25. bölüm / 58
MAHFİ MAHFUZ🕊️BÖLÜM 13.4🕊️
Bölümler 58Şu an: 🕊️BÖLÜM 13.4🕊️
- 1 🖤TANITIM🖤649 kelime
- 2 🕊️BÖLÜM 1🕊️2.188 kelime
- 3 🕊️BÖLÜM 2🕊️1.796 kelime
- 4 🕊️BÖLÜM 3.1🕊️1.138 kelime
- 5 🕊️BÖLÜM 3.2🕊️976 kelime
- 6 🕊️BÖLÜM 3.3🕊️1.051 kelime
- 7 🕊️BÖLÜM 4🕊️2.439 kelime
- 8 🕊️BÖLÜM 5.1🕊️963 kelime
- 9 🕊️BÖLÜM 5.2🕊️1.585 kelime
- 10 🕊️BÖLÜM 6.1🕊️603 kelime
- 11 🕊️BÖLÜM 6.2🕊️887 kelime
- 12 🕊️BÖLÜM 6.3🕊️2.179 kelime
- 13 🕊️BÖLÜM 7🕊️1.425 kelime
- 14 🕊️BÖLÜM 8.1🕊️441 kelime
- 15 🕊️BÖLÜM 8.2🕊️815 kelime
- 16 🕊️BÖLÜM 9🕊️2.306 kelime
- 17 🕊️BÖLÜM 10🕊️1.127 kelime
- 18 🕊️BÖLÜM 11.1🕊️866 kelime
- 19 🕊️BÖLÜM 11.2🕊️1.178 kelime
- 20 🕊️BÖLÜM 12.1🕊️1.758 kelime
- 21 🕊️BÖLÜM 12.2🕊️1.123 kelime
- 22 🕊️BÖLÜM 13.1🕊️661 kelime
- 23 🕊️BÖLÜM 13.2🕊️392 kelime
- 24 🕊️BÖLÜM 13.3🕊️610 kelime
- 25 🕊️BÖLÜM 13.4🕊️1.754 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 🕊️BÖLÜM 14.1🕊️947 kelime
- 27 🕊️BÖLÜM 14.2🕊️1.168 kelime
- 28 🕊️BÖLÜM 14.3🕊️870 kelime
- 29 🕊️BÖLÜM 15.1🕊️574 kelime
- 30 🕊️BÖLÜM 15.2🕊️479 kelime
- 31 🕊️BÖLÜM 15.3🕊️249 kelime
- 32 🕊️BÖLÜM 15.4🕊️2.172 kelime
- 33 🕊️BÖLÜM 16.1🕊️437 kelime
- 34 🕊️BÖLÜM 16.2🕊️1.101 kelime
- 35 🕊️BÖLÜM 17.1🕊️223 kelime
- 36 🕊️BÖLÜM 17.2🕊️591 kelime
- 37 🕊️BÖLÜM 17.3🕊️735 kelime
- 38 🕊️BÖLÜM 18.1🕊️496 kelime
- 39 🕊️BÖLÜM 18.2🕊️330 kelime
- 40 🕊️BÖLÜM 18.3🕊️469 kelime
- 41 🕊️BÖLÜM 18.4🕊️700 kelime
- 42 🕊️BÖLÜM 18.5🕊️743 kelime
- 43 🕊️BÖLÜM 19.1🕊️1.567 kelime
- 44 🕊️BÖLÜM 19.2🕊️1.400 kelime
- 45 🕊️BÖLÜM 20.1🕊️899 kelime
- 46 🕊️BÖLÜM 20.2🕊️1.129 kelime
- 47 🕊️BÖLÜM 21.1🕊️1.264 kelime
- 48 🕊️BÖLÜM 21.2🕊️631 kelime
- 49 🕊️BÖLÜM 21.3🕊️630 kelime
- 50 🕊️BÖLÜM 22.1🕊️1.542 kelime
- 51 🕊️BÖLÜM 22.2🕊️413 kelime
- 52 🕊️BÖLÜM 22.3🕊️997 kelime
- 53 🕊️BÖLÜM 23🕊️1.812 kelime
- 54 🕊️BÖLÜM 24.1🕊️1.222 kelime
- 55 🕊️BÖLÜM 24.2🕊️1.004 kelime
- 56 🕊️BÖLÜM 24.3🕊️453 kelime
- 57 🕊️BÖLÜM 24.4🕊️124 kelime
- 58 🕊️BÖLÜM 25 SEZON FİNALİ🕊️988 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
NEVA(02/Beyaz)
Serginin gerçekleştirileceği müzeye geldik. Çok yüksek bir binaydı ve bir labirenti andırıyordu. Serginin başlama saatinden çok önce gelmiştik, son hazırlıkları birlikte yapmak en güvenilir seçenekti.
Serginin yapılacağı ana yer çok geniş ve bembeyazdı. Bu duvarların arasında kamufle olabilirdim. Tabloların bir kısmı asılmış, bir kısmı ise benim fikrimle asılmayı bekliyordu. Ben ne anlardım hâlbuki! Benim aksime Fatih herkesi koordine ediyordu. Organizasyon becerisini tüm gün izleyebileceğimi fark ettim. Fatih yönetmek için doğmuştu. Lider tabiatı tüm aurasına yansıyordu.
O olmasaydı çoktan kafayı yermişim. Günlerce yataktan çıkmayan, yemek yemeyen ben…Şimdi prensesler gibi giyinmiş bir ressam postuna bürünecektim. Günlüğüme her gün yaşadıklarımı yazmaktan elim yoruluyordu ve bu depresyon kraliçesine hiç yakışan bir şey değildi. Kızlar okuduklarında neler düşüneceklerdi acaba? Belki de…Ben hep kalırım…Kalmak istiyor da gibiyim, emin değilim.
Geri kalan tabloların düzenini Fatih ile kararlaştırdık. Zamanın darılmasıyla içimi bir korku sarıverdi. Babam, resmi giyimli adamlarıyla birlikte içeri girdi. İçimdeki felaket tellalı, korkunun kokusunu alarak yüzeye çıktı. Babam, adımları yavaşlayarak durduğunda gözlerime gülümseyerek baktı.
“Döndüğüne sevindim, kızım.” Dedi. Beni (01) sanıyordu. Bu beni yüreklendiriyor gibi olsa da gerçekleri ağzımı açtığımda görebilecektim.
“Hoş geldin, baba… Neredeyse hazırız.”
Fatih’e dudaklarımı ısırarak baktım. Parmaklarıyla dudaklarını çekiştirerek gülümsememi işaret etti. Sabahtan beri yaladığım, ısırıp tükettiğim dudaklarım titreyerek gerildi. Sanırım buna gülümseme diyorlardı.
Sergi zamanına dakikalar kala salon hınca hınç dolmaya başlamıştı. Tahmin ettiğimden çok daha kalabalıktı çünkü ünlü küratörü duyan sergiye akın etmişti. Birçok kişi benim için değil, küratörün dikkatini çekmek için buradaydı. Diğer Neva (01) olsaydı insanları daha iyi analiz edebilirdi.
Julian Varga içeriye arka kapıdan alınmadan önce kalabalıktan uzakta tanışmayı planlamıştık. Az önce Fatih’e gelen anonsa göre Julian Varga, beni bekliyordu. Nefesimi tutup gözlerimi destek ararcasına Fatih’e çevirdim. Bedenimi ilerletmekte zorlanmaya başlamıştım. Fatih’in desteği ise akarsuyun önündeki bir kütüğü harekete geçirmiş gibiydi. Önümdeki düz beyaz kapının ardında beni bekleyen kişiyi düşünmemeye çalıştım ve kapıya davrandım. Fatih arkamda bir gölge gibi belirsiz ama bir zırh kadar yakındı.
Varga, beni gördüğünde ince bıyıkları dudaklarının üstünde titreşti. Bıyıkları sanki yanlışlıkla oraya yerleştirilmişti. Giyimi tam bir sanat eleştirmeninden beklenildiği üzere marjinal bir tarzdaydı. Ekoseli şalvarı ve üstündeki asimetrik kesim gömleğinin sağından solundan zincirler sarkıyordu. Yaşından beklenmedik kadar cesur bir izlenim veriyordu. Ölmekten korkuyor da yaşlanmaya karşı koyuyor gibiydi. Saçında tek bir siyah tel olmaksızın, giyimi 18 yaşındaki serserilere ait bir ambalaj gibiydi.
Önce Fransızca konuştu ama cevap veremediğimi fark edince hemen lisanını değiştirdi. Türkçesi o kadar akıcıydı ki…
“Neva Hanım, tanıştığıma memnun oldum.” Uzattığı elini sıkıp gülümsedim. “O şeref bana ait. Hoş geldiniz, Mösyö Varga…Yolculuğunuz güzel geçmiştir umarım.”
Günlerdir pratik yaptığım cümlelerin uçmadan zihnimde kalmasına ihtiyacım vardı. Ruhunun benden genç olduğunu hissedebiliyordum. Resmen ışık saçıyordu.
“Yolculuk…Çok sıkıcıydı. Umarım bugün beni eğlendirebilirsiniz.”
Flört mü ediyordu yoksa genel tavrı mı buydu anlamamıştım. Yarım dakikadır elimi elinden alamamıştım. Sırtımın ısındığını hissedebiliyordum. Fatih’in vücut ısısı o kadar artmıştı ki arkamda bir kalorifer yanıyor sanacaktım.
“Kalabalık sizi görmek için sabırsızlanıyor. Dilerseniz vakit kaybetmeyelim.”
Fatih suratında hiçbir ifade olmadan konuştu. Varga’nın gözleri, tepemden Fatih’in gözlerini bulmak için epeyce yükseldi. O an hem benim hem de Varga’nın, Fatih’in cüssesine kıyasla fazla narin kaldığımızı fark ettim. Varga, bu soğuk tekliften açıkça memnun kalmasa da elini ellerimden çekti. Asistanına işaret vererek bedenini titizlikle galeriye doğrulttu
Küratör ve asistanının arkasından ilerlerken araya biraz mesafe koydum. Fatih’e kısık sesle;
“Çok gerginsin, küratörü ürküteceksin.”
Gözlerime ölümcül bir bakış attı. Sırtımdaki tüyler bile ürperdi.
“Bugün kemik kırma havamda olmadığıma dua etsin. İhtiyarlara el kaldırmayacağımı bilerek şansını zorlamaz umarım.”
“Senin beni kontrol altında tutman gerekmiyor muydu? Ne ara rol değiştirdik?” Sesim sitemli olsa da alt tonlardaki panik hissediliyordu. Yüzü yumuşadı ve dudakları hafifçe aralandı.
“Haklısın, bir daha olmayacak. Şimdi…Sadece kendine odaklan ve beni bir gölge say.”
Gözümü yoran ışıklar ilişmeye başlamıştı ki Fatih adımlarını yavaşlattı ve beni düşüncelerimle baş başa bıraktı. Sahneye önce Varga çıktı. Ardından ben çıktım. Kalabalık güçlü bir alkışla bizi selamladığında alnımdaki damarları hissedebiliyordum. Peş peşe patlayan flaşlar gözlerimin kısılmasına sebep oldu. Gülümsemeye çalıştım ama kalbim o kadar hızlı atmaya başlamıştı ki ellerim ve yüzüm karıncalandı. Sanki tüm kan kalbimde toplanmış, diğer uzuvlarımdan dehşetle sıyrılmıştı. Hafifçe başımı geriye çevirdim ve Fatih’in karanlığın içindeki parlak, şahin gözlerini gördüm. Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissettim. Elim istemsizce ona doğru seğirdi. Gözleri hemen ellerime indi. Onun da telsizi gerginlikle sıktığını fark ettim.
‘Düşmene izin vermeyeceğim, kendine güven’ dediği güne ait sesi kulaklarımda belirdi. Sanki buzun üstündeydim ve yer ayağımın altında kayıp gidecekti. Korkuyordum.
Varga’nın aksanlı konuşmasıyla önüme döndüm. Kalabalığa bakmamalıydım. Varga’nın söyledikleri zihnime zerre isabet etmiyordu. İsmimi söyleyip bana döndüğünde kafamı hemen kaldırdım. Herkes beni alkışlıyordu. Sakinliğimi koruyup kalabalığa eğilip selam verdim ve kürsüye yürüdüm. Önümde sadece yerel haber kanallarının değil Avrupa’nın bilindik kanallarının da mikrofonları rengarenk sıralanmıştı. Birkaç saniye mikrofonlara baktım ve birini seçip üstüne hafifçe vurdum.
“Öncelikle değerli misafirlerimiz hepiniz hoş geldiniz. Sağlık problemlerimden dolayı kalabalıkların içinde bulunamadığım halde beni unutmayıp sergime katıldınız. Çocukluktan beri ressam olmak tek amacımdı.”
Kalbimden düzensiz birkaç atışı durdurdu beni. Flaşlar suratıma patlarken boğazım düğümlendi. Gözlerim yaşarmaya başladığında kendime mâni olamadım.
“Bu-bugün…Benim hayatımın dönüm noktalarından biri. Rahmetli annemi onurlandırmam için önemli bir fırsat. Ve bu fırsatı bana veren sayın Julian Varga’ya içtenlikle minnettarlığımı sunuyorum.”
Alkışlar yükselirken derin bir nefes alıp mola verdim. Annemden bahsetmem basın için büyük bir malzemeydi ve istediklerini onlara vermiştim. Kürsüden inmeden önce normalde konuşma metnimde olmayan bir şeyi eklemek fikri beni rahatsız etmeye başladı. Herkes konuşmamın bittiğini zannederlerken dudaklarım bir cesaretle açıldı.
“Sergimin adı ‘yansımalar’…Bugün hepiniz tablolarda farklı şeyler göreceksiniz çünkü herkes kendi içindeki yansımaları görecek. Umarım bu yansımalar sizi üzmez… Bana bu konuda ilham ve güç veren…” yutkundum. Söyle gitsin Neva!
“O özel kişiye, kaygan zeminde ellerimden tuttuğu için ve beni o buzun yansımasında korkularımla yüzleştirdiği için teşekkür ederim. Elini tutan birisinin olması…Çok güzel…”
Son cümlemle sol gözümden bir damla yaş tebessüm eden dudaklarıma indi ve ben başımla kameraları, basın mensuplarını selamlayarak kürsüden indim. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Dönüp Fatih’e bakmamak için zor duruyordum ama bakmaya da ufacık cesaretim yoktu.
Sergi açılışı süratle gerçekleşmişti. Varga ile tabloları teker teker dolaşıyorduk. Neva’nın (01) günlüğe tuttuğu notlar ile tablolar hakkında konuşmaya, pot kırmamaya çalışıyordum ama Varga’nın kullandığı sanat terimlerine hâkim olmadığım belli oluyordu. Fatih’in dediği gibi yuvarlak cevaplar vermeyi deniyordum. Kürsüye çıktığımdan beri Fatih ortada yoktu. Gerçekten gölge olup buharlaşmıştı. Konuşmamda ondan bahsettiğimi duymuş muydu? Duyduğu için mi ortalıktan kaybolmuştu? Üşüyordum. Bildiğin ruhum ayaza çekiyordu. Neredesin?
"Şu tablodaki impasto tabakası o kadar kalın ki... Acını fiziksel bir ağırlık gibi tuvale bırakmışsın. Buradaki plastik değerler üzerine konuşmalıyız. Hangi kuramsal çerçeveye oturtuyorsun bu öfkeyi?"
Küratör konuşuyordu ama kulaklarım uğuldamaya ve küratörün sesi suyun derinliklerinden geliyor gibi boğuklaşmaya başlıyordu. Yanımdaki masadan güç alarak kendime gelmeye çalıştım.
"Bunu açıklamak, resmin gizemini bozar gibi geliyor." Sesim, titrek dudaklarımdan yankılanarak çıktı. Kaçmam lazımdı. Birileri beni buradan çıkarsın.
Ben zihnimle savaşırken küratör hevesle konuşup yorumlarını yapıyordu: "Bu ekspresyonist fırça darbeleri... Gerçekten büyüleyici. Söylesene, bu kompozisyonu kurgularken—"
Sözler havada kurşun gibi çarpışıyor, üstüme üstüme geliyordu. Görüşüm daralmaya başlamıştı…Her şeyi sanki dar bir tünelden görmeye başladım. Elimdeki içecek bardağından bir yudum aldım. Gözlerimi kapatsam da tablolardaki renkler ve şekiller siyah göz kapağımda bir iz şeklinde hareket ediyorlardı.
Ellerim kontrolden çıktı ve elimdeki meşrubat bardağına orantısız güç uyguladığımı, bardaktan gelen çatırdama sesiyle idrak edebildim. Bardak zaten ince bir camdan yapılma olduğu için ağız kısmı hemencecik kırılıp avcuma saplanıvermişti. Avucumdan ince bir çizgiyle bileğime akan kanı gördüğümde zaman benim için durdu. Tam olarak film koptu dediğim anda arkamdan bir karartı önüme atıldı.
Önümdeki masaya doğru sendeleyen birisini gördüm. Masayla beraber yere yuvarlanmış, üstü başı meşrubat olan kişiyi seçemeyecek kadar sersemlemiştim. Hep bir ağızdan bir grup kadının haykırışlarını duydum.
“Elbisem! Mahvoldu!”
“Affedersiniz Hanım Efendi, bugün sakarlığım üstümde.”
Sesi duyar duymaz uyuşan bedenim durakladı; Fatih’in sesi…
Bir sürü görevli ve tüm kalabalık dağılan masaya odaklanmıştı. Cıyaklayan kadını sakinleştirmek için efor sarf ediyorlardı. O hengamenin içinde gözlerimi kocaman açarak Fatih’i aradım. Ama onun çoktan yanı başımda olduğunu sıcacık elini belimin boşluğunda hisseder hissetmez ayırt edebildim. Ardından sıcak nefesi kulağımı gıdıkladı;
“Şimdi kimse sana bakmazken buradan gitme vakti. İyi idare ettin, gerisini bana bırak.” Ona dönüp yüzünü görmek istediğim an belimdeki eliyle beni döndürdü. Sanatçıların hazırlandığı kişisel odalara bağlanan koridora doğru beni itti.
“Üzgünüm, birazdan yanında olacağım. Şimdi…Gözlerden uzağa kaç. Mor kapılı kulise.”
Fatih’in yüzünü görmeden sadece sesini duymak bile titreyen bacaklarıma bir güç verdiğini hissediyordum. Bahsettiği kulisi ararken biraz olsun nefes alabilmeye başlamıştım. Mor kapı ve üstünde “Kulis” yazıyordu yani. Kapıyı açıp halâ içimdeki titremeyle kendimi içeri attım.
İçinde bir sürü kutunun dizildiği bir depodan farksızdı. Eski kırık bir ayna, borular, tesisat malzemeleri ve bir düzine su şişesi… Kutuların birisinin üstüne temkinli bir şekilde oturup elimi deli gibi atan kalbime götürdüm. Alnımdaki terlere saçım yapışmıştı. Halâ kendime gelemiyordum. Gerçekten kaçmam sorun değil miydi? Orada bayılıp rezil olmam daha büyük bir problem olurdu.
Aradan bir dakika bile geçmeden kapı açıldı ve Fatih üstü başı batmış bir şekilde içeriye girdi. Kapıyı hemen kapıyı ardından kapatıp kilitledi. Ben rezil olmayım diye kendini rezil etmişti. Ama kendisinden ziyade benim için canı sıkkın gibiydi. Ya da her neyse…Garip, çökkün bir hava vardı üzerinde.
İlk yaptığı şey kanayan avcumu eline alıp gergin bir şekilde incelemek oldu. Burun delikleri fark edilir derecede genişleyip daralıyordu.
“Delirdin mi sen? Küçük ama derin gözüküyor. Hastaneye gitmeliyiz.”
Saniyeler içinde elbisemden bir parça yırtıp avucuma sıkıca sardı. Kesiğin keskin sızını şimdi ayırt etmeye başlamıştım. Tam karşımda durmadan hemen önce su şişelerinden birisini açtı ve bana uzattı. İstikrarsız ellerimle şişeyi dudağıma götürdüm ve iki yudumu bile zor içtim.
Fatih yüzüme bakmakta zorlanıyordu. Şu an hiç profesyonel durmuyordu. Benim aptal gözlerim yine bana ihanet etti ve yaşarmaya başladı. Dudaklarım aşağı doğru büküldü.
“Bu kadar uzun süre nereye kayboldun?”
Fatih odanın tavanını izlerken ne diyeceğini düşünüyor gibiydi. Ben ise duygularımı bastıramıyordum. Ona karşı içimde büyüyen bir gerilim peydah olmaya başladı.
“Ellerimi tuttuğun için teşekkür ettiğim diye mi tüm bunlar? Karşılıksız hislerimin bedeli mi?”
Yanaklarımdan taşıp elbisemin yakasını ve eteğini ıslatan göz yaşlarımla sesim yükseldi. Neden ben…Hiç sevilemezdim? Vebalı mıydım ben? Ne zaman ümitlensem içimdeki bu değersizlik, ‘saçmalama sen sevilemezsin’ der gibi yerin dibine sokuyordu. O yüzden depresyondaydım ve ümitsizliği seçiyordum. Çünkü ümitsiz olursam bir kere ölürdüm. Direkt ölürdüm; ümitlenirsem sürünerek ölürdüm. Hem de defalarca kez…
Sarsıntılarım artıyordu. Günlüğüm…Günlüğüme yazmalıydım…Hissettiklerimi yazmalıydım. İçimde bu sefer değersizlik hissi değil, yoğun bir hayal kırıklığı vardı. Ve felaket bir öfke kasırgasına dönmek üzereydi. Kokusunu alabiliyordum. Sağanak öncesi toprak kokusunu.
Fatih kutulardan birini tekmeledi ve bana dönüp süratle yaklaştı.
“Dinle beni, merak ediyorsan söyleyeyim; kayboldum çünkü söylediklerine nasıl tepki vereceğimi bilemedim. Ama seni asla bırakmadım. Sadece her zaman olduğumdan daha uzakta izledim.”
“Peki ya karşılıksız hislerim?” Sorma Neva, sorma! Neden defalarca ölmeyi tercih ediyordum ki!
Göz kapakları titredi, bakışları bir nefes alışı uzaklığındaki dudaklarıma indi. Söyledim, hüzün…Hüzün vardı bakışlarında. Asla sebebini anlayamadığım o hüzün beni kahrediyordu. Bana acıyor muydu? Yoksa incitmekten mi korkuyordu?
“Karşılık veremem. Sebebini sorma Neva, canımı al ama sebebini sorma.”
Bölüm etkileşimi
