BÖLÜM 10

Vaveyla Yazarı: YazEm 🌸

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 10

☆Belirsizlik yoruyordu, şuan yorulduğumu hissettim☆

Onu ilk gördüğümde tanıyormuş gibi hissetmiştim ve hala öyle hissediyorum. Sadece ben ve o vardı; diğer herkes yok olmuş sadece o ve ben varmış gibi. Kilitlenip kalmıştı onun ela gözleri benim kahverengi gözlerime. Efe’nin kaşları çatılmış bana bakıyordu. Bir müddet sadece gözlerimiz konuştu, sanki onların sözlerden daha iyi anlaştıkları kanısına vardım. Saçmalıktı ama bu an için çok normal geliyordu. İkimizde hazırlıksız yakalanmıştık, birbirimizi görmeyi beklemiyorduk.
Sonra ellerini saçlarından geçirip tatlı bir gülümseme belirdi dudaklarından, ela gözleri çok güzeldi ama şuan yeşile çalıyordu biraz. Derin anlamlı gözleri.

“Tesadüfleri sevmeye başladığımı söylemiştim,” dediğinde dudakları yukarıya doğru kıvrıldı.
Gözlerinden gözümü çekip yüzünü incelediğimde şimdi kaşları çatma sırası bana geçmişti. Gözü mordu, dudağının kenarı kan toplamıştı ve dayak yediği belliydi ya da kavga ettiği. Korkuyla göz bebeklerim irileşti. Yoksa peşimizdeki adamlar mıydı onu bu hale getiren? Ağzımın içi kurumuştu hafifçe yutkundum.

“Bu-Bunu sana kim yaptı?”
Neden bahsettiğimi ilk önce anlamadı sonra bakışlarımı takip ederek dudağının kenarındaki yaraya dokundu.

“Görünmez bir kaza, dolaba çarptım.” Ellerini dudağından çekip geçmeyen acısını hatırlamış gibi yüzünü buruşturdu.

“Dolabı mı görmedin?”

Düşünceli bir hale bürününce merakla ona bakıyordum.

“Küçük bir hesaplaşmamız vardı onu hallettik aramızda” dediğinde gerçeği söylemeyeceğini anladım. Ciddi ciddi söyleyeceğini zannetmiştim.
İnanmaz gözlerle ona baktım. “Bir dolapla nasıl hesaplaşıyorsun merak ettim?”

“Solak olmam benim suçum değil,” diyerek dudaklarını büzdüğünde canı acımış olacak ki tekrar yüzünü buruşturdu ve ne demek istediğini anlamadığımı bakışlarımdan anladığını umdum.
“Siz sağ elinizle dolabı açarken zorlanmıyorsunuz normal olarak ama solakların eli engel oluyor ve sonuç,” yüzünü göstererek, “Bu” dedi.

Gözlerimde dolap açarken bir sahne belirdi, hım evet olabilirdi. Tabi söylediği gerçek olsaydı.
“Burada mı çalışıyorsun?”

Düşüncelerimden sıyrılıp, “Evet, yeni başladım,” dedim.

“Ne zaman?” Gerçekten merak mı etmişti.
Omuz silkerek, “Dün,” dedim.

Masaya Efe’nin boylarında yakışıklı bir genç gelince kendimi toparladım. Çenesinin kenarındaki beni onu sevimli gösterse de asi bir tarafı olduğu belliydi. Efe’nin değişik bir versiyonuydu. Kahverengi gözleri beni bulunca öyle bir baktı ki neredeyse daha önce tanıdığımı düşünecektim ama hayatımda öyle birini daha önce görseydim asla unutmazdım. Bakışları şaşkındı, onu şaşkınlığa uğratan bir şeyler var gibiydi. Gözlerinde gizemli bir hava aramızda belirsizlik yaratıyordu. Belirsizlik yoruyordu, şuan yorulduğumu hissettim.

Kıvırcık koyu kahverengi saçlarını ellerinin arasından geçirince şaşkın bir halde masaya oturdu. Derin bir nefes aldı. Sanki bir şey söyleyecekte söyleyemiyormuş gibiydi. Neden bana öyle bakıyordu? Söylemek istediği neydi? Acaba daha önce görmüş müydüm onu?
Aklıma başka bir ihtimal geldiğinde gerildim. Efe ile aramızdaki şeyi biliyor muydu? İhtimaller başımda dolaşırken ağzımın içi kupkuru kesildi, yutkunmak istesem de başaramadım.

Efe boğazını temizlediğinde transtan çıktım ve gözlerimi kaçırıp bakışlarımı Efe’ye çevirdim. Ciddileşmişti. Ela gözlerinde değişik bir anlam belirince az çok tanımıştım onu. Rahatsız mı olmuştu? Ne yapacağımı bilemez bir halde bakışlarını görmezden gelip siparişlerini aldım.
Yanlarından ayrıldıktan sonra derin bir nefes alıp verdim. Bu neydi şimdi?

Sibel yanıma geldiğinde kolumu tuttu. “Kader ağlarını örmüş hayırlı olsun.”

“Ne saçmalıyorsun Sibel?”

“Görünen köy kılavuz istemez.” Gözlerimi devirdim ama onun umurunda bile değildi.

“Hiç öyle gözlerini devirme, buraya gelmiş işte seninkisi. Gerçekten çok yakışıklılar. Yanındaki kim? Arkadaşı mı?”

“Bilmiyorum yanındakinin kim olduğunu sadece tesadüf olarak karşılaştık. Üstelik nereden benimkisi oluyormuş?” Yanaklarım domates gibi olmuştu.

“Hm tesadüfen...”

“Başka ne olacaktı?” dedim.

“Bu tesadüflerde çok olmaya başladı. Evren size çalışıyor olabilir mi?” Ciddi ciddi soruyordu.

“Evren ne için çalışıyor bilmiyorum ama biz kafede çalışsak iyi olur. Dayının gözleri üzerimizde.”

Siparişleri alıp tekrar Efe’nin masasına döndüm.

“Akşam bizimkilere yakalanmadan evden kaçmam lazım. Ev o kadar kalabalık ki...”

Efe’nin yanındaki çocuk benim geldiğimi görünce sözünü kesti ve oturduğu yerden kafasını bana doğru çevirdi. Önlerine koyduğum içecekleri bırakıp başka bir şey ister misiniz diye sorup yanlarından ayrıldım. Başka bir şey istemedikleri için şanslıydım çünkü bir kez daha yanlarına gitmek istemiyordum.

Diğer müşterileri gözlemlerken sürekli gözüm Efe’ye kayıyordu. Hatta bir keresinde bana göz kırptı. Kimse fark etmemişti ama benim midem de bir hareketlilik hissettim. Sibel de yanıma gelip bu kez beraber müşterileri bakıyorduk. Bir şey istedikleri zaman yanlarına gitmek için ama onun gözleri de Efe’nin masasındaydı.

“Az önce ne konuştunuz?” diye sordu.

“Siparişlerini verdim.” Sibel koluma bir cimcik attığında yerimde hareketlendim.

“Ondan bahsetmiyorum. İlk yanına gittiğinde ne konuştunuz? Valla sen beni çatlatacaksın.” Sitem ederken omuz silktim.

“Ortada çatlayacak bir şey yok sadece burada çalıştığım hakkında konuştuk.”

“Ben yine de çatlarım, en ince ayrıntısına kadar anlat.”

Gülerek, “Tamam, tamam peki,” dedim. Sibel’in bu halleri öldürecekti beni.

“Kızlar!”

Sefa’yı görünce bir an mutlu oldum ama yanında da Suna vardı. Yine de bozuntuya vermemeye çalıştım. Suna dizlerine kadar çiçekli bir elbise giymişti ve buğday tenine çok yakışmıştı. Simsiyah düz saçlarını at kuyruğu yaparak yüzü ortaya çıkmıştı. Minyon bir kızdı ve fazlasıyla şirin görünüyordu. Acaba Suna’ya haksızlık mı ediyordum? Yersiz kıskançlıktı benimkisi ama yine de Sefa’nın üzülmesini istemiyordum.

Sefa, “Alisya ile tanışmıştın,” dediğinde Suna bana sarılınca biraz gerildim çünkü böyle bir hamle beklemiyordum. Gerçekten bencildim galiba.
Şirin kız moduna girerek, “Nasılsın Suna?” dedim.
“İyiyim, sen nasılsın?”

Ayrıldıktan sonra, “Sizi görünce daha iyi oldum,” dedim. Sibel de gözlerini devirdi. Anlaşılan hala Sefa’ya kızgındı.

Sefa da Sibel’i tanıştırdı. “Sibel bahsetmiştim, Suna kız arkadaşım,” dedi. Suna’yı göstererek.
“Demek benden bahsetme şerefine nail olabildim Sefa Bey,” dedi iğneleyici bir şekilde Sibel. Sefa ilk başta anlamadı, elini ensesine getirip hafif kaşıdı. Jeton yeni düşmüştü Sefa’ya. Suna aynı şekil samimiyetle Sibel’e sarıldı.

Sibel’in kuzeni Emrah yanımıza gelip Sefa’ya, “Sen buralara gelir miydin?” dediğinde tanıştıklarını anladım. Emrah, Sefa ve Suna masaya geçerken bakışlarımı alamadığım masaya çevirdiğimde gitmişti.

Çıkış saati geldiğinde kendimi yorgun hissederken esnedim. Çalışmak iyi gelmişti, fazla düşünmemi engelliyor çalıştığım saatler içerisinde hayatımdaki tüm sorunları düşünmemi engelliyordu. Çalışırken yaşadığım olaylar aklımın ucuna bile gelmemişti. İşim bittiğinde cebimdeki telefonumun titrediğini hissettim. Cebimden çıkarıp ekrana baktığımda içime biraz korku, biraz şüphe, biraz da mutluluk doğmuştu. Efe yazısını gördüm, birinin benimle ilgilenmesi hoşuma gidiyor ayrıca kendimi değerli hissetmeme sebep oluyordu.

"Pişmiş kelle gibi neden sırıtıyorsun?" dedi Sefa telefonuma bakmaya çalışırken, hemen telefonumu kendime doğru çektim. Güldüğümden haberim bile yoktu.

"Seni evine bırakmayı çok isterdim ama ufak bir sorunum var, sonra görüşürüz. Kendine dikkat et!”
Bu da neydi şimdi? Beni evime mi bırakacaktı? Sonra görüşürüz mü?

"Ne oldu şimdi de suratın sirke satmaya başladı." Sefa’nın omzuna hafifçe vurdum.

“Elin de baya ağırmış kırdın resmen,” dediğinde tek kaşımı kaldırdım.

“Ne demek Sefa elin ağır? Benim elim tüy gibi hafiftir,” dedim dudaklarımı büzerek.

“Gel sen onu benim omzuma anlat.” Gözlerimi devirdim.

Kafeden çıktık. Sefa, babadan kalma yadigar ile gelmişti. Sibel kulağıma doğru, “dolmuşa binsek daha az sallanırdık,” diye fısıldadı sonra aklına bir şey gelmiş gibi arabaya doğru koştu. Aklına ne geldiğini çok iyi biliyordum. Sefa ve Suna ile Sibel’in koşup Broadway kırmızı arabanın ön tarafı kapışını izledik. Sibel arabanın kapısını açmaya çalıştı açamadı, daha sert asıldı kapıya ama kapı inat etmişti. Sefa daha sert bir şekilde kapıyı açtı.
“Nazik davran göz bebeğime” dedi Sefa.

Sibel ön tarafa otururken, “Son model gözbebeği buruşuk amcama da laf söyletmezmiş,” dedi.
Sefa’nın gözbebeği olduğuna bakmayın kaç kere değiştirmek istese de Ayşen teyze, “babanın kemikleri inim inim sızlar babanı mezarında ters mi döndüreceksin?” deyip başına patatesleri sarardı. Zavallı Sefa babadan kalma arabasına laf söylettirmez, değiştirmez onunla yarı ömrü giderdi. Tamir edecek parası da yoktu.

Yanında ki Suna bozulmuştu Sibel’in öne oturmasına ama bir şey söylemedi, Sefa da anlamamıştı ama Suna’nın yüzünden belliydi. Sefa bize arka kapıyı da sertçe açınca Suna binerken bir ses çıktı. Suna şaşırdı. Anlaşılan arkaya hiç binmemişti ama ben tecrübeliydim. Daha arka koltuğa oturur oturmaz koltuk öne doğru kaydı.
“Alisya, koltuk ağırlığını taşıyamadı,” dedi Sibel eğlenerek tabii ön koltukta rahattı sorun arka koltuktaydı. Kafasına bir tane yapıştırdım. Yol boyunca arka koltukta bir öne bir arkaya bir sağa bir sola giderken hiç rahat değildim. En sonunda Sefa, ani bir fren yapınca Suna ile öne doğru yapıştık. Suna daha fazla dayanamadı, “Midem ağzıma kadar geldi,” diye sitem etti. Fazla bile dayanmıştı.

Sibel, “Lütfen gözbebeğimize laf söylemeyin,” diye uyardı. Suna daha bir sinir oldu ama kimse fark etmedi, benden başka.

Mahallenin girişine geldiğimizde arabadan indim peşimden Suna da indi. Sibel de inip kapıyı kapattı. Suna küplere binmiş bir şekilde ön kapıyı açmaya çalışırken onu izliyorduk.

Sibel “Ay bilseydim kapıyı kapatmazdım oysa arkada baya rahat görünüyordun,” dedi iğneleyici bir şekilde. Suna bize dönüp baktığında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Sefa en sonunda dayanamayıp o da indi ve kapıyı açtı. Bize bakarak, “Görüşürüz kızlar,” dedi sevecen haliyle hiç bir şeyinde farkında değildi. Onlar uzaklaştığında en sonunda patladım.
Sibel ile yol boyunca gelişi güzel sohbet edip evime gelmiştim. Evime girip odamda kendimi yatağa attım. Aklımda Efe'nin mesajı vardı. İlk defa böyle hissediyordum. Birinin bana değer verdiğini, onun yanında olmak istiyordum ya da midemde bir hareketlilik hissediyordum. İlk kez mahallenin ve sınıfının dışında birisi beni tanımıştı, fark edilmek onur verici inanılmaz bir duyguydu.
Ateşin içinde yürüyordum, bu ateşin içinde kül oluşlarımı izleyecektim. Her zaman böyle olmamış mıydı? Farkında olduğum anda bir pişmanlık hissi geldiğinde ayağımı ateşin içinden çekerken zaten yarısı yanmış olan bedenimin artık ne kurtarabilirsem ümidiyle çekmek üzereydim kendimi. Alevlerin içindeki dumandan boğulmuştum, o duman tüm içime işlemişti. İçimde çoktan zararlarını bırakmıştı. Son anda kurtardıklarım bana yeter miydi? Ya kurtaramadığım kısımlarım ne olacaktı? Ama hiçbir zaman tam olamayacaktım. Bu ateşe bile isteyerek kendimi atan bir yanım vardı ve halinden gayet memnundu. Acı çekmekten yeterince yorulmuştum ama acı çekmek artık hayatımın bir parçası olmuştu.

O beni arkadaşı olarak görüyor ben ise şimdiden ona kapılmak üzereyim. Bu beni korkutuyor, bu hisler beni korkutuyor. Son olarak vardığım sonuç mutlak korku.

Tüylüyü kucağıma alıp sarıldım. “Tüylü ben ne yapacağım?” Uyuyana kadar bunu düşünüp durdum.

Zifiri karanlıkta boş sokağın ortasında yapayalnız hareket ederek olduğum yerde dönüyordum. Mantık dışı olaylar vardı ve zihnimde bedenimle birlikte hissizdi. Nerede olduğumu ya da saatin kaç olduğundan bir habersizdim. Elimde bir dokunuş hissetmeye başlayarak aynı anda başka bir elle kenetlendi. Kim olduğunu görecek kadar zamanım yoktu, aceleciydi.

"Koş" dedi ve mızmızlanarak itaat ettim. Ses tanıdıktı, huzur doluydu. Koştuk, koştuk... Durdu bende durdum, nefes nefeseydik. Başımı kaldırıp baktım. Daha önce hiç fark etmediğim gülüşünü fark ettim daha içtendi, daha güzeldi; Samimiydi.
Bu anın bitmesini istemiyordum ama bir anda sahne değişti. Bu kez yemyeşil bir ormanın içindeydim. Efe, çimenlerin üzerinde uzanıyordu, bende yanına uzandım. Gözleri gözlerime kenetlendi bana bakıyordu. Öyle elaydı ki gözleri boğulacağımı sanmıştım.

"Seni merak ettim" dedim. Kaşları anlamsızca çatıldı, belki de söylediğime kızmıştı. Bir kez daha gülümsedi Efe, fakat bu sefer acı acı gülümsemişti.
"Katiller" dedi. "Katiller genelde yanında olur."
Pikeyi üstüme çeke çeke yatakta boğuşuyordum en sonunda örtüyü üstümden atmayı becerebildiğimde yatakta doğrularak oturdum. Saat 10.40 gösteriyordu ve kalbim deli gibi atıyordu. Elimi kalbime götürüp sakinleşmeyi bekledim. Bir süre yatakta yatıp tavana baktım. Bugün öğleden sonra gidecektim kafeye.
Uykum da kaçmıştı.

Aklımda Efe'yi aramak geçiyordu, içimde bir huzursuzluk kol gezerken ne söyleyeceğimi düşündüm. Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Deli cesaretle telefonu alıp aradım. Kendime kızmayı sonraya bırakacaktım.

Çaldı.
Çaldı.

Telefon çalarken kalp krizinden gidecektim, tam açmayacak diye düşünürken sesini duydum.
"Alisya zamanlaman süper şimdi bende seni arayacaktım," dediğinde şok yaşadım.
"Nasılsın?" Diye sorduğunda boğazımı temizledim.

"İyiyim, iyiyim. Sen nasılsın?”

“Sesini duydum daha iyi oldum. Bugün çalışıyor musun?”

“Öğleden sonra gideceğim.”

“Peki, kahvaltı yaptın mı?”

"Hm, hayır!"

"Güzel, her zamanki yerde seni bekliyorum o halde.”

Şokum ikiye katlandı ve söylediklerini idrak etmeye çalıştım.

"Hadi çabuk ol! Beklemeyi sevmem," dedikten sonra telefonu kapattı. Böyle bir durum ilk defa yaşıyordum. Bu kadar neşeli olması normal miydi? Pekala, benim bu kadar alık gibi davranmam normal miydi? Bunu sonra düşünecektim. Yatağımdan fırlayıp aceleyle rutin işlerimi hallettim. Bugün hava güzeldi. Kıyafetlerimi biraz karıştırdıktan sonra elime geçen siyah kargo pantolon ve üzerime de beyaz tişört aldım. Üzerimi giydikten sonra hafif bir makyaj yaparak koyu kumral saçlarımı da maşa yaptım. Hazırlanıp evden çıktım.

Melahat teyzeye yakalanmadan çıkmayı planlarken bana seslenişini duydum.

“Alisya, kızım nasılsın?”

“İyiyim, Melahat teyze sen nasılsın?”

“Bırak şimdi beni, evdeki durumlar nasıl?” Balkondan iyice asılmaya başladı.

Uzaklaşırken, “İyi, iyi çok şükür, aman dikkat et düşeceksin,” dedim. Arkamdan bir şeyler söylüyordu ama yoluma devam ettim. Aman kadın işi gücü bırakmış bizi takip ediyordu resmen. Her zaman buluştuğumuz yere geldiğimde Efe’nin arabası önümde durdu, beklemeden arabaya bindim.

“Merhaba,” dedim. Daima gülümsüyormuş gibi duran açık ela gözleriyle gülümsedi. Aramızdaki sessizlikten kurtulmak için radyo açtım, yol boyunca etrafı seyretsem de arada ona bakıyordum. Arabayı park ettikten sonra yürümeye başladık. Efe ile yan yana yürüyorduk. Ne o konuşuyor ne de ben sadece yürüyorduk. İçimde tuhaf bir his vardı. Bir yanım akışına bırak diyordu diğer yanım hep engelliyordu. Nedense ağır basan tarafımda akışına bırakan yanımdı.
Kalabalığın içine karıştığımızda birine çarpacakken Efe elini belime dolayıp beni kendine doğru çekti. Olduğumuz yerde gözlerimiz buluştu, yanımızdan geçip giden insanlar ya da diğer her şey manasızdı. Bir müddet sonra bakışları dudağıma kaydığında geri çekildim ama o bu kez elimi tuttu. İkimizin de avuçları buz gibiydi. Bu halde kendimi küçük bir kız çocuğuna benzettim.

Sessizlik içinde yürürken sokağın köşesine gelince şarkı söyleyen, dans edip eğlenen, emeğinin karşılığını alan gençleri gördük. Şarkı kulağıma güzel geliyordu, tahminen on dört-on beş yaşlarında çocuk söylüyordu. Daha önce duymadığım şarkıydı ve insan iradesini yitirmişçesine o topluluğa doğru çekiliyordu. Yanında üç genç kız dans ediyor; topluluktaki insanların kimileri de dansa eşlik ediyor, kimileri ise alkışlarla eşlik eden kalabalığı görmezlikten gelerek yola koyuluyordu. Yanlarına vardığımızda artık şarkıyı net bir şekilde algılıyordum.
Efe yanımdan ayrılıp, gençlere biraz para bıraktı daha sonra yanıma geldiğinde gülümsüyordu, benim içim kıpır kıpırdı.

"Lütfen, kalıp dinleyelim" dedim hevesle. Efe de başını salladı. Kalabalığın içinden geçerek ön tarafa geçtik. Şarkı bittiğinde büyük bir alkış koptu, alkışlar bitmeden yeni bir müzik çalmaya başladı bu şarkıyı biliyordum.

Belki güneş bir gün ikimiz için doğar
Belki korkuları hayallerimiz boğar
O masal günü gelinceye kadar
Susuyorum, susuyorum

Kızlar dans etmeyi bırakmış etraftan çıt çıkmıyordu ya da ben şarkıya fena halde kapılmış hiçbir ses duymuyordum. İçime garip bir hüzün kapladı.

Susadıkça yüzün düşer aklıma
Korkar oldum düşlemekten
Adını anarım çoğalır sesim
Konuşmaktan, düşünmekten, özlemekten
Gel bak bir elimde gökyüzü var hala
Ötekinde kayıp giden yıldızlar
Korkularda benim umutlarda
Beni bırakma
Beni bırakma
Kimse kimsenin her şeyi olamazmış
Di'li geçmişten tek yaramsın sen
Sensiz kimsemiyim, kimsesizmiyim bilmem
Hiç bilmek istemem hatta düşünmem

Kafamı Efe'ye çevirdiğimde beni seyrettiğini fark ederek gergince gülümsedim. Şarkıya eşlik ettiğimi o an anlamıştım, nasıl kendimden geçtiysem fark etmemiştim bile. Öyle doğaldı ki bakışları, huzuru papatya bahçesinde aramanın lüzumu yok çünkü şimdi huzur onun bakışlarındaydı. Aldığım nefes boğazımda takılı kalıyor, kalbim göğüs kafesimin içinde gümbürdüyordu. Hafif bir kızıllık bastı yanaklarımı hem mutluyum hem de utanıyorum. Ansızın bir sıcaklık doğdu aramıza, yüzümüzdeki tebessüm konuşmadan anlaşabilmenin neşesiydi. Yanağındaki gamzeyi göstererek gülümsedi.
"Hadi artık bir şeyler yiyelim yoksa açlıktan bayılacağım," dedim bulunduğumuz durumdan çıkmak için.

Efe de onayladı, benden farksız olmadığı her halinden belliydi. Ellerini ellerimin üzerinde hissetmek çok başka bir duyguydu. Şuan yatağımın içinde yorganı üzerime kapatmak istiyordum. Yanağımdaki kızıllık iyice koyulaşırken hiçbir şey düşünemiyordum.

Kahvaltı yapmak için uygun bir mekana girdiğimizde deniz manzaralı terasa çıktık ve Efe nazikçe elimi bırakıp sandalyeyi çekti.
Mahcupça, “Teşekkür ederim,” dedim.

“İstediğin bir şey var mı?”

Olumsuz anlamında başımı salladım ve manzaranın tadını çıkarmaya başladım. Efe yanımıza gelen garsona siparişimizi vermiş ve bekliyorduk.

"Alisya!" dedi sessizliği dağıtmak istercesine. “Kafede çalışmaya alışabildin mi?”

“Aslında pek alışkın değilim ama o kadar da zorlanmadım hatta iyi bile gelmeye başladı.”
Siparişimiz geldiğinde karnım guruldadı ve açlığımı hissetmeye başladım. Kahvaltı yapmaya başladık.

Çayımdan bir yudum aldıktan sonra, “Sen neler yapıyorsun?” diye sordum.

“Şuan babamın şirketinde çalışıyorum.”

“Anladım,” diye mırıldandım. Bana doğru eğilip baş parmağını dudağımın kenarına dokununca, “Bir şey kalmış,” diyerek parmağını yaladı. Artık yüzüm kızıllıktan çıkıp domatese dönüşmüştü. Kalbimden söz etmek bile istemiyorum.
“Şirkette ne iş yapıyorsun?” diye sordum aramızdaki havayı dağıtmak istercesine.

“Şimdilik iş öğreniyorum, arada getir götür bile yapıyorum. Babamın ortağının yeğeni var Onur, dün görmüştün kafede bizi boş bırakmamak için şirkette çalıştırıyorlar. Kendilerince böyle bir yöntem aldılar.” Çayından bir yudum aldı. “Şirkette inşaat üzerine mimarlık projelerimiz de var ama ayrıca sadece şirketten başka otellerimiz de var. Türkiye’nin dört bir yanında ayrıca yurt dışında bir şirketimiz ve projelerimiz var. Şuan da bir restoran açmayı planlıyorlar, bana kalırsa restoran işi gereksiz ama babam ile ortağı baya azimli, işleri büyütmek için.”

Kılık kıyafetinden, taktığı saatten ya da arabasından belliydi ama bu kadar zengin olduğunu tahmin etmemiştim.

Kaşlarım meraktan hafifçe çatıldı. “Ne yaptınız da böyle bir çözüm bulmak zorunda kaldılar?”
Yüzünde serseri bir gülümseme oluştu. “Bizimde var biraz haylazlıklarımız.”

“Örnek versen, merak ettim.”

“Belki bir gün seni de ortak ederiz,” dedi göz kırparak.

Hiçbir zaman böyle vurdum duymaz biri olmadım; olamadım. Hep kontrollü olmak zorundaydım çünkü ailem bu konuda katıydı, özellikle de babam. Bu yüzden hep uslu, sessiz ve yalnızdım. Yaramazlığımın sonucu da belliydi. Mutlu aile tablosunu hayallerde yaşadım. Efe bu yönden şanslıydı hatta her yönden şanslıydı. Herkes şanslı doğmuyor, hayatta ve kimsede elindekinin değerini bilmiyor. Bu yaptığım annem ve babama göre yanlıştı, Efe ile görüşmem onunla birlikte vakit geçirmem yanlıştı. Bu yanlış bana neden bu kadar doğru geliyordu? Yaptığım yanlışların hepsi bu kadar güzel olsaydı.

İkimizde sessizce kahvaltımızı yaparken ne kadar farklı olduğumuzu düşündüm; o ve ben çok farklıydık. Bizi bir araya getiren tam olarak neydi bilmiyorum ama farklılıklarımız olmadığı kesindi.

Kahvaltının ardından birer Türk kahvesi içtik.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

445okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.