerçek şu ki… Kimse bir başkasını tamamen iyileştiremez. Pamir’in seçimleri onun sorumluluğundaydı. Sizin yapabileceğiniz en iyi şey, ona destek olmaktı ve bunu yaptınız.”
Bir an sessiz kaldım. Gözlerim boşluğa dalmış, Pamir’in yüzünü hayal ediyordum. Gülümsemesini, hırçınlığını, neşeli halini, savunmasız anlarını… En son gördüğüm hali gözlerimin önüne geldi. Perişan haldeydi. Ela gözlerinde garip bir hüzün vardı.
“Peki ya şimdi?” dedim, sesim çatallıydı. “Onu geri getirmek için ne yapabilirim? Ya beni tamamen unutursa?”

Rüya Hanım, nazik bir ifadeyle cevap verdi. “Bazen birine yardım edebilmek için onu serbest bırakmak gerekir. Pamir’in bu süreçte kendi yolunu bulmasına izin vermelisiniz. Sizi unutması mümkün değil, Alisya. Ama şu an onun iyileşmesi önce kendini bulmasına bağlı.”

Odanın sessizliği üzerime çöktü. Sanki bu sözler, zihnime bir tokat gibi çarpmıştı. Kafamın içinde dönüp duran sorulara bir cevap arıyordum ama hiçbir şey kesin değildi.
Rüya Hanımın sesi beni düşüncelerimden çekip aldı. “Bu süreç sizin için de bir iyileşme fırsatı, Alisya. Kaybetme korkunuzu, kontrol edemediğiniz şeylerle baş etme şeklinizi yeniden değerlendirmeniz gerekiyor. Hayat, Pamir’in varlığı ya da yokluğuyla tanımlanmamalı. Kendi yolunuzu da bulmalısınız.”
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. “Onu bekleyeceğim,” dedim kararlı bir şekilde. “Ama kendimi de kaybetmeden… Haklısınız. Kendi yolumu bulmam gerek.”

Rüya Hanım, hafif bir tebessümle başını salladı. “İşte bu. Gerçek güç burada başlar, Alisya. Hem kendiniz için hem de Pamir için…”
İlk kez, içimde bir nebze de olsun iyi hissettim.

Gece yine ilaçla uyumuştum. Sabah uyandığımda her yerim ağrıyordu. Kendimi kasmaktan ya da üzüntüden olmalı. Ağrılı sızılı yataktan kalktım. Uzun uzun sıcak suyun altında kaldım. Bugün hiçbir şey yapasım yoktu.
Bu akşam Metin amcanın hastane açılışı vardı. Hastanenin karşısına da rehabilitasyon merkezi açılacaktı. Ayrıca bugün Pamir’in doğum günüydü. O yüzden evde soğuk rüzgarlar esiyordu. Kimse bu konuyu konuşmuyordu ama kimsenin de unuttuğu yoktu. Sanki aramızda hep Pamir varmış gibiydi ama gerçekler acıydı. O yoktu.

İki yıl önceki Pamir’in doğum gününde kötü şeyler olmuştu. Yine kötü bir şey olacak hissiyle dolup taşmıştım. Bu histen nefret ettim. Bu histen kurtulmaya çalıştım. Hayır, kötü bir şey olmayacaktı.

Pamir’in adıyla açılan bu hastane ve rehabilitasyon merkezi, onun ailesinin hayatında bir dönüm noktasıydı. Pamir’in babası, onun kaybının ardından yaşadığı suçluluk duygusunu böyle bir iyilikle hafifletmeye çalışıyordu. Açılış için seçtiğim kıyafet, hem bu anlamlı geceye hem de Pamir’in anısına saygı göstermek için özenle düşünmüştüm.

Uzun, gece mavisi bir elbise giymiştim. Kumaşı saten gibi yumuşak ve zarifti, vücudumu ikinci bir ten gibi sarıyordu. Elbisenin üst kısmı ince dantel detaylarla süslenmişti. Omuzlarımı zarif bir şekilde açıkta bırakan bir tasarımı vardı. Bel kısmında ince bir kuşak yer alıyordu, arka tarafa doğru hafif bir fiyonkla bağlanıyordu. Etek kısmı yere kadar uzanıyor, her adımımda hafifçe dalgalanıyordu. Elbisenin rengi, gece gökyüzünü andırıyordu.

Aksesuar olarak sade ama dikkat çekici bir kolye takmıştım. Küçük, parlak küpeler ve ince bir bileklikle tamamladım. Daha önce bileğimi kestiğim aklıma geldi. Bileğimde iz kalmıştı ve genelde boş bırakmıyordum. Kimsenin görmesini istemiyordum. Bileğimi okşarken kapattım gözlerimi. Hatırlama o anı hatırlama diye geçirdim içimden. Ayakkabılarım ise bej rengi ince topuklu ve zarif bir tasarıma sahipti.
Saçlarımı dalgalı bir şekilde açık bırakmıştım, hafifçe yana taramış ve küçük bir toka ile tutturdum. Makyajım da aynı şekilde doğaldı, hafif bir göz makyajı ve pembe tonlarında bir ruj kullanmıştım.

Hastanenin açılış töreni için büyük bir salona geldiğimizde, atmosferin ağırlığını hissedebiliyordum. Herkes, Pamir’in adıyla anılacak bu yerin önemini anlamış gibiydi. Herkes buradaydı. Teyzem, teyzemin eşi, kızı Eylül ve dayım da buradaydı. Salona girdiğimde, dikkatler üzerime çevrildi ama gözlerim yalnızca Pamir’in babasını arıyordu. Metin amca, sahnede konuşma yapmaya hazırlanıyordu.

Louis, Pamir’in gidişinden dolayı çok etkilenmişti. Zaten naif bir insandı. Onu zorlayan diğer durum ise Melina’ydı. Sürekli abisini soruyordu. Melina da abisinin yokluğundan çok etkilenmişti. Eray ve Melina gelmemiş evde Melina’nın dadısıyla birlikte kalmışlardı.
Pamir’in babası mikrofonu eline aldı ve sesi titreyerek konuşmaya başladı. “Bu yer, benim oğlum Pamir’in anısına açıldı. O, hayatta birçok zorlukla mücadele etti. Onun yaşadığı acıları başkalarının yaşamaması için bu merkezi kurduk…”

Konuşma sırasında gözlerim doldu, konuşmanın hepsini dinlemedim. Pamir’in burada olmadığını bilmek içimdeki boşluğu daha da büyüttü. Ama aynı zamanda, onun adıyla başkalarına yardım edilecek olması bir nebze de olsa rahatlatıcıydı. Elbisenin eteğini hafifçe toparlayarak kenardaki bir sandalyeye oturdum. İçimdeki karmaşık duygularla Pamir’i düşündüm. O şimdi nerede? Gerçekten geri dönecek mi?

Açılış sona erdiğinde, salondaki herkes birbiriyle konuşmaya başladı. Ama ben yalnızca bir köşede duruyor ve Pamir’in adını taşıyan bu yerin ruhumda bıraktığı izi düşünüyordum. Bu gece, hem bir başlangıç hem de benim için bir sondu. Çünkü artık Pamir’in anısını taşımak için daha güçlü olmam gerektiğini anlıyordum.
Pamir’in adı büyük harflerle yazılmıştı. “Pamir Sağlık ve Rehabilitasyon Merkezi.” Bu isim, hem bir anı hem de bir umut ışığıydı. Tabelaya bakarken içimde garip bir boşluk ve umut karışımı hissettim. Pamir’in burada olmamasının eksikliği her şeyin önündeydi.

Babam ve Metin amca telaşlıydılar ama bu hallerini etraftaki insanlara belli etmemeye özen gösteriyorlardı. Bahçede onların yanına gittim. Büyükannem, dedem, Onur, Louis bir aradaydılar. Pamir’in eşgaline uyan biri bulunmuş, dediler. Bir ceset… O an içimde bir şeyler koptu. Kalbim hızlıca çarpmaya başladı. Sesim titredi, “Olmaz. Pamir değildir,” diye mırıldandım. Ama kimse emin olamıyordu. Umutla korkunun arasında sıkışıp kalmıştık.

Oy ve yorum yapmadan geçmeyin!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

434okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.