35. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗3.2🔗
______________________
Mutluluk nedir diye sorsalar şu anı anlatırdım onlara. İçimdeki tarifsiz his, kalbimin maratondaymışım gibi atışı ve dudaklarımın üzerindeki dudaklar... Öyle eşsizdi ki. Anlatılmaz yaşanır dediklerindendi hatta.
Sevdiğim adamın hayatta olduğunu elimin altında atan kalple hissederken huzuru nefes almadan soluyordum. Bir elim hâlâ yaşadığını kendime hatırlatmak istercesine hızla atan kalbinin üzerinden çekilmezken, diğer elim yanağında, yirmi bir gündür jilet yüzü görmemiş olan sakallı yanağını okşuyordu. Kasti yaptığım bir şey değildi bu. Elim kendiliğinden iç güdülerimle gitmişti.
Nefeslerimiz kesilene kadar birbirimizi öperken bu anın bitmesini ikimizde hiç istemiyorduk. Yine de irademi sonuna kadar kullanarak zar zor dudaklarımı dudaklarından kopardım ve aramıza azda olsa bir mesafe koydum. Göğüs kafeslerimiz aldığımız derin nefeslerde birbirine değerken kendi kalplerimizin atış seslerini işitiyorduk.
Bakışlarındaki ifadeye anlam veremezken onun gözlerinin buğulundağını fark ettim. Duygulanmıştı. Ona, onu sevdiğimi söyelemem sadece benim için çok özel değildi anlaşılan.
Bakışlarım yeniden dudaklarını bulurken dişlerimi alt dudağıma geçirdim. Şu anda onu öpmeyi her şeyden çok istiyordum ama bir o kadarda utanıyordum. Zaten dışarıda hava soğukta olsa biz alev alev yanıyorduk ve yanaklarım kızarmıştı. Her geçen saniye daha da kızarıyor gibi hissediyordum üstelik.
"Büke'm," diye fısıldadı bir elini yüzümden çekip diğerini yerinde bırakırken. Gözlerindeki buğuyla bana bakması nefesimi kesecekti. "Çok güzelsin, çok." Gözlerim kapanırken kendime daha fazla direnmedim ve nefsime yenilerek dudaklarımızı yeniden birleştirdim. Öpüşü başlatan o olurken içimden bir ses onunda gözlerini kapadığını söylüyordu.
Sanki şu anda bir bulutun üzerindeydim ve tüm dertlerim yeryüzünde kalmıştı. Hiç inmek istemiyorum bu buluttan. Sonsuza kadar burada kalsam ve hayatım burada sonlansa gıkımı çıkarmazdım.
Zorlukla dudaklarımızı birbirinden ayıran o da olsa aramıza mesafe düşürmedi. Gözlerime en değerli hazinesiymişim gibi bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım. Bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Sırayla, öpüşmekten şişmiş olan dudakları, hafiften kızarmış olan burnu ve buğulu gözleri. Yüzümdeki ellerini çekerek kollarını belime doladığında gözlerimden bir damla yaş aktı.
Şu sıralar nede çok ağlıyordum ben.
Kollarım anında mengene gibi boynuna dolanırken başını boynumda hissettim. Sıcak nefesi boynumu terletirken bundan rahatsız olmadım, aksine heyecanım arttı. Bir elim uzamış olan saçlarının arasına dalarken ensesindeki saçlarla oynadım. Yumuşacıktı. Uyandığı akşamın ertesi sabahı banyo yapması sinirlerimi bozmuş olsada saçları yumuşacıktı.
Kapı zilinin sesi kulaklarımızı doldururken ondan geri çekilmeye çalıştım ama izin vermeyerek beni daha da sardı. Zil ısrarla çalmaya devam ettiğinde boynumda bir küfür mırıldandı ama sesi boğuk çıktığı için ne dediğini anlamadım. Geri çekilmeden hemen önce köprücük kemiğime minicik bir öpücük kondurduğunda kalbim tekledi.
O benden uzaklaşırken, "Sen burada kal," dedi ve mutfaktan çıkarak kapıya ilerledi. Önce kapının açılma sesi, hemen sonra ise cırtlak denilebilecek tanıdık bir kızın sesi duyuldu.
"Abi! Senin ayakta ne işin var ya? Daha yeni hastaneden çıktın yatman lazım senin!" Enisa'nın haklı sitemini duyarken kimin geldiğini anladım.
"Abi, senin neden yüzün kızarmış?" Koca bir siktir ama! Neden dikkat ediyordu ki? Enisa'nın hızlı adımlarının mutfağa yöneldiğini anladığımda onlara arkamı dönecek şekilde tezgaha yöneldim. Eğer benimde yüzümü görürse aramızda bir şeyler geçtiğini anlamaması imkansız olurdu.
"Ayçıl Abla," Bana seslenmesiyle boğazımı temizleyerek cevap verdim.
"Efendim?"
"Ne yapıyorsun?"
"Abine çorba kaynatacaktım ama anlaşılan mutfakta hiçbir şey yok."
"Ay, bende bunu tahmin ettiğim için bir şeyler aldım." Yanıma adımlayarak elindeki market ve eczane poşetlerini tezgaha bıraktığında bu sefer koridora yöneldim.
"Nereye?"
"Lavaboya!"
"Koridorun ortasında, sağda!" Çok sağ ol!
Sıkkın bir of vererek tarif ettiği yere doğru ilerledim ve lavaboya geçtim. Pusu odasında olmalıydı çünkü önünden geçtiğim salonda görememiştim. Hayıflanarak lavaboya ilerledim. Pusu'da hemen kaçmıştı yani!
Aynadan kendime bakarken yanaklarım daha da kızardı. Dudaklarım şişmiş, yüzüm kızarmış, gözlerimde hafiften kanlanmıştı. Utançla bakışlarımı aynadan kaçırdım ve musluğu açarak yüzüme bir daha su vurdum. Birkaç dakika yüzümün kızarmasının geçmesini bekledikten sonra yeniden mutfağa döndüm.
Enisa işi olduğunu söyleyerek odasına çekilirken bende getirdiği malzemelerle çorba yapmaya koyuldum. Çok iyi yemek yaptığım söylenemezdi ama birkaç tarifin ezberimde olduğu ve yapabildiğimi söyleyebilirdim. Sebze çorbasıda bunlardan biriydi.
Aklıma hastalandığımda Emirhan'ın tesiste yemekhanede o gün çalışan askere zorla yaptırdığı sebze çorbası geldi. Adam Emirhan'ın sebebini söylemeden ısrarla yaptırdığı çorbanın içine sinirlendiği için olsa gerek o kadar çok tuz koymuştu ki, içmenin imkanı yoktu. Oysa ki sebebini söyleseydi askerin yapmayacağını sanmıyordum. Lakin Emirhan bir şey söylediği zaman sebebinin kurcalanmasından nefret edenlerdendi.
Emirhan gözlerime beklentiyle baktığında o hasta halimle, tuz çorbasını içmiştim. Fakat sonra kendiside tadına baktığında yemekhaneyi birbirine katmıştı ve nihayetinde parkur cezası alan kendisi olmuştu. Hâlâ arada bir benim yüzümden aldığı parkur cezalarını sayıklardı. Travma olarak kaldıysa demek ki, unutamıyordu.
Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Ben hayatımın en güzel yıllarını onlarla eğitim gördüğüm zaman geçirmiştim. Hiçbir saniyemiz sıkıcı geçmemişti çünkü her daim beraberdik. Mutlu olduğumuzda, yorulduğumuzda, yasımızda... Her daim beraberdik ama şimdi ne kadar istesekte maalesefki bu mümkün değildi. Oysa ki ne kadar çok isterdim onlarla aynı timde olmayı...
Çorba kaynamaya başladığında altını biraz kısarak içine tuzunu ekledim. Fakat bu arada dudaklarımdan bir kıkırtı kaçmasına engel olamadım.
Tuzu yerine koymak için parmak uçlarımda yükseldiğimde iki uzun kol mengene gibi arkadan belimi sardı. Yerimde irkilirken tuzu tezgaha bırakarak gözlerimi kapattım. Pusu'nun duş jelinden gelen koku başımı omzuna yaslamama neden olurken gözlerimi araladım. Saçlarının nemi sayesinde yeniden duş aldığını anladığımda kaşlarım çatıldı. İyileşmeden neden bu kadar üzerine gidiyordu ki yarasının?
"Yaa, Pusu! Daha sabah duş almadın mı? Neden üzerine gidiyorsun ki yaranın? Doktor uyarmadı mı seni?" Hayıflanmalarım ona komik gelmiş gibi dudaklarından erkeksi bir kıkırtı döküldü. "Komik mi?" diye sordum sertçe fakat o bana eşsiz gülümsemesini sunarken bu pekte mümkün değil gibiydi.
"Evde su geçirmez yara bantlarından vardı onu kullandım."
"Yinede birkaç gün bekleyebilirdin." Beni dinlemeden kafasını boynuma gömdüğünde derince bir nefes aldım. En küçük bir hareketi bile beni heyecanlandırırken aniden böyle şeyler yapmamalıydı. Hayır yani erken yaştan kalpten giderdim yani!
O dakikalarca boynumda soluklanırken ben, heyecanla yerimde kıpırdanmamak için kendimi tutuyordum. Bakışlarım bir anda ocaktaki çorbaya kaydığında içimden bir küfür savurdum ve Pusu'nun kollarından zar zor kurtularak ocağın altını kapattım.
"Sen Enisa'yı çağır, bende bunları servis edeyim." dedim bakışlarımı ona hiç değirmeyerek. Dudaklarıma eziyet ederken adım sesleri duyuldu.
Mutfaktan çıktığına kanaat getirdiğimde ellerimle yüzümü yelledim. Ateş olacaktım yakında. Çeşmeyi açarak boynuma ve yüzüme su değdirdim. Heyecandan yanıyordum resmen.
Oyalanmadan dolaplara bakınarak üç tane çorba kasesini masaya bıraktım ve çekmeceleri karıştırmak durumunda kalarak kaşık çıkardım. Çorbayı servis etme işini bitirdiğimde Pusu ve kız kardeşi mutfaktan içeri girmişti.
"Of! Mis kokuyor ya! Ayçıl abla diyorum ki siz abimle evlenin, bende sizinle kalayım. Hem karnımda doyar." Söyledikleriyle benim düşüncelerim evlilik fikrine kayarken Pusu'da da aynı olmalı ki düşünceli bakışlarını bana dikmişti.
Evet, aramızda adı tam olarak konulmasada bir ilişki vardı fakat daha önce ne ben, ne de o evlilik gibi bir fikri dile getirmemişti. Onunla bir yuva kurma fikri fazla huzurlu, sıcak ve güzel geliyordu ama biz normal iki insan değildik. Bizler birer Delta Askeriydik. Eğer aramızdaki ilişkiye bir isim koymak istersek bunun sonucunda kurallardan biri olarak timlerimizin ayrılması gerekecekti. Timdeki iki askerin arasındaki ilişki silah arkadaşlığından ileri gittiği sürece timleri ayrılmalıydı çünkü askeri hayatımızla kişisel hayatımızı karıştırmamız kesinlikle yasaktı. İkimizde bunun bilincindeydik.
Diyelim ki aramızdaki ilişki ilerledi ve buna bir isim koymaya karar verdik. Bunun sonucundada timlerimiz ayrıldı. Fakat o zamanda birbirimizi ayda yılda sadece bir kez görme şansımız olacaktı. Bir saniyemizin, bir diğer saniyemizi tutmadığına değinmeyecektim bile.
Bir diğeri ise benim askerlik hayatımın tehlikede olmasıydı. İki buçuk gün sonra gerçekleşecek olan karar toplantısı sonucunda eğerki benim bir vatan haini olmadığım kanıtlanamazsa hem Delta ordusundan atılacak, hemde tahminim üzerine müebbet hapis cezası ile cezalandırılacaktım.
Oturup derince ikimizde düşünmemiştik ama şimdi tam olarak algılıyorduk. Biz ve ilişkimiz çıkmazdaydı. Bir ilişkimizin olma ihtimali, olmama ihtimaline karşı çok daha azdı. Boğazıma kaya gibi bir yumru oturdu.
Gözlerimde oluşan buğunun bir benzeri Pusu'nun gözlerinde oluşmuştu. Fazla rahattım. Şu anda bir vatan haini olduğuma ilişkin tüm oklar üzerimdeyken çok fazla rahattım.
Babam vatan hainiydi, üstelik beni tesise sokan oyken. Yeni timimle çıktığım ilk görevde ben ve bir arkadaşımla çalışan iki asker vatan haini çıkmıştı. Pusu hastanede yattığı günlerden birinde acil bir işim yüzünden tesise gittiğim gün bir belge çalınmıştı. Üstelik yirmi bir gün içerisinde sadece bir gün tesise gitmiştim ve o gün belge çalınmıştı.
Biri değil, birileri haindi. Bundan yirmi yıl önce hain kelimesinin geçmediği tesiste şimdi birden fazla vardı. Ve bunlardan bir ya da daha fazlası beni tanıyor olmalı ki okların üzerime çevrilmesinde büyük bir rol oynuyordu.
Hayır! Ben hain değildim ama Pusu iyileştiği için fazla rahattım. Eminim ki benim rahat olmam üstlerimi çok daha fazla kuşkulandıracaktı.
Kendime çeki düzen vererek dudaklarıma sahte fakat inandırıcı bir tebessüm kondurdum. "Biraz önce bir telefon aldım. Acil bir işim çıktı. Sizi yalnız bırakmak zorundayım." Hızla mutfaktan çıkarak portmatodaki deri ceketimi giydim ve çantamıda alarak kapıyı açtım. Tam dışarı çıkacakken bir el bileğime dolandı.
"Benim bilmediğim şeyler oluyor." diye tısladı dişlerinin arasından. Onun bilmediği şeyler vardı. Bunlardan biride dosya olayıydı. Ben bile bunu tam olarak kafamda oturtamamıştım ve hasta haliyle onu yormak istemiyordum.
Bu yüzden ona yalan söyledim. "Hayır, olmuyor. Dinlen lütfen. Akşama yanına uğramaya çalışacağım." Çenesindeki kas seğridi ama yine de açık vermedim. Daha yeni uyanmışken dertlerimi ona yükleme hakkım yoktu. En azından toparlanması gerekiyordu.
"Bende geliyorum!" Kaşlarım çatıldı.
"Hayır! Gelmen gerekmiyor."
"Ayçıl, benden bir şey saklama!" Saklamak zorundayım.
"Beni daha fazla oyalama. İşim var. Akşama uğrayacağım, haber veririm." Bileğimi ondan kurtararak eğildim ve ayakkabılarımı giydim. Daha fazla oyalanmamam gerekiyordu. Her şeyi fazla salmıştım.
"Akşam her şeyi anlatacaksın!" dedi çatık kaşlarıyla, üzerime gelmeyeceğini belirterek. Dudaklarım yana kıvrıldı ve minnetle baktım ona ve başımla onayladım. Anlatmaya çalışacaktım.
Pusu'nun evinden ayrıldığım gibi Alp'i aradım. Kendisi ve Emirhan aynı timdeydi ve daha sabah konuştuğumuza göre yakın zamanda timleri bir göreve çıkmayacaktı. Bu iyi bir şeydi.
Alp'e acilen beni almasını söyleyerek konumu attım ve sorgulamasına izin vermeden telefonu kapattım. Bu iki gün içerisinde bana durmak haramdı. Fazlasıyla oyalanmıştım. Karar toplantısında önlerine gerçektende benim hain olmadığıma dair sağlam bir kanıt sunmalıydım. Aksi taktirde olacaklar beni kahrederdi.

Saatler akıp giderken kapanmak için direnen gözlerimi birkaç defa kırpıştırarak sonlanan kamera kaydını yeniden başlatmak adına fareye dokundum. Fakat hemen sonra yeniden durdurdum ve kaydı ağıra alarak izlemeye başladım.
İşte tamda böyle oluyordu. Ben Yarbay Turan'ın odasında çıkarken elimdeki kırmızı bir dosyayla toplantı odasına ilerliyorum. Tam o anda karşıma çıkan Vera ile duraksayarak mutsuz bir şekilde selam veriyorum. Pusu o zaman yoğun bakımda olduğu için moralim yerinde değildi.
Kayıtta ses yoktu fakat Vera ile ne konuştuğumuzu hatırlıyordum. Bana Pusu'nun durumunu sormuş, tam gidecekken dosyanın ne olduğunu merak ettiğini söylemişti. Ne kadar Vera'ya güveniyorda olsam Yarbay Turan'ın emri üzerine ona dosyayla ilgili benimde bir şey bilmediğimi belirtmiştim.
Vera yoluna devam ettiğinde ben içeri girmiş, dosyayı 136 numaralı ve şifresini sadece ben ve Yarbay Turan'ın bildiği kasaya koymuştum. O anda içeride kim vardı? Zihnimi zorlamaya çalıştım. İçeride o anda sadece bir kişi vardı ve... Beni izlemiş olabilirdi. Ah hayır, olamazdı. Kasanın şifresini telefondan girmiştim ve onun telefonumu görme ihtimali yoktu.
Fakat o kişide şüpheliydi. Kesin bir kanıt yoktu ama bunuda not etmeliydim. Düşünmeye çalıştım, hatırımı zorladım. Yüzünde hepimizde olduğu gibi maskesi vardı. Erkekti ve... Ve onun dikkat çeken özelliği kehribar gözlü olmasıydı. Evet, sarının koyu tonlarında kehribarları vardı.
"Ateş!" dedim kaydı durdurup Ateş'e yönelerek. Heyecanlanmıştım. "Tesisle kaç kehribar gözlü erkek asker var?" Sorum kaşlarının çatılmasına neden olsada birkaç saniye düşünüp cevap verdi.
"Benim timimde bir tane var ama tesiste kaç tane var bilmiyorum. Neden sordun? Bir gelişme mi var?" Heyecanla sorduğu soruları algılayamadım ilk başta. Fakat hemen sonra işittiklerim kaşlarımın çatılmasına neden oldu.
"Timinde mi?" En son çıktığımız göreve Ateş'in timiyle beraber çıkmıştık ve aynı timde bir tane kehribar gözlü asker vardı. Belkide önemsizdi ama belkide önemliydi. Bunu da önümdeki deftere not ettim.
Ateş'in beni başıyla onaylamasıyla birkaç saniye düşünmemin ardından konuştum. "Senden ricam bana tesisteki tüm kehribar gözlü erkek askerleri listelemen, abi." Ona yapabilir misin der gibi baktım ama biliyordum ki bu sadece birkaç dakikasını alırdı. Yine başıyla onaylayarak eline telefonunu aldığında derin bir nefes aldım ve bakışlarımı ondan çekerek bana seslenen Emirhan'a çevirdim.
"Ayçıl yemek sipariş vereceğim ne yersin?" Sorusuna tebessüm ederek başımla onu reddettim. "Eyvallah ama aç değilim." Bana kaşlarını çatarak bakmasına aldırmayarak yeniden önüme döndüğümde bana sorduğuna pişman olduğuna dair homurdanmalarını duyuyordum.
Videoyu izlemeye devam ederken diğer izlediklerimdeki gibi farklı bulduğum her detayı not ediyordum. Kalbimin sıkıştığını hissediyordum. Fakat hemen sonra hızlanmasına neden olan bir şey oldu.
"Allah! Bir şey buldum."
"Ne buldun?" diye sordum kaşlarımı çatarak yanımda oturan Boncuk'a dönerken. Aynı anda tüm gözler ona dönmüştü.
"Ayçıl sen bu son yirmi iki günde hiç sigara içmedin."
"Ee?" Oyalanmaması gerekiyordu.
"Toplantı odasına sigara sokmak yasak, fakat tam dosyanın çalındığı gün, tam senin dosyayı koyduğun kasanın önünde bir sigara izmariti bulunmuş." Şaşırdım çünkü bana hiç kimse tam olarak kasanın önünde bir sigara izmaritinin bulunduğunu söylememişti. Üstelik o gün ben dışında tesisteki hiç kimsenin o kasayla işinin olmaması gerekiyordu.
"Sen nereden biliyorsun?" Sorum karşısında dudağının kenarı kıvrıldı.
"Benimde birtakım bağlantılarım var, canısı!" Onu başımla onaylayarak önümdeki deftere bunuda not ettim. İki ihtimal vardı. Ya bunu yapan kişi sigara izmaritini istemeden düşürmüştü, ya da benim normal zamanda sigara içtiğimi bilen biri izmariti bilerek oraya bırakmıştı. Ama hayır, Pusu benim sigara içmemi sevmediği için vurulduğu günden itibaren dudaklarıma sigara sürmemiştim.
"O zaman iki ihtimal var. Ya dosyayı çalan kişi gerçektende istemeden o izmariti düşürdü, ya da benim normalde sigara içtiğimi bilen biri bilerek, şüpheleri üzerime çekmek için bıraktı." Söylediklerinden sonra Boncuk dudağını ısırarak telaş içerisinde cevap verdi.
"Yalnız sigara üzerinde parmak izi ya da bir kalıntı yok."
"Ben anlamadım hâlâ kim, nasıl kayıtlarla oynamış olabilir ki? Orada üssün en güvenilir askerleri görevli." Yani buda demek oluyor ki üssün en güvenilir askerleri de güvenilir değilmiş. Utanç verici bir durumdu.
Kafam allak bullak olmuştu. Hiçbir şey yerinde değildi. Tesiste birden fazla hain vardı ve bunlar benim karışık durumumdan yararlanarak hırsızlıklarını beni ortaya atarak kapatmaya çalışıyorlardı. Boğazıma kaya gibi bir yumru oturdu. Her şey karmakarışıktı ve kısa sürede çözülecek gibide değildi.
Düşünmek bir azap gibi gelmeye başlamıştı ve benim hayatım tehlikedeydi. Ne görevden atılmak, ne de müebbet hapis cezası almak istiyordum suçsuz yere. Fakat sadece bu iki gün içerisinde bir vatan haini olduğum kanıtlanamazsa ikiside olacaktı. Hayatım bir kumar masasının üzerindeydi. Kaybetme ihtimalim, kazanma ihtimalime ağır basıyordu.
Ve benim kazanamama dair olan tüm umutlarım yavaş yavaş tükeniyordu.
Ne acı...

Umut etmek yaşatırdı insanı. Yaşamak için umudu yoksa o insanın, ya son saniyelerini yaşıyordur bu fani dünyada, ya da yaşayan bir ölüye dönüşmüştür bile. Bende hangisi olacağını tahmin edebiliyordum ama tahmin etmek azap veriyordu, içerideki toplantı odasında hayatımın geri kalanının nasıl olacağıyla ilgili hüküm veriliyorken üstelik.
Toplantıda ben yoktum. Herhangi bir Delta Askerinin ordudan atılıp atılmayacağının karar verileceği toplantıda o Delta Askerinin bulunması yasaktı. Sebebi vardı, Pusu dün söylemişti ama hatırlamıyordum.
İki gündür beyhude bir çabayla, uyumadan, yemeden, içmeden vatan haini olmadığıma dair kanıtlar arıyordum. Kayda değer çok az şey bulmuştuk ama, üstlerimin elinde okları benim üzerime çeken daha fazla şey vardı.
Ciğerlerime giren her nefes zehir olup kanıma karışıyor, her geçen saniye beni bitap düşürüyordu. Toplantı en fazla bir saat sürer, karar şimdiden belli zaten. Demişti toplantı odasına girerken komutanlardan biri. Gerçekten mi? Kavrayamıyordum, ben hain değildim. Ben yıllarca bu vatana hayırlı bir asker olmak için uğraşmışken, nasıl şimdi hain olup olmadığım sorgulanıyordu ki?
Şu iki gün içerisinde o sigara izmaritinin sahibinin ben olmadığım kanıtlanmıştı. Şüpheliler listesinde beş kişi vardı ve üstler onlardan benim kadar şüphelenmiyorlardı. Üstelikte isminin Faris olduğunu öğrendiğim o kehribar askerden.
Tek bir suçlu vardı şu anda onların gözünde haklı olarak. Ben. Suçsuz olan ben suçluydum nihayetinde.
Kalbim maratondaymışım gibi atarken nefeslerim fazla düzensizdi. Akıp giden her saniye heyecanımla beraber ümidimi de arttırıyordu. Toplantının bir saatten fazla sürmeyeceğini söylemişlerdi ama birkaç dakika önce üç saat olmuştu. Allah'ım bana yardım et...
İçimdeki babama olan nefret artıyordu. Neden böyle bir şey yapmıştı ki? Vatanına aşık olan Ertuğrul Bey nasıl yıllar sonra bir vatan haini olarak yeniden çıkmıştı ki? Keşke ölmüş olsaydı da, vatan haini olmasaydı.
Benimde başımı yakmıştı üstelik. Babasının sekiz yıldır mezarda yattığını sanan kızda suçlanmıştı. Diğer olaylarla da beraber bir vatan haini olarak damgalanmıştım. Üstelik bugün Vega Kara Üstündeki tanıdık askerler bana selam bile vermemişti. Onlarda bu olanlardan sonra hain olduğumu düşünüyorlardı.
Değildim. Ben hain falan değildim.
"Ayçıl," Kulaklarımı dolduran ses tereddüt doluydu. Yanımda oturan Boncuk'ta kararın az çok ne olacağını tahmin edebiliyordu ama, ondaki umut benimkine kıyasla çok daha fazlaydı. Bir ihtimal diyordum ben, o ise sabahtan beri dua ediyordu. "Sakin ol, belkide kanıtlanacak senin hain olmadığın. İki gündür kendini yedin bitirdin, yapma böyle." Kelimeleri bir yakarıştan farksızdı. Evet, bu iki gündür kendimi yemiş bitirmiştim ama pekte işe yaramamıştı.
"Sakin falan olamıyorum!" Sesimin titremesine engel olamıyordum. "Nasıl sakin olurum, Boncuk? Bana hain diyorlar ya! Bana! On yedime girmeden baş koymuşken ben bu yola, yirmi yedimde hain diye damgalanıyorum!" Kirpiklerimde bir damla tuzlu yaş çırpındı. İçimde yanan ateş dışarıya sıçradı, yaktı, beni yaktı. Zarar gören yine ben oldum.
Boncuk'ta dayanamıyormuş gibi baktı. En az benim kadar mahvolmuştu. Masum olduğunu adı gibi bildiği en yakın arkadaşının hain olup olmadığı sorgulanıyordu. Benim kadar Boncuk'ta yanıyordu. Bir damla daha aktı boncuk gibi olan mavi gözlerinden.
Hiddetle ayaklandığımda Boncuk'ta benimle beraber ayaklandı ve hiç beklemediğim bir anda kollarını etrafıma doladı. Bende daha fazla dayanamadım ve başımı boynuna gömerek nefeslenmeye çalıştım. Olmuyordu, çok zordu.
"Kızlar sakin olun, ben inanıyorum İz'in hain olmadığı kanıtlanacak. Hem o komutanlar gelip baksın şu kızın gözlerine, hain olacak bir tip var mı?" Emirhan'ın söylediklerini zar zor anlıyordum iç çekiş seslerimizden dolayı. Fakat hemen sonra bizim moralimizi düzeltmek için söylediklerine normal bir zaman içinde olsaydık gülebilirdim. "Cık cık cık, komutanlarımız komutan olacak sıfatı kaybetmişler." Diğerleri duymaması için bunu kısık sesle söylemişti.
Aslında o da en az bizim kadar kötü ve mutsuzdu.
Kızıl Çelik timi, Ateş, Emirhan, Alp, Boncuk ve ben buradaydık. Hepsinin heyecanı ve tedirginlikleri hat safhaydı. Korkuyorlardı, hain olmadığından emin oldukları silah arkadaşlarının suçsuz yere yargılanma ve ordudan atılma ihtimali onları da üzüyordu.
Boncuk benden zar zor geri çekildiğinde puslu mavileriyle bakışlarını bize dikmiş olan Emirhan dudaklarımın titremesine neden oldu. O da daha fazla dayanamayarak kollarını bana doladı ve başımı göğsüne bastırdı. Sonuç daha belli değildi ama binevi vedalaşıyor gibiydik.
Belki de kanıtlanırdı? Ha? Kanıtlanmaz mıydı?
Ağlamıyordum ama içim kan ağlıyordu. Nefes alıyorum ama ciğerlerim iflas edecek gibiydi. Hayattaydım ama kalbim atmayı bırakmak için zaman kolluyordu. Yaşıyordum ama yaşamıyor gibiydim de. Kesin sonuç bu toplantı bittikten sonra belli olacaktı. Bu toplantının sonucu, yaşayıp yaşamayacağımı belirleyecekti binevi.
Kendimi Bir İdam Mahkumunun Son Günü kitabındaki o adam gibi hissediyordum. Umutlu ama sonunun ne olduğunu biliyordu. Kitabın sonunu okuyamamıştım ama, tahmin edebiliyordum. Tıpkı şimdi kendiminkini de tahmin ediyor oluşum gibi.
Bir ses duyuldu. Kapı sesi.
Toplantı bitmişti.
Emirhan'dan ayrılarak oraya döndüm bende. Herkes nefesini tutmuş, kapıya dikmişti gözlerini. İçeriden sırayla komutanlar çıkarken bakışlarını bize hiç değirmeden koridordan geçip gidiyorlardı. Yüzlerini tam olarak göremediğim için bir şey anlayamıyordum da.
Nefesimi tutmuş, Pusu ya da Yarbay Turan'ın içeriden çıkarak bana toplantı sonucunu söylemlerini bekliyordum. Kalbim hızlı bir şekilde atıyordu ama son atışlarıymış gibi hissediyordum.
Belki de olumlu bir karar verilmişti. Ya da yeniden ertenmişti. Hiç yok muydu umut?
Sonra onlar çıktı içeriden. Babam dediğim adam ve sevdiğim. İkisininde bakışları ilk bize, hemen sonra ise bana döndü. İlk anlayamadım, sonra sevdiğim adamın yüz ifadesinde kaldım.
Anlamıştım işte o an. Toplantı karararını anlamıştım.
Kalbim parçalandı, mermer zemine döküldü. Sesi bir ben duydum, birde sevdiğim adam. Gözlerinden akan bir damla yaşı gördüm. Yerde yüz bin parçaya ayrılmış olan kalbimin üzerine aktı.
Başım belada,
Üzerime kan sıçramış doğarken,
Uykularım yarıda kalmış.
Başım belada,
Senelerce kuralsız yaşamışım,
Nere gitsem çaresi yok, nere gitsem çaresi yok,
Nere gitsem çaresi yok yanmışım...
Yandım, küllerim savruldu. Uçan küllerimin görüntüsü nefesimi kesti. Son kez, son kez özgür bir şekilde acı bir tebessüm bahşettim belki de.
Dudaklarımdaki acı tebessüm, kalbimin kırık parçalarının son sözleriydi.
_____________________
Bölümü beğenmeyi unutmayın canlarrrrrrr
