11. bölüm · MAHFİ MAHFUZ

🕊️BÖLÜM 6.2🕊️

Nisa Nur Cingitaş

FATİH

(Seneler önce)

O davete katılmak zorunda bırakılmak canımı sıkmıştı çünkü antrenmanlarda hırsımın kurbanı olarak ayağımı kırmıştım. Ergenlik psikolojisinden midir bilemedim, utanıyordum alçılı ayağımla, yamuk koltuk değneğimle orada görünmekten. Sanki herkes bana bakıyor gibiydi. Cemil Bey'in beni rezil etmeyi kafasına koyduğuna inanmıştım ve her zamankinden daha çok nefret ediyordum o gün ondan.

Kendi kızının ufak bir çizikle bile göstermek istemezken beni böyle sünepe ve aciz bir şekilde yanında sürüklemesi tam adilik değil de nedir! Neymiş; 'o gün beni görmek isteyen önemli adamlar varmış, ileride geleceğimi belirleyebilecek adamlarmış, ona ileride çok dua edecekmişim'... Şu an daha çok arkanızdan küfrediyorum Cemil Bey ama yine de siz bilirsiniz!

Neva kabarık mavi elbisesinin tülleriyle oynuyordu. Bacaklarının üstüne oturttuğu peluş tavşanının kulaklarını sündürüyordu. Onun da benim gibi davette bulunmaktan zevk almadığını, koluna yasladığı suratının turşu satmasından emin olabiliyordum. Sonra yanına, ondan yaşça büyük bir oğlan yaklaştı. Dizinin üstüne çöküp Neva'nın gözlerine bakarak gülümsedi. Neva önce şaşırdı ama sonra onunla bir süre lafladıktan sonra birlikte dışarı çıkmak için hareketlendiler. Neva ayağa kalktığında kucağındaki tavşan yere düşmüş, arkasından bağırır gibi tek kolu havada takılı kalmıştı. O tavşanı kendimmiş gibi hissettim.

Cemil Bey kahkaha atarak komite başkanı ile derin bir konuşmaya dalmışken koltuk değneklerime davrandım. Halâ Neva'nın sıcaklığını taşıyan masaya doğru ilerledim. Koltuk değneğimden güç alarak yerdeki tavşanı tek elime alıp biraz salladım ve bacağıma vurarak üstündeki tozlardan arınmasına yardımcı oldum.

Elimde peluş oyuncakla bu tuhaf kalabalığı arkamda bırakarak ilerledim. Tabak çatal sesleri neredeyse duyulmadığında gözlerimi kamaştıran ışığa bakarken tek gözüm kapalıydı. Gözlerim şakaklarımı ağrıtan ışığa alıştığında Neva'yı aradım. Bahçedeki mosmor açmış leylakların yanındaki beyaz kamelyada o çocukla oturuyorlardı. Arada bir heyecanlandığını belli eden bir ifadeyle ayağa kalkıyordu. Sonra beni rahatsız eden bir şey oldu; yanındaki oğlan Neva'nın kadife buklelerine parmaklarını doladı. Alnımdaki bir damar itiraz edercesine sertleşti. Yanaklarımı ısırarak cebimde buruşturduğum maskeyi yüzüme takarak kapüşonumu kafama geçirdim. Aksak ilerlemelerle onların yanına geldiğimde varlığımı hissedememişlerdi, ancak koltuk değneğimi demir kamelyaya sertçe çarptığımda çıkan tiz sesle dikkatlerini çekebilmiştim.

"Çek elini!" Sesimi net ve yeterince uyarıcı olduğundan emin olacak şekilde sertleştirmiştim.

Çocuk çapraz bir gülümsemesiyle daha çok sinirlenmeme sebep olması yetmiyormuş gibi bir de laubali tavırlarla bana yaklaştı. "Sen kimsin, ecnebi falan mı?"

"Ona dokunamazsın."

Neva'ya bakamıyordum. Bakarsam arkama bile bakmadan kilometrelerce koşup kaçacakmışım gibi hissediyordum. Ama Neva'nın bakışlarının üstümde olduğuna emindim. Maskemi burnumun üstüne biraz daha çektim. Çocuk Neva'ya dönüp "Tanıyor musun?" diye sorduğunda Neva'ya nihayet bakabildim. Başını iki yana sallayarak tanımadığını söylediğinde gözlerimi uzak bir yerlere çevirdim. Ardından elimdeki tavşanı ona dümdüz bir odunlukta uzattım.

"Al. Düşürmüşsün."

Kaşları hayretle havalandı, tam elini uzatıp tavşanı alacakken ağzıyla burnunu yer değiştirmek istediğim o çocuk, daha atik bir şekilde tavşanı kulağından tutup aldı. Havaya kaldırıp sallarken "Neva artık böyle aptal oyuncaklarla oynamamalısın" Diyerek küstahça fikrini belirtti.

Siyah jöleli kalıp gibi saçları ve smokini ile zengin ailelerin birinin çocuğu olduğunu anlamıştım. Zenginlerin hepsi böyle züppe değildi ama bu karşımdaki züppe kelimesinin vücut bulmuş hali gibiydi.

Neva kaşlarını acıklı bir ifadeyle çatıp dudağını büzerek "Neden ama!" diyerek hayıflandı.

Çocuk tavşanı arkasına alıp Neva'ya eğildi, işaret parmağıyla Neva'nın çenesini tutarak hafifçe kendine doğru kaldırdı.

"Çünkü ileride benim gelinim olacaksın da o yüzden. Şimdiden kendini hazırlamalısın."

Şeytan diyor, şunu yatır bir güzel döv. Hışımla onu kolundan tutup geriye sendelemesine sebep olacak şekilde ittirdim.

"Sen bu yaştaki çocuğa neler saçmalıyorsun?!"

Neva daha çocuktu, masumdu. Zırvaladığından emindim. Gelini olacakmış falan, Cemil Bey o kadar da ilkel değildir herhalde.

"Sen neden defolup gitmiyorsun? Hangi ailenin çocuğusun sen? Bizi rahat bırak..." Diyerek bana üstten bakmaya çalışıyordu. Dengemi sağlamakta zorlansam da gözlerine gözlerimi kırpmadan bakabiliyordum.

Neva ise çocuğun etrafında dönerek tavşanını almaya çalışıyordu. Çocuk tavşanı bir elinden bir eline geçirerek, uzatarak ya da geri çekerek ona vermiyordu.

"Sana söyledim çocuk gibi davranmayı bırakmalısın."

Bu sefer ben hareket ettiğimde "Hoopp!" diyerek hızla uzağa kaçtı. "Almak mı istiyorsun? Sen oynayacaksan sana verebilirim velet." Boynumdaki tüm kasların seğirmesine sebep olan ses tonunu zihnimden söküp atmak istiyordum.

"Ver şunu!" sınırımdaydım.

"O zaman gel de al." Çocuk bir anda kamelyadan atlayıp koşmaya başladı. Neva arkasından çığlık attığında tekrar içimden küfrettim. Bir saniyelik tereddütle değneğimi atarak ve kırık ayağımın üstüne basarak ona yetişmeye çalıştım. Alçının çıkmasına bir hafta vardı ama yine de ince sızı her bastığımda vücuduma yayılıyordu.

Nafile...Koştum...Hem de acı çekerek...Ama yakalayamadım. Yere, ıslak çimenlerin üzerine soluk soluğa oturdum. Yüzümü terleten maskeyi yenilginin yıkıcı darbesiyle sökercesine çıkarttım. Başımı ellerimin arasında alıp soluklanırken çimenlerde adım sesleri duyduğumda kaldırdım.

Koltuk değneğini beraberinde sürükleyerek getiren Neva'nın başı yana doğru eğilmiş bana bakıyordu.

"Neden kovaladın ki? Ayağın kırıkken asla yakalayamazdın."

Dizlerimin üstüne kollarımı dayayıp yüzümün yarısını gömdüğümden sesim kumaşların altında boğuk bir şekilde çıkmıştı. "Çünkü yapmayarak pişman olmak yaparak pişman olmaktan daha kötü hissettirir..."

Neva'nın yüzü söylediklerimi anlamadığını ifade eder gibi bir şekil almıştı. Bense sızlayan ayağımı tutarak 'inşallah tekrar kırılmamıştır' diye düşünüyordum. Neva yanıma, çimenlerin üstüne oturdu. Uzun süren bir sessizlikten sonra ilk konuşan o olmuştu.

"Peluş oyuncağımın olması çocukça mı sence?"

"İleride onun gelini olmayı ister misin?"

Bu iki sorudan sonra ikimiz de aynı anda cevap verdik; "Hayır."

Birbirinden alakasız iki sorunun cevabının bu kadar hızlı ve aynı anda gelmesiyle birbirimize bakıp gülmeye başladık. Neva o zamanlar Halâ çocuk neşesini kaybetmemişti. Güldüğünde gözlerinde ışıklar aynı havai fişekler gibi patlardı. Çok masum ama çok yasak...

Sonra ansızın bileğinde parlayan şeffaf bir lastiğe dizilmiş mavi boncuklu bilekliği çıkartarak bana uzatmıştı.

"Al. Senin olsun."

Suratımı hafifçe büzüştürerek işaret parmağıma bilekliği takmasına izin verdim. Kız bilekliğini ne yapacaktım ki?

"Tavşanını geri getiremedim ama..."

Omuzlarını silkti, "Olsun, ayağın acımıştır."