6. bölüm · MAHFİ MAHFUZ
🕊️BÖLÜM 3.3🕊️
NEVA (01/GRİ)
İlk çoklu kişilik bozukluğu fazımı yaşadığımda lise ikinci sınıfın sonuydu. Okul sonu arkadaşlarımla vedalaşıp her zamanki gibi beni almaya gelen aracımıza binip malikâneye dönmeyi planlarken bir terslik olduğunu fark etmem uzun sürmemişti. Aracın sürücüsü soğuk soğuk terliyordu. Bu sefer her zamankinden farklı olarak ön koltukta babamın korumalarından birisi oturuyordu. Telsizi sürekli yanıp sönüyordu ama onun sesini kıstı ya da kapattı bilmiyorum, emin olduğum tek şey büyük bir olayın dönüyor olduğuydu. Sonra malikânenin yolundan saptığımızı fark etmemle arka koltuktan ön koltuğa doğru yaylanmam bir oldu.
"Nereye?"
Şoför, dikiz aynasından önce benim gözlerime sonra yanındaki korumanın gözüne baktığında açıklamayı korumanın yapmasını beklediğini anladım. Koruma da açıklama yapmak konusunda bir o kadar isteksizdi ki elindeki kâğıdı eğip bükmekten neredeyse parçalayacaktı. Ama sonra bir çırpıda;
"Babanız birkaç gün malikâneye gelmemenizi istedi küçük hanım." Deyiverdi.
"Neler oluyor ya! Kaçırıyor musunuz beni?!" Elimle telefonumu sıkı sıkı tutup hemen babamı aradım. Arabadakiler hiç müdahale etmediğinde kaşlarım daha çok çatıldı. Neredeyse telefon kendi kendine kapanacakken son çaldırmada açıldı:
"Neva,"
Babamın sesi inanılmaz kötü geliyordu. O kadar kötüydü ki elim ayağım buz kesti. Öfkeli değil, umursamaz hiç değil...Babamın yıkıldığını sesinden anlayabiliyordum resmen.
"Baba neler oluyor?"
Uzun bir sessizlik kâbus gibi uzadı gitti. Sonra babamın burnunu çektiğini duydum ve ardından zor bela duyulan bir ses;
"Kızım...Nasıl söylesem, bu çok zor. Bir şekilde öğreneceksin, en azından benden duy. Annen artık yok..."
Beynimin arkasından önüne doğru bir elektriklenme geçti. "Yok mu? Ka-kaçtı falan mı?"
Babamın çözüldüğünü hıçkırık ve düzensiz nefes alma sesinden anladım. Bu kişi babam mıydı gerçekten?
"Ha-hayır...Cenaze töreni için seni getirteceğim. Ama malikâneye..." durdu yutkunarak nefes aldı "...bir süre gelmemelisin... Ve telefon, televizyon yasak."
Başımı döndürüp telefona baktığımda dudaklarım aralık, gözlerim kan çanağı gibi kıpkırmızı olmuştu. Ateş gibi harlanmıştı ama bir damla yaş düşmedi. Sonra görüntü bulanıklaştı ve son duyduğum ses "Küçük Hanım!" diye bağıran adamların sesiydi.
İlk fazımda hastaneye yatırılmışım ve hiçbir şey hatırlamıyorum. Dolayısıyla annemin cenazesini de kaçırmıştım. Gerçekten güçlü yatıştırıcılarla resmen beni uyuşturmuşlardı. Yaklaşık on gün kadar hastanede kaldığım günlerden bir gece uyku ile uyanıklık arasında babamın yanıma geldiğini hatırlıyor gibiydim. Yanında bir kişi daha vardı ama yüzünü hatırlamıyorum sadece ikisinin de simsiyah giyindiğini hatırlıyorum. Rüya mıydı gerçek miydi ayırt edemediğim anıyı bugün halâ hatırlamam garip geliyor bana.
Hastaneden taburcu olduğumda rahatsızlığım henüz tanılanmamıştı ve sadece bir travma/yas tepkisi olarak yorumlanmıştı. Ama ben tamamen kayıp hissediyordum. Hafızamda inanılmaz boşluklar vardı ve sanki ben değilmişim gibi hissediyordum. Kimi zaman vücudumu üçüncü bir gözle dışarıdan izliyormuşum gibi oluyordu.
Babamı gördüğümde bile onu hatırlamakta zorlandım. Zaten babam da beni hafızasından silmek istiyor gibi davranıyordu. Sonra çocukluktan beri yazdığım günlükleri açıp okuduğumda babamın her zaman hayatımda pasif ve zaten hiç var olmamış birisi olduğunu anladım. Annemin atölyesine (ikimizin birlikte kullandığı atölyesine) bir ay sonra girdiğimde tablolar üstüme doğru geliyormuş gibi hissettim ve içimde dayanılmaz bir acıyla yere çöktüm. Zihnim tekrar bulanmaya başlayıp karardı, gözlerimi açtığımdaysa bambaşka bir odadaydım. Halbuki en son kendimi atölyede hatırlıyordum.
O gün bir anda atölyedeki tabloları toplayıp atölyenin balkonundan aşağı atmaya çalışmışım. Bahçede çalışan görevliler tabloları oraya taşıdığımı görünce koşup beni zapt etmeye çalışmışlar. Hiç ağzıma almadığım kelimeleri kullanmışım.
Şehir dışındaki babam malikâneye geri döndüğünde ise o öfkeli ve asi tarafımın neredeyse tam zıttı, ağlamaklı ve depresif bir haldeymişim. Yataktan çıkmamış ve yemek yemeyi reddetmişim. Bu ikisi kimdi bilmiyorum ama ben değildim. Vücudumu ele geçirmeye çalışan virüsler gibi yayılıyorlardı bedenime.
Kısacası günler geçmiş ama ben sanki beş dakika öncesinde yeni atölyeye girmiş gibi hissediyordum. Sonrasında bunun basit bir travma/yas tepkisi olmayacağını düşünen babam beni gizlice psikiyatriste götürmeye başladı. Benim o taşkın hallerimi gören görevlileri de ya parayla susturdu ya da artık ne yaptıysa! Beni ana malikânemiz olan Yakut'tan alıp Safir'e getirdi. Safir, arazinin en arkasında, dağın eteğinde ve ağaçlarla etrafı örtülmüş gizli bir malikâneydi. Burası aslında kullanılmayan küçük bir konuttu. Artık kalan ömrümün geçeceği hapishanem olarak kaderime yazılmıştı.
Zaten yeterince yok sayılmıyormuşum gibi şimdi daha da gizli, gözlerden uzak bu yeni hayatımda asıl benliğimle geçirdiğim vakitler gün geçtikçe azalmaya ve neredeyse yok olmaya başladı. Doktorun değimiyle 'alter ego' diye tanımlanan diğer iki kişiliğim tetiklenme türüne göre hayatımı sırayla ele geçirmişlerdi. Ve ne yazık ki ruhuma yeni katılan bu iki kişiliğin ikisi de babamın dışarıya göstermemi istemediği kişiliklerdi.
"Bu iki kişilik senin ana kişiliğinden bölünen birer parça olduğunu düşünebilirsin. Nasıl ki bir ayna yere düşer ve parçalara ayrılır ama her parçada kendini görmeye devam edersin...kiminde biraz büyük, küçük, yamuk, yarım...İşte durum da böyle... Aslında hepsinin toplamı gerçek sensin. Yani sen ne depresif Neva ne de öfkeli Neva'sın. Onlar sadece senin bir parçanı taşıyorlar. Ama Neva, durum şu an çok yeni ve tedaviye ne kadar sürede yanıt vereceksin bilmiyoruz. Kendine ve başkalarına zarar verme genellikle çoklu kişilik bozukluğuna sahip kişilerde görülmez. Sen çok istisna bir vakasın. Çünkü kişiliklerinden birisi inanılmaz öfkeli, sanki gördüğü her şeyi yıkmaya yemin etmiş gibi. Bu yüzden kendinin ve başkalarının güvenliği için seni kontrol altında tutabileceğimiz izole bir ortamda tutmalıyız..."
Doktor anlatabileceği en sade haliyle bana anlatmaya çalışmıştı. Sanki kabul etmekten başka bir çarem varmış gibi dudak bükmüştüm. Evet babam imajı için hastalığımı saklasa da ben de kimse tarafından bilinmesini istemiyordum. Sorun şu ki lise yıllarımın baharındayken tamamen kendimi izole etmek zorunda kalarak gençliğimi heba etmiş gibi hissediyordum. Aile ortamıma kıyasla lise arkadaşlıklarım travmatik değildi ve orada kendimi normal birisi gibi hissettiğim nadirdi.
Psikiyatristimle konuşup arkadaşlarımla iletişime geçip onlarla görüşmek istediğimi söyledim. Bunun iyileşme sürecimi iyi etki edeceğini söyleyerek ikna etmeye çalıştım. Psikiyatristim oldukça düşünceli bir şekilde elindeki kalemi parmaklarında döndürüyordu. Bense küçük bir çocuk gibi onaylamasını hevesle bekliyordum.
"Bunu babanla konuşmam gerek" dediğinde bir balon gibi koltuğa sindim. Babamın ne diyeceğini biliyordum. 'Ya onlarla birlikteyken tetiklenirsen ve bu bir faciayla sonuçlanırsa?' Haksız da sayılmazdı, arkadaşlarımın bu hastalığımı görüp benden korkmalarını istemezdim. Deli olduğumu düşüneceklerdi. Ama şu an da yine onlarsızdım. Sadece güvenli sayılabilecek bazı anlarda telefondan görüşme yapma fırsatı tanıyorlardı.
İşte böylece seneler geçti, ben iyileşmek yerine daha çok batmış hissediyorum. Şu an 23 yaşındayım ama sanki 73 yaşındaymışım gibi hiç enerjim yok. Gerçekte kim olduğumu bulabilecek isteğim kaldıysa da mecalim kalmamıştı zannımca...
Daha anlatılacak çok şey var fakat ellerim yoruldu, başım ağrımaya başladı. Ah! Tek dileğim normal insanlar gibi özgür bir şekilde yaşayabilmek ve sağlığıma kavuşabilmek. Nadiren ana kişiliğim bilincime uğradığı için uğramışken uzun uzun yazacağımı söylemiştim. Şimdilik hoşça kal bunu okuyan kişi... Bir sonraki görüşme belki aylar sonra olur...
🕊🕊🕊
(Neva'nın hikayesi kısaca böyle. Eğer kafanızı karıştıran bir şey olursa bana sorun. Lütfen sorun! Sizler bana geri bildirim vermezseniz kendimi geliştiremem.)
