19. bölüm / 58
MAHFİ MAHFUZ🕊️BÖLÜM 11.2🕊️
Bölümler 58Şu an: 🕊️BÖLÜM 11.2🕊️
- 1 🖤TANITIM🖤649 kelime
- 2 🕊️BÖLÜM 1🕊️2.188 kelime
- 3 🕊️BÖLÜM 2🕊️1.796 kelime
- 4 🕊️BÖLÜM 3.1🕊️1.138 kelime
- 5 🕊️BÖLÜM 3.2🕊️976 kelime
- 6 🕊️BÖLÜM 3.3🕊️1.051 kelime
- 7 🕊️BÖLÜM 4🕊️2.439 kelime
- 8 🕊️BÖLÜM 5.1🕊️963 kelime
- 9 🕊️BÖLÜM 5.2🕊️1.585 kelime
- 10 🕊️BÖLÜM 6.1🕊️603 kelime
- 11 🕊️BÖLÜM 6.2🕊️887 kelime
- 12 🕊️BÖLÜM 6.3🕊️2.179 kelime
- 13 🕊️BÖLÜM 7🕊️1.425 kelime
- 14 🕊️BÖLÜM 8.1🕊️441 kelime
- 15 🕊️BÖLÜM 8.2🕊️815 kelime
- 16 🕊️BÖLÜM 9🕊️2.306 kelime
- 17 🕊️BÖLÜM 10🕊️1.127 kelime
- 18 🕊️BÖLÜM 11.1🕊️866 kelime
- 19 🕊️BÖLÜM 11.2🕊️1.178 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 🕊️BÖLÜM 12.1🕊️1.758 kelime
- 21 🕊️BÖLÜM 12.2🕊️1.123 kelime
- 22 🕊️BÖLÜM 13.1🕊️661 kelime
- 23 🕊️BÖLÜM 13.2🕊️392 kelime
- 24 🕊️BÖLÜM 13.3🕊️610 kelime
- 25 🕊️BÖLÜM 13.4🕊️1.754 kelime
- 26 🕊️BÖLÜM 14.1🕊️947 kelime
- 27 🕊️BÖLÜM 14.2🕊️1.168 kelime
- 28 🕊️BÖLÜM 14.3🕊️870 kelime
- 29 🕊️BÖLÜM 15.1🕊️574 kelime
- 30 🕊️BÖLÜM 15.2🕊️479 kelime
- 31 🕊️BÖLÜM 15.3🕊️249 kelime
- 32 🕊️BÖLÜM 15.4🕊️2.172 kelime
- 33 🕊️BÖLÜM 16.1🕊️437 kelime
- 34 🕊️BÖLÜM 16.2🕊️1.101 kelime
- 35 🕊️BÖLÜM 17.1🕊️223 kelime
- 36 🕊️BÖLÜM 17.2🕊️591 kelime
- 37 🕊️BÖLÜM 17.3🕊️735 kelime
- 38 🕊️BÖLÜM 18.1🕊️496 kelime
- 39 🕊️BÖLÜM 18.2🕊️330 kelime
- 40 🕊️BÖLÜM 18.3🕊️469 kelime
- 41 🕊️BÖLÜM 18.4🕊️700 kelime
- 42 🕊️BÖLÜM 18.5🕊️743 kelime
- 43 🕊️BÖLÜM 19.1🕊️1.567 kelime
- 44 🕊️BÖLÜM 19.2🕊️1.400 kelime
- 45 🕊️BÖLÜM 20.1🕊️899 kelime
- 46 🕊️BÖLÜM 20.2🕊️1.129 kelime
- 47 🕊️BÖLÜM 21.1🕊️1.264 kelime
- 48 🕊️BÖLÜM 21.2🕊️631 kelime
- 49 🕊️BÖLÜM 21.3🕊️630 kelime
- 50 🕊️BÖLÜM 22.1🕊️1.542 kelime
- 51 🕊️BÖLÜM 22.2🕊️413 kelime
- 52 🕊️BÖLÜM 22.3🕊️997 kelime
- 53 🕊️BÖLÜM 23🕊️1.812 kelime
- 54 🕊️BÖLÜM 24.1🕊️1.222 kelime
- 55 🕊️BÖLÜM 24.2🕊️1.004 kelime
- 56 🕊️BÖLÜM 24.3🕊️453 kelime
- 57 🕊️BÖLÜM 24.4🕊️124 kelime
- 58 🕊️BÖLÜM 25 SEZON FİNALİ🕊️988 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
FATİH
Hastaneye vardığımız an arabayı sertçe durdurup Neva’yı tekrar kucağıma aldım ve acilden içeri girer girmez görevlilere bağırdım:
“Sedye getirin!”
Acildeki o bitmek bilmeyen telaş, benim gözümde sanki ağır çekimde yaşanıyordu ve bu durum pamuk ipliğine bağlı olan sabrımı fazlasıyla zorluyordu. Doktor kırmızı alana doğru koşarken adımlarımı sedyeye uydurup Neva ile ilgili hayati bilgileri hızlıca sıraladım:
“Günlerdir aç ve susuz. Bilinci tamamen kapalıydı. Nabzı çok zayıf. Disosiyatif kimlik bozukluğu var. Şu an ağır depresif bir evrede. İlaçlarını kullanmamış, saklamış. İlaç listesini kendi psikiyatristi sizinle paylaşacak. O da şu an yolda geliyor.”
Doktor her söylediğimi dikkatle zihnine kazıyarak Neva’nın yatırıldığı sedyeyle beraber kırmızı müdahale odasının kapıları ardında kayboldu. Kapanan kapının önünde kalakaldım. Sırtımı soğuk duvara yaslayıp ellerimi çaresizce saçlarımın arasından geçirdim.
“Fatih, telefon.”
Yanımdan gelen bu sesle irkilip etrafıma baktığımda, hastane acilini bir yığın takım elbiseli adamla doldurduğumuzu fark ettim. Acilde sırasını bekleyen hastalar kendi aralarında fısıldaşıyor, "Ünlü biri herhalde," diyerek bizi izliyorlardı. Çalan telefonu sertçe çekip alırken onu uzatan korumaya korkunç bir bakış attım. Kulağıma yasladığım an, telefondaki Cemil Bey’in burnundan soluyan öfkeli sesini duydum.
“Neva’nın durumu nasıl?”
Telefonu birkaç saniyeliğine kulağımdan uzaklaştırıp yanımdaki adamı bakışlarımla adeta delip geçtim. “Niye Cemil Bey’e haber verdiniz aptal herif!” diye fısıldadım dişlerimin arasından. Adam ensesini ovuşturarak mahcup bir şekilde yere bakınca, derin bir nefes alıp Cemil Bey’e geri döndüm. “Şu an müdahale ediliyor efendim, ben sizi daha sonra detaylıca bilgilendireceğim.”
Telefonu yüzüne kapatıp hastanenin o çiğ, beyaz ışıklarını sanki yeni fark etmişim gibi yorgunca iki kaşımın arasını ovuşturdum. Bizim adamlara derhal koridoru boşaltmalarını ve gereksiz kalabalık oluşturmamalarını emrettim. O bunaltıcı ilgiden kurtulmaya çalıştım. Neyse ki çok fazla zaman geçmeden müdahale odasının kapısı açıldı. Doktor oldukça sakin bir duruşla yanıma geldi:
“Vücudu çok fazla su kaybetmiş. Damar yolu açıp hemen serum tedavisine başladık. Aşırı susuzluktan böbrekleri etkilenmiş olabilir mi diye gerekli tahlilleri yaptık şimdi sonuçlarını bekleyeceğiz. Bunun dışında bir süre gözetim altında tutulmasını ve psikiyatri servisinin onu kesinlikle görmesini öneriyorum.”
Doktorun konuşmasıyla içim ferahlamıştı ama bir yandan ortalığı gereğinden fazla mı ayağa kaldırdım onu düşünüyordum. Normalde fazlasıyla soğuk kanlı olan ben Neva’nın nabız hızını hissedemediğim an ipleri koparmış, tüm profesyonel sınırları geride bırakmıştım.
Neva’yı ziyaret etmeme nihayet izin verildiğinde odaya girerken ellerimi nereye koyacağımı, nasıl duracağımı bilemedim. Neva, hastanenin o soluk beyaz çarşafları içinde kaybolmuş gibiydi; donuk gözleri halsizce pencereye çevrilmişti. Bakışlarını takip edip onunla camdan dışarı baktığımda, senenin ilk karının gökyüzünden usulca süzüldüğünü gördüm.
Hafifçe boğazımı temizleyip omuzlarımdaki ağırlığı atmak istercesine sırtımı dikleştirdim. Çıkardığım sesi duyunca yorgun gözleri yavaşça bana döndü. Teni serumun etkisiyle yavaş yavaş kendi rengini bulmaya başlamıştı ama ruhunun o koyu kasveti hâlâ yerli yerindeydi.
“Baban senin için endişelendi,” diyebildim aptalca bir cümle seçimiyle. Zaten Neva o babasının bitmek bilmeyen baskıları yüzünden bu hâlde değil miydi? Asla duymaya ihtiyacı olmayan bir yalan olduğuna emindim ama sessizliği bozmak uğruna kelimeler ağzımdan çıkmıştı bir kere.
Hiçbir tepki vermediğinde usulca yatağının yanındaki tekli, deri hastane koltuğuna iliştim. Hastane odaları neden bu kadar gerici, bu kadar boğucuydu?
“Güvenliğini bu şekilde tehlikeye atamazsın,” dedim maskemi tekrar takmaya çalışarak. “Sağlığına dikkat etmelisin. Biliyorum, şu an hiçbir şey yapmak istemiyorsun... Ama kendin için biraz çabalamaya ne dersin?”
Gözlerini yavaşça kapattı ve cevap vermek yerine yüzünü sessizce duvara döndü. Tam itiraz etmek, onu tekrar kendime çevirmek için ağzımı açacaktım ki odanın kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri yıldırım gibi giren kişinin Şebnem olduğunu fark ettiğimde kelimelerimi yuttum.
“Neva! Neva!”
Şebnem’in odaya sabahları dolan taze bir rüzgâra benzeyen yüksek enerjili sesiyle Neva da gözlerini sonuna kadar açtı. Şebnem hiç vakit kaybetmeden yatağa atılıp Neva’nın ellerine sarıldı. Yüzünde derin bir tedirginlik vardı.
“Sana bir türlü ulaşamadım. Acildeki bu takım elbiseli kalabalığın sebebini öğreneyim derken içeri yatırılan kişinin sen olduğunu duydum! Neyin var senin? Hastalığın mı nüksetti yoksa?”
Neva ne tepki vereceğini bilemeyen, ürkmüş bir ifadeyle bana baktı. Şebnem’i tanımıyordu çünkü şu an karşımızda duran asıl Neva (01) değil, depresif karakteri olan 02’ydi. Muhtemelen bir yabancının bu kadar samimi ve sıcak temasını hiç beklemiyordu.
“Şebnem, şu an hâlâ tam olarak kendine gelemedi. Sonra görüşmeye ne dersin?” diye araya girdim.
Şebnem hiç istemese de mecburen Neva’dan bir adım uzaklaştı ama gözlerindeki o yoğun şefkati silmeden mırıldandı: “O ertelediğin her şeyi konuşacağız Neva. Artık kendini bu kadar yalnızlaştırmana, o karanlığa gömmene izin vermeyeceğim.”
Şebnem'in bu sözleri üzerine Neva’nın ruh halindeki o keskin dalgalanmayı boğazındaki sert yutkunuşundan anlamıştım. Kırmızı ve şiş gözlerinin kıyısı anında nemlendi. Konuşmak yerine sadece titreyen dudaklarını birbirine bastırarak başıyla ağır ağır onayladı.
Şebnem odadan çıkmak üzereyken son bir moral vermek istercesine parmağındaki yüzüğü havaya kaldırıp sırıttı. “Çabuk toparlan, çünkü düğünümde baş nedimem sen olacaksın!”
Kapı kapanıp da odada tekrar baş başa kaldığımızda, Neva’nın alt dudağı şiddetle titredi; tuttuğu yaşlar birbiri ardına yanaklarından aşağı yuvarlanmaya başladı. Sol kolundaki serum yüzünden rahat hareket edemediği için sadece boşta kalan sağ eliyle o çaresiz yüzünü kapattı. Ağlayan bir insana ne yapılır ki? Bunun için endişelenmemeliyim, ben sadece basit bir korumayım. Mantığım bana bunu bağırsa da onun o kırılgan, yıkılmış görüntüsü göğsümün tam ortasına rahatsız edici bir yumru oturtuyordu.
“Neva…” diye mırıldandım ama devamını getiremedim. Sanırım en iyisi ağlamasına, içindeki o zehri akıtmasına izin vermekti. O kısacık anlarda bu daracık hastane odasında nereye sığacağımı bilemeden volta attım ama nihayetinde pes edip yine Neva’nın yatağının ayakucuna oturdum.
Yüzünü kapatan elini yavaşça indirdi. “Neden ağladığımı bilmiyorum,” diyerek hıçkırıklarına o sarsıcı cümleyi ekledi:
“Neva’nın böyle güzel bir arkadaşı varmış... Peki neden bu kadar mutsuzmuş?”
Cümleleri kurarken kelimeler boğazına takılıyor, gerçekten çok derin duygusal hisler yaşıyordu.
“Neva…Sen Neva’sın. Kendini neden ayırıyorsun ki ondan. Şebnem’e sen de sahipsin.”
“Hayır, onu tanımıyorum bile… Neyi sever nelerden nefret eder bilmiyorum. En çok hangi anımızda güldük? Hangi acı gerçeğe ağladık? Hatta şu an evleneceği kişi kim onu bile bilmiyorum.”
Sözleri haklı bir şekilde peşi sıra sıralandı. Onu herhangi bir şeye ikna etmektense olanı olduğu gibi kabul etmesine yardım etmek istedim.
“Çok normal, sen şu an kendinin bile neyi sevip sevmediğini bilmiyorsun ki, Neva.” Dudaklarının titremesi durdu ve usulca göz ucuyla bana baktı. “Biliyor musun?”
Kocaman bir sessizlikten sonra onun üstüne çok fazla gitmemeye çalışarak devam ettim. “Çünkü yaşamayı kabul etmiyorsun. Her gün güneş doğuyor ve sen perdeyi kapatıyorsun.”
“Çünkü ışık bile renkleri görmemi sağlayamıyor. Her baktığım yer gri, kasvetli.”
“Annen gibi mi? Yaptığı tablolar gibi mi?”
Neva hiç hazır olmadığı bir aydınlanma yaşayarak ürperdi. Odada çıt çıkmıyordu, neredeyse serum damlalarının sesini duyacaktım.
“Yemyeşil çayırlara bakarak insanda ölümü arzulatan karanlık tablolar resmeden annen gibi mi?”
“Sus artık.” Çarşafı sıkarak başını çevirdi. “Yeterli, ne demek istediğini anladım.”
Camdan birbirine hiç çarpmadan nazikçe toprağa kavuşan kar tanelerini izledim. Ne güzel bir ahenkte salınıyorlar, sanki vals ederek yollarını estetik bir şekilde buluyorlardı. Hiçbiri bir diğeriyle aynı desene sahip değildi ama aynı gökyüzünü paylaşabiliyorlardı. Kavga etmeden, kalp kırmadan ya da kan dökmeden. Sessizliği bozdum;
“Sergi gezisi yapacağız. Birlikte.”
Az önceki gergin, duygusal atmosfer yerini şaşkınlığa bıraktı. “Anlamadım?”
Üstümde olmayan tozları elimle süpürdüm. “Babanın baskısını biliyorum. O küratör geldiğinde ataklarından birini geçirirsen bu benim güvenliğini sağlayamamam anlamına gelir. Sergilere gidip o ortama, kalabalığa ve eleştirel bakışlara karşı duyarsızlaşman gerekiyor. Bu bir ön hazırlık."
Gözleri ve ağzı hızlı bir şekilde açıp kapandı ama kekeme anlamsız heceler dışında hiçbir şey söyleyemedi.
“Öyleyse yarın ilk işimiz ufak sergileri ziyaret etmek olsun.” Tek kaşımı havaya kaldırdım.
“Sakın ha 03’ü çağırayım deme.”
Bölüm etkileşimi
