37. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗3.4🔗

Damly D.

|Ayçıl Büke Karahanlı|

Sevgili Bükem'e

Bükem, güzelim, nasılsın?

Bu satırları yazarken çok düşündüm boşluktayken bakışlarım. Acaba kafası bu kadar doluyken onu birde yazdıklarımla bunaltır mıyım, diye. Sonra da düşünmekten vazgeçerek içimdekileri kaleme döktüm.

Seni uzunca yazarak bunaltmamak için kısa kesmek istiyorum ama bir o kadar da uzun uzun yazıp, senden de uzun uzun yazmanı beklemek. Ama yapamıyorum. Tıpkı senin masumiyetini kanıtlayamadığım gibi...

Daha ayrılalı bir hafta oldu ama seni o kadar çok özledim ki, kaleme dökmek imkansız. Kalbimde öyle bir sızı var ki, ela gözlerini göremedikçe geçmeyecek türden. Nefes almak çok zor geliyor ve kokunu solumadıkça alamayacakmışım gibi.

Büke, burada herkes senin bir vatan haini olmadığını ispatlamak için araştırmalar yapılıyor ve en yakın zamanda kanıtlayacağızda.

Güzelim, ben senin o son bakışını gördüm, sanki kabullenmişsin gibi. Sakın, sakın kabullenme. Kurtulacaksın, yine time geri dönecek ve son hız görevlere çıkmaya devam edeceğiz. İnan buna, ben de inandım.

Eğer sende bana yazmak istersen yaz, içindekilerini ve varsa orayla ilgili memnuniyetsizlikleri dök. Elimden geldiğince halletmeye çalışacağım.

Benden bu kadar, hem kağıt bitti hem de binevi söyleyeceklerim. Bunaltmak istemem ama senin de geri dönüş yapmanı isterim. Olur da bana yazmak istersen yazdığın mektubu sizin hücrenin önlerinde olan gardiyana, Yüzbaşı Pusu için olduğunu söyle, o bana bir şekilde ulaştırır.

En yakın zamanda görüşeceğiz...

Pusu

Ne düşüneceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. İçimde bir şeyler parçalanmıştı birkaç hafta önce. Geçen hafta belki de son kez özgür bir şekilde gülmüştüm. Buradan hukuki yollarla bir daha asla çıkarmayacağım aşikârdı, zira müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmıştım. Hak etmiş miydim? Hayır.

Yine de elimden bir şey gelmiyordu. Olmuş ve ölmüşün çaresinden gelinmezdi nihayetinde. Hakkımı hukuki yollarla aramayacaktım, bu yolda tek başımaydım, maalesef ne devletim yanımdaydı, ne de dostlarım. Hayır onlar suçlu değildi, benim en baştan beri suçladığım kişi öz babamdı.

Mektubu yanımda duran zarfa koyarak yastığımın altına sıkıştırdım ve ayaklanarak minik tezgaha ilerledim. Kaldığım odada mini bir tezgahta vardı.

Kapalı cezaevinden içeri girdiğimde hemen bir koğuşa alınacağımı düşünmüştüm ama hiçbir şey düşündüğüm gibi olmamıştı. İlk önce saatlerce tek başıma fazlasıyla soğuk ve karanlık bir yerde beklemiş, daha sonra görevlilerin resmen sürüklemesiyle bu koğuşa alınmıştım. Burada normal hapisanedeki gibi on ve üzeri kişilik koğuşlarda değil, iki ya da üç kişilik koğuşlarda kalıyorduk. Ve pek tabii ki benim de bir koğuş arkadaşım vardı.

Kadın farklıydı. En temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında ranzasından inmiyor, hatta avluya bile çıkmıyordu. Açıkçası takılmıyordum, beni rahatsız etmemesi işime bile geliyordu hatta.

Çeşmeyi açarak kendime bir bardak su doldurdum ama o kadar dalmıştım ki bardağın taşmaya başladığını biraz geç fark ettim. Baygın gözlerle elimdeki suya bakmaya devam ederken su içmek istemediğimden olsa gerek içmeden yeniden tezgaha bıraktım.

Gün geçtikçe davranışlarım anormal bir hal alıyordu fakat ne yazık ki bu beni korkutmuyordu. Yatağıma geri dönecekken bakışlarım açılan sürgülü demir kapının açılma sesini duyduğumda oraya kaydı ve adımlarım duraksadı. Kahvaltıyı yaklaşık bir saat önce yaptığımıza göre ya avlu saati gelmişti ya da başka bir şey.

İçeriye giren kadın gardiyan sert bakışlarını odanın içinde gezdirdi. Birkaç saniye gelmeyeceğini bildiği ranzanın üst katındaki kadına bakarak en sonunda bakışlarını bana dikti. "Avluya çıkma zamanı." dedi. Avluya çıkacaktım çünkü bu boğuk odada kaldıkça ömrüm kısalıyor gibi hissediyordum.

Gardiyan bakışlarını üst kattaki kadına kaydırarak tiksiniyormuş gibi baktı. "Sen gelme zaten, çürü o yatakta." Kadın karşılık vermedi.

Gardiyan daha fazla oylanmadan kapıyı kapattı ve beni önüne alarak ilerlemeye başladı. Hızlı adımlarla koridorda ilerlerken bir yandan da koridorun iki tarafından uzanan kapıları inceliyordum. Tüm bu kapıların arkasındaki odalarda en ağır suçları işlemiş kadınlar kalıyordu. Ve pek tabii ki aralarında benim aksime gerçek vatan hainleri de vardı.

Avlunun açık kapısından çıkarak etrafa kısaca bir göz attım. Bugün her zamankinden daha kalabalıktı fakat fazla takılmadım. Bu saatte çıkacak olan neredeyse tüm mahkumlar avludaydı fakat benim kaldığım odanın başında bekleyen gardiyan o kadar yavaş ve hantaldı ki, herkesten sonra çıkmamız pek olağandı.

Sert bir nefes vererek avlunun en tenha yerine ilerledim. Buraya dördüncü gelişimdi ve her zaman farklı yerlerde durduyordum. Herkesi inceliyordum çünkü elbet birgün işe yarayacağından adım kadar emindim.

Birinin sessizce yanımda belirdiğini hissettiğimde bakışlarımı ilk olarak bize bakmadıklarından emin olmak için gardiyanlarda, daha sonra da yanımdaki kadında gezdirdim. Gardiyanlara asla güvenmiyordum, zira normal olan en ufak bir hareketimizi sırf biz ceza alalım diye çarptırabilecek kapasitedeydi hepsi.

Yanımdaki kadını baştan aşağı süzdüm. Buradaki herkesten daha bakımlı olduğu kendisinden gelen ve kalite kokan parfümünden bile belli oluyordu. Platin sarısı ile boyamış ve küt kestirmiş olduğu saçlarını ise yine pahalı ve keratin etkili şampuanla yıkadığı belli oluyordu. Beyaz teni pürüzsüzdü. Açık kahve gözleri cam gibi, burnu küçük ve dudakları dolgu yapıldığı hafiften belli olacak şekilde dolgundu. Kum saati denilebilecek doksan-altmış-doksan fiziğini ise pahalı markaların ürünleriyle taçlandırmıştı. Kadın diğer hiçbir mahkuma benzemiyordu ve güneş gibi parlayarak adeta ben buradayım, diyordu.

Sarışın kadının yanımdaki varlığını sorgularcasına ona kaşlarımı çatarak baktım. Dış görünüşü asla buraya aitmiş gibi durmuyor, yaydığı ışıkla çok dikkat çekiyordu.

"Adın ne?" Sorusuna yanıt vermedim.

"Seni ilgilendirmez." Onu terslemiş olmamı üstüne alınmamış, aksine dudağının kenarı yukarı kavislenmişti.

"Sakin ol, asker. Sadece ismini sorduk." Asker mi? Asker olduğumu nereden biliyordu. Bunu buradaki tek bir kişiye dahi söylememiştim. Onun nasıl haberi olmuştu? Üstelik bu kadını burada ilk defa görüyordum.

"Asker falan değilim ben." Yalan söylemiyordum, artık asker falan değildim.

"Değil misin?" Dudaklarından sessiz ve zarafetine uyan bir kıkırtı döküldü. "Aslından doğru söylüyorsun, ihraç edilmiştin sen, değil mi?" Bakışlarını etrafta gezdirdi. "Neden ihraç edilmiştin sen?" Dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. Bunları nasıl öğrenmişti? Beni buraya getiren askerlerden mi, yoksa askerlerden öğrenen meraklı gardiyanlardan mı?

"Bana bak," dedim kendisinin sakin tavırlarının aksine hiçte yumuşak olmayan bir ifadeyle. "Bunları bir kişiden daha duyarsam, seni bu avluya gömerim. Duydun mu beni?!" Bağırmıyordum ama bağırsam ancak bu kadar etkili olurdum.

Sanırım ciddiyetimi nihayetinde algılamış olmalı ki onun da bakışlarında bir sertlik oluşmuştu. "Ben de senin zeki olduğunu düşünmüştüm, eğer birilerinin bunları öğrenmesini isteseydim şu anda bu avludaki herkes bir vatan haini olduğun için seni avlunun ortasında dövüyor olurdu. Bilirsin, bizde hainlik affedeceğimiz türden bir şey değil."

Salak değildim, gerçekten de istese sonuçlarına katlanacak dahi olsa buradaki herkese benim bir vatan hainliğinden içeri girdiğimi duyurabilirdi. Bunu benden korktuğu için yapmıyor olamazdı çünkü şu anda bile duyursa akşama buradan leşim çıkabilirdi. Bunu yapmaları zor olmazdı. Benden nefret eden gardiyanıma para vererek bile yaptırmaya çalışabilirlerdi.

Neden duyurmuyordu o halde?

"Sadede gel." dedim sıkkın bir tavırla. Ne istediğini direkt olarak dile getirse iyi olurdu. Canım sıkılmaya başlamıştı.

"Buradan çıkacağız, üçümüzde." Ne?

"Ne?" Benimle kafa mı buluyordu bu kadın? Duyduklarıma inananımıyordum çünkü şu anda adını dahi bilmediğim bir kadın bana buradan kurtulacağımızı söylüyordu. İmkansızdı. Ben buradan ancak bir şekilde kurtulurdum ama o da bana yakışmazdı. Gururum ayaklar altına serilmiş olurdu.

"Anlamayacak bir tarafı yok. Sence benim gibi mükemmel bir kadının kapalı bir ceza evinde işi olabilir mi? Üstelik zekam sağ olsun yaptığım işleri bir defa bile polislere yakalatmamışken." Ne diyordu bu kadın ben hâlâ anlamıyordum. Kafam allak bullak olmuştu doğrusu.

"Kimsin sen?" En başında sormam gereken soruyu dile döktüm.

Kadın önüne gelen bir tutam sarı saçını usulca kulağının arkasına sıkıştırarak omuzlarını dikleştirdi. "Ben Zara." Asıl sorduğum şey ismi değildi ve o da bunun fazlasıyla farkındaydı. Salak olmadığı aşikârdı, ne kadar aptal bir sarışını oynayacak kapasitede olduğu belli de olsa da.

"Kimsin sen?" Ses tonum biraz öncekinden daha sabırsızdı. Kimdi bu?

Ne söyleyecekti bilmiyorum ama gardiyanların zamanın bittiğine dair olan seslenişlerini duyduğumuzda dudaklarını birbirine bastırdı. Önce bakışlarını etrafta gezdirdi ve gardiyanların bakışlarının üzerimizde olmadığına kanaat getirdiğinde sadece birkaç kelime fısıldadı.

"Yarınki avlu çıkışında anlatacağım, her şeyi." Kafam allak bullak olmuş durumdayken benden uzaklaştı. Gardiyanların sesini daha fazla duymamak için ben de ilerledim.

Gardiyanın odanın kapısını açmasıyla içeri adımladım. Arkamdan kapının kapanma sesini duyarken bakışlarım odanın minik penceresinde, boş olan avluya bakıyordum.

Sonunda bir sonraki güne geçiş yapmıştık. Günlerden perşembeydi ve sabahtan beri yağmur aralıklarla atıştırıyordu.

O kadın aklımda o kadar çok soru işareti bırakmıştı ki, akıl sır erdirmek mümkün değildi. Bana buradan üçmüzün kurtulacağını söylüyordu ama, nasıl, kiminle gibi daha bir çok soru aklımı bulandırıyordu. Hatta bu üç günün çoğunu bu gibi şeyleri kafamda kurarak ve Bir İdam Mahkumunun Son Günü kitabını okuyarak geçirmiştim. Çoğu kısmını unuttuğum için baştan başlamaya karar vermiştim fakat geçen seferki gibi sonunu merak etmiyordum. İlk okuduğumda çok merak etmiştim fakat bitirememiştim. Bu sefer bitirecektim fakat sonunu o kadar da çok merak etmiyordum. Çünkü kitabın başından belirlenen o sonu tahmin etmek basitti.

Bu üç gün içerisinde öyle önemli bir şey olmamıştı. Pusu'dan mektup gelmemişti ki gelmesini de beklemedim. Umudum yerlerdeyken beni uçuruma sürükleyecek umutlara ihtiyacım yoktu şu zamanlarda. Benim gerçeklere ihtiyacım vardı ki bu gerçekler umudun getirisi olacak şeyler değildi.

Sekiz metre kareden ibaret olan odayı dakikalardır turlayıp duruyordum ve zaman geçmek bilmiyordu. Bu neredeyse yalnız olduğum hapishane odasının en kötü özelliği buydu: zaman geçmiyordu.

Sonunda akrep saat on ikiyi gösterdiğinde ayaklandım. Kapı daha aralanmadan dibine yürüdüm fakat tam o anda arkamda bir bedenin varlığını hissettim. Ürktüm ama tepki vermedim. Kapının açılmasıyla birlikte gardiyan şaşkın bakışlarını arkamdaki kadında gezdirdi. Ben bugünü de sayarsak sekizinci kez avluya çıkacaktım ve ilk defa oda arkadaşımın çıktığına şahit oluyordum. Gardiyanın mimiklerine bakılırsa benden önce de avluya çıkmıyordu.

"Hayırdır? Çürümemek için çıkmaya mı karar verdin?"

Kadın, gardiyana karşılık vermeye tenezzül etmedi. Cevap vermeyeceğini anlayan gardiyan ise bizi önüne alarak kapıyı kapattı ve koridorun sonundaki avlu kapısına ilerlemeye başladık. Biz dışında birileri de teker teker odalardan çıkarak yanlarındaki ile sohbet eşliğinde avluya çıkıyordu.

İçimde heyecan vardı. Bu bir saat içerisinde her şeyi öğrenecektim. Buradan kurtulma ihtimalim vardı ve bunu öğrenmeme çok az kalmıştı.

Avluya çıktığımız anda gardiyan ve koğuş arkadaşımdan uzaklaşarak dün o kadınla konuştuğumuz tenha köşeye ilerlemeye başladım. Bakışlarım herhangi bir şekilde etrafta gezinmeye devam ederken köşeye ulaşmıştım. Sırtımı soğuk duvara yaslayarak bakışlarımla sarışın kadını aradım ama göremedim.

Sert bir nefes vererek başımı öne düşürdüğümde sakin olmak için kendimi içten içe telkin ettim ama bu pekte mümkün değildi. Ensemde soğuk terler hissediyordum hatta. Dün böyle değildi. Bu kadar heyecanlanmamıştım ama şimdi olacak iş olsaydı kadının adını bağırırdım.

"Ne o? Birileri beni mi arıyor?" Yanımda duyduğum kadın sesiyle ne zaman kapandığını fark etmediğim göz kapaklarımı araladım. Fakat gördüklerimle şaşkınlıktan dilimi ısırdım. Gerçekten mi? Üçüncü kişi dediği benim koğuş arkadaşım mı?

Kaşlarımı çatarak pespembe saçları olan kadına baktım. Benim ona sert bakışlarımın aksine o bana dümdüz bir ifadeyle bakıyordu. Hiç şaşkın değildi, demek ki önceden biliyordu beni. Hiç belli etmemişti.

"Üçüncü kişi sen misin?" diye sordum bakışlarımı direkt olarak yeşil gözlerine dikerek. İlk birkaç saniye cevap vermek yerine dümdüz bakışlarını sürdürmeye devam etti. En sonunda başıyla onayladı.

Aramıza birkaç dakikalık bir sessizlik düştüğünde dışarıya belli etmesem de içten içe meraktan çatlamak üzereydim. Bu yüzden daha fazla beklememek adına boğazımı temizleyerek söze atıldım. "Artık dün söylediğin gibi her şeyi anlatır mısın? Baştan sona, her şeyi." dedim Zara denen sarışın kadına yönelip son söylediklerimin üzerine basarak.

Zara iç çekerek başıyla beni onayladı. Bakışlarını kısa bir an etrafta gezdirerek nihayetinde söze atıldı. "Ben Zara, daha doğrusu kod adım Zara." Kod adım derken? Yoksa o da mı bir Delta Askeriydi?

"Aklındaki soruyu tahmin edebiliyorum. Hayır, bir Delta Askeri değilim. Ne olduğumu söyleme gereksinimi duymuyorum, gerek yok." Devamını getirmesine izin vermeden sözünü kestim. "Ne demek gerek yok? Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?" Hiddetle sorduklarım daha önce sesini hiç duymadığım koğuş arkadaşımın konuşmasına neden oldu.

"Sakin ol ve sözünü bitirmesini bekle." Alnımda bir yarık oluştu ama onu dinledim ve Zara'nın söylediklerini dikkatle dinlemeye devam ettim.

"Biri var, kendisinin kim olduğunu bilmeni istemeyen biri ve seni buradan," Kısa bir an duraksadı ve gözlerini devirdi. "Bu hapisaneden kurtarmamızı emretti." Kafam ciddi manada allak bullak olmuştu ve hiçbir şey anlamadım. Daha doğrusu anlattıkları hikaye gibiydi. İnandırıcı gelmiyordu.

Yine de hikayesini anlatması için ona müsaade verdim ve sessizce dinlemeye devam ettim.

"Bu kadar." Ne demek bu kadar? Yaptıkları tek açıklama buydu ve onlara inanacağımı mı düşünüyorlardı? Açıkçası çok beklerlerdi çünkü bu dediklerine tabii ki inanmamıştım.

"Ne demek bu kadar?" dedim kısık bir sesle. Kimsenin bizi duymasına gerek yoktu çünkü. "Adam akıllı bir açıklama bile yapmadınız ama size inanmamı istiyorsunuz, yanlış mı anladım?" Koğuş arkadaşımın dudağının kenarı yukarı kavislendi ve Zara denen kadın yerine kendisi cevap verdi.

"Aynen öyle, doğru anlamışsın." Bu bir şakaydı, değil mi? Benimle dalga geçiyorlardı. Zira başka bir açıklaması olamazdı bu anlattıklarının.

"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?" Sesim biraz yüksek çıkmıştı ve bu benim umurumda olmasa da ikisinin kaşlarını çatmasına neden olmuştu.

"Sesini kıs." Onlar kimdi ki ben onlardan emir alacaktım?

"Kısmıyorum!" dedim sertçe. Daha sonra derin bir nefes alarak rezil olmamak adına sesimin desibelini az da olsa düşürdüm. "Gelmişsiniz benim buradan kurtulmama yardım edeceğinizi söylüyorsunuz. Nedeni? Biri istemiş. Allah Allah, sağır adama anlatsan inanmaz." Hiddetle söylediklerime tam sarışın kadın cevap vercekken, koğuş arkadaşım söze atladı.

"Yalnız sağır bir adam anlattığımız hiçbir şeyi duymaz." Hayır ben çıldıracaktım burada. En acilinden bu ikiliden en uzak yere gidip sakinleşmem lazımdı benim.

"İnanmak zorunda değilsin," dedi sarışın kadın tam olarak bir ciddiyete bürünerek. "Ama başka çaren yok." Başını hafif bir açıyla yana eğdi. "Var mı? Başka bir şekilde buradan kurtulabileceğini mi sanıyorsun? Yoksa dışarıdakilerin kısa bir sürede masumiyetini kanıtlayabileceğini mi?" Başını imkansız olduğunu anlatır tarzda iki yana salladı. "Bize inanmaktan başka çaren yok." dedi bir kez daha.

Ne diyeceğimi bilmiyordum. Derin bir nefes alıp verdim. Sakin olmam ve sakin kafayla düşünmem gerekiyordu. Kafam bu iki kadının dedikleri yüzünden allak bullak olmuştu.

Diyelim ki dedikleri doğruydu. O zaman benim buradan kurtarılmamı isteyen kişi kimdi. Kim olabilirdi ve tanıyor muydum?

Farz ediyorum ki her şey doğru, herhangi biri beni kurtarmak istedi. İllegal yollarla buradan kaçtım. Sonra ne olacaktı? Pusu, Boncuk, annem, arkadaşlarım... Bir daha onları nasıl görebilirdim ki? Tamam, buradayken de ayda yılda bir görebilecek, belki de öldüklerinde cenazelerine gidemeyecektim.

Kalbimdeki ağırlık git gide artarken sessizce fısıldadım. "Zamana ihtiyacım var, düşüneceğim." İkili beni onayladı, yanımdan uzaklaşırken bakışlarım mavi gökyüzüne kaydı. Dudaklarımın titremesine engel olmak için birbirne bastırırken gözümden bir damla yaş süzüldü.

"Sana ihtiyacım var." Olduğum yere çöktüm ve sanki beni gökyüzünden sevdiğim adam izliyormuş gibi oraya baktım. Şu anda her şeyden çok onun beni kollarının arasına almasına ihtiyacım vardı. Her şeyden çok...

"Sence kız kabul edecek mi?" Yanında duran dostunun sorusu, Zara'nın dudaklarının usulca kıvrılmasına neden oldu. Yanındaki kadına kendinden emin bir bakış atarak sorusuna cevap verdi.

"Tabii ki kabul edecek, başka şansı mı var?" Kadın onu başıyla onayladı ve önüne gelen pembe saçlarından kurtulmak için yarısını yukarıdan topladı.

"Bence de kabul edecek fakat sadece başka çaresi olmadığı için değil." Etrafına kısaca bir göz atarak sert bir soluk bıraktı. "Zeki, fazlasıyla zeki bir kadın. Patronun dediğinden de fazla." Bakışlarını arkadaşına çevirdi. "Sen konuşurken mimiklerinden tut, nefes alış hızına kadar her şeyini inceledi. Yalan söylemediğimizin farkında."

"Öyle." diye onayladı onu Zara.

"Fakat bunu herkesten saklayacağına emin değilim. Ona mektup geldi dün," Bakışlarını tam karşılarında, yerde bağdaş kurarak oturmuş olan Ayçıl'a çevirdi. Kendilerinin üzerinde olan ela gözlere dikkatle baktı. "Pusu diye birinden. Patron böyle birinden bahsetmedi fakat sevgilisi olduğundan eminim. Üstelik Ayçıl'ın masumiyetiyle ilgili yakınıyordu. Bu da demek oluyor ki Pusu denen adam, Ayçıl'ın terörist olmadığını biliyor."

Zara birkaç saniye düşündü. Evet, patron onlara böyle birinin varlığından bahsetmemişti. "Bugün patrona bunu haber vereceğiz." diye arkadaşına yapmaları gereken şeyi söyledi, Zara.

"Belki de daha erkendir."

"Beklemeye gerek yok, Nadia," Sertçe konuşmaya devam etti. "Patronun söylediklerinin dışına çıkmayacağız, dediğini yapacak ve en ufak şeyleri dahi oraya aktarıcağız." Kaşlarının çattı ve taviz vermeyen bir tavırla sözlerine devam etti. "Başka bir ihtimali göz önünden geçirme." Son söyledikleri uyarı niteliğindeydi ve Nadia bu uyarıyı çok net anlamıştı.

"Haklısın." diye mırıldandı ağzının içinde.

"Öyleyim, şimdi git ve bu öğrendiğini daha fazla gecikmeden mekana haber et." Nadia gülümsedi ve koluyla sarışın arkadaşını dürttü.

"Sakin ol Zara, bu görev başarıyla sonuçlanacak ve hiçbir pürüz çıkmayacak. Bundan emin ol." Söyledikleri alaylı bir tavırla olsa dahi kendinden emindi. Bir defa yaptıkları hatayı ikinci kez tekrarlama gibi bir lüksleri yoktu. Hatta onların hata yapma gibi bir şansları da yoktu.

"Hâlâ bize bakıyor." diye mırıldandı dakikalar sonra, Nadia. Bakışları direkt olarak kendilerinin üzerinden bir defa bile ayrılmayan gözlerdeydi.

"Karar vermeye çalışıyor. Üstelik en başında verdiği karar bakışlarından dahi anlaşılıyorken."
________________