20. bölüm / 58
MAHFİ MAHFUZ🕊️BÖLÜM 12.1🕊️
Bölümler 58Şu an: 🕊️BÖLÜM 12.1🕊️
- 1 🖤TANITIM🖤649 kelime
- 2 🕊️BÖLÜM 1🕊️2.188 kelime
- 3 🕊️BÖLÜM 2🕊️1.796 kelime
- 4 🕊️BÖLÜM 3.1🕊️1.138 kelime
- 5 🕊️BÖLÜM 3.2🕊️976 kelime
- 6 🕊️BÖLÜM 3.3🕊️1.051 kelime
- 7 🕊️BÖLÜM 4🕊️2.439 kelime
- 8 🕊️BÖLÜM 5.1🕊️963 kelime
- 9 🕊️BÖLÜM 5.2🕊️1.585 kelime
- 10 🕊️BÖLÜM 6.1🕊️603 kelime
- 11 🕊️BÖLÜM 6.2🕊️887 kelime
- 12 🕊️BÖLÜM 6.3🕊️2.179 kelime
- 13 🕊️BÖLÜM 7🕊️1.425 kelime
- 14 🕊️BÖLÜM 8.1🕊️441 kelime
- 15 🕊️BÖLÜM 8.2🕊️815 kelime
- 16 🕊️BÖLÜM 9🕊️2.306 kelime
- 17 🕊️BÖLÜM 10🕊️1.127 kelime
- 18 🕊️BÖLÜM 11.1🕊️866 kelime
- 19 🕊️BÖLÜM 11.2🕊️1.178 kelime
- 20 🕊️BÖLÜM 12.1🕊️1.758 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 🕊️BÖLÜM 12.2🕊️1.123 kelime
- 22 🕊️BÖLÜM 13.1🕊️661 kelime
- 23 🕊️BÖLÜM 13.2🕊️392 kelime
- 24 🕊️BÖLÜM 13.3🕊️610 kelime
- 25 🕊️BÖLÜM 13.4🕊️1.754 kelime
- 26 🕊️BÖLÜM 14.1🕊️947 kelime
- 27 🕊️BÖLÜM 14.2🕊️1.168 kelime
- 28 🕊️BÖLÜM 14.3🕊️870 kelime
- 29 🕊️BÖLÜM 15.1🕊️574 kelime
- 30 🕊️BÖLÜM 15.2🕊️479 kelime
- 31 🕊️BÖLÜM 15.3🕊️249 kelime
- 32 🕊️BÖLÜM 15.4🕊️2.172 kelime
- 33 🕊️BÖLÜM 16.1🕊️437 kelime
- 34 🕊️BÖLÜM 16.2🕊️1.101 kelime
- 35 🕊️BÖLÜM 17.1🕊️223 kelime
- 36 🕊️BÖLÜM 17.2🕊️591 kelime
- 37 🕊️BÖLÜM 17.3🕊️735 kelime
- 38 🕊️BÖLÜM 18.1🕊️496 kelime
- 39 🕊️BÖLÜM 18.2🕊️330 kelime
- 40 🕊️BÖLÜM 18.3🕊️469 kelime
- 41 🕊️BÖLÜM 18.4🕊️700 kelime
- 42 🕊️BÖLÜM 18.5🕊️743 kelime
- 43 🕊️BÖLÜM 19.1🕊️1.567 kelime
- 44 🕊️BÖLÜM 19.2🕊️1.400 kelime
- 45 🕊️BÖLÜM 20.1🕊️899 kelime
- 46 🕊️BÖLÜM 20.2🕊️1.129 kelime
- 47 🕊️BÖLÜM 21.1🕊️1.264 kelime
- 48 🕊️BÖLÜM 21.2🕊️631 kelime
- 49 🕊️BÖLÜM 21.3🕊️630 kelime
- 50 🕊️BÖLÜM 22.1🕊️1.542 kelime
- 51 🕊️BÖLÜM 22.2🕊️413 kelime
- 52 🕊️BÖLÜM 22.3🕊️997 kelime
- 53 🕊️BÖLÜM 23🕊️1.812 kelime
- 54 🕊️BÖLÜM 24.1🕊️1.222 kelime
- 55 🕊️BÖLÜM 24.2🕊️1.004 kelime
- 56 🕊️BÖLÜM 24.3🕊️453 kelime
- 57 🕊️BÖLÜM 24.4🕊️124 kelime
- 58 🕊️BÖLÜM 25 SEZON FİNALİ🕊️988 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
NEVA (02/Beyaz)
Hastaneden ayrılırken ayaklarımı resmen yerde sürürken ayakkabılarımı giydirmesi, arabaya binerken başımı kapıya çarpmayayım diye eliyle başımı koruması ve klimanın havasının bile beni rahatsız etmemesi için uzunca bir süre uğraşması… Bunlar ağabeyim olduğu için miydi? Neva (01) günlüğüne bu durumdan bahsettiğinde babamın beni sergiye zorlamasından bile daha kötü hissettiğimi fark ettim.
Ertesi gün sergi gezisi için hazırlanmak o kadar zordu ki sanki vücudumun her bir uzvuna kilolarca taş bağlamışlardı.
“Gözlük ve şapka takmayı unutma.”
Dışarısı kar kıyametti ve Fatih benden gözlük takmamı istiyordu. Ne düşündüğümü fark etti.
“Gizliliğin için gerekli.”
Üstünde her zamanki takım elbisesinden farklı askeri bir kargo pantolon ve vücuduna oturan siyah boğazlı bir kazak vardı. Bu kadar sadeyken bile bu kadar olay olmasını kıskandım. Ben en güzel kıyafetlerle bile toz bezini andırıyordum.
Normalde kolumu dâhi kaldıramayacak haldeyken gerekirse beni yatağımdan kazıyarak götüreceğini söylediği için acı çekerek de olsa hazırlandım ve kara gömülmeden arabaya nasıl yürüyeceğimi düşünmeye başladım. Malikâne önündeki karlar kürenmiş olsa da halâ çok fazla kar vardı ve ben ayağımı bastığım anda ya gömülecek ya da dengemi kaybedip kayacak gibi hissediyordum.
Benim kapıda kılı kırk yardığımı fark eden Fatih tekrar bana doğru yaklaştı ve ayağıyla önümdeki karları kenara doğru öteleyip bana ufak bir yol açtı. Yolu arabanın kapısına kadar açtığında pantolonunun paçaları ıslanmıştı. Neyse ki botları sağlam görünüyordu. Düşmemem için her an tetikte durarak arabaya binmemi izledi.
Yolculuk boyunca başımı arabanın koltuğuna yasladım ve araba lastiğinin karda çıkardığı sesi dinleyerek boşluğa daldım. Hayal kurmak benim için zordu. Geleceğe dair bir ümidim ya da isteğim yoktu. Gerçi…Şebnem denen o kız bana sarıldığında o kadar tuhaf hissettim ki. Sanki buz tutmuş kalbim çatırdayarak kabuğundan sıyrılacaktı.
Araç bir AVM’nin önünde sağa manevra yaparak Arabadan önce Fatih indi. Sonra arkasından karda kaymadan inebilmem için kolunu bana uzattı. Kar ince ince atıştırırken gözlüğümü ve almayı unuttuğum için Fatih’in ısrarla bana verdiği kendi atkısını burnuma yaklaştırdım. Dikkat çekmemek için tek araçla gelmiştik ve şoför arabayı yol kenarından çektiğinde Fatih ile baş başa kalmıştık.
AVM’nin içi çok sıcaktı ve üstümdekiler bana ağırlık yapmaya başlamıştı. Kat kat giyindiğim için lahanayı andırıyordum ve her adım ayaklarımı ağırlaştırıyordu.
“Üstündekileri kilitli dolaplara koyabiliriz.”
Bu teklife bu kadar rahatlayacağımı hiç düşünmezdim. Yavaşça elimi atkıma götürüp onu açmaya çalışırken Fatih’in elini parmaklarımın üstünde hissetim. Kaşlarını çatmış, soğuk gri gözlerinde sabırsızlık okunuyordu. Hızla ellerimi tutup atkımdan aşağı indirdi ve atkımı, beremi, montumu, eldivenlerimi seri bir şekilde çıkarttı. Bunları yaparken homurdanmayı da unutmadı.
“Tembel hayvan kadar yavaşsın. Ama o en azından yüzerken hızlı olabiliyor. İddiaya varım ki sen suda kaya gibi dibe batarsın.”
Hakaret etmedi ama gömdü. Şu an bahsettiği kaya kadar ağır hissediyordum. Gözlüğümü düzeltti ve parmakları göz altımdaki mor halkaların üstünde birkaç saniye oyalandı.
“Sergi bu tarafta, acele etmene gerek yok, hareket hâlinde ol.”
Askeri düzen emirlerini vagonlara bindirerek sunması bittiğinde hareketlerimi hızlandırmaya çalıştım. Kaslarım sanki yanıyor gibiydi. Sanırım nasıl esneyip gevşeyeceklerini kaslarım bile unutmuştu.
Yanımızdan geçip geden (özellikle genç kızlar) Fatih’e gizlice bakıp gülümsüyorlardı. Sonra yanında beni görünce suratlarını asıp dudak büzüyorlardı. Ne klişe ama, bizi sevgili sanıyorlardı! Tekrar abim olma ihtimali geldi aklıma. Çenem kasıldı, hareketlerim yavaşlamış olacak ki Fatih sorunumu anlamaya çalışan bir ifadeyle eğildi.
“Fazla insan, parlak ışıklar…Rahatsız edici biliyorum. Sadece kısa bir süre tahammül etmeni istiyorum. Bu sadece kendini test etmek için bir deney. Dayanamayacak gibi hissedersen işaret ver. Seni buradan mümkün olan en kısa sürede dışarı çıkartacağım. Anlaştık mı?”
Başımla onayladım ve sergiyi uzaktan görebileceğim kadar yakınlaştığımızı bizi karşılayan sıralı tuvallerden anladım. Sergi sahibi benden yaşça küçük bir gençti ve enerjisiyle ışıl ışıl parlıyordu. Yaptığı tablolar gerçekçi çizimlerden ziyade soyut çizimlerdi ve itiraf etmem gerekirse hiç beğenmemiştim. Sanki hiç uğraşılmadan karalanıp kenara atılmış gibiydi. Acaba Neva (01) bu tablolar hakkında ne düşünürdü? Gördüğüm kadarıyla o gerçeğe çok yakın, neredeyse fotoğrafı çekilmiş gibi resimler yapıyordu. Onun da bu tabloları sevmeyeceğine emin olarak beni inceleyen Fatih’e dönüp baktım.
“Ah Merhaba! Hoş geldiniz! Ben Esma, bu serginin sahibiyim. Tablolarımı beğendiniz mi?”
Hiç istemediğim bir sıcaklıkta ve yakınlıkta duran kızı yüzümde rahatsız bir ifadeyle süzdüm. Beni tanımıyordu sanırım. Demek ki o kadar ünlü değildim. Fatih elini uzatıp mâni olamadan hemen gözlüğü çıkardım.
Başı kıza dönük ama gözleri bendeyken konuştu “Tablolarınız…Açıkçası ben sanattan pek anlamam. O yüzden benim için bir anlam ifade etmiyorlar.”
O kadar soğuk ve umursamazca yorum yaptı ki kızın yüzündeki gülümseme seğirdi. Ben bile gözlerimi açarak Fatih’e baktım. Konuşup bir şeyler düzeltecek motivasyonda da değildim. Sadece yapmacık bir gülümsemeyle kıza baktım.
“A-anladım. Sorun değil, sanattan anlamamanıza rağmen yine de sergime şans verdiğiniz için mutlu oldum. Sormak istediğiniz bir şey olursa yakınlarda olacağım.” diyerek nazikçe yanımızdan ayrıldı. Kızın ne kadar soğukkanlı bir şekilde davrandığını düşünmekten kendimi alıkoyamadım.
“İşte böyle. Herkes sanattan anlamaz ya da sanatta farklı görüşlerle karşılaşabilirsin.”
Özel ders veren bir hava vardı ses tonunda. Bir de gözlük tak tam filozof. Sen yanlış mesleği seçmişsin Fatih!
Doğru. Herkes her şeyi sevmek zorunda değildi. Ama kız kendi eserlerini gerçekten seviyor gibi görünüyordu. Bu da onun eserlerini sevmesem de ona içten bir saygı duymama sebep oldu. Eserlerine sahip çıkan gencecik bir sanatçıydı.
Kalabalık beni eskisi gibi rahatsız etmemeye başladığında karşı koridordan bir yığın okul üniforması olan ilkokul çocuğu koşturarak üzerimize doğru gelmeye başladı. Öğretmenleri sürüsünün kontrolünü kaybeden çoban çaresizliğiyle arkalarından bağırıyordu. Fatih gerildiğimi anlamış olacak önümde durup koluyla beni ufak bir köşeden geçirdi.
“Şu hengâme durulsun çıkalım.” Dediğinde arka tarafımdaki buz pistini fark etmiştim. Kenardan tutunup kaymaya çalışanlar, tutunamayıp yere yapışanlar -çok acıtmış olmalı- bir de artistik hareketler yaparak beğeni toplayan bir grup insan… Onları izlemeye o kadar dalmışım ki Fatih’in kolumu tutup beni sarstığını çok sonra fark etmiştim.
“Gidebiliriz artık.”
“Ha? T-tamam.”
Gözleri arkama birkaç saniye kaydı ve sergiden çıkacakken beni durdurdu. “Buz pateni kaymak ister misin?”
Hayretle gözlerim açılmış, saçlarım bile elektriklenerek kabarmıştı. Orayı izlediğimi fark etmişti. Başımı iki yana salladım.
“Ben paten kaymasını bilmiyorum ve…Orası çok kalabalık.” Israr etmesini bekliyordum ama ısrar etmeden kabullenmiş bir omuz çöküntüsüyle çıkışa doğru ilerlemeye başladı. Ve ben de onun arkasından ilerledim.
Telefonuyla konuştuğu kişinin şoför olduğunu tahmin ederek kilitli dolaptaki kıyafetlerimi çıkardım. Kıyafetlerimi giymek için de yardım edecek mi diye bekledim. Birkaç saniye neden beklediğimi anlamaya çalışarak beni dikizledi. Sonra iki kaşının arasını parmaklarıyla ovuşturarak montumu giydirmeye başladı.
“Çocuğunu okula hazırlayan bir anne gibi hissediyorum.”
“Ya da küçük kız kardeşinin nazına giden bir ağabey.”
Son cümlemi söyledikten sonra “hiiğ!” diye haykırarak ellerimle ağzımı kapattım. Sanki dünyanın en büyük hatasını yapmışım gibi kalbim kuvvetle atıyordu. Fatih ise elinde atkımla kalakaldı ve kaşlarını çatarak bana doğru eğildi.
“Beni ağabeyin olarak mı görüyorsun? Ve neden büyük bir suç işlemiş gibi ağzını kapattın?”
AVM’nin ortası bunu konuşmak için hiç uygun değildi ama bu belirsizliğe bir son vermek istiyordum.
“Neva (01), günlüğe senin ağabeyim olabileceğini yazmış. Hizmetçi kadından duymuş.”
Fatih ne diyeceğini bilemeyerek öfke ile ileri geri yürüdü ve nihayetinde kızarmış bir yüzle bana yaklaştı.
“Seni temin ederim aramızda hiçbir kan bağı yok, Neva. Hangi namussuz ağabey kardeşine-“
Sözünü tamamlayamadan gözleri gibi ağzını da sıkıca kapattı. Yumrukları o kadar sıkıydı ki endişelenmeye başladım.
“O zaman neden babam seni çocukluktan beri yanında tutuyor ve bir sürü servetini senin üzerine yaptırmış?”
Başladık mı? Tamam. Sonuna kadar gidecektim. Gerçekten ağabeyim olmadığını duymak içime su serpmişti ve sanki kalbim kafesinden kurtulmuşçasına özgür hissediyordu.
“Bak Neva…Bunları bilmene gerek yoktu. Önemli birisi değilim. Ama bu kadar yanlış anlaşıldıysa açıklama yapacağım.” Nefesini toplayarak devam etti. “Babalarımız bir kardeş kadar yakınlardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Yani öylelermiş. Ben de küçüktüm o zamanlar. Şu an Cemil Bey’in patentini aldığı yazılım aslında babama ait. Fikir babası da geliştiricisi de babam. Cemil Bey ise sadece bu işin pazarlamasında ve duyurulmasında aktif rol oynadı. Daha sonrasında babam kötü bir hastalıktan hayatını kaybetmeden önce Cemil Bey’e beni emanet etmiş. Kendi evladından ayırma ve ölene kadar hiçbir şeye muhtaç olmadığından emin ol, onu yetiştir demiş. Bu kadar serveti de aslında babamın mirası olarak gördüğü için ben istemesem de vefa borcu olarak düşünüp üzerime yaptırdı. Olay bundan ibaret.”
Söylediği her cümle kafamdaki taşları yavaş yavaş yerine oturttu. Bunu neden bu kadar ısrarla gizlediğine pek anlam veremesem de aklımı kurcalayan başka bir soruyu sorarken AVM’nin çıkışına doğru yürümeye başlamıştık.
“Peki, madem ağabeyim değilsin neden bana bu kadar iyi davranıyorsun?”
Yürüyen merdivenlerden çıkarken sorum üzerine çok fazla düşünmedi ve yine o soğuk duvarlarını bana gösterdi.
“İyi mi? Ben sadece işimi yapıyorum Neva.”
Kolundaki kazağı sündürerek sitem ettim. “Ne demek istediğimi gayet iyi anladın. İyi davranmaktan kastım…Fazla hassas ve gerekmediği kadar düşünceli olman. Özellikle de etrafta kimse yokken.”
Kulaklarının kızardığını ve çenesini gergin bir şekilde oynattığını görebiliyordum. Telefonu çaldığında yürüyen merdivenden ayağımı kurtarmıştım. Telefona bir kaçış fırsatı muamelesi yaparak sıkı sıkıya sarıldı.
“Tamam geliyoruz.” Bana döndü. “Araba kapıda.”
Onu kolundan tutup durdurdum. “Soruma cevap ver…Ayrıca…Çok hızlısın biraz yavaş yürü.” Zaten hareket etmek canımdan can çekilmesine sebep oluyordu, bir de uzun bacaklarının adımlarına yetişmeye çalışmak iflahımı sökmüştü. Konuştuğumuz konunun gizeminden nefes nefese kaldığımı bile yeni fark ettim.
“Daha önce de söyledim, tekrar söyleyeceğim; görevim seni korumak. Ve başarısızlık benim hayatımda yer açamayacağım bir şey. Eğer hassas bir ruh sağlığı problemin olmasaydı sadece fiziksel bütünlüğünü korumakla yetinirdim. Ama söz konusu ruh sağlığının hayatındaki geri kalan alanları da tehlikeye atması olunca daha fazla ilgileniyor gibi gözüküyorum. Tek yaptığım, işimi layıkıyla yerine getirmek. Dramatize etmeye gerek yok.”
Diğer kişiliklerim de aynı soruyu sormuş olacak ki aynı açıklamayı defalarca yapmaktan usanmış gözüküyordu. Aslında doğru söylüyor olabilir. Hayatım boyunca gerçek ilgi ve sevgiyle karşılaşmadığım için belki de bu davranışlar bana fazla ya da farklı geliyor olabilir. Olayı büyüten ya da normalden farklıymış gibi hissetmeme sebep olan şey, ruhumun bitmek bilmeyen sevgi ve kabul açlığından kaynaklı olabilir.
Belki de vahada susuzluktan ağzım kurumuştur ve ben uzaktaki tepeyi bir göl gibi görüyorumdur. Belki de herkese uzatılan ve herkesin kolaylıkla elini, ağzını silip çöpe attığı o peçeteye özel bir anlam yükleyip muhafaza etmem benim çarpık algılarımdandır. Belki de her ufacık ilgiye sıkıca tutunuyor olmam, sürekli içimde iltihaplı bir yara gibi zonklayan ‘özel olma’ arzusunun tezahürüdür…
Vücudum tekrar kurşun ağırlığında bana zulmetmeye başlamıştı. Fatih’in geniş sırtına bakarken her zamanki gibi siyah beyaz filmleri andıran dünyam ruhumu daraltıyordu. Fatih arada sırada arkasına dönüp beni kontrol ediyordu. Kapıdan çıkmadan hemen önce beklenmedik bir şekilde durunca sırtına tosladım. Avcumun içiyle burnumu ovuştururken elindeki kırmızı atkımı boynuma sardı. Bağlarken gözlerime baktığından emindim ama sadece ellerine odaklanmıştım.
Arabaya kadar yere sağlam basarak ilerledik. Arabanın sıcak, bunaltıcı havasına girer girmez şapkamı ve montumu çıkardım. Atkımı çıkaracakken durakladım ve atkımı burnuma götürüp kısa bir süre kokladım; Fatih’in kokusu sinmişti. Atkımı çıkarmadan gözlerimi kapatıp başımı koltuğa yasladım.
Tekrar eden iki gün boyunca gündüzleri sergi gezisi yapıyor, akşam üstü malikâneye geri dönüyorduk. Fatih beni her zaman uzaktan gözetliyor, mesafesini koruyor ve eğer biraz fazla dalıp gidersem iyi hissedip hissetmediğimi teyit ediyordu. Bu kadar…
Fatih’in ağabeyim olmadığına neden sevindiğimin sebebini kabul etmek istemiyordum. Çünkü bu sadece ileride beni daha çok hüsrana uğratacak bir neticeydi. Beni kimse sevmezdi, sevemezdi…
Bölüm etkileşimi
