3. bölüm / 58
MAHFİ MAHFUZ🕊️BÖLÜM 2🕊️
Bölümler 58Şu an: 🕊️BÖLÜM 2🕊️
- 1 🖤TANITIM🖤649 kelime
- 2 🕊️BÖLÜM 1🕊️2.188 kelime
- 3 🕊️BÖLÜM 2🕊️1.796 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 🕊️BÖLÜM 3.1🕊️1.138 kelime
- 5 🕊️BÖLÜM 3.2🕊️976 kelime
- 6 🕊️BÖLÜM 3.3🕊️1.051 kelime
- 7 🕊️BÖLÜM 4🕊️2.439 kelime
- 8 🕊️BÖLÜM 5.1🕊️963 kelime
- 9 🕊️BÖLÜM 5.2🕊️1.585 kelime
- 10 🕊️BÖLÜM 6.1🕊️603 kelime
- 11 🕊️BÖLÜM 6.2🕊️887 kelime
- 12 🕊️BÖLÜM 6.3🕊️2.179 kelime
- 13 🕊️BÖLÜM 7🕊️1.425 kelime
- 14 🕊️BÖLÜM 8.1🕊️441 kelime
- 15 🕊️BÖLÜM 8.2🕊️815 kelime
- 16 🕊️BÖLÜM 9🕊️2.306 kelime
- 17 🕊️BÖLÜM 10🕊️1.127 kelime
- 18 🕊️BÖLÜM 11.1🕊️866 kelime
- 19 🕊️BÖLÜM 11.2🕊️1.178 kelime
- 20 🕊️BÖLÜM 12.1🕊️1.758 kelime
- 21 🕊️BÖLÜM 12.2🕊️1.123 kelime
- 22 🕊️BÖLÜM 13.1🕊️661 kelime
- 23 🕊️BÖLÜM 13.2🕊️392 kelime
- 24 🕊️BÖLÜM 13.3🕊️610 kelime
- 25 🕊️BÖLÜM 13.4🕊️1.754 kelime
- 26 🕊️BÖLÜM 14.1🕊️947 kelime
- 27 🕊️BÖLÜM 14.2🕊️1.168 kelime
- 28 🕊️BÖLÜM 14.3🕊️870 kelime
- 29 🕊️BÖLÜM 15.1🕊️574 kelime
- 30 🕊️BÖLÜM 15.2🕊️479 kelime
- 31 🕊️BÖLÜM 15.3🕊️249 kelime
- 32 🕊️BÖLÜM 15.4🕊️2.172 kelime
- 33 🕊️BÖLÜM 16.1🕊️437 kelime
- 34 🕊️BÖLÜM 16.2🕊️1.101 kelime
- 35 🕊️BÖLÜM 17.1🕊️223 kelime
- 36 🕊️BÖLÜM 17.2🕊️591 kelime
- 37 🕊️BÖLÜM 17.3🕊️735 kelime
- 38 🕊️BÖLÜM 18.1🕊️496 kelime
- 39 🕊️BÖLÜM 18.2🕊️330 kelime
- 40 🕊️BÖLÜM 18.3🕊️469 kelime
- 41 🕊️BÖLÜM 18.4🕊️700 kelime
- 42 🕊️BÖLÜM 18.5🕊️743 kelime
- 43 🕊️BÖLÜM 19.1🕊️1.567 kelime
- 44 🕊️BÖLÜM 19.2🕊️1.400 kelime
- 45 🕊️BÖLÜM 20.1🕊️899 kelime
- 46 🕊️BÖLÜM 20.2🕊️1.129 kelime
- 47 🕊️BÖLÜM 21.1🕊️1.264 kelime
- 48 🕊️BÖLÜM 21.2🕊️631 kelime
- 49 🕊️BÖLÜM 21.3🕊️630 kelime
- 50 🕊️BÖLÜM 22.1🕊️1.542 kelime
- 51 🕊️BÖLÜM 22.2🕊️413 kelime
- 52 🕊️BÖLÜM 22.3🕊️997 kelime
- 53 🕊️BÖLÜM 23🕊️1.812 kelime
- 54 🕊️BÖLÜM 24.1🕊️1.222 kelime
- 55 🕊️BÖLÜM 24.2🕊️1.004 kelime
- 56 🕊️BÖLÜM 24.3🕊️453 kelime
- 57 🕊️BÖLÜM 24.4🕊️124 kelime
- 58 🕊️BÖLÜM 25 SEZON FİNALİ🕊️988 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
FATİH
T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI / KLİNİK GÖZLEM RAPORU
Dosya No: 2026/DKB-402-V2
"...Sistem, ağır travmatik anılarla başa çıkabilmek için Duygusal İçe Çekilme ve Reaktif Agresyon kutupları arasında salınım göstermektedir. Reaktif-Saldırgan yapının kontrolü ele aldığı süreler, Ana Benlik için 'tam kayıp zaman' olarak raporlanmıştır. Hastanın hem kendisine hem de çevresine yönelik risk taşıması sebebiyle, kapalı kapılar ardında klinik gözetim altında tutulması..."
Doktor, karşısında dik oturan, tetikte bekleyen bana dikkatle baktı. Az önce elimde okuduğum raporu hışırtıyla doktorun masasına fırlatarak attım.
“Bana tıbbi terimleri açıklayacak mısınız yoksa altı sene tıp okumamı mı beklemeyi düşünüyorsunuz doktor?”
Doktor önüne fırlattığım dosyayı eline almadan önce gözlüklerini çıkararak masasına koydu. Dosyayı yavaşça kapatıp koltuğunda geriye doğru yaylandı. Ve buna sinir oldum.
"Bakın, bu raporu okuduğunuzda kafanızın karıştığını biliyorum. 'Alter ego', 'amnezi bariyeri', 'dissosiyasyon'... Bunlar çok teknik terimler. Ama gelinen noktayı size en basit haliyle şöyle anlatayım: Neva’nın zihni, çok uzun zaman önce, muhtemelen çocukluğunda, taşıyamayacağı kadar ağır bir yükle karşılaştı. Ve o an, hayatta kalabilmek için bir karar verdi."
"Nasıl bir karar?"
"Bölünme kararı. Bir cam bardağı düşünün. Sert bir darbe aldığında tuzla buz olur ya? Onun zihni de öyle yaptı. Ama parçalar kaybolmadı, her biri kendi başına yaşamaya devam etti. Eskiden tanıdığınız, o bildiğiniz 'masum ve kırılgan' hali, aslında madalyonun sadece bir yüzü. O, dünyanın acılarına karşı koyamayacak kadar incinmiş olduğu için, zihni onun yerine 'kavga edecek' başka birini yarattı."
Odadaki su ısıtıcısı kaynama noktasına geldiğinde atıp yeşil ışığını yaktı. Doktor ayağa kalkıp muhtemelen dünden beri yıkamadığı için dibinde kahve kalıntılarının kuruduğu bardağını aldı. Buharın ıslattığı duvarın nemine odaklanarak,
“Kahve?” diye sordu. Bu soruyu hiç duymamış gibi sorularıma devam ettim.
"O öfkeli hali... O başka biri mi yani?"
Kaşığıyla üç şeker attı ve tembelce kahvesini karıştırırken soruma nasıl bir açıklama yapacağını düşündü.
"Aslında hayır, o da kendisi. Ama o anlarda kontrolü tamamen bu 'koruyucu' dediğimiz tarafa bırakıyor. Bu ikinci kişilik, o kendisini değersiz hissettiğinde veya köşeye sıkıştığında ortaya çıkan bir zırh gibi. Sorun şu ki; bu zırh artık kime saldırdığını seçemiyor. Daha da kötüsü, o 'naif' olan tarafı, bu zırhı giydiği anları hiç hatırlamıyor. Arada kalın bir duvar var. Biz buna 'amnezi bariyeri' diyoruz. Bir tarafta yaşananlar, diğer tarafa sızmıyor."
Neva’nın özel koruması olmadan önce kişisel doktoru ile görüşmem gerekliydi. Rahatsızlığı herkesten saklandığı için normalde bir hastanede yatılı tedavi görmesi gerekirken camdan şatosuna kilitlenmiş bir masal perisi gibi Safir’e hapsedilmişti. Ben Neva’yı çocukluktan beri izliyordum, bazen canım yana yana dikenli bir çalılığın arasından bazen de münasebetsiz kalp atışlarımı gizleyen buz gibi bir binanın arkasından…
İkimiz de annesiz büyüdük…O benim gibi babasız büyümedi demek ister-dim ama sanırım Cemil Bey, o var olup da yok gibi hissettiren babalardandı. Cemil Bey’i, Neva’dan çok daha fazla gördüğüme emindim. Kısacası Neva da ben de hem öksüz hem de yetim hissediyorduk. El ele tutuşan sevgililere değil de anne-babasının elini tutan çocuklara özenenlerdendik biz.
Küçükken kolunu ya da bacağını felçli olduğu için kesen insanlara şaşırırdım. Hissetmese bile neden bir uzvunu keserdi ki insan? Boşluğuna bakıp üzülmez miydi? Sonra gerçeği fark ettim… Hissedemediğin bir şeyin varlığı yük oluyordu insana. Ve bir süre sonra var olduğu hâlde yok gibi hissettirmesi daha fazla can yakmaya başlıyordu. Belki de Neva bu yüzden çok öfkeliydi babasına, varken yok olduğu için…
Neva’nın öfke fazı uzun sürdüğünde sakinleştirici verilmesi gerekiyordu. Bu diğer sakin kişiliğine geçmesini kolaylaştırıyordu. Ama nihai çözüm değildi elbette. Dünkü benim için ilk olmayan ama onun için ilk olan ‘muhteşem’ tanışmamızdan sonra sakinleştiricisini vurmuştum. Ama bugünkü lansmana katılamayacak kadar yorgundu. Cemil Bey suratında ekşi bir ifadeyle istemeyerek lansmanı erteledi. Sevgili antika vazosunu sergileyememek ağzının tadını bozmuş olmalıydı.
Şimdi doktordan çıkmış, siyah kaşe montumun içine gömülmüş bir şekilde Safir’e geri dönüyordum. Sonbaharın kasvetli havası edebi değeri yüksek, depresif şiirler yazdırırdı insana. Telefonumdan saate baktığımda birkaç yağmur damlası ekrandan aşağı kaydı, adımlarımı hızlandırarak Neva’nın uyanıp uyanmadığını kontrol etmek istedim.
Safir dünkü hengamesinin aksine bugün sanki cenaze evi gibi yaslara gömülmüş, devasa avize bile sanki aydınlatmaya yetememiş gibiydi. Terk edilmiş eşyasız bir evde ses ne kadar yankılanırsa, adımlarım o kadar fazla gürültü çıkarıyordu. Elim soğuk demir kapı kolunda birkaç saniye oyalandı ve kapıyı açıp hafifçe başımı içeri uzattım.
Neva bana sırtı dönük bir şekilde dağınık yorganın arasında kıvrılmış uyuyordu. Dünkü aksiyondan fark edememiştim ama şimdi ona çok yakın olduğumu idrak etmeye başlamıştım. Birkaç adım ötemdeydi. Gözlerimi kendime kızarak yuvarladım.
Bu malikânedeki tüm odaların tavanları çok fazla yüksekti. Aslında camlar devasa büyüklükte ve beyaz çerçeveleriyle, buranın karanlıktan uzak olması için güneşe davetkar bir şekilde konumlandırılmıştı. Odada beyaz renkler hakimken sağ köşede gerçek ağaçtan yapıldığını tahmin ettiğim ağaç şeklindeki kitaplığın dallarında çok az kitap duruyordu. Tam karşısındaki köşede ise çok uzun camekanlı bir dolap vardı. Tozlanmış camın içinde çeşitli ödüller, heykeller sergileniyordu. Kitaplığın aksine bu heybetli camekanın içi oldukça doluydu. Sanki ödül üstüne ödül almak asla yetmemiş, ödüller neredeyse birbirinin üstüne binmiş gibiydi…
Gözlerim tekrar mışıl mışıl uyuyan Neva’ya kaydı. Benden hoşlanmamıştı, kuvvetle muhtemel nefret bile ediyordu. Neyse, bu da iyi bir başlangıçtı. Nefretle aşk arasında çok ince bir çizgi yok muydu zaten? Bunu düşününce ensemdeki tüylerin ürperdiğini hissettim.
Sakinleştiriciyi vururken onu savunmasız yakalayıp kirli oynamıştım. Kabul! Ama bu oyunun kurallarını Neva’nın belirlemesine izin veremezdim. Bu oyunu bozmaya geldim, oynamaya değil.
Sessizce odasını araştırmaya başladım. Siyah deri botlarımın gıcırdamasına engel olmadan üst üste dizilmiş birkaç kitabın olduğu ahşap çalışma masasına ilerledim. Daha önce okumadığım kitaplar olmasını geç isimlerini bile duymamıştım. Fazladan ilgimi hak etmediklerine karar verip kitapları kenara düzgünce yasladım ve yarısı siyah yarısı beyaz olarak ikiye ayrılmış bir defter hemen dikkatimi çekti. Ön yüzünü elime alıp çevirdiğimde “NE---VA” yazısının bilerek ikiye ayrıldığını düşünerek sayfalarını merakla açıp okumaya başladım.
Doktorun söylediği gibi hangi karakterin içindeyse diğer karakteri yaşananları hatırlamıyordu. Buna da ‘amnezi’ diyorlardı. Sanırım Neva’da bunun önüne geçmek için günlük tutuyordu. Sakin kişiliğinin yazısı o kadar süslüydü ki sanki hat sanatı gibi sayfaya estetik bir görünüm veriyordu.
‘Korkmaya başladım, sergi yaklaşıyor…Yine bir sürü kişinin bakışı üstümde olacak ve…tekrar annemi taklit ettiğimi, orijinal olmadığımı söylerlerse ne yapacağım? Ah, ne zaman geleceksin?
İmza: 02-Beyaz’
Ardından büyük ihtimalle yaşadığı baskıya ya da ‘çağrıya’ dayanamayan diğer kişiliği ortaya çıkmış olmalı ki sonraki sayfalar boş kalmıştı. Arkamda kıpırdanan Neva’nın çıkardığı çarşaf seslerini duyduğum anda günlüğün kapağını hızla kapatıp ona döndüm. Neva sallanarak yataktan kalktı ve gözlerini ışığa alıştırmak istercesine hızla kırpıştırdı. Gerçekliğe dönüp beni fark ettiği vakit, gözlerini kocaman açıp panikle kendisini geriye attı.
Yataktan düşmeden önce hızla onu belinden tutup romantik bir şekilde yakaladım demek isterdim ama yerle kavuşması ben bir adım bile atama-dan gerçekleşmişti.
“Hop!”
Neyse ki yorganla beraber yuvarlandığından düşüşü hafifletmiş olduğunu tahmin ederek yanına, yere tek dizimi koyarak çömeldim. Yorganı bilerek yüzüne çektiğinde anladım ki bu dünkü Neva değildi. Onu korkutarak tekrar tetiklenmesini istemediğim için aramızdaki mesafeye sadık kaldım. Sesimi nötr bir ifadede tutarak kendimi tanıttım.
“Neva Hanım, ben Fatih, yeni kişisel korumanız. Lütfen korkmayın.”
Yorgan hafifçe aşağı indiğinde elma gibi yanakları ve kıvırcık karamel rengi saçları elektriklenerek ortaya çıktı. O an yüz ifademi sabit tutmakta zorlandım. Doktor, karakterleri arasında yaş, yetenek hatta cinsiyet farklılığı bile olabileceğini söylemişti. Şükür ki iki karakteri de kadındı! Ama bu hali sanki biraz daha çocuksu ve kırılgandı…
“Hakan’a ne oldu?” dudakları kurumuştu. Rengi solgun pembe bir gülü anımsatıyordu. Gözleri sorduğu sorunun cevabını duyunca pişman olacağına emin bir tutumla sıkıca kapandı.
“Artık aramızda değil…” diye bilerek iki anlama da gelebilecek bir cümle kurarak onun tepkisini ölçmeye niyetlendim.
Cevabımı işitince yorganların arasından zıplayarak ve elleriyle ağzını sıkı sıkıya kapatarak çıktı. Derinden gelen çığlığını bastırmaya, ateşten yanmış gibi salladığı elleri yetemedi. Telaşlı ve dehşetle odayı turlamaya başladı.
“Katil mi oldum? O kadar mı ileri gittin Neva! Günlüğüm! GÜNLÜĞÜM!”
Tökezleyerek ayağına dolanan yorganı tekmeledi ve neredeyse emekleyerek çalışma masasına uzandığında günlüğü ile arasına girdim. Yanıp sönen kulaklığımdan gelen bir anonsa dikkatimi vermeden Neva’nın masaya uzanan eline elimi uzattım.
“Katil olmadın…Bundan sonra da böyle bir şey ihtimal dışı olacak.”
Vücudu biraz gevşedi, uzattığım eli tutmadan, emekleme pozisyonundan iki dizi üzerine tedirgince oturdu. Dağınık saçlarını tek omzunun üstünde toplayarak sıktı. Çalışma masasındaki sandalyeyi, tekerleklerinin çıkardığı ses eşliğinde kendime çekip ters bir şekilde oturdum. Kollarımı sandalyenin üstüne, çenemi de kollarımın üstüne yerleştirdim.
Beni incelememeye çalıştığını ama merak ettiğini hissedebiliyordum. Pamuk prensesimizin içinde dikenleri sakladığını, Neva’nın pamuk şekerin altında gizlenmiş olduğunu biliyordum. Bunun hayalini kurmak bile pamuk şekerin yanık kokusunu burnuma getirdi. Yanmış şeker kokusu…Ve meydana çıkan yemyeşil sivri dikenler…Ucunda kurumuş kan kalıntıları.
“Bugün…sergi vardı?” Gözleri masanın üstündeki takvime takılı kalmıştı.
Sessiz sorusuyla bulunduğum ana geldim. Başımı kaldırarak pencereden hızlanmaya başlayan yağmuru seyretmeye başladım. Hafif açık pencere, beyaz tül perdeyi ıslatıp ağırlaştırmıştı.
“Var-dı…Katılamadığın için üzgün müsün?”
Yüzü çok hüzünlüydü, sanki bu servete sahip hiç olmamış, hayatı zorluklarla geçmiş bir insan gibi yüzüne bir olgunluk oturmuştu. Çocuksu masum tavırlarına tezat oluşturuyordu. Ayağa kalkıp rahatsızca eliyle yakasını kapattı.
“Günlüğümü okudun mu?”
Sorusu biraz suçlu hissettirdi çünkü günlüğü onun mahrem alanıydı ve onu karıştırmıştım. Belki de ona ait olan tek şey düşünceleriydi…
Dudaklarımı birbirine bastırarak “Özür dilerim…Sadece son sayfayı…” dedim.
Özrümü beklemiyor olmalı ki gözlerinin yüzüme saniyelik dokunuşunu, tenimde hafif gıdıklayan bir tüy gibi hissettim. Suçlulukla uzandığı günlüğüne bakamayarak başımı çevirdim. Sayfalarını çevirdiğini ve son sayfada duraklayıp yumuşakça kapattığını da sadece duyduğum seslerden sezinlemiştim. Boğazımı temizledim;
“Duyduğuma göre ne zaman sergi lansmanı olsa olay çıkıyormuş-"
“Önemli…” Diyerek sözümü hızla kesti.
“Hah?”
Anlamadan ona baktım. O ise yüzündeki o mahsun hüzne yaralı bir ciddiyet ekleyerek devam etti. “Önemli diyorum, ben uyurken odama girmen, odamı karıştırman ve günlüğüme dokunman…Bunlar saygısızca…”
Kamburum anında dikleşti ve dudaklarım hafifçe aralandı. Şu an karşısında sandalyeye ters bir şekilde bu kadar rahat oturmam bile beni içten içe dürttü. Toparlanıp ayağa kalktım. Cebimdeki deri eldivenlerin çıkarttığı gıcırtı sesleriyle ellerimi birbirine sürttüm. Parmakların eldivene tamamen oturduğundan emin olduğumda dış dünya ile arama koyduğum bu ince boşluk hep ihtiyacım olan tekinsiz güveni bana veriyordu.
“Haklısın, dün seninle…yani diğer Neva’yla biraz aksiyonlu ve bol ‘sınır ihlalli’ bir gün geçirdiğimizden benim de dengem şaştı. Tekrarlanmayacak…”
Yine o tatsız duygu, mideme yumruk gibi atılan o ‘fazlalık’ duygusu davetsizce gelip ruhumu yakaladı. Hislerimi zaten kurup kurup ertelediğim alarmlar edasıyla hep kaldırdım rafa. Ne gereği var şimdi hissetmenin?
Odadan çıkmadan önce Neva çalışma masasına oturarak bana sırtını dönmüştü. Açık pencereden esen rüzgâr beni yolcu edercesine az önce kıpırdamayan perdeyi havalandırdı ve ardından Neva ürpererek omuzlarını başına doğru kabarttı.
Bir…iki…üç…adımda pencereyi kapattım ve hızla odayı terk ettim.
Aptalca hatalar yapmayı kesmeliydim. Ben Neva’yı senelerdir biliyor, takip ediyor, gözlüyor (devam ettikçe kulağa daha sapıkça gelmeye başladı) olsam da onun için ben bir yabancıdan fazlası değildim. Hatta Neva kendisine bile yabancıydı, gözlerindeki kaybolmuş ifadeyi gördüğüm ilk anda anlamıştım bunu. Kaybolmuş, kendi içinde rotasını kaybetmiş bir gemi… Rüzgârı olmak istedim bir an…Doğru yönde esen bir rüzgâr onu bir limana ulaştırabilirdi. Sorun şu ki benden olsa olsa bir kasırga olurdu belki de tayfun. Neva’nın hassas yelkenleri benimle birlikte gevremiş kumaş parçaları gibi dağılırdı…
O yüzden Neva…Bir an önce kendini bul. Yoksa ben kendimi tutamayabilirim…
01 ve 03, o farklı birisi… Bana elini uzattı ve üşüdüğüm için pencereyi kapattı…Şimdi daha çok korkuyorum ama henüz bir süre gelme olur mu 03?
İmza: 02-Beyaz
Mahfi Mahfuz evreninin güzel sakinleri... Mini minnacık ailem💕 Gerçek düşüncelerinizi ve yapıcı eleştirilerinizi bekliyorum☺️
Bölüm etkileşimi
