53. bölüm / 58
MAHFİ MAHFUZ🕊️BÖLÜM 23🕊️
Bölümler 58Şu an: 🕊️BÖLÜM 23🕊️
- 1 🖤TANITIM🖤649 kelime
- 2 🕊️BÖLÜM 1🕊️2.188 kelime
- 3 🕊️BÖLÜM 2🕊️1.796 kelime
- 4 🕊️BÖLÜM 3.1🕊️1.138 kelime
- 5 🕊️BÖLÜM 3.2🕊️976 kelime
- 6 🕊️BÖLÜM 3.3🕊️1.051 kelime
- 7 🕊️BÖLÜM 4🕊️2.439 kelime
- 8 🕊️BÖLÜM 5.1🕊️963 kelime
- 9 🕊️BÖLÜM 5.2🕊️1.585 kelime
- 10 🕊️BÖLÜM 6.1🕊️603 kelime
- 11 🕊️BÖLÜM 6.2🕊️887 kelime
- 12 🕊️BÖLÜM 6.3🕊️2.179 kelime
- 13 🕊️BÖLÜM 7🕊️1.425 kelime
- 14 🕊️BÖLÜM 8.1🕊️441 kelime
- 15 🕊️BÖLÜM 8.2🕊️815 kelime
- 16 🕊️BÖLÜM 9🕊️2.306 kelime
- 17 🕊️BÖLÜM 10🕊️1.127 kelime
- 18 🕊️BÖLÜM 11.1🕊️866 kelime
- 19 🕊️BÖLÜM 11.2🕊️1.178 kelime
- 20 🕊️BÖLÜM 12.1🕊️1.758 kelime
- 21 🕊️BÖLÜM 12.2🕊️1.123 kelime
- 22 🕊️BÖLÜM 13.1🕊️661 kelime
- 23 🕊️BÖLÜM 13.2🕊️392 kelime
- 24 🕊️BÖLÜM 13.3🕊️610 kelime
- 25 🕊️BÖLÜM 13.4🕊️1.754 kelime
- 26 🕊️BÖLÜM 14.1🕊️947 kelime
- 27 🕊️BÖLÜM 14.2🕊️1.168 kelime
- 28 🕊️BÖLÜM 14.3🕊️870 kelime
- 29 🕊️BÖLÜM 15.1🕊️574 kelime
- 30 🕊️BÖLÜM 15.2🕊️479 kelime
- 31 🕊️BÖLÜM 15.3🕊️249 kelime
- 32 🕊️BÖLÜM 15.4🕊️2.172 kelime
- 33 🕊️BÖLÜM 16.1🕊️437 kelime
- 34 🕊️BÖLÜM 16.2🕊️1.101 kelime
- 35 🕊️BÖLÜM 17.1🕊️223 kelime
- 36 🕊️BÖLÜM 17.2🕊️591 kelime
- 37 🕊️BÖLÜM 17.3🕊️735 kelime
- 38 🕊️BÖLÜM 18.1🕊️496 kelime
- 39 🕊️BÖLÜM 18.2🕊️330 kelime
- 40 🕊️BÖLÜM 18.3🕊️469 kelime
- 41 🕊️BÖLÜM 18.4🕊️700 kelime
- 42 🕊️BÖLÜM 18.5🕊️743 kelime
- 43 🕊️BÖLÜM 19.1🕊️1.567 kelime
- 44 🕊️BÖLÜM 19.2🕊️1.400 kelime
- 45 🕊️BÖLÜM 20.1🕊️899 kelime
- 46 🕊️BÖLÜM 20.2🕊️1.129 kelime
- 47 🕊️BÖLÜM 21.1🕊️1.264 kelime
- 48 🕊️BÖLÜM 21.2🕊️631 kelime
- 49 🕊️BÖLÜM 21.3🕊️630 kelime
- 50 🕊️BÖLÜM 22.1🕊️1.542 kelime
- 51 🕊️BÖLÜM 22.2🕊️413 kelime
- 52 🕊️BÖLÜM 22.3🕊️997 kelime
- 53 🕊️BÖLÜM 23🕊️1.812 kelime · Okuduğun bölüm
- 54 🕊️BÖLÜM 24.1🕊️1.222 kelime
- 55 🕊️BÖLÜM 24.2🕊️1.004 kelime
- 56 🕊️BÖLÜM 24.3🕊️453 kelime
- 57 🕊️BÖLÜM 24.4🕊️124 kelime
- 58 🕊️BÖLÜM 25 SEZON FİNALİ🕊️988 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Ben yüzlerce kez toparlanmış dağınık bir odayım."
***
FATİH
Buharlı aynadaki yansımamı görebilmek için aynayı tek elimle sildim. Resmen darmaduman olmuştum. Gözlerimin altı bir köprü altında can veren bir torbacı kadar kararmıştı. Islak saçlarımdan damlayan sular çıplak göğsümdeki birkaç kası ürküterek kasılıp gevşemesine sebep oldu. Ilık duş almak ateşimi düşürür sanmıştım ama bundan da fayda yoktu anlaşılan.
Kıyafetlerimi hastalık sebebiyle acıyan tenime temasına dikkat ederek giydim. Son birkaç gündür hava sisli ve griydi. Güneşliği sonuna kadar çekmeme rağmen odanın lambasını açmaya ihtiyaç duymuştum. Oda dağınıktı, toplamak için eğilmek mi yoksa eğilince kalkmak mı beni üşendiriyordu bilmiyorum ama kirlileri toplayıp makineye atsam çok iyi olacaktı.
Eciş bücüş kıyafetlerimi ayağımla tutup elime almaya çalıştığımda kendimi maymun gibi hissettim. Eğilip kalksam daha az yorulurdum ama şu an bu kepazelik daha cazip gözükmüştü gözüme. Tek kolumun üstünde ufak bir kule biriktiğinde çamaşır makinesine doğru ilerledim, kalorifer peteğinin hemen üstündeki şarjı yüzde yirmi dört kalmış telefonumu aldım.
Neva'nın attığı son mesajları kaç kez okumuştum hatırlamıyorum ama yine okumak istedim.
Senden günaydın mesajı alacağım günler gelene kadar sabredeceğim. Günaydın sevgilim!
08:12
Makineye kıyafetleri tıkıştırırken gülümsedim. Ona itiraf ettiğim günden beri sevgiliymişiz gibi davranıyordu. Kızsam da görmezden gelsem de bu oyunu devam ettiriyordu.
Telefonunda ne diye kayıtlıyım acaba? Seni nasıl kaydettiğimi bilmek ister misin?
22:35
Aslında merak ediyordum... İş dışında hiçbir mesajına cevap vermememe rağmen yine de usanmadan her gün mesaj yağdırıyordu. Yanıt vermeyeceğimi bile bile gün içerisinde fotoğraflarını atıyor, -hepsi birbirinden sevimli ve bu tüm günümü bir sersem gibi geçirmeme sebep oluyor- beni özlediğini içeren çok fazla mesaj alıyordum.
Malikâneye dönerken trileçe alır mısın? Aşırı canım çekti. Seni çektiği kadar olmasa da.
17:03
İşin kötü tarafı sürekli telefonumu kontrol edip duruyor, eskiden gittiğim her yerde unuttuğum telefonumla vücudumun bir uzvuymuş gibi yapışık yaşıyordum. İki gün boyunca şarjı bitmeyen telefonumu bazen günde iki kez şarj etmek zorunda kalıyordum.
Bir gün seninle dans edeceğim! Ve o gün düğün günümüz olabilir. Ehehehe!
03:54
Gecenin dördünde neler hayal ediyorsun sen be deli kız? Başımı kaşıyarak, vücudumun zonklaması eşliğinde kendimi üçlü koltuğa bıraktım. Neva'ya hislerimi itiraf ettiğim o korkunç günden beri bende de tuhaflıklar vardı. Artık Neva'yı düşünmediğim tek bir gün bile yoktu. Çok fazla hata yapıyordum ve sakarlıklar üstümden eksik olmuyordu. Sahadaki ağabeylerden sürekli 'mecnun' etiketi alıyor, iş üzerindeyken bile bu aşk meşk olaylarından kaçamıyordum.
Seni çok özledim...Sevgilim dışında başka bir sevgi sözcüğü kullanamıyorum. Biraz utanıyorum sanırım. Sen bana nasıl hitap etmek isterdin acaba? O gün ne zaman gelecek ya! ☹
14:26
Gözlerimi kapatıp ona nasıl hitap etmek istediğimi düşündüm. Düşmeyen ateşle hayal kurmak ne kadar zormuş. Hele de hayatımda ilk defa izin alıp odamda kaldığımı hesaba katarsak. Büyük itiraf gününden bu yana kendimi aşırı hassas ve zayıf hissediyordum. Tüm duygularımı dökmüş olmanın çıplaklığı içerisindeydim sanki.
Video (01.16 sn)
Seninle böyle olabilirdik be! Ne zaman abi? Mezara girince mi?
21:53
Yağmurda dans eden bir çiftin videosuydu. Hiç güvenli değildi. Telefonu kapatıp tavanı izledim. Neva'nın hiç güvende olmadığını düşündükçe kalbim sıkışıyordu. Şimdiye kadar yaptığım her plan tıkırında giderken, ölümle defalarca kez burun buruna gelmiş beni bile korkutacak bir aksaklık meydana gelmişti; Neva'ya âşık olmuştum. Asla âşık olmamam gereken tek kişiydi.
Yaptığım tüm o planların altında eziliyordum. Her Allah'ın günü kahroluyordum. Ne geri dönüp geçmişi değiştirebiliyor ne de kararlarımı değiştirip geleceğe yön verebiliyordum. Öylesine lanet bir durumun içinde kaybolup kalmıştım ki... Artık ölsem arkamdan ağlayacak birisi vardı ve bu ölmeyi her gün dileyen birisi için inanılmaz bir ayak bağıydı. Öldüğümde Neva'nın ne kadar kahrolacağını düşündükçe çenemi dişlerimi kıracak kadar sıkıyordum.
Tüm bu iğrenç olayları ancak benim ölümüm temizlerdi ama Neva'ya bunu yapamayacak kadar tutulmuştum.
Onun huzuru için ölmeliydim ama onun kalbi için yaşamalıydım.
Böyle boktan bir ikilemin içinde resmen sancı çekiyordum. Şimdiye kadar duygularımı asla paylaşmadım. Gözyaşlarımı yıllar önce o kadar fazla harcadım ki kaynağını kuruttum. Daha fazla canım yanamaz sanmıştım. İntikamın tatlı arzusu o kadar baskındı ki seneler boyunca tek hissettiğim duygu intikam arzusuydu. Her şeyimi kaybettikten sonra yaşamımı devam ettirmemdeki tek sebep...
Bir kızın kalbimi ele geçirmesiyle tepetaklak olmuştu.
İçimdeki tek arzunun Neva'yı kollarıma alıp nefessiz kalana kadar öpmek olduğunu fark ettiğimde geri dönülmez bir yolun neredeyse sonuna gelmiştim. Dönsem dönemezdim, dursam duramazdım. O ateşli, saldırgan köprüden geçip cehennemin kapısını aralamak zorundaydım. Her zaman kabuslarımda gördüğüm o ateşli cehennem kapısından geçmem gerekiyordu. O kapı bu malikânenin kapısıydı.
Derken kapım çalındı. Alevli hayallerin arasından sıyrılıp gerçekliğe döndüğümde başımın ağrısını daha derinden hissetmiştim. Öksürerek kapıya doğru ayaklarımı sürüdüm. Kim olduğuna bakmadan kapıyı açtım.
Neva'yı görmeyi asla beklemiyordum. Hele de gözleri nemli olmasına karşın yüzü öfkeli bir şekilde... Elini yumruk yapıp açıyor, sanki ne söyleyeceğine karar vermeye çalışıyordu. Kolunda ise içini göstermeyen bir poşet sallanıyordu.
"Çekilsene!" Diyerek çekilmemi beklemeden kapıya yasladığım kolumun altından içeriye kayıverdi.
Şaşkın bir şekilde Neva'nın odama girmesiyle gözlerimi kırpıştırdım. "Senin ne işin var burada? Girmene izin vermedim." Dedim sesim hastalıktan değişmiş bir şekilde. O ise öfkesini koruyarak avucunu alnıma götürebilmek için bir eliyle gömleğimi tutup aşağı çekti. Sendeleyerek ona eğildiğimde boy farkımızın daha da idrakine varmıştım.
"Bana nasıl haber vermezsin, Fatih?" Şimdi yüzünde öfkeye eşlik eden bir duygu daha vardı; endişe... Kolundaki hışırdayan poşeti çıkarıp beni içeriye, koltuğa doğru sürüklemeye başladı. "Evet Fatih diyorum, iyileşene kadar sevgilim demeyeceğim. Cezalısın!" Kaşlarını çatarak beni koltuğa yerleştirdi. Kendi kendine karar vermekle kalmıyor, bana ceza bile kesiyordu. Dudaklarımın kıvrılmasına mâni olamadım. Bu kız beni deli edecek kadar tatlıydı.
"Senin nasıl haberin oldu?" Diye sordum sırtımı destekleyecek bir kırlenti elime alırken. O ise poşeti karıştırırken bir şeyler mırıldanıyordu. Dudaklarını okumaya çalıştım; zencefil, zerdeçal, papatya, tarçın... Kaşlarını çatarak kutuları inceledi. Ayçiçeği desenli, sarı dönem elbisesiyle o kadar güzeldi ki, o güneşti ben de günebakan... Bana dönmeden cevap verdi.
"Nasıl öğrendiğimin ne önemi var? Bizde birileriyiz sonuçta." Tepesinden at kuyruğu yaptığı saçlarını savurarak havalı gözükmeye çalışıyordu. Ardından kaşlarını çatarak bana yaklaştı. "Önemli olan bana neden hiç haber etmediğin. Bu kadar geri durmana anlam veremiyorum."
Gözlerimi kaçırmak istedim ama Neva izin vermeden çenemi tutup başımı sabitledi. Sabahtan beri karanlık olan odanın içi, Neva gelince bulutları dağıtmış, sonbaharı unutturup yaz güneşini içeriye davet etmişti.
"Benden saklanma artık. Beni üzüyorsun."
Kurduğu cümle yutkunmama sebep olmuştu. Hastalıktan ağrıyan boğazımı dikenli tel gibi çizip aşağı inen tükmüğüm, boğazımın az ilerisinde oturup soluğumu tıkamıştı. Onu üzmek, isteyeceğim son şey bile değildi. Uzak durmam onu üzüyordu ama yakınlaşmam onu kahrederdi...
Gözleri yüzümün haritasını çıkarırken ben mercan gözlerinden çıkamıyordum. Okyanusun en renkli mercanlarının olduğu bir resifti. İnsanın susuzluğunu gideriyordu. Yavaşça elini yüzümden çekerken bir boşluğa düştüğümü hissettim. Hastaydım ve biraz kendimi şımartmak kötü olmazdı değil mi? Hem belki de yüksek ateşten halüsinasyon falan görüyorumdur. Bu bir hayalse doya doya yaşayabilmek istiyordum. En azından hayallerimi zincirlere vurmadan özgürce hissedebilmek...
Hayallerin gerçeği beslediğini ve durumu daha da çıkmaza soktuğunu bile bile...
"Sana bitki çayı yapacağım." Dedi kararlı bir şekilde. Cevap vermek için ağzımı açtığımda işaret parmağıyla dudağıma dokunarak beni susturdu. "Şşş! İtiraz istemiyorum. İçeceksin."
Dudaklarımdaki parmaklarına hafif şaşı bir şekilde bakıyordum. Parmağını öpüyormuş gibi bir his içimde uyandırdığı için kalbim göğsümün içinde yarışmaya başlamıştı. Parmağını çekmesine fırsat vermeden konuştum.
"Sadece teşekkür edecektim" Dedim teslim olmuş ve memnun bir halde.
Neva'nın yanakları kızarmış işaret parmağını diğer eliyle sararak başıyla ani bir şekilde 'tamam' diyerek arkasını döndü. Zamanı şu anda durdursak ve hep bu anın içinde saklı kalsak...
Malikânenin görevlileri için otel gibi tasarlanmış bir bölümü vardı. Safir'in sağ kısmındaki son üç kat sadece görevlilere ayrılmıştı ve her katta yaklaşık yirmi oda bulunuyordu. Oda diyorum ama küçük bir evi andıran bu dairelerin her birinde ufak bir mutfak, yatak odası, banyo ve şirin bir oturma odası yer alıyordu.
Neva mutfağa doğru giderken bir anda gözden kaybolduğunu anladığımda yıldırım gibi ayaklandım. Yatak odasının dağınık, karanlık atmosferinin tam ortasında durmuş şaşkınca odayı inceliyordu.
"Fazla meraklısın."
Dudağını keyifsiz bir şekilde büzdü. "Bir sürü kâğıt ve dosya var..." Dediğinde ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Onu mutfağa doğru yönlendirdim. Odama ilk kez benim dışımda birisi gelmişti. Özel alanıma kimseyi almadığım için oldukça gergindim. Tabii yaptığım kirli işlerin ulu orta gözükmesi de beni tedirgin etmiyor değildi.
"Burası hem yatak odam hem de çalışma odam. Babanın işlerini yürütmek oldukça karmaşık." Dedim.
Açıklamamın çok fazla üstünde durmamasıyla rahatladım ve basık, havasız mutfağa girdik. Emanetçi gibi duran penceresini açarken zorlanmam ne kadar hasta olduğumu kanıtlıyordu. Hastalık, açlık, kesik hatta kurşun görüp geçirmiş bedenim kâğıt helva çelimsizliğiyle sallanıyordu adeta.
Neva, seri bir şekilde çaydanlığa su koyarken onu tezgâha yaslanarak izliyordum. Birisinin benim için bir şey yapmasına alışkın değildim ve bu içimi değişik bir buruklukla dolduruyordu. Uzun zamandır boşluk olan bir yere sıcacık bir kütle sığmaya çalışıyordu. Bünyem bu hissi bir yabancı olarak tanımlıyordu.
Neva'nın arkasından yaklaşıp bitki çaylarını harmanlayan elini tuttum. Sırtı göğsüme değdiğinde irkildi ama tepki vermeden durdu. Burnum pek koku almıyordu ama şu an Neva'nın baharatlarla karışık kokusunu ciğerlerimde hissedebiliyordum.
"Yapmasan da olur..." Dedim. Aslında hiç de samimi değildi bu isteğim. Başını geriye çevirirken ciddi bir ifade vardı yüzünde.
"Çok hastasın. Ayakta dolaşma ve işime de karışma."
Elimi elinden çekip beline doladım. Gözlerimi kapatarak çenemi Neva'nın başına yasladım. Sınırları çoktan aşmıştık ve bu hem güvende hem de korkutucuydu.
"Bir kere alışırsam sürekli beklerim. O yüzden yapmasan daha iyi olur."
"Bunda bir sorun göremiyorum."
Büyük bir sorun vardı. Ben kimselerden yardım istemeyen, isteyemeyen birisiydim. Çünkü bu zayıfların isteyeceği bir şeydi ve ben zayıf olamazdım. Öyle değil mi? Senelerdir tek başıma güçlü olmak için savaş vermiştim. Ne sağa ne de sola yıkılabilirdim. Yere yıkılmamsa oradan bir daha kalkamam demekti.
Ta ki Neva hayatıma girene kadar... Onun o naif, kırılgan bedenindeki güçlü ruhu görene kadar... Hep Neva'yı benden daha güçsüz görmüştüm ama durum kesinlikle bundan farklıydı. Neva hele de şu anki haliyle benden cesur ve çok daha güçlüydü. Duygularıyla yüzleşebilmişti. Aslında ben de duygularımla yüzleşmeye başladığım için kendimi zayıf hissediyordum.
Yaramı açıp da 'bak uf oldu' diyen bir çocuktan farkım yoktu.
"Normalde hasta olduğumda hiç yatak döşek yatmazdım." Neva'nın beline kollarımı dolayıp sıkıca sardım. Çenemi başının üstünden çekip boynuna yaslandım. Melek gibi, yumuşacık bir teni vardı. Neva'nın irkildiğini, boynunda atan nabzının ziyadesiyle hızlandığını dudaklarımda hissedebiliyordum.
"Birkaç gün önce yorgunken başımı omzuna yaslamama izin verdin. Ve ben...Ben artık sürekli bunu arzular hâle geldim, Neva."
Ocakta taşan suyun sesiyle kaplumbağa hızıyla geri çekildim. Doğru...Ben artık Neva'dan ayrı düşünemiyordum kendimi. Bedenim ayrı olsa da düşüncelerim, ruhum kopamıyordu bu yasak aşkın tadından. Sabırsızca otları ve baharatları suya atmasını bekledim. Ardından bileğinden tutup bana döndürdüm yüzünü. Minik gözleri heyecanla ve 'şimdi ne olacak' şaşkınlığıyla genişlemişti. İşaret parmağımı çenesinin altına koyup gözlerime daha kolay bakabilmesi için yükselttim.
"Ben aslında hiç yıkılmayan, güçlü bir adam değilmişim." İtiraf ettim Davranışlarım için hastalığı bahane etmeyi bırakmak istiyordum; çünkü beni değiştiren şey hastalık değil, artık yüreğimde taşıyamayacağım kadar biriken bu sevdanın ağırlığıydı.
"Yıkılacak kimsem yokmuş benim..." Gözlerim nemlendi. Neva'nın da gözleri bulutlandı benimkileri fark edince. Boynuma sıkıca sarılıp beni kendine yasladı. Tek eli başımın arkasından beni omzuna bastırıyordu.
"Buraya," dedi nefesli bir konuşmayla. "Buraya yıkılabilirsin..."
Çoktan çözülme kıvamındaydım ama bu sarılış iplerimi kopardı. Ben de ona yarınlar yokmuşçasına sarılıp sessizce göz yaşı döküyordum. Ağladığım tek bir şey yoktu. Kaderime, kaybettiklerime, şimdiden sonra asla kazanamayacaklarıma...Seneler sonra bulduğum sevgiyi, şefkati ansızın yitirebileceğime ağlıyordum. Bir de acısını derinlere gömüp senelerdir aklıma getirmediğim anneme...
Anne, ben seni çok özledim. Burada olsaydın...
Neva'yı kaybetmemem için ne yapmamı söylerdin?
Bölüm etkileşimi
