21. bölüm / 41
Işığın İçindeki KaranlıkBÖLÜM 21
Bölümler 41Şu an: BÖLÜM 21
- 1 BÖLÜM 12.476 kelime
- 2 BÖLÜM 22.550 kelime
- 3 BÖLÜM 32.021 kelime
- 4 BÖLÜM 42.362 kelime
- 5 BÖLÜM 52.486 kelime
- 6 BÖLÜM 62.482 kelime
- 7 BÖLÜM 72.610 kelime
- 8 BÖLÜM 82.630 kelime
- 9 BÖLÜM 92.622 kelime
- 10 BÖLÜM 102.760 kelime
- 11 BÖLÜM 112.721 kelime
- 12 BÖLÜM 123.189 kelime
- 13 BÖLÜM 133.274 kelime
- 14 BÖLÜM 143.058 kelime
- 15 BÖLÜM 153.302 kelime
- 16 BÖLÜM 163.300 kelime
- 17 BÖLÜM 173.342 kelime
- 18 BÖLÜM 184.419 kelime
- 19 BÖLÜM 193.396 kelime
- 20 BÖLÜM 203.559 kelime
- 21 BÖLÜM 213.045 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 BÖLÜM 223.067 kelime
- 23 BÖLÜM 233.265 kelime
- 24 BÖLÜM 244.720 kelime
- 25 BÖLÜM 254.186 kelime
- 26 BÖLÜM 264.591 kelime
- 27 BÖLÜM 274.820 kelime
- 28 BÖLÜM 285.050 kelime
- 29 BÖLÜM 294.563 kelime
- 30 BÖLÜM 304.368 kelime
- 31 BÖLÜM 315.192 kelime
- 32 BÖLÜM 324.512 kelime
- 33 BÖLÜM 334.411 kelime
- 34 BÖLÜM 344.224 kelime
- 35 BÖLÜM 355.271 kelime
- 36 BÖLÜM 36 I.KISIM3.061 kelime
- 37 BÖLÜM 36 II.KISIM2.922 kelime
- 38 BÖLÜM 375.008 kelime
- 39 BÖLÜM 384.223 kelime
- 40 Bölüm 394.554 kelime
- 41 Bölüm 404.829 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum gençlerr🌸
Keyifli Okumalar!
Not: Hayalet olmayın sevgilerle...
☆En dibi gördüm hayatımda, o dipten kalkmak öyle zordu ki, bir daha kalkamayacağımı düşündüm. Toparlanmam, kendime gelmem uzun sürdü. Sadece derin bir iz kaldı☆
Olayın üzerinden aylar geçmesine rağmen hatırladıkça iç çektiren, beni boğan sızıyı içimden atmak istesem de hiçbir şey yapamadım. Benimkisi kırgınlıktı, kızgınlıktı birazda yorgunluktu işte. Suyun dibine ağır ağır çöken taş gibiydim. Çok zor oldu, yaşadıklarımı geride bırakmak. Ağır bir sızı kaldı tam göğsümün ortasında o ağır sızıyı taşımak mecburiyetinde kaldım ömrümün sonuna kadar. İzi kaldı kalbimin tam ortasında bir yumru gibi. Hatta o iz, o kadar derin ve uzundu ki gözlerimde, belimde, ayağımda ve bileğimde tüm vücuduma doğru uzanan derin bir iz kaldı. En çokta ruhum zarar görmüştü.
Çok zor geride bıraktım yaşadıklarımı ama geride bıraksam da kafamdan atamıyordum. Unutmak.... Unutmak çok zor.
En dibi gördüm hayatımda, o dipten kalkmak öyle zordu ki, bir daha kalkamayacağımı düşündüm. Toparlanmam, kendime gelmem uzun sürdü. Sadece derin bir iz kaldı.
İstanbul da özel bir üniversitede ben mimarlık, Sibel ise psikoloji bölümünü kazanmıştı. Tam burslu kazanmıştık. Hayatım yavaş yavaş düzene girmeye başlamıştı ama en çok annem için mimarlık kazanacak ve onun için okuyup o adamdan kurtulacaktık, olmadı. Ben kazanmıştım ama annem kaybetmişti; hayatını, geleceğini. Hevesim de kalmamıştı zaten hayata, geleceğe, hiçbir şeye.
Sibel ile havadan sudan konuştuktan sonra telefonu kapatmıştım ve iki gün sonra Eray’ın maçı vardı. Bizzat Eray davet etmese bile Sibel söylemişti ve ne olursa olsun gidecektim. Eray’ı bu koca dünyada tek başına bırakmak istemiyordum.
Tek başıma odada kalmak işkence gibiydi ve sürekli kötü anılarım zihnimi kara bulutlar gibi çöküyordu ve o yüzden odamdan çıktım. Aynı anda Onur’un da odasından çıkmasını beklemiyordum. Sabahki takım elbiseli, beyefendi halinden çıkıp serseri görüntüsüne geri dönmüş yeni duş aldığı her halinden belliydi ve her türlü yakışıklıydı.
“Merhaba,” dedim. Dün gece kabus görmüştüm ve Onur beni yalnız bırakmamıştı. Ondan böyle düşünceli bir hareket beklemezdim ama herkesi de dış görünüşüne göre yargılamak doğru değildi.
“Merhaba kuzen,” dedi samimiyetle. “Sende acıktın mı? Akşam yemeğine daha çok var, o yüzden bir şeyler atıştıracağım. Dedemin kuralları işte sabah, akşam yemekleri hep aynı saatte.”
Onur, söyleyene kadar acıktığımın farkında bile değildim, bugün yorulmuştum. Sürekli elbise denemekten gına gelmişti. “Evet, acıktım,” dedim masumca.
Onur ile mutfağa girdiğimizde aşçı Hayriye teyze taze fasulye yapıyor bir yandan da diğerlerine laf yetiştiriyordu. Evin bütün düzeni ondan sorumluydu ve lezzetli yemek yapıyordu. Çok sevimli bir kadındı. Yaşının ellilerinde olduğunu tahmin ettim. Saçlarını sıkı topuz yapmış yeşil gözlerinde sıcakkanlılığını hissetmiştim. Büyükannemin yoldaşı ve sırdaşıydı. Hayriye teyze bizi görünce içten bir gülümsedi.
“Hayriye sultan döktürmüşsün yine,” dedi Onur yanaklarını sıkarken.
“Onur, oğlum abartma yaptık işte bir şeyler,” derken mütevazi halinden utandığı belli oluyordu.
“Aman aman, hemen de utanırmış.” Hayriye teyze, Onur’un omzuna hafifçe vurdu. Onur, mutfağı karıştırmaya başlarken Hayriye teyze bana döndü.
“Kızım sende hoş geldin. Bir isteğin var mı?”
“Hoş buldum Hayriye teyze,” dedim.
Onur, hemen lafa atıldı. “Hayriye teyze, çok fena açız, öleceğiz açlıktan.”
“Aman Onur oğlum, ağzından yel alsın. Hemen size bir şeyler hazırlarım. Yeni kurabiyeler yapmıştım.”
Onur, “Sen bir tanesin valla,” dedi. Onur ile masaya geçip Şule önümüze kurabiyeleri koyarken Onur’a yandan mahcup bakışlar attı gözlerim Onur’a kaydı. Onun hiç umurunda değildi, hatta kız daha masaya koymadan havadan kurabiyeyi alıp ağzına atmıştı bile.
Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra akşam yemeği yiyecek yerim kalmamıştı. Akşam yemeği saati geldiğinde masada yerimi almıştım.
Büyükannem, “Yıldırım nerede kaldı,” diye söylenirken içeriye tüm heybetiyle gelmişti. Şirketten geldiğini tahmin ediyordum. Büyükannem aldığı derin nefesini koyuverdi ve babam yanağına küçük bir buse kondurdu. “Geldim annem, işlerim uzadı biraz.”
Sonrada benim yanağıma küçük bir buse kondurdu. Büyükannem, “Çok çalışıyorsun oğlum, bak kardeşine geziyor hayatın tadını çıkarıyor biraz sende gez, eğlen,” dedi ama boşluğa konuştuğunun farkındaydı. Babam, o olaydan sonra kendini sadece işlere verdiğini duymuştum. Onun için hayat bitmişti sadece yaşanması gerektiği için yaşıyor gibiydi ve ben hayatına girdiğimde bir nefes almıştı, zorlu hayatına karşın. Babam, ona baktığımı görünce göz kırptı. Tatlı tatlı gülümsedim ve yemeğimle oyalanmaya başladım.
“Yemekleri mi beğenmedin kızım? İstediğin başka bir şey varsa hemen söyle,” diyen büyükanneme baktım.
“Hayır, her şey çok güzel sadece kendimi aç hissetmiyorum.” Babam onaylamaz bakışlarla bakıyordu.
Büyükbabam, “Onur,” dedi suyundan bir yudum içti. “Sen neden yemiyorsun?”
Onur da benden farksız değildi. “Benimde canım istemiyor,” dedi.
Büyükannem bir şey söyleyecekti ki içeriye Efe daldı. “Afiyet olsun,” dedi. Kimse bu durumu garipsemedi, benden başka. Sürekli geldiği için garipsenmemiş olabilir. Herkes onu görünce mutlu oldu ve neredeyse hep bir ağızdan, “Hoş geldin,” dediler. Büyükannem hemen servis açtırdı. Tatlı geldiğinde büyük bir iştahla yedim, şuan tatlı krizine girebilirim. Bu Efe’den kurtuluş yok muydu?
Herkes masadan kalktığında bende kalktım ve bu fırsatı değerlendiren Efe elime bir kağıt tutuşturmuştu. Afallayarak yüzüne baktığımda kısa bir an göz göze geldik. Ela gözlerine bakmayalı sanki asır gibi gelmişti ama çok kısa sürmüştü, göz temasını kesip Onur’un peşinden gittiğinde ise Efe’yi görmemezlikten gelmek daha da zorlaştığının farkındaydım. Bu konu hakkında tam ne yapacağımı bilemiyordum ama hemen de hiçbir şey olmamış gibi de davranamazdım. Odama çıkarken babam çalışma odasından bana seslendi, kapısı da açıktı. Pamir’in elime tutuşturduğu kağıdı cebime koydum. İçeriye girdiğimde ilk dikkatimi çeken odada devasa kitaplık oldu. Kitaplığın önünde üçlü kanepeye elindeki tabletiyle babam oturmuş bir şeylere bakıyordu. Eliyle yanına oturmam için işaret verdi. Yanına oturduğumda tableti kenara bırakıp bütün dikkatini bana verdiğinde onunla sohbet etmeyi sevdiğimi anladım. Günümün nasıl geçtiğini anlattım büyükannem ile gittiğimiz alışverişi, üniversiteyi kazandığımı ve iki gün sonra Eray’ın maçından bahsettim. Babamın ilgiyle beni dinlemesi ve arada kendi yorumlarını belirtmesi hoşuma gitmişti. Utanmasam, neredeyse Efe ile aramdan geçenleri de anlatacaktım.
Babam pek konuşkan biri değildi ama onunda benimle konuşması hoşuna gidiyordu. “Senin günün nasıl geçti, baba?” dedim.
Ona ilk defa baba demiştim ve babam ilk önce şaşırarak yüzüme baktı, böyle tepki vereceğimi beklemiyordu. Şuan yüzümün yandığını hissediyordum, daha sonra dişlerini göstererek gülümsedi, onu ilk kez bu kadar içten güldüğünü görüyordum. Aramızda yavaş yavaş görünmez duvarların gittiğinin farkındaydım. Babamla konuştuktan sonra kitaplığından bir kitap almıştım artık babamın kitaplığı evdeki en ilgi çekici yerim olmuştu. Babamın yanından ayrılıp odama gittim. Yatağımda uzanırken aldığım kitabın kapağını açmadan önce Efe’nin elime tutuşturduğu kağıt aklıma geldi. Katlanmış halde olan kağıdı cebimden çıkarıp düzelttim.
“Lütfen! Seninle konuşmak istiyorum. Yaptıklarımın bir açıklaması var. Gece saat 2’de bahçede seni bekliyorum.”
Kağıdı bir kaç kez okudum. Saat 2’de bahçede beni bekliyordu. İnanamıyorum. Bu kadar yüzsüz olduğuna inanamıyorum. Elime aldığım kitabı okumaya başladım, düşünmekten çok yoruldum biraz kendimden uzaklaşmaya ihtiyacım var. En iyi yolu da başka dünyalara açılan kitaplardı.
Sabah alarmın sesiyle uyandım. Kahvaltı saatini kaçırmamak için hemen hazırlanıp aşağı bahçeye indim, neyse ki saat sekize on beş dakika vardı ve büyükbabam tek başına kahvaltı masasında oturmuş gazetesini okuyordu.
“Günaydın büyükbaba,” dedim. Büyükbabam, “Kızım erkencisin,” dediğinde yanağını gösterdi. Yanağına küçük bir buse kondurdum, bu aile çok sıcak kanlıydı ve ben bu kadar sıcakkanlılığa alışkın değildim.
“Evet,” dedim yerime geçerken. “Uyku tutmadı.”
Büyükbabam anlıyormuş gibi başını salladı. Masaya sırayla geldiklerinde en son Onur ve Efe geldi. Efe gece burada mı kalmıştı?
Efe’yi görmemezlikten gelmeye kararlıydım. Diğerlerinden önce kahvaltıya indiğim için erkenden kahvaltımı yapmıştım ve ilk masadan kalkan ben oldum. Odama gidip çantamı aldım ve aşağıya indim. Babam, beni gördüğünde, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Tatlı tatlı gülümseyip, “Arkadaşlarımı özledim,” dedim.
“Pekala, ben de şimdi çıkıyordum. Seni de mahalleye bırakırım.”
Heyecanla, “Olur,” dedim.
Mahallenin girişinde babamla vedalaşıp arabadan indim. Mahallede yürümeyi seviyordum. Mahallenin parkında her zaman oturduğum büyük ağacın altındaki salıncakta Eray’ı tek başına otururken gördüm. Beni fark etmemişti.
“Hayırdır Karadeniz de gemin mi battı?” diye sordum Eray’ın yanına yaklaşırken.
Sesimi duyduğunda bana döndü. “Bazıları bizi hatırlamış,” dedi kinayeli.
“Hiç unutur muyum?” dedim yanındaki salıncağa otururken. “Tek başına ne yapıyorsun ve ne bu halin?”
“Aman gelir gelmez sorguya çekmeye başladın. Yok bir şey,” dedi kestirip atarken. Bu ergenlerde hiç çekilmiyor. Fazla üstelemedim. “Tamam dediğin gibi olsun ama bir şey olursa bana söyleyebilirsin.”
Kafasını olumlu anlamda salladı. Sefa’ya mesaj attım ve evde yalnız olduğunu yazmıştı. Sibel’e de mesaj atmıştım, Sefa’nın evine gideceğime dair. Eray’ı da alıp Sefa’nın kapısını çaldım. Sefa’ya yanına geleceğimi yazmadığım için kapıda beni gördüğünde Eray’a benzer tepki vermişti.
“Oo umutsuz vaka Alisya gelmiş.”
Parmağımı havada sallarken, “Evet, Polyanna değerini bil,” dedim. İçeriye girerken, “Sizde beni ne zannettiniz ya kırılıyorum,” diyerek sitem ettim.
Eray, “Kız tribi de hiç çekilmiyor,” dedi kayıtsız bir tonda.
Yastığı Eray’ın kafasına fırlattım ama havada yakalamıştı. “Ergenlerde hiç çekilmiyor,” dedim burun kıvırarak. “Özellikle de ağzından çıkanı kulağı duymayanlar,” diyerek ekledim. Biz atışırken kapı çaldı ve Sefa, “Tabii ki de Sibel,” dedi. Eray ile yastığı birbirimize fırlatırken Sefa bize bakıp bıkkın bir nefes verdi. Kapıyı açmaya giderken yastığı havada yakaladı. “Uslu durun, annemi biliyorsunuz yoksa size evi baştan aşağı temizlettiririm.”
Sibel tüm enerjisiyle ortama ışık saçarken ayağa kalkıp sarıldım. “Özledim kızım ya sanki bir yıldır görüşmüyoruz,” dedi.
“Valla bende çok özledim,” dedim. Havadan sudan konuşurken konuya nasıl giriş yapacağımı bir türlü kestiremiyordum. Sonuçta onlar benim yakın arkadaşlarımdı ve bana en iyi aklı verecekte yine onlardı. Boğazımı temizledim. Benim kıvrandığımı en başından beri anlayan Sefa, gözlerini yüzüme dikti. “Alisya hepimizi buraya topladın artık çıkar şu ağzındaki baklayı,” dediğinde böyle konuya daha rahat gireceğimi düşündüm ama bir türlü nereden başlayacağımı bilemiyordum. Sibel ve Eray da büyük bir merakla bana bakmaya başladı.
“Neymiş şu bakla,” dedi Sibel.
Yerimden kıvranırken, “Hani şu Efe vardı ya bir anda kaybolup gitmişti,” dedim.
Hepsi, “Eee...” dediler hep bir ağızdan.
“Biz onunla tekrar karşılaştık,” dedim bir çırpıda.
Sibel başına yere indirdi ve bir şeyler düşündüğü açıktı. “Hiçbir şey anlamadım, şunu en başından anlat. En son görüşüyordunuz?” dedi bakışları düşünceli. Tabii Efe’nin benden ayrıldığını bilmiyorlardı. Gözlerini dört açan arkadaşlarımı daha da meraklandırmadan en başından ve bugüne kadar yaşadıklarımı anlattım. Sibel’e her şeyi tam anlatamadığım için kızmış ama sonra affetmişti.
İlk tepki Eray’dan geldi, sanırım diğerleri olayı kavramaya çalışıyorlardı. “Hiçte terk edecek birine benzemiyordu,” dedi Eray. Hepimiz Eray’a dönüp baktık. Eray hemen, “Ne yalan mı? Terk etmiş sonuçta.”
Benim üzüldüğümü fark eden Sefa, “Yani siz sürekli evde karşılaşıyorsunuz,” dedi emin olmak ister gibi. Sefa’yı onayladım. Sibel’in telefonu çaldığında mutfağa gitti.
Sefa’nın tepkisini anlamaya çalışırken inanamıyormuş gibi bana bakıyordu. “Gerçekten bunları yaşadın mı?”
“Yok canım kıçımdan uyduruyorum,” dedim ona en kötü bakışımı sunarken. Sefa ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi aval aval suratıma bakıyordu. Cebinden telefonunu çıkarttı. “Bu çocuğun soyadı ne?”
“Ne yapacaksın? Kütüğüne mi alacaksın?” Kafama bir tane vurdu.
“Cahil ilk önce stalklamamız lazım,” dedi, ben gerçekten Fransız kalmıştım günümüzdeki teknoloji mağdurlarını anlamakta güçlük çekiyordum.
Biraz zor yutkundum. Kandırılmışlık hissi bütün uzuvlarımı benliğimi esir almıştı. Ben bu çocuğun adını yeni öğrenmişken soyadına nasıl bilebilirdim! Bunu içimden düşündüğüm aklıma geldi ve “Aaah Sefa’cım! Sen beni hiç dinlememişsin,” diyerek kolunu çimdikledim ve devam ettim. “Ben sana başından beri ne diyorum. Ben bu çocuğun adını yeni öğrenmişken soyadını nerden bileyim,” diyerek sitem ettim.
Sefa düşündü. “Pekâlâ, kuzeninden bulabiliriz. Adı neydi?”
“Onur Bozdağ,” dedim. Sefa telefonuyla bir şeylere bakarken bende ona bakıyordum. “Pamir Efe Savaşoğlu. Bu mu?” Elindeki telefon ekranını bana gösterdi. “Evet bu.”
“Yakışıklıymış,” dedi.
Bende onunla bakarken bir sürü fotoğrafı vardı. Eray da oturduğu yerden kalkıp Sefa’nın yanına oturdu. “Gerçekten yakışıklı,” diye mırıldandım tabii bu bir hataydı hele ki Sefa ve Eray’ın yanında söylemem tam bir ahmaklıktı. Sefa kahkaha atmaya başladı. Onu pataklarken, “Dalga geçme,” diye tehdit ediyordum lakin umurunda bile değildim. Kollarımı göğsümde bağladım ve pişmiş kelle gibi gülmelerinin kesilmesini bekliyordum. Gülmeleri kesildikten sonra kendilerini toparladılar ben ise hala kötü bakışımla bakmayı sürdürüyordum.
Eray takipçi sayını görünce, “Ünlü mü?” diye sordu. Bu kadar takipçi sayısı beni de şaşırtmıştı. “Baba parası yiyor,” dedim.Sefa başını salladı. Bir anda ciddileşmişti önemli bir şey diyecek sandım. “Görmek nasıldı? Onu görünce kalbin hızlı mı atıyor?” Tekrar kahkahalarla gülmeye başladı bu durum canımı sıkmaya yetti ve sinirlenmeye başlamıştım.
“Yeter! Sefa,” diye bağırdım.
Hep ben dalga geçerdim şimdi eline fırsat geçmişti ve iyi değerlendiriyordu. Eray bile Sefa’nın verdiği tepkileri vermemişti. Bardağa su doldururken arada Sefa’yı çimdikliyordum.
Sibel mutfaktan içeriye girince, “Ne yani adı Pamir’miymiş? Bir insan neden adını yalan söyler ki?” dedi iğneleyici bir sesle.
“Adını yalan söylememiş sadece eksik söylemiş. Pamir Efe Savaşoğlu,” dedi Eray.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Sefa.
“Ne kadar dengesiz olduğunu,” dedim yüzüne bakarak. “Sen ne düşünüyorsun? Tabii dalga geçmek dışında.”
Sefa da bardağa su doldurdu ve bir yudum aldı. “Bence ortada cinayet falan yok,” dedi.
Emin olamıyordum. “Ya ortada cinayet varsa?”
Sibel araya girdi. “Gerçekten silah sesi duyduğuna emin misin?”
Biraz düşünüp cevap verdim. “O anın etkisiyle emin değilim ama bir tuhaflık vardı o anda. Efe’nin peşindeki adamlar ve “Pamir” diye seslenmeleri. Ama şundan eminim ortada cinayet falan yoktu.” Anlamayarak boş boş yüzlerine baktım. “Gerçekten anlamıyorum,” dedim.
Onlarda hayretlerle yüzüme bakıyorlardı. Sefa, Sibel’e doğru, “Herhalde intihardan sonra damarlarında asetilkolin (ACh) kalmamış beynine kan gitmemeye başladı.“
Sibel, Sefa’yı onayladı. “Olabilir. Çok yazık.”
Gözlerimi devirdim. “Siz ikiniz ne saçmalıyorsunuz?”
Eray, bıkkın bir nefes verdi. “İnanamıyorum hala anlamadın mı?”
Eray bile anlamıştı.
Müthiş bir çabanın ardından hala anlamamış olmamı yadırgayan arkadaşlarımın yüzünde bıkkın bir ifade vardı. Sibel daha fazla dayanamadı. “Arkadaşım olay şu, silah sesi duyduğunu zannettin zaten kafanda güzeldi. Büyük ihtimal Efe ya da Pamir her neyse, arkadaşları arkasından ’Pamir’ diye seslendi. Tabii Pamir’in o adamlardan neden kaçtığı soru işareti.”
Sefa, “O arada sende piyangodan çıkıp seni de peşine sürükledi. Yani seni güzel keklemişler,” dedi. Eray da dalga geçercesine başını sallayarak onayladı.
Bir müddet Efe ile yaşadıklarımı düşündüm ve arkadaşlarımın anlattıklarını. “Ve bu hiç kolay değil,” dedim huzursuzca. “Sürekli benimle konuşmak istiyor ve ben hazır değilim üstelik bir daha görüşmeyeceğiz derken gayet ciddiydi.”
Sefa gözlerini kıstı ve bakışlarını bana çevirdi. “Bence konuşmalısın. Böylelikle aklında kurmaz gerçekleri öğrenmiş olursun.”
“Bence konuşmamakla iyi yapmışsın. Canı istediği zaman gidecek canı istediği zaman gelecek ve konuşacak. Yok öyle bir dünya.” Sibel kaşlarını belli belirsiz çatmıştı. Bu konuda Sibel ile aynı fikirdeyim.
“Konuşmamak istiyorsan bize neden soruyorsun? Konuşmadan nasıl anlayacaksın gerçekleri? Gerçekten kadınları anlamak çok zor,” dediğinde Eray bıkkın bir ifadeyle göz devirdi.
Sefa, Eray’a dikkatlice bakıp, “Hayırdır Eray şimdiden kadınları anlamak zor falan aşık mı oldun yoksa,” dedi. Hepimiz Eray’ın son günlerde bir tuhaf olduğunun farkındaydık ama üstüne gitmiyor ne zaman anlatmak isterse o zamana bırakmıştık.
“Aman Allah korusun,” diyerek konuyu kestirip attı Eray.
“Sende var bir şeyler kokusu çıkar yakında.” Sibel, Eray’ı göz hapsinde tutuyordu sonra da açıklama yaptı. “Sizin zaten anlamanızı beklemezdim. Tabii ki de konuşacak ama hemen değil. Biraz Efe sürünsün.”
“Yıldırım beyin kızı olduğumu anlamak için yaklaştı zaten bir çıkarı olmasaydı bana yaklaşmazdı,” dedim safça.
“Öyle olduğunu düşünmüyorum. Seni ilk gördüğü zaman Yıldırım Bey’e anlatırdı ama anlatmadı,” dedi Sefa alnını kaşırken. Sefa’nın sözlerini tamamlayan Sibel, “Ve çoğunlukla karşılaştığınız zamanlar tesadüf eseriydi. Bu karşılaşmalarınızı ayarlamak çok zor. Bara gittiğimizde de onunla karşılaşman gerçekten şans işiydi,” diyen Sibel aklındakileri söyledi.
Mırıldanarak, “Belki de şanssızlıktı,” dedim.
“Bunların tek cevabı Pamir de” dedi Eray, kaşları havalanarak.
“Ben neyin içine düştüm böyle?” diye sitem ettim.
Bir süre boyunca sessizleşmiştik. Kendi dünyamıza dalıp gittik.
“Suna ile aran nasıl?” dedim kafamı dağıtmak için.
Sefa üzülerek, “Ayrıldık,” dedi. “Hadi ya? Neden?”
“Kıskançlık. Dershanede ki kızlardan kıskandı beni.” Sefa için üzülmüştüm. Aşk zaten başlı başına üzüntüydü.
“Aşk gazisi arkadaşım boş ver,” dedim elimi sallayarak. Suna ile birkaç kez bir araya gelmiştik ama çokta iyi tanımıyordum.
“Anlamıyorsun Alisya, Suna diğer kızlar gibi değil.” Sadece ben anlamıyorum zaten diye hayıflanacaktım ama zaten üzgün olan arkadaşımı üzmek istemedim. Yine de dayanamamıştım.
“Sende aptal aşık gibi ortada dolanır oldun. Bu hallerin hiç hoşuma gitmiyor,” dedim sonra pişman oldum ama zamanı geri alamazdım. Yüzüme ters ters baktı.
“Aşık olduğunda yanıma gelip dert yanma.”
Kendimden emin bir şekilde cevap verdim. “Öyle bir şey olmayacak.”
Sibel sohbetimizden sıkılmışçasına, “Yeni evindeki durumlar nasıl? Alışabildin mi?” diye sordu merakla.
“İdare eder. Hayatımda birçok şey değişti,” dedim ve hala inanamıyordum.
“Tabii alıyoruz hakkındaki magazini,” dedi Eray.
Kaşlarımı çattım. “Ne magazininden bahsediyorsun?”
“Alisya, orta çağda yaşadığı için internetten haberi yok.” Sefa’nın sesinde alaycı tını hissetsem de pek önemsemedim. “Siz neden bahsediyorsunuz?” diye sordum az önceki soruma cevap verilmemişti.
Eray elindeki telefonu bana uzatarak derin bir nefes aldı. Gerçekten neden bahsettiklerini anlayamamıştım. Telefonu elime alır almaz kaşlarım çatıldı ve alnımın ortasında kalın bir damar belirdiğini hissettim. Telefona baktığımda şaşkınlığım büyüdü.
“TÜRKİYE’NİN EN ZENGİN İŞ ADAMININ KAYIP KIZI BULUNDU”
Başlığı gördüğümde elim ayağıma dolaştı. Ne yapacağımı bilemedim. Parmağımı biraz daha kaydırdığımda açıklama kısmına göz attım.
“Karizmatik iş adamı Yıldırım Bozdağ, bugün akşam saatlerinde yapmış olduğu basın toplantısında kayıp kızının bulunduğunu açıkladı. Bir anda ortaya çıkan kayıp kızı gündemde bomba etkisi yarattı. Eşi Fulya Bozdağ öldükten sonra hayatına kimseyi almayan Türkiye’nin sayılı milyarderlerinden gözde bekar Yıldırım Bozdağ tek varisi kızının durumunun iyi olduğunu açıkladı.”
Haber iki gün önce yayınlanmıştı. Bir süre sonra Eray, “Alisya artık sosyal medyaya açılmanın zamanı geldi,” dedi. Sosyal medya hesabım yoktu zaten liseye geçtikten sonra ilk telefonum olmuştu ve benim hayalim ders çalışıp iyi bir üniversite de iyi bir bölüm okuyup annemle o adamdan kurtulmaktı. O yüzden ders çalışmaktan beni engelleyen şeylere vakit harcamamak için gerek duymamıştım.
Boş versene dercesine elimi salladım. “Çağımızın vebası hastalığına yakalanmak istemiyorum.”
“Neymiş o?” dedi Sefa.
“Sosyal medya bağımlılığı.” İkisi birden bana ters ters bakarken aldırış etmedim.
Daha sonra Sibel’e evden, odamdan, büyükannem, büyükbabam ve kuzenimden bahsetmiştim. Ayşen teyze de geldiğinde onu da görmüş oldum. Melahat teyze, evine gelmişti. Ne kadar Sibel’in ailesi ısrarcı olmuş olsa da sonuçta insanın kendi evi gibi yoktu ve Melahat teyze, “Kimseyi varlığımla rahatsız etmek istemem,” diye duramamıştı. Sibel ile Melahat teyzeyi evinde ziyaret ettik. Daha iyi görünüyordu. Babam, mahalleye beni almaya gelmişti. Bu mahalleden ayrılmak zordu. Arkadaşlarımla vedalaştıktan sonra eve gelmiştim. Efe’nin hala beni kandırdığına inanamasam da kandırılmıştım. Onunla konuşmam gerekiyordu ama kendimi bir türlü hazır hissedemiyordum. En iyisi zamana bırakmaktı. Akşam yemeği yedikten sonra kitabımı alıp bahçeye çıktım, hava güzeldi.
Kitap okurken kendimi öyle kaptırmıştım ki bir anda izlenme düşüncesiyle başımı kaldırdım. Bahçede karanlık köşede sigara içen gecenin gölgesine karışmış halde onu görmeyi hiç ummazdım. Midem bulanmaya başlamıştı. Sigara içiyordu onu daha önce sigara içerken görmemiştim. Bana bakıyordu. Dağınık kumral saçlarından ayrılan asi saçı alnına düşmüş, karanlıktaki gözleri koyu bir hal almıştı. Birden bire kalbim güm güm atmaya başladı. Kalbimin böyle atması hayra alamet değildi. Büyük ihtimalle korkudandı çünkü başka açıklaması olamaz diye düşündüm. Yanıma geldi. Bir anda afallasam da bozuntuya vermediğime emindim.
“Alisya, yarın buluşalım mı?”
Yüzüne aval aval bakıyordum. Hala neyin peşindeydi. Üstelik buluşmak istiyordu. Cevap beklemeden “Saat öğlen 12.00’de bir alt sokaktaki parkta buluşalım,” dedi öyle derin bakıyordu ki ağzımdan kelimeler bir türlü çıkmadı. Sanki konuşmayı unutmuş ya da bedenim benim iradem dışında çalışıyor gibiydi.
Onur geldiğinde bakışlarımı ona çevirdim. “Hadi çıkalım,” dedi. Beni fark ettiğinde, “Kuzen dışarı çıkıyoruz istersen sende gel,” dedi göz kırparak.
Kendimi toparladım. “Böyle iyi kuzen size iyi eğlenceler,” derken sesim pürüzlü çıkmıştı. Onur uzaklaştığında Efe bakışlarını benden çekmedi.
“Boşuna bekleme, gelmeyeceğim,” dedim kendimden emin.
Efe kaşlarını çattı. “Ne olursa olsun o saatte orada bekliyor olacağım.”
Bölüm etkileşimi
