19. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 19
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 19
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yorum ve oy yapmayı unutmayın canlar:)
🌸Keyifli Okumalar 🌸
☆Eğer yıldızlar insan olsaydı o sönük yıldız ben olurdum diye düşündüm☆
Lunaparktan sonra Sefa hepimizi arabayla evlerimize bıraktı. Diğerleri evlerine dağılırken Sefa Sunayla gitmişti. Bende Sefa’lar gittikten sonra eve uğramadan mezarlığa geldim. Eğer eve gitmediğimi öğrenselerdi illaki peşimden gelirlerdi, yokluğumu anlamadan Sefa’dan önce eve gitmeliydim.
Anne kaç gündür yanına gelemedim aslında yanına gelmeye çalıştım ama mezarına değil, tamamen yanına ama bunu da başaramadım. Hastanede yatarken baygın halde seni gördüm rüyamda. Bembeyaz bir elbiseyle o kadar güzel görünüyordun ki yanına gelmeyi cesaret edemedim. O kadar iyiydin ki anne sanki bunu hakkın varmış gibi çünkü sen hiç iyi olmadın. Ben, seni bir kere bile iyi görmedim. Sana gelmeye cesaret edemedim ama sen bana geldin. Güçsüz ellerin o kadar canlıydı ki gözlerime inanamadım. Ellerinle yüzüme dokundun, solgun yüzün daha canlıydı ve bedeninde. Bir an tereddüt ettim, sen misin acaba diye ama sendin.
Seni öyle görünce o kadar iyi hissettim ki anlatamam o kadar mutlu, o kadar huzurlu bir o kadar da özgür. Evimdeymişim gibi. Beni okşamana rağmen, “Gitmen gerekiyor,” dedin. Başımı olumsuz anlamında salladım. “Şimdi gideceksin kızım,” dedin.
Hiçbir şey anlamadım, başımı tekrar olumsuz anlamında sallarken, “Yapamam,” dediğimi hatırlıyorum ama sen beni bıraktın, üzerimden ellerini çektin ve ben o anda yere dizlerinin dibine çöktüm. “Yapma, beni bırakma anne,” dedim ama sen umursamadın. Sendin o, bir o kadar da değildin çünkü senin yüzün, senin saçların, senin gözlerindi ama sen, beni asla öyle bırakmazdın. Korku tüm vücudumu kapladı, acı vermeye başladı. Gözlerinde acı olmadığını gördüm ve gözlerinde hiç göremediğim mutluluk vardı. “Gitme,” diye arkandan haykırdım ama sen bir kez bile arkana bakmadan gittin ve ben bir boşluğa düştüm. Sonra gözlerimi açtığımda hastanede olduğumu anladım.
Bugün güzel bir gün geçirdim ama sanki buna hakkım yok gibi hissediyorum. Yaşadıklarımdan sonra anneme ihanet etmiş gibi hissediyorum. Biliyorum böyle düşünmemi istemezdin çünkü sen hep benim iyi olmamı, özgür olmamı isterdin.
Zor zamanlar geçiyorum anne. Senin gerçek annem olmadığını öğrendim ama sana kızamıyorum çünkü sen bu insanların içinde en masumuydun. Masum ve iyi insanlar hep masallarda olur, bu dünyada iyi insanlar ilk harcanan masumlardır.
Dürüst ve iyi insanları herkes yok etmek istiyor ve sonunda biri bunu başarıyor.
Ama kötülük olduğu yerde iyiliğin de olduğuna inanıyorum, yanlışın yanında doğru da hep var ve karanlığın olduğu yerde ışıkta her zaman vardır. Buna inanmak istiyorum. Başka neyim kaldı ki?
Kötü insanların delirttiği iyi insanların olduğu yerde çok düşündüm.
Anne sen hep benim annem olarak kalacaksın. Sana karşı sonsuz saygım var. Sonsuza kadar hep olacak. Biliyorum sen benim iyi olmamı isterdin.
İçimde büyük bir burukluk kaldı. Bu kadar haksızlığa uğrayıp kandırıldığım için bir çok şey gibi konuşmak istedim. Yine sessiz kalıp sessizliğe mecburiyet hissettim ve sustum. İçime gömdüm.
Şimdi gidiyorum anne ama yine geleceğim ve hep geleceğim.
Apartmana geldiğimde Ayşen teyzenin dairenin önündeyken içeriden sesler geliyordu ve misafirlerin hala gitmemiş olduğunu anladım. Daha ne kadar onlarda kalacağımı bilmiyordum, kimseye yük olmak istemem. Yaşadığım, büyüdüğüm eve gittim. Anahtarı bulmak zor değildi çünkü kapının dışında her zaman yedek anahtar bırakırdı, annem. Artık bu ev benimdi ama bu evde yaşayamazdım. İçeriye girince içime bir soğukluk kapladı, bir boşluk hissiyatıyla dolup taştım. Salondaki koltuğa yerleştim ayaklarımı bağdaş kurup bir süre acı çekmeme izin verdim zaten artık düşünecek çok bir şey de kalmamıştı; anılardan başka. Televizyon kenarında annemin yarım kalan örgüsü hala duruyordu. Kapı girişinde her zaman giydiği hırka, koltukta kan lekesi ... İçerisi kan kokuyordu.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Kapının çalmasıyla irkildim. Öyle telaşlı çalıyordu ki açmıyorum işte defol git. Kapıyı açmak istemiyorum ama kapıdakinin de gidesi olmadığı için ayaklarımı sürükleyerek kapıyı açtım. Gözlerim füme rengi pantolonda gezinirken adamın uzun bacaklarından kafamı biraz daha kaldırarak beyaz gömleği, takım ceketi ve kravatına baktım. Otoritesi buradan bile belliydi. Sportif bir fiziği, geniş omuzları, uzun boyu vardı. Kıyafetleri sanki ilk defa giyilmiş gibi görünüyordu ve adamın gücü insanın içini titretiyordu. Karşımda Yıldırım Bozdağ tüm heybetiyle duruyordu.
Koyu kahverengi gözlerinde korku vardı. Anlamlandıramadığım korku, hayal kırıklığı belki bir umut, duygu karışımları içindeydi ya da benim hissettiğim duyguları onun duyguları gibi hissettim. Bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum ama koyu kahverengi gözleri o kadar yoğun bakıyordu ki yanlış bir şey söylemekten çekiniyordum.
Burada ne işi vardı?
Hiçbir şey söylemeden arkamı dönüp oturduğum koltuğa tekrar geri oturdum ve kucağıma yastığı aldım. Yıldırım Bey de arkamdan gelip kapıyı kapattı. Aslında konuşmak için kendimi hazır hissetmiyorum ve hiçbir zaman da yüzleşmeye hazır olacağımı düşünmüyorum ama ben ne kadar istemesem de hayat böyle ilerlemiyordu. Görmemezlikten gelmekte mümkün değildi.
Arkamda duvara yaslanmış halde duruyordu. Sessizlik o kadar boğucu oldu ki daha fazla dayanamadım. “Neden geldin?” diye sordum düz bir sesle.
Boğazını temizledi. “Seni merak ettim.”
“Hm,” dedim soğuk bir tavırla. “Siz tam olarak kim oluyorsunuz da beni merak ettiniz?”
Ağzından duymak istiyordum, o yüzden bilmiyormuş gibi davrandım.
Derin bir nefes aldığını ve adım seslerini duydum. Tam karşıma oturdu. “Aliya,” dedi öyle yorgun öyle özlem doluydu ki bu söz. “Senin hissettiklerini çok iyi anlıyorum.”
Onun etkisi altından çıkmalıydım hemen soğuk ve umursamaz halime dönmeliyim. Dönmeliyim ki daha güçlü kalabileyim.
“Çok iyi anlıyor musun?” Alayla güldüm. “Senin anladığın hiçbir şey yok.”
“Özür dilerim kızım. Böyle olmasını inan istemezdim.”
Omuzları çökmüş halde o kadar hüzünlüydü ki, yüzündeki yılların kederi beni bile etkilemişti. Yüreğime çöreklenen hüzün daha da bir arttı. Böyle olmamalı daha dik durmalı ve dik durmalıydım. Kendimi toparladım hemen.
“Şimdi mi aklına geldi? Bana ne zaman söylemeyi düşünüyordun? Hiç kimse beni anlayamaz.” Gözlerimden akan yaşlar firar ederken kendime sinir oldum, oysa ki ağlamamalıydım. “Ağlayarak uyuduğum gecelerde neredeydin?” derken sesim titredi. “Ben bu hayatı yaşarken sen neredeydin? Ben bu kadar eziyete maruz kalırken sen neredeydin? On sekiz yıldır neredeydin?”
“Haklısın, kırgınsın, kızgınsın... Anlıyorum ama sende beni anla. Ben senin yaşadığını bile bilmiyordum sadece bir umuda tutundum. Sana ulaşmak için neler yaptım. Sende benim neler yaşadığımı anlayamazsın.” Sesi titrerken söyledikleriyle beraber gözünden yaş düştü.
O da haklıydı bende onu anlayamazdım.
“İkimizin de yaraları var. Yeni bir sayfa açıp yaralarımızı birlikte saralım. Biliyorum geçmişi yok edemeyiz ya da unutamayız ama geçmişimizde yaşadıklarımızın yerine daha güzel anılarımızı koyabiliriz. Ağlayarak uyuduğun gecelerde maalesef ki yoktum ama izin verirsen artık hep yanında olmak istiyorum?”
Oturduğu yerden kalkıp bir adım attı sanki ben de bir adım atsam bana sarılacakmış gibi bakıyordu ama buna izin veremezdim. Bakışlarımdaki soğuğu hissederek bana baktı, ‘yapma’ der gibi bakıyordu.
“Kızım!” derken gözleri buğulu, acı çektiği her halinden belliydi. Bana bir bakışı vardı ki sanki dünya üzerinde en değerli şey benmişim gibi.
Yanıma oturup bedenimi kendine doğru çektiğinde izin verdim. Bu sarılma onun için on sekiz yıldır geç kalınmışlığı, yalanları ve bolca özlemi içeriyordu ama benim için ise hayatımdaki yalanların yüzüme çarpılışıydı. Artık hayatımda yalan istemiyordum herkes gibi gerçek bir hayatım olsun. Kendimi ne kadar tutsam da gözümden bir damla yaş akıp gitmişti. Ben hiç baba sevgisi görmemiştim bana hiç böyle sarılmamıştı o adam. Şimdi anlıyordum baba sevgisini, kokusu bile başkaydı. Ağzımdan bir hıçkırık firar etmişti, gözyaşlarım beni dinlemeyip art arda geliyordu. Yüzünü benim yüzüme hizalayıp gözyaşlarımı öperek silmişti. Yüzüne bakıyorum da onunda benden bir farkı kalmamıştı, gözünden damlalar usulca yanağından akıp gidiyordu.
Bu kez omuzlarından tutup ben sarıldım çünkü ona sarılmak çok iyi gelmişti. Birbirimize sarılıp ağlarken bir süre böyle kaldık. Yavaş yavaş sakinleştiğimi ve gözlerimin ağırlığını hissediyordum. Artık gözlerim açılmayacak haldeyken alnımda bir buse hissedip kendimden geçtim.
Sesler duyuyordum ama tam idrak edemiyorum. Hatta bir tür tartışma ya da kavga sesi gibiydi. Bu sesi çok iyi tanıyorum. Gözlerimi açtığımda nerede olduğumu anlayamadım ama evdeydim. Salonda ki kanepede yatıyordum. Duyduğum sesleri rüya mı yoksa gerçek mi diye anlamaya çalışırken tekrar sesler duydum. Yattığım yerden kalktığımda üzerimde örtü vardı. En son yaşadıklarımı hatırlarken Ayşen teyzenin sinirli bağırışını duydum ve sertçe açılan kapı seslerini. Hemen yerimden kalkıp salondan çıktım ve benim odamdan çıkan Yıldırım Beyi gördüm. Üç saniye göz göze bakıştıktan sonra Sefa’nın sesini duydum. Kendimi toparlayıp dış kapıyı açtığımda gördüklerim pek iç açısı değildi.
Sefa yerde merdiven başında oturmuş, “Anne yapma,” diye bağırırken Ayşen teyze ise bir elinde Sefa’nın kulağı diğer elinde terlik Sefa’ya vuruyordu.
Ayşen teyze emekli matematik öğretmeni olduğu için kulak çekme alışkanlığını hiçbir zaman kaybetmemiş evde de Sefa’nın kulağını çekiyordu. Arkadaşım Sefa’ya da kulakları büyük olarak geri dönüş olmasını sağlıyordu.
“Anne koskocaman adam oldum bırak beni,” dedi Sefa yalvararak acı çektiği her halinden belliydi.
Ayşen teyze çok sinirliydi. “Koskocaman adam olsan bunları yapmazdın.”
“Aa ne yapmışım?”
“Birde bilmemezlikten geliyor,” dedi dişlerini sıkarak hırsını alamadan tekrar iki kez daha terlikle vurdu. “Günümü mahvettin, Melahat ile Gönül birbirine girdi. Kime çektin diyecektim ama rahmetli baban da böyleydi senin.”
Böyle vurmaya devam ederse Sefa’yı hastanelik edecekti, o yüzden araya girdim. “Ayşen teyze yapma ne olur.” Durdurmaya çalıştım biraz mesafeli, bende terlikten nasibimi almak istemezdim.
Ayşen teyze bizi kapıda görünce kendini toparladı ve Sefa’yı bıraktı. Yıldırım Bey gülmemek için dudaklarını bastırırken hemen düz çizgi aldı dudakları.
“Yıldırım Bey sizde mi buradaydınız?” Ayşen teyze yumuşamıştı bizi görünce.
“Ayşen Hanım lütfen yapmayın!” dedi nazik bir tavırla Yıldırım Bey.
Ayşen teyze mahcup bir tavırla, “Kusura bakmayın, sizin görmenizi istemezdim,” dedi ayağına terliği giyerken. Sefa’nın kulağını da bırakmıştı. “Kapıda kaldınız buyurun bize geçelim.”
Onlar birlikte Ayşen teyzenin dairesine geçerken Sefa yerde kalmış belini tutuyordu. “Sefa, iyi misin?” diye sordum yanında otururken.
“Nasıl iyi olabilirim? Kaç yaşına geldim hala anne terliği yiyorum, karizmam yerle bir oldu.”
“Hadi içeri geçelim, burada oturma,” derken Sefa’nın kolundan tutup onu yerden kaldırdım. “Sefa çokta abartma ben gördüm en fazla altı kere vurmuştur. Ölmezsin merak etme,” derken gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Sefa, bana ters ters baktı. “Tutma, tutma içinde gül.”
Kendimi tutamayacak kahkaha attım.
“Birde utanmadan gülüyorsun.”
☆☆☆
Yıldırım beyle konuşmamızın ardından bir hafta geçmişti. Bir hafta içinde düşünmek için çokça zamanım olmuştu artık biliyordum Yıldırım Bey benim babamdı. Bunu kabullenmek zamanımı aldı ama anlattıkları ve en önemlisi DNA testi bunu kanıtlıyordu.
Kim bunu neden yaptı? Belirsizdi ama Yıldırım Bey zengin bir iş adamı olduğu için düşmanı da boldu. Düşmanlarından birinin yaptığını düşünüyordu ama kanıtlayacak bir şeyde elinde yoktu. Böyle bir oyun oynayan kişi ve kişileri bulacağını söylemişti çünkü hayatımızı mahvetmişlerdi. Kimsenin buna hakkı yoktu.
Ayrıca büyükannem, büyükbabam, amcam, yengem ve birde benden iki yaş büyük kuzenim olduğunu öğrenmiştim. Bir hafta içinde yine Sefalar da kaldım. Bana çok iyi bakmışlardı, kendi ailem gibi.
Evden ihtiyacım olan eşyalarımı toplayıp Yıldırım beyin evine gönderilmişti, zaten pek fazla eşya almak istemedim çünkü bana kötü anılarımı hatırlatıyordu. Artık Yıldırım Bey ile aynı evde yaşayacaktım ama kendimdeki o cesareti bulamıyordum. Babam olsa da hemen kabullenmek çok zordu ve üstelik tanımadığım insanların içine girecektim.
Bunun kaçışı yoktu. Zaten daha ne kadar Ayşen teyzeye yük olacaktım? Bu yüzden bende bugün gidecektim.
Kapı çaldığında Ayşen teyze koşar adım giderek kapıyı açtı. Tam da tahmin ettiğim gibi Yıldırım Bey jilet gibi takım elbisesiyle ve tatlı bir tebessümüyle kapıda bekliyordu. Gözlerim siyah rengi pantolonda gezinirken adamın uzun bacaklarından kafamı biraz daha kaldırarak beyaz gömleği, takım ceketi ve kravatına baktım. Bu adama hayran olmamak elde değildi. Yaşına rağmen sportif vücudu, dinç görüntüsü ve uzun boyu ile göz kamaştırıyordu. Yaşına göre fazla yakışıklıydı. Hala babam olduğuna inanamıyordum. Göz rengimiz aynıydı sadece ve bir de huylarımız demişti. Ben genelde anneme benziyormuşum hatta kopyası olduğumu söylemişti.
Bir haftadır ya sürekli yanıma geldi ya da aradı hep kendini hatırlatır gibi. Aramızdaki soğukluk tam gitmese de o görünmez duvar kalkmıştı.
Ayşen teyze “Hoş geldiniz Yıldırım Bey, Alisya tam da sizi bekliyordu. O kadar sabırsızlanıyor ki babasıyla yaşamak için hep bu anı bekler gibi.” Dediğinde göz devirdim bu kadın neresinden uyduruyordu bunları.
“Ya öyle mi?” dedi yüzündeki tebessüm daha da büyürken. Bu haline gülmeden edemedim.
“Sizlere çok teşekkür ederim Alisya’nın hep yanında oldunuz. Onu kötü gününde yalnız bırakmadınız,” dedi Yıldırım Bey.
Kapıda uzunca sarıldım Sefa ve Ayşen teyzeye onlara minnettarlığım çok büyüktü.
“Huysuzum yine bekleriz. Biliyorsun bu kapı sana hep açık ve benim bir telefon kadar uzağında olduğumu unutma,” dedi Sefa sanki unutabilirmişim gibi.
Minnetle baktım. “Tabii ki her zaman geleceğim,” dedim. Gözlerim dolmuştu. Ayşen teyze de bir sürü şeyler sıraladı, onunla da vedalaşmak çok zordu.
“Ah Alisya sana şeyi vermeyi unuttum,” diyerek Ayşen teyze telaşla içeri gitti. Sonra geldiğinde haftalardır elime almadığım telefonumu görünce şaşırdım. Neredeyse varlığını bile unutmuştum. Kapanmıştı. Muhtemelen şarjı bitti zaten çokta yeni değildi.
Karşıdaki daireye bakınca orası benim çocukluğumdu, benim için unutmak hiç kolay olmayacaktı ama şimdi yeni bir sayfa açıp hayatıma devam edecektim.
Eski hayatım son bir kez gözlerimin önünden geçti. Derin bir nefes aldım. Yalan hayatımın bir parçasını geri bıraktım. Önüme döndüm. Derin bir nefes aldım.
Merdivenden inerken Yıldırım Bey, “Babam ve annem dünya turundan yeni geldi. Deden biraz huysuzdur ama seni seveceğine eminim,” dedi.
Daha önce bahsetmişti biraz ve bende merak ediyordum. Olanları duyunca ne tepki verdiler acaba? Sürpriz yumurtadan çıkmış gibi torunları çıkagelmişti. Ya beni görünce ne yapacaklardı ya da ben ne yapacaktım?
Çekinerek birazda utanarak, “Yıldırım Bey sadece büyükannem ve büyükbabam mı var yemekte?” diye sordum.
Sahte bir kızgınlıkla baktı bana, “Yıldırım bey değil baba diyeceksin,” dedi.
“Deneyeceğim benim için biraz zor,” dediğimde anlayışla karşıladı.
“Hayır kuzenin Onur da olacak yemekte. İyi anlaşacağınıza eminim. Kardeşim Tamer ve eşi şehir dışında. Dostum ayrıca ortağım Metin ve ailesi de olacak,” dedi. Yeni insanlarla tanışacağım ve bunlar benim ailem olacaktı. Bunu daha önceden söyleseler güler geçerdim ama şimdi her şey o kadar çabuk gelişiyordu ki hızına yetişmekte zorlanıyordum.
Apartmandan indiğimizde Yıldırım Beyin şoförü Harun kapımızı açtı. Herkes camlara çıkmış gözünü bile kırpmadan bize bakıyorlardı. Ayşen teyze arkamızdan su ile koştura, koştura geldi. Arabaya oturdum ve araba hareket ettikten sonra Ayşen teyze arkamızdan su atmıştı. Gözlerim dolmuştu ama her fırsatta bu mahalleye gelecektim. Yolculuk sessiz geçti ve büyük siyah demir kapı açılırken güvenlik bölümü olduğunu gördüm. Araba villanın önünde durduğunda şoför kapıyı açtı. Arabadan indiğimde evin bahçesi çok bakımlıydı ve yemyeşildi. Bahçeye hayran kaldım, ön bahçe evin arkasına doğru devam ediyor sık ağaçlar ve yürüyüş yolu vardı. Sakin bir yerdi. Oldukça moderndi. Evin dev pencereleri ve üç katlı bina tamamen çok güzel görünüyordu.
Görgüsüzler gibi etrafa bakınmak istemiyordum ama zenginliğin ve ihtişamın göze sokulması gibiydi burası.
Yıldırım Bey belimden tutup evin içine yönlendirdiğinde giriş kapı bir hizmetli tarafından açıldı. Giriş kapının kenarında bir aynalı konsol tablosu bulunuyor, koridorun sonunda yukarı, aşağı uzunca bir merdiven ve merdivenin yanında ise asansör vardı. Sol tarafa yönlendirdiğinde aşağıya üç merdiven indikten sonra evin salonu iç dekorasyon modern, kahverengi, mavi ve bu ikisini dengeleyen nötr renk krem ile birleşmiş oturma odasını oluşturuyordu.
İleride krem rengi bir şöminenin etrafında modern ve klasiğin aynı renklerde koltukları, karşı duvarda devasa televizyonu görecek şekilde yerleştirilmişti. Tam karşımda bir oda daha vardı. Muhtemelen yemek odasıydı. Yan tarafta camdan kapı bahçeye doğru açılıyordu.
Burası tek kelimeyle mükemmeldi. İçeri biri girdiğinde düşüncelerimden sıyrılıp arkamı dönerek kapıya baktım.
Yaşlı kadın neşeli bir sesle, “Sonunda gelebildiniz. Gözlerim yollarda kaldı,” dedi. Beni baştan aşağıya süzdükten sonra gözleri doldu. “İnanamıyorum aynı Fulya.”
Tebessüm ettim. Yıldırım Bey, “Annem Belgin,” dedi onunda gözleri dolmuştu. Saçları gri ve topuz yapmıştı, yanakları tombul, boyu kısaydı.
Yıllar sonra gerçek ailemle tanışıyordum o kadar garipti ki, elim ayağıma dolaşmadan, “Memnun oldum efendim,” diyebildim.
Büyükannem, “Ah kuzum senin varlığın bu aile için ne kadar önemli bir bilsen” dedi biraz hüzün biraz da mutlulukla. Bana öyle içten sarıldı ki kendimi ona şimdiden yakın hissetmeye başlamıştım.
Yıldırım Bey, “Babam nerde?” diye sordu annesine.
“Bahçede çiçekleriyle ilgileniyor. Hadi onun yanına gidelim, o da çok heyecanlı.”
Birlikte salondaki cam kapıdan geçip bahçeye çıktık. Bahçe çok büyük ve yemyeşildi. Biraz ilerlediğimizde yaşlı adamı ve yanında genç biri vardı. Onunda kuzenim olduğunu anladım.
Büyük annem şen şakrat sesi ile, “Hu hu bakın kimler geldi?” dedi.
Yıldırım Bey kulağıma doğru, “Babam Yılmaz ve kardeşim Tamer’in oğlu Onur,” dedi.
Büyükbabam, “Benim güzeller güzeli torunum,” derken kendinden beklenmeyecek çevik hareketle bana sıkıca sarıldı. Beni bu kadar çabuk kabul edeceklerini açıkçası beklemiyordum. Yılmaz Bozdağ yapılı, uzun boylu, hafif kamburlaşmaya başlayan bedeni vardı, yememiş içmemiş vücuduna bakmış. Ben olsam buruş buruş olurdum. Yılmaz Bozdağ’ın sağ elinde ‘ben buradayım’ diyen cinsinden bir beni vardı. Elleri yaşlılıktan titremeye başlamıştı ancak o bunu hiç umursamıyordu.
“Şimdiden pabucumuz dama atıldı,” dedi Onur. Bu genci sanki daha önce görmüştüm. Ama nerede? Ya da aklım bana oyun oynuyordu sonuçta insanlar çift yaratılmış. Kahverengi gözlerime bakınca onunda beni daha önce görmüş gibi bakmasına şaşırdım. Çenesinin kenarındaki beni onu sevimli gösteriyordu ama asi tarafı da var gibiydi. Oldukça yakışıklıydı. Kıvırcık koyu kahverengi saçlarını ellerinin arasından geçirince Efe’nin yanında görüp görmediğimi anlayamadım. Evet, Efe’nin yanında kafede görmüştüm. O zamanda böyle tanıyormuş gibi bakmıştı.
Yılmaz Bey gülerken, “Sen artık büyüdün,” dedi oysa aramızda Onur ile pek yaş farkı yoktu.
Onur da sıkıca sarıldı bana, “Hoş geldin kuzi,” dedi. Acaba beni hatırlamış mıydı?
“Hoş bulduk,” dedim tebessüm ederek.
Hep birlikte bahçedeki masaya geçtik. Çay içerken sohbet ediyorduk. Daha doğrusu onlar sohbet ediyorlardı, ben sadece dinliyordum.
“Akşama Pamir de gelecek mi?” diye sordu Yılmaz Bey.
Onur ağzındaki lokmasını yutmadan, “Evet, bu sabah temelli geldi artık bir süre bizimle,” dedi.
“Umarım bir daha böyle bir şey yaşamaz, zavallı çocuk,” dedi Belgin Hanım.
Onur, “Aslında son zamanlarda gayet iyiydi ama belli bir süre böyle durum yaşıyor,” dedi biraz düşünceli.
Yıldırım Bey de, “Metin son zamanlar da baya iyi olduğunu sonra ne olduysa birden kötüleştiğini söyledi,” dedi Onur’a gözlerini dikerken.
“Hiç bana bakma amca son zamanlarda hep benden kaçıyordu ne yaptığını hiç bilmiyorum.”
Tam olarak kimden, neyden bahsettiklerini bilmiyordum. O yüzden sessizdim.
Belgin Hanım evi gezdirdi. Ev o kadar büyüktü ki kaybolmazsam iyiydi. Çalışanlarla tanışmıştım ama hepsinin adını aklımda tam tuttuğumdan bile emin değildim. En sonunda odama geldiğimde derin bir nefes aldım. Etrafa göz gezdirdiğimde oda oldukça büyük, özenle hazırlanmış gibiydi. Mor-bakır renkler kullanılsa da çoğunlukla mor renk kullanılmıştı. Çalışma masam yanında da kitaplık, yanındaki köşede balkon bulunuyordu. Odanın içinde banyo, yatağın tam karşısında siyah bir sürgülü kapı duruyordu. Kapıdan içeri gözümü gezdirdim burası giyinme odasıydı. Büyük bir oda hayallerimden de büyük.
Belgin Hanım sevecenlikle, “Beğenmediğin ya da istediğin bir şey varsa bana söyleyebilirsin. Şimdi dinlen kızım. Akşam için hazırlıklara bakmam gerekiyor,” dedikten sonra odadan çıkmıştı. Odaya şöyle bir bakınca daha ne isteyebilirim ki.
Yatağımda uzanırken kapı tıklatıldı. Kim olacağını kafamda sorgularken yatağımda doğrularak, “Girin,” diye bildim. Yıldırım Bey gelmişti ve yanıma oturdu.
“Kızım yerleşebildin mi?” Kızım dediğinde yıllarca hayal ettiğimi şuan yaşıyordum tek eksik annemdi. Artık tek başıma değildim. Arkamda olan bir babam vardı.
Aslında yerleştireceğim hiçbir şey yoktu ve her şey yerleştirilmişti. “Evet,” dedim.
Elindeki tuttuğu kutuyu bana uzatarak, “Yeni telefonun ve yeni numaran,” dedi.
“Buna hiç gerek yoktu,” diyecek oldum. “Sen benim kızımsın, benim olan her şey senin,” diyerek saçlarımı okşadı sonra sanki ilk defa sarılmıyormuş gibi sıkıca sarıldık. Böyle sevgiye alışık değildim ki ben.
Hayatımızı bir başkasının alt üst ettiği darbelerdik, darbe aldıkça yaralandık. Kanadık, parçalara ayrıldık, oradan oraya savrulduk, karmaşanın içinde kaybolduk. Karman çorman hayatımızda en sona yaklaştığımızda hatta dibe çakıldığımızda yeniden yeşerdik. Yaralarımız kabuk bağlamıştı lakin acısı şimdi taptaze yaşıyor birbirimizden cesaret alıyorduk.
Özlem.
Özlem hayatım boyunca hiçbir zaman tatmadığım kadar yoğundu. Sonra bunca yıl yaşadıklarımı hiçbir detayını atlamadan anlatmamı istedi. Ona anlatılması gereken her şeyi anlattım. Mahalleyi, çocukluğumu, arkadaşlarımı...
Yıldırım Bey odadan çıktıktan sonra hafif karanlık çökmüştü. Odada yalnız kaldığımda telefonumu karıştırıyordum. Beş yıl boyunca çalışsam böyle telefonu zor alırdım. Hayat sürprizlerle doluydu. Şimdiye kadar kimse benim için kolunu bile kıpırdatmazken hayatım değişmişti. Beklediğim sihirli değnek her şeyi değiştirmişti. Peki, ben ne hissediyordum? Mutlu muydum? Nasıl anlatsam bilmem ki!
Karmakarışıktım. Duygularımı hiçbir zaman dolu dolu yaşayamadım. Bir şeyler değişiyordu. Ben değişiyordum.
Eski telefonumu şarja taktım ve açıldığında kayıtlı numaraları ekleyecektim.
Hava almak için balkona çıktığımda balkon arka bahçeye bakıyordu, nefis deniz manzarası görünüyordu. Gökyüzüne baktığımda yıldızlar vardı. Milyonlarca belki de milyarlarca ama içlerinden bir tanesi, o diğerlerinden farklıydı. Daha fazla parlıyordu ama benim en küçük yıldıza gözüm takıldı. Eğer yıldızlar insan olsaydı o sönük yıldız ben olurdum diye düşündüm.
Gözlerimi kapatıp temiz havanın tadını çıkarırken aşağıdan sesler duymaya başladım. Kimler olduğuna bakmak için biraz eğildiğimde bahçede ki ışıklandırmadan iki siluet gördüm. Ve onu gördüm. Suç ortağımı...
“Efe!” diye mırıldandım.
Öylece durup onu izledim. Efe ve Onur. Neredeyse düşecekken refleks olarak kendimi yukarı çektim. Ne konuştuklarını duyamıyordum. İçimde biraz heyecan, korku tarif edemediğim anlayamadığım bir yerim sıkışıyordu. Efe’nin burada ne işi vardı? Bu aileyle ne gibi bir bağlantısı olabilirdi? Ne konuştuklarını nasıl duyabilirdim? Aklımda bunlar gibi bir sürü soru gezerken ona baktım. Son gördüklerimin aksine daha iyi görünüyordu.
Hayır, hayır yapmayacağım.
Evet yapacaktım. Onları dinleyecektim. Üzerime hırka geçirdim, telefonumu alıp odadan çıktım. Koridorda kimse yoktu. Arka bahçeye ulaştığımda tek temennim kimseye görünmemekti. Evden dışarı çıktığımda bir ağacın altında onları dinlemeye başladım.
Bunu neden yaptığımın bir açıklaması yoktu. Ne yazık ki yine ne konuştuklarını duyamıyordum. Biraz daha yaklaşmayı düşündüm lakin yakalanmaya cesaretim yoktu. Efe ayaklandı ve Onur’dan uzaklaştı. Onur ise oturduğu yerde telefonuna bakıyordu.
Efe’nin arkasından, “Pamir bekle,” diye bağırdı.
“Ne bu yavaşlık oğlum kaplumbağa bile yavaşlığına yetişemiyor,” dedi Efe, Onur’a.
Pamir mi? Pamir de neyin nesiydi. Aklımda tek soru Efe-Pamir ilişkisiydi. Pamir ismi çok tanıdık geliyor ama nereden olduğunu çıkaramıyordum. Ve bana doğru geliyorlardı.
Bölüm etkileşimi
