15. bölüm · MAHFİ MAHFUZ

🕊️BÖLÜM 8.2🕊️

Nisa Nur Cingitaş

NEVA (01/Gri)

Malikânenin dış kapısından çıkarken hizmetçiler montumu bana eğilerek uzatmışlardı. O kadar gergindim ki ben de karşılık olarak onlara eğildim. Her zaman kabarık olan saçlarım sanki sönmüş gibiydi, yüzümü buklelerimin arasında boğup, silüet namına hiçbir şey kalmasın istiyordum.

Dışarı çıkar çıkmaz montuma gömülerek titredim. Hava ayaza çekmişti. Cipin arka kapısını açıp bekleyen şoförün ağzından uzun, cılız buhar havaya yükseliyordu. Fatih’e baktığımdaysa üstünde oldukça günlük bir kazak dışında hiçbir şey yoktu. Üşümüyor muydu bu çocuk? Aklımda montumu ona verdiğime dair bir hayal canlanır canlanmaz hayali zihnimden kovaladım. Daha neler!

Deri koltuk ağırlığımı ince bir gıcırtıyla karşıladı. Kapının kapanmasını beklerken Fatih’in gölgesi düştü içeri; önce başı belirdi, ardından o kalıplı gövdesiyle yanıma, daracık alana süzüldü. Araç çoktan klima ile ısıtılmış mıydı yoksa Fatih’in varlığı mı havayı bu kadar ağırlaştırmıştı kestiremedim.

Şoförün de araca teşrif etmesiyle malikâneden uzaklaşmaya başladık. Arabanın içinde ölüm sessizliği vardı. Camdan dışarı bakmak istesem de dikkatim Fatih’in yakınımdaki varlığına kayıp duruyordu. Uzun bacaklarını arka koltuğa sığdıramadığı için bacaklarını aralamak zorunda kaldığından fazla yer kaplıyordu. Montumun fermuarını açarak rahatsız bir tavırla kıpırdandım. Neden yanıma oturdu bu adam, hey Allah’ım!

Hastaneye yaklaştığımızda bu düşünceler yerini başka bir telaşa bırakmıştı. Telefonumun ışığı yüzüme vurur vurmaz aramayı cevapladım.

“Evet, park yerindeyiz.”

Acil girişinin kapısında hemşire üniforması ve sevimli terlikleriyle Şebnem’i gördüğümde burnum sızladı. Şimdi olmaz, ağlayamam. Aracın camını açıp başımı dışarı çıkardım.

“Şebnem!”

Kolumun arkasından tutan Fatih’e kısa bir bakış atarken gözlerimin yaşlarını gizleyemedim. Sonrasında sıkıca tutan eli yavaşça gevşeyerek kolumu özgür bıraktı. Şebnem de tek eli havada coşkuyla sevimli sesler çıkartıyordu. Arabanın durması yıllar sürmüş gibi hissettirdi. Araba durur durmaz kapıdan çıkıp Şebnem’e koştum. Tam kavuşacakken kendimi darbe almışçasına durdurdum. Ben lisede değildim. Burası lise değildi. Saymaktan vazgeçtiğim günlerin ne kadar fazla olduğuyla, yıllara evrildiği gerçeği ile yüzleştim. Ama yine de gözlerimin pınarında oyalanan göz yaşı, ılık bir iz bırakarak indi burnumun kenarına.

Ben bir şey diyemeden kollarının arasına aldı. Hastanenin iğrenç ilaç kokusu bile bu atmosferi bozamazdı. Öyle sıkı sarılmıştı ki kollarımı kaldırıp onu saramadım, sadece başımı omzuna gömdüm ve akan göz yaşlarıma izin verdim. Seneler sonra ilk kez sıcak bir sarılmaydı. Ya kontrolü kaybedersem?

Hissedilir kalp atışlarımın eşliğinde kafamı kaldırıp Fatih’i aradım. Arabaya yaslanmış, kollarını rahatça kavuşturmuştu. Ürkek bakışlarımdaki anlamı çözdü ve tek ayağı ile kendini arabadan itti. Artık yakınımızdayken derin bir nefes aldım.

“Neva Hanım’ı sarsmayalım lütfen.”

Şebnem, Fatih’in duygudan uzak ricasını duyduğunda geri çekildi. Gözlerini elinin tersiyle sildi. Olgunlaşmıştı ama gülüşü aynı çocuk masumiyetinde kalmıştı. Sonra boynuna çapraz astığı çantasından bir kitap çıkardı; Julie Garwood’un bir kitabını. Lisedeyken kıkırdayarak okuduğumuz, her kitabındaki baş erkek karaktere âşık olduğumuz o yazarın kitapları… İkimiz de hem gülüyor hem ağlıyorduk. Burnumuz soğuktan kıpkırmızı olmuş ama içimizin sıcaklığı gülümsememizi aydınlatıyordu.

“Sana hediye… Görüşmeye bir anda karar verdiğimiz için hediye paketi yaptıramadım.”

Uzattığı kitabı alırken hüzünlendim, en son ne zaman bir kitabın sayfaları arasında kaybolmuştum acaba? Lisedeyken kitap okumayı da bana sevdiren Şebnem’di zaten. Hayatın gerçekleri o kadar canımı yakıyordu ki… Kitapların hayal dünyasında kaybolamayacak kadar uzaklaşmıştım kurgulardan.

“Ama bugün senin doğum günün Şebnem. Benim sana hediye vermem gerek.”

“Verdin ya…Kendini.”

Dudaklarımı birbirine mühürlemiştim ama burnumdan gelen o titrek nefes sesleri teslimiyetimi ele veriyordu. Ona tekrar kocaman sarıldım, kollarımdan tutarak yüzüme yaklaştı.

“Üzgünüm, bugünlük bu kadar kalabilirim yanında. En kısa zamanda sana hesap soracağım, kaçışın yok artık benden. Kendini tekrar saklayamayacaksın.”

Sonra Fatih’e bakarak başıyla selam verdi; “Acile haber verdim yaranızla ilgilenecekler. Neva’yı getirdiğiniz için de teşekkür ederim. Neva size emanet.”

Fatih, cebindeki ellerini çıkararak ovuşturdu ve soğuk olmayan ama mesafeli bir teşekkürle elini kolumun arkasına koydu.

“Gidelim.”

Şebnem ile vedalaşırken sanki içimden bir yük ciğerlerimdeki ambalajı yırtarak uzaklaşmıştı. Kendimi kaybetmekten çok korkmuştum ama yoğun duygularıma rağmen kendimde kalabilmiştim. Acilin servisine yürürken Şebnem’in verdiği kitabı sıkıca kavradım.

Yeniden başlayabilir miydim hayata?

Travma odasında Fatih’in yaralarına pansuman yapılırken dikiş gerektirmediğini duyduğuma sevindim. Perdelerin arkasında gölgelerini izlerken gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı bile. O kadar yoğun bir gündü ki beş ayrı gün geçirmiş gibi hissediyordum. Tüm kişilikleri tek günde ağırlamaya hiç alışık olmayan bedenim yardım çığlıkları atarcasına sızlıyordu.

Fatih bir süre sonra elinde rastgele harflerin ve rakamların olduğu kağıtla yanımda durmuştu.

“Halloldu.”

Dışarıya çıktığımızdan beri ağzını bıçak açmıyordu. Ya tek bir kelime ediyordu ya da sadece mimiklerini kullanıyordu. Sinirlerimi bozmasına izin veremeyecek kadar bitkin hissediyordum. Keşke şu sedyelere yatsaydım da kimse kaldırmasaydı…

Hastanenin o geniz yakan dezenfektan kokusunu geride bırakıp arabanın arka koltuğuna sığındığımda, başımı soğuk cama yaslayıp gözlerimi yumdum. Fatih’in o her zamanki baskın gölgesi bu kez üzerime çökmemişti; sanki o da krizin atlatılmış olmasının verdiği huzurla, Malikâneye dönüş yolunun güvenliğine bırakmıştı kendini.

Tam uykunun eşiğindeyken içeri sızan kesif bir sigara dumanı ciğerlerimi yokladı. Yüzümü buruşturarak gözlerimi araladığımda, Fatih’in avucunu yüzüme siper ettiğini gördüm. Dumanın bana ulaşmasını engellemek için öne doğru uzanmış, şoförün dudakları arasındaki sigarayı tek hamlede söküp almıştı. İzmariti açık camdan dışarı hırsla fırlatıp koltuğuna geri yaslandığında, ben çoktan uyku taklidine geri dönmüştüm…

Günlüğüme olanları yazamayacak kadar yorgundum. Arabada uyumanın cazibesine yenik düşmekken aklımda tek bir şey vardı;

Yarın tekrar kendim olarak uyanmak istiyordum, hem de hiç istemediğim kadar.