2. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗0.2🔗

Damly D.

"İçimden bir yerlerde bir insan var, beni sürekli izleyen ve bir gün çıkıp tüm sırlarımı dökecek."

Süleyman Nazif

____________________

İnsanlar, yüzyıllardır bir şeyler yapar ve yaptıkları bu şeylerden pişman olurlardı. Bu doğanın bir kanunu gibi insanlarının hayatlarında yer edinmiş bir duyguydu. Belki de öyleydi. "Keşke" yüzlerce farklı dilde benzerleri kullanılır, hemen ardından ise insanın içine pişmanlık duygusu akbaba misali çökerdi.

Şimdi de Ayçıl "keşke" diyordu. Pişmandı. O gün ödev yapmak istediği için bile kendine kızıyordu. Eğer ödevini yarına erteleseydi şu anda herkes gibi okuluna gitmek için üniformasını giyiyor olacaktı. Ama o şu anda yaptığı hata sebebiyle tiksinerek bahsettiği, ama aslında daha önce hiç görmediği tesise gidiyordu. Arabanın ön tarafında babası, arkada ise kendisi oturuyordu.

Yaz tatili bittiği ve tesisin iki yılda bir olan yeni dönemi başladığı için şu anda tesise gidiyorlardı. Ayçıl, ilk başlarda itiraz etsede birkaç gün içerisinde işin ciddiyetini tam olarak kavramış ve istemeyerekte olsa kabul etmişti.

Araba, gözlerden uzak, hatta buradaki personeller ve yetkili kişiler dışında kimsenin bilmediği, gizli bir üs olan VEGA KARA ÜSSÜ'nün hemen yanındaki TİTAN ASKERİ EĞİTİM TESİSİ'nin devasa bahçesinde durduğunda Ayçıl, babasını beklemeden arabadan indi.

Bahçe, devasa büyüklükteydi. İçerisinde adlandıramadığı ve daha önce hiç görmediği parkurlar, havuz, nişangah ve koşu alanlarıyla birlikte birçok şey vardı. Bahçede, birkaç güvenlik askeri dışında kimse yoktu. Fakat kimsenin olmaması sessiz olması gerektiği anlamına gelmiyordu çünkü hemen yanındaki karargahtan gelen marş sesleri tüm bu sessiz yerde, dağlarda yankılanıyordu adeta. Evet, tesis ve üs iki dağın arasına yapılmıştı ve çok büyüktü. Eğitim tesisinin binası, sekiz katlıydı ve çatısında bir askeri helikopter vardı.

Babasının elinde kendisinin pembe, büyük valiziyle yanına gelmesiyle başını sallayarak kendine çeki düzen verdi.

Hemen bir adım attığında babasının durmasıyla kendisi de durdu. Kaşları çatık bir biçimde ne olduğunu anlamaya çalışırken babası boğazını temizleyerek o da kendine çeki düzen verdi. Vedalaşma vakti gelmişti çünkü, Ertuğrul Bey 'in buradan sonrasına girmesi yasaktı. Zaten tüm kayıt, sağlık raporu v.b. işleri halledildiği için Ertuğrul Bey'in yapacağı başka bir şey kalmamıştı.

"Ben daha fazlasına giremem. Diğerlerinin gelmesiyle saat tam yedide öğrencilerin genel eğitiminden sorumlu olan Binbaşı Turan Ali Soytürk gelecek."
Katı çıkan sesine rağmen bir yanı kızına sarılıp kokusunu içine çekmesini söylüyordu çünkü bunu bir daha yapamayabilirdi. Ayçıl, ilerde buna izin vermeyebilirdi.

"Diğerleri?" Sorusu merak eder gibi değilde, anlamak ister gibi çıkmıştı.

"Diğer on üç öğrenci," Ertuğrul Bey eğitim ve her gizli üssün seçeceği kişi sayısına kadar her şeyi bildiği için sesi kendinden emin çıkıyordu. İki yılda bir yani her dönem her gizli üs iki grup halinde toplamda on dört öğrenci seçme hakkı vardı. Eğitimin başında öğrencileri iki gruba ayırırlar, grup eğitimlerinde hep aynı gruplar kullanılırdı.

"On üç kişi daha mı?" Sesi şaşkınlıkla çıkmıştı çünkü Ayçıl, daha fazla kişi olacağını düşünüyordu. Yani eğitimdi sonuçta neden bu kadar az kişi olurdu ki?

Yine de daha fazla soru sormadı. Derin bir nefes alarak iki adımda babasının sinesine tünedi ve kollarını beline doladı. Ne olursa olsun o babasıydı ve babasıyla küs bir şekilde ayrılmaya gönlü el vermezdi. Babasının elini açık bıraktığı saçlarında ve diğerini de belinde hissettiğinde içindeki ağlama dürtüsüne engel olamadı.

"Baba," Gözyaşları ve hıçkırıkları arasından çıkan kelime Ertuğrul Bey'in kalbinde bir yerlerine dokundu. Evet, kızı hatalıydı fakat tüm suçu onun üzerine yükleyemezdi. O da bunun farkındaydı artık.

"Babam, benim gitmem lazım," Zorlukla kızından ayrılıp saniyeler sonra arabasına bindi ve Ayçıl'ın görüş açısından kayboldu. Ayçıl, daha fazla ayakta durmayarak valizini alıp ilerdeki banklardan birine oturdu. Evet, şu anda burada olmak yerine evde, okula gitmek için makyaj yapıyor olabilirdi ama şu an buradaydı. Buradaydı ve bunu kabullenmeye yavaştan başlıyordu.

Dakikalar sonra tesisten güvenlik askerlerinin de izniyle içeri özel bir minibüsün girmesiyle kaşları çatıldı.

Minibüsün içinden kendisinin yaşlarında belkide daha büyük toplamda on öğrencinin inmesiyle çatılan kaşları değişiklik göstererek havalandı. Neredeyse hepsi birden gelmişti ve geriye gelecek sadece üç kişi kalmıştı. İki kız kol kola araçtan indi ve kendisine saçma bir şekilde bakış atarak hemen yanındaki banka oturduğunda, iki çocukta hemen onların yanında oturdu. Herkes farklı banklara geçerken üç yan yana duran çocuğun kendisinin bankına gelmesi kaşlarının daha da havalanmasına sebep oldu.

Ortada olan sarışın, uzun boylu ve yeşil, kocaman gözleri olan çocuk kaşlarıyla bankı göstererek konuştuğunda Ayçıl, poposunu kaydırarak en köşeye geçti.

"Oturabilir miyiz?" Ayçıl'ın kaymasıyla üç çocukta yan yana oturdu. Bank, büyük olduğu için hepsi rahatlıkla sığıyordu.

"Oğlum çok büyük değil mi lan burası?" Ortada ki sarışın çocuğun konuşmasıyla Ayçıl, başını onlardan taraf çevirdi.

"Büyük olacak tabii. Geleceğin özel askerleri yetişiyor burada!" Kendisinin yanında oturan kumral çocuğa katılıyordu. Geleceğin özel askerleri yetişiyordu burada.

"Saat kaç?" diye soran buradaki en uzun olan çocuğa arkadaşlarından önce mırıldanarak kendisi cevap verdi.

"Altı kırk sekiz," Cevabına çocuk bir baş selamıyla yetinip önüne döndü. Aslında ona değil arkadaşlarına sormuştu ama cevap vermesini yadırgamamıştı.

"On iki dakika kaldı. Yemin ediyorum küçükken yetimhaneye çikolata dağıtmak için gelenler için bile bu kadar heyecanlanmıyordum." Yanındaki kumral çocuğun konuşması, Ayçıl'ın şaşırmasına ve kendisini tutamayarak merakla soru sormasına sebep oldu.

"Sen yetimhaneden mi geldin?" Sorusu çocuğun kıkırdamasına sebep olurken başını yana eğerek cevabını vermesini bekledi.

"Burada sen dışındaki herkes yetimhanede büyüdü. On sekiz yaşından küçük olanlarsa direkt yetimhaneden buraya geldi." Anlıyormuş gibi başıyla onayladı Ayçıl.

"Hepiniz aynı yetimhanede mi büyüdünüz?" Sorusuna bu sefer sarışın çocuk cevap verdi.

"Hayır. Biz üçümüz ve şu sondaki bankta oturan iki çocuk aynı yetimhanede büyüdük ama onlarla yakın değiliz. Diğerlerinin sadece yetimhanede büyüdüğünü biliyorum ama onları tanımıyorum." Yine başıyla onayladı Ayçıl.

Tesisin bahçesine giren son model araba ile tüm gözler arabaya çevrildi. Arabadan sarışın bir kız çıkıp hüzünlü gözlerle ön taraftan inen kadına bakarak boynuna sarıldı. Kimsenin onlara bakmasını umursamadan kadının koynunda dakikalarca ağladı ve kadının onu kendisinden ayırarak vedalaşmalarının ardından kız kıpkırmızı gözlerle elindeki mor, kocaman valizi sürükleyerek yürümeye başladı. Adımları herkesi es geçip Ayçıl ve çocukların oturduğu banka yönelirken burnunu çekerek konuştu.

"Oturabilir miyim?" Sorusunun ardından kumral çocuğun arkadaşına doğru biraz daha kaymasıyla Ayçıl'la arasında bir kişinin rahat sığabileceği bir boşluk oluştu. Kız valizini bankın yanında duran hemen Ayçıl'ın valizinin yanına koyup aralarına oturdu. Kız fazla ürkek duruyordu.

Saat yedi olmadan dakilar önce farklı araçlarla iki erkek öğrenci daha gelmiş ve birbirinden ayrı iki banka oturmuşlardı. Saat tam yedi olması ile de tesisten otuzlu yaşlarının sonlarında, kalıplı ve çok uzun bir adam çıkmıştı. Adam, Binbaşı Turan Ali Soytürk'tü. Binbaşı'nın komutuyla tüm öğrenciler bahçenin tam ortasında yan yana dizildiler.

***

|Ayçıl Büke Karahanlı|

Binbaşı olduğunu düşündüğüm adamın komutuyla herkesle beraber yan yana dizildik. Binbaşı, sert ve heybetli duruşuyla birkaç adım ilerliyor ve geri dönerek yine aynı şeyi yapıyordu. Kahverengi gözlerini, bir avcı edasıyla hepimizin üzerinde gezdiriyordu ve bu yaptığı herkesin derin bir sessizliğe binmesine sebebiyet veriyordu. Bu adam bakışlarıyla bile bir insanı susturabilecek kapasitedeydi. Ve bu beni nedense ürkütmüyordu.

En sonunda bizi incelemeyi bitirmiş olacakki bir boğaz temizlenmesinin ardından yerinde durdu ve çenesini dikerek bize komutlar vermeye başladı.

"Rahat!"

"Hazır ol!"

"Rahat!"

"Hazır ol!"

Kendimi tam manada asker gibi hissetmiştim çünkü okulda bu kadar sert bir biçimde komut vermiyorlardı.

"Nasılsınız?" Ben ne demem gerektiğini bilmediğim için cevap vermezken, ben ve yanımdaki ağlak, aynı zamanda sarışın olan kız dışında herkes, "Sağol!" diye bağırdı. Ne yapalım yani bilmiyoruz.

Binbaşı bu sefer ben ve sarışın kıza doğru dönerek daha sert bir ifadeyle, "Nasılsınız?" Daha çok soru soruyor gibi değilde, cevap verin der gibiydi.

Bu sefer ben ve yanımdaki ağlak kızda dahil herkes bir ağızdan, "Sağol!" dediğinde, tabir-i caizse bağırdığında başını salladı. Hemen ardından ise sert ve gür sesiyle konuşmaya başladı.

"Herkes şuan burada tam olarak neden toplandığını merak ediyor öyle değil mi? Çünkü size tam olarak açıklanmadı?" Ben dahil herkes ağzının içinden onaylar mırıltılar çıkardı. Evet burada olmamızın asıl amacını biliyorduk lakin tam olarak bilmiyorduk.

"Bugün burada toplandınız. Bazılarınız zorunlu, bazılarınız ise seçilip gönüllü olarak geldi bu tesise." Eminim ben dışındaki herkes bir şekilde seçilmişti bu tesise. İçten içe nasıl seçildiklerini merak etsem de sessiz kaldım.

"Fakat hepinizin, bu eğitim sürecinin ne kadar önemli olduğunu bildiğini düşünüyorum." Herkes yine onaylar şekilde mırıltılar çıkardı ama ben dışında hiç kimsenin ne kadar önemli olduğunu bildiğini düşünmüyordum.

"Bu eğitim, sizin sadece asker olarak değil, vatanınızın güvenliği için çalışan profesyoneller olarak yetişmenizi sağlayacak."

Ellerini arkasında birleştirerek konuşmaya devam etti.

"Öncelikle en başında bilmenizi isteyeceğim birşey var. Siz normal askerler olmayacaksınız. Sizler, vatanınızdaki herbir insanının rahatça, ölüm korkusu olmadan yaşaması için harcanacaksınız. Bu onur verici."

Son cümlesi nedensizce göğsümün kabarmasına sebep oldu.

"İster gönüllü olun, ister zorunlu olarak buraya gelmiş olun, artık hepiniz aynı amacı taşıyacaksınız. Taşımak zorundasınız!"

"Vatanımızın güvenliği. Bu eğitim sizi sadece asker değil, en kritik görevleri yerine getirecek, stratejik düşünme becerisi yüksek birer lider haline getirecek." Bize doğru bir adım attı.

"Bu eğitim, sizlere sadece fiziksel dayanıklılık kazandırmakla kalmayacak, aynı zamanda en gizli ve en tehlikeli görevleri yerine getirecek kadar sağlam bir zihne sahip olmanızı da sağlayacak. Bu yola çıktığınızda yalnızca kendiniz için değil, tüm millet için sorumluluk taşıyorsunuz. Gönüllü olanlar ve zorunlu olanlar, hepinize aynı gözle bakılacak. Burada tek bir amacınız var: Ülkeniz için, canınız pahasına en iyisini yapmak."

Göğsünü derin bir solukla kabartıp dik olan omuzlarını daha da dikleştirdi.

"Şimdi size tek bir sorum var,"

"Canınız pahasına hazır mısınız?" Hiç düşünmeden bende dahil hepimiz aynı cevabı verdik.

"Hazırız!" Yüzünde gururlu bir vatan gülümsemesi belirdi.

"O zaman ilk kendimi tanıtayım, sonrada sorularınızı alayım. Ben Binbaşı Turan Ali Soytürk, sizin komutanınızım." Ona komutanım mı diyecektim. Benden yana sorun yoktu.

"Sorularınızı alayım." İlk soruyu benim solumda duran kumral arkadaş sordu.

"Şimdi, bizim burada aldığımız iki yıllık eğitim ve MSÜ 'de göreceğimiz eğitim Delta Askerleri olmamız için yeterli olacak mı?" Haklıydı. Delta askerleri, yüksek güvenlikli ve gizli görevlerde yer alan, ülkenin en özel askerleri olarak kabul edilirdi.

Binbaşının yüzüne alaycı bir gülümseme kondu; "Tabii ki,"

"Hayır. Delta Askeri olmak kolay mı sandınız? Öncelikle burada iki yıl boyunca temel eğitimleri alacak, daha sonra her asker adayı gibi MSÜ 'ye girecek ve ondan sonrada iki yıllık bir süre boyunca da *KHD Kuvvetleri Delta Eğitimi* alacaksınız." dedi..Bu nasıl bir şeymiş ya? Eğitim yapa yapa görev yapmaya zamanımız kalmayacakmış gibi hissediyordum çünkü neredeyse hayatımızın yarısını eğitimle geçirecektik. Bu hiç adil değildi çünkü ben hayatım boyunca eğitim görmek değil, eğitim vermek istiyordum.

"Peki bu eğitimi tamamlayamazsak MSÜ 'ye girip normal bir asker olabilir miyiz?" Gelen başka bir soruyla düşüncelerimden sıyrılırken soru ilgimi çektiği için gözlerimi Binbaşı 'ya diktim. Çünkü yüksek ihtimal ile bende bu eğitimi tamamlayamayacaktım ve bu kadar eğitim alıpta asker olmamam saçma olurdu. Gerçi o saatten sonra üniversite giriş sınavına girebilir miydim, onu bile bilmiyordum.

"Şüphen mi var?" Binbaşı 'nın tek kaşını kaldırarak soruya soruyla karşılık vermesine ben atlayıp cevap vermek istesemde bundan son anda vazgeçtim.

"Asla!" Benim var Binbaşı Bey!

"Eğer buradaki eğitimi başarıyla tamamlayamasanız da MSÜ'ye girerek asker değil de, tekrar Delta Askeri olmak için şansınızı deneyebilirsiniz. Sadece sizler Delta Askeri olmak istemiyorsunuz ki, MSÜ'de binlerce öğrenci var Delta Askeri olmak isteyen."

Bende bir soru yönelttim.

"Normal asker diyorsunuz da normal asker diye bir şey mi var? Hepsi çok zorlanıyor, hepsinin tek gayesi vatanı korumak." Sesim, istemsizce biraz sert ve yüksek çıkmıştı ama savunduğum konuda haklı olduğumu düşünüyorum.

"Asker askerdir!" diye bağırdı Binbaşı. Bunu hatırlatmayı unutmuş gibi konuşuyordu. "Hiç bir asker diğerinden üstün değildir. Hiç bir askerin görevi diğerininkinden önemli değildir. Masa başında çalışan bir askerde, dağlarda günlerini geçiren bir askerde aynı önemi taşır. Fakat görevlerin zorlukları değişir." Çenesini dikleştirdi. "Aksini iddia eden var mı?" Tehditkar çıkan ses tonuna karşıt kimse itiraz etmedi. Gerçi kimsenin itiraz etmek gibi bir düşüncesi olduğunuda sanmıyordum.

Bir saat kadar herkes sorularını yöneltilmiş, en sonunda ise Binbaşı her iki kişinin bir odada kalacağını ve tüm öğrencilerin sadece eğitimler için iki gruba ayrılacağını söyleyerek tesisten içeri girmişti. Dakikalar sonra ise elinde mavi bir dosyayla geri dönmüştü.

"Şimdi sizlere oda arkadaşlarınızı ve hemen ardından da gruplarınızı söyleyeceğim. Tekrar belirtmek isterim, gruplar sadece eğitimlerde kolaylık sağlamak için!" Uyarı niteliğinde çıkan ses tonundan grupların iletişimimize etki etmemesi gerektiğini anlamamızı istiyordu.

Boğazını temizledi ve teker teker oda arkadaşlarını saymaya başladı. Emin değildim ama yanımdaki ağlak kızla oda arkadaşı olmayı tercih ediyordum. Ne de olsa ortada hiçbir şey yokken bana tip tip bakmamıştı.

"İsmini saydıklarım bir bir öne çıksın ve oda arkadaşı ile bir tarafa geçsin." Herkes onayladığında saymaya başladı.

"Salih Taylan - Deniz Ozan,

Bora Can Demir - Alp Tunca

Emirhan Kayalı - Mertcan Kaan

Ferhat Koç - Ateş Erdem

Berk Batı - Baran Efe Kal." Erkekleri saydıktan sonra bir listeye bir de bize baktı ve devam etti.

"Ayçıl Büke Karahanlı - Boncuk İklim Bayrak" Bir adım attığımda başımı çevirdim ve gördüğüm yüz Rahat bir nefes almamı sağladı. Ağlak kız gelmişti ve şu an kızın ismine gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Gözleri de ismi gibi boncuk boncuk ve maviydi.

"Beyza Arın - Alara Güneş" Diğer kızların da ismini aklıma kazıdıktan sonra Binbaşı'nın komutuyla tekrar yan yana dizildik. Yanımdaki isminin Boncuk olduğunu öğrendiğim kız bana bakarak gülümserken o da bu eşleşmeden oldukça memnun gözüküyordu. Bende öyle.

"Gruplarınızı daha çok bazılarınızın arkadaş ortamına göre seçildiğini belirtmek istedim. Fakat bu demek değil ki ilerde belki gruplarınızın değişmeyeceği," Benim için bir şey fark etmezdi çünkü buradaki hiç kimseyi tanımıyordum.

"İlk grubun isimlerini sayıyorum;

Bora Can Demir

Deniz Ozan

Alara Güneş

Beyza Arın

Baran Efe Kal

Berk Batı

Ferhat Koç" Anlaşılan ikinci grupta ve Boncuk 'la aynı gruota olacaktım. Bu kızla tanışmamıştım ama gördüğüm ilk saniyede sıcak kanlı biri olduğunu his etmiştim.

İlk grup olarak isimleri sayılanlar bir kenara geçtiğinde geriye biz kaldığımız için bizde ikinci grup oluyorduk.

"İsterseniz oda ve grup arkadaşlarınızla tanışın. Sonra da kahvaltıya çıkın. Odalarınız ikinci, yemekhane birinci katta. Normalde, yemek saatleri 6 ile 7 arası ama bugünlük istisna." Onaylamamızla Binbaşı tesisten içeri girdi.

Boncuk'un gülümseyerek bana dönmesiyle bende aynı şekilde karşılık verdim. Elini tokalaşmak adına uzattı ve kısaca kendini tanıttı. "Ben Boncuk İklim Bayrak," İsminin farklı olmasına istemsizce kıkırdarken elimi elinin içine bırakıp hafifçe sıktım.

"Ayçıl Büke Karahanlı. Memnun oldum," Güleç tavrıma o da aynı şekilde karşılık verdiğinde yemekhaneyi bulmak adına tesise girdik. İçeri girdiğimiz anda bizi kocaman bir koridor karşıladı. Koridorun duvarlarında, isimlerini bilmediğim bir sürü silah ve bir sürü aziz şehitlerimizin tablosu vardı. Hemen sağımızda kalan masaya yöneldiğimizde ise bizi masasında oturan ve önündeki bilgisayarla ilgilenen bir kadın asker karşıladı. Omzuna yerleştirmiş olduğu siyah bereden onun nöbetçi bir Delta Askeri olduğu anlaşılıyordu. Saçını sıkı bir topuz ile toplamıştı ve üzerinde anladığım kadarıyla kod adı yazılmış olan siyah üniforması vardı. Kadının başını bilgisayardan kaldırıp bize dönmesine Boncuk gülümserken, ben tepkisiz kalmayı tercih ettim.

"Boncuk ve Ayçıl öyle değil mi?" diye sordu isimlerimizi teyit etmek istercesine.

"Evet," İkimizden de aynı anda dökülen kelime gülümsememe sebep oldu.

"O zaman size şimdi öğrenci kartlarınızı vereceğim. Bir yere girip çıkarken size vereceğim kartları kullanacaksınız ve bunları kaybetmemeye önem göstereceksiniz. Ha bu arada kartlarınız beşinci kata kadar tüm odaların kapısını açıyor." Son kurduğu cümle istemsizce kaşımın ortasında bir yarış oluşturdu. Ne demek tüm odaları açıyor?

"Tüm odaları açıyor derken? Ben şimdi başkasının odasına destursuzca girebilir miyim?" Ben girmezdim ama başkasının girebilecek olma ihtimali gerçekten tüylerimi ürpertiyordu. Mahremiyet diye bir şey vardı sonuçta.

"Evet. Belkide bu size mahremiyet ihlali gibi geliyor lakin bu sadece olası bir tehlikeye karşıt birbirinizi korumanıza yardımcı olacak. Korkmanıza gerek yok. Burada güvendesiniz, bu sadece tedbir amaçlı. Merak etmeyin kimse sizlerin odasına boş yere destursuzaca giremez ve bu yaptığı karşısında da ceza alır." İçim rahatlarken başımla onayladım.

"Şimdi, kartlarınızın üstünde gerçek isimleriniz değil kod adlarınız yazacak. O yüzden kendinize birer kod ad belirleyeceksiniz. Arkadaşlarınız dışında herkes sizin kod adlarınızı bilecek bu tesiste. Yani kendinizi öyle tanıtacaksınız." İlk başta kafam karışsa da daha sonra anladığım için kendime bir kod isim düşünmeye başladım.

Hemen yanımdan heyecanlı bir ses geldiğinde gözlerim şaşkınlıkla açıldı. "Mavi,"

Fakat hemen arkamdan tesisteki tüm öğrencilerin içeri direkt buraya gelmesiyle şaşkınlığımı yüzümden silerek biraz yana çekildim.

Asker kadın herkese bize yaptığı açıklamayı yapıp, hepsinden kod ad bulmalarını isterken ben hala düşünüyordum.

"Batı,"

"Yaralı,"

"Serçe,"

"Ayy benimkide Saka olsun o zaman,"

Hepsinden yavaş yavaş cevaplar gelmeye başlarken bende aklıma gelen kod ismiyle derin bir nefes alarak yeni kod ismimi söyledim.

"İz," İlk başta bu kod adı olayı bana saçma gelse de aklıma gelen kod adı ile mantığımı kapı dışarı bıraktım. Sonuç olarak asker olan onlar. Tabii ki vardır bir bildikleri.

"Tamam," Kadının başıyla onaylayarak söyledikten sonra üzerinde benim vesikalık fotoğrafım olan kağıda ismimi yazdıktan sonra bir karta geçirdi ve benimkiyle, Boncuk'un kartını aynı anda uzattı. Kartlarımızı elimize alıp boynumuza taktık.

"Yemekhane ne tarafta?" diye sordum kadına hitaben.

"Üs katta koridorun sonunda, sağda. Üstünde yemekhane yazıyor zaten." Bana cevap vermişti ama aynı zamanda da çocukların birinin sorduğu soruyu yanıtlıyordu.

Boncuk'la kartkarımız yardımıyla asansörle birinci kata çıkıp yemekhaneyi bulduk ve içeri girdik. Ben kimsenin olmadığını beklerken içeride tam sekiz kişi vardı. Üzerlerinde beyaz üniformalar, göğsünde ise bir Türk bayrağı olan asker olduklarını düşündüğüm kişiler vardı. Sessiz bir şekilde sohbet ederek kahvaltı yapıyorlardı. Ben ve Boncuk, arkamızdan da teker teker diğerleri içeriye girdiğinde tüm askerlerin yüzleri bize çevrildi. Biri kadın, dördü erkek hepsi bir masada oturan otuzlu yaşlarındaydı hepsi. Yüzlerindeki ciddiyetle bize bakarken, diğerlerinin yemek almak için sıraya girmeleri ile bende arkalarından gittim. Hemen Boncuk'un arkasında durarak elime bir metal tabldot ve ve çatal alarak bir adım daha ilerlerdim. Sıranın bana gelmesiyle, az çeşit olan kahvaltılıklardan bir yumurta ve çay almakla yetinerek Boncuk'un oturduğu altı kişilik masaya oturdum.

Yemekhanede ki tüm masalar altı kişilikti ve hepsi düzenle yan yana simetrik dizilmişti. Aralarında yeteri kadar boşluk vardı ve masalardan yaklaşık on tane vardı. Bu tesiste başkaları da mı kalıyordu? Gözlerim masaları silen çalışan olduğunu düşündüğüm adama kayarken burada bugün bizden önce birilerinin daha kahvaltı yaptığı anlaşılıyordu.

"Sence şu masada oturan beyaz üniformalılar eğitmen askerler mi?" diye soran Boncuk'la, başımı ona çevirdim. Eğitmen olmaları ihtimaldi.

Yemek yemeye başladığımda yanımızda ki sandalyelerin hareketlenmesiyle başımı oraya çevirdim. Sabah benimle aynı banka oturan çocuklardı bunlar. Şimdi de bizimle aynı masaya oturuyorlardı.

"Afiyet olsun," dedi sarışın olan çocuk yüzündeki gülümsemeyle.

"Size de," Kaşlarım havalansada bir tepki vermeyip çayımdan bir yudum daha aldım.

Yerlerini aldıklarında, Boncuk'un da şaşkınlıkla bakan mavileri bana döndü.

Yanımdaki sandalyede oturan sarışın çocuk konuşmaya başladığında bakışlarımı karşımda oturan kızdan çekerek, ona çevirdim. "Aslında sizinle tanışmak için bu masaya oturduk." dedi kumral çocuk. Sanki bize bunu bildirmek istiyormuş gibiydi. Bakışları bana, hemen sonra da karşımda oturan ve etrafa şaşkın bakışlar atan kıza çevrildi.

"Ben Boncuk, yani Mavi. Kod adım Mavi," Boncuk'un kendini tanınmasına karşılık Boncuk 'la arasında bir sandalye bırakarak oturan şu uzun çocuk alayla yanıt verdi.

"İnci boncuk. İnci koysaymışsın kod adını." Başını yemeğinden kaldırmadan verdiği cevaba istemsizce kıkırdadım.

"Yok ya Mavi daha güzel." dedi Boncuk ciddiyetle.

"Bende Ayçıl, kod adım İz," Boncuk gibi bende kendimi kısaca tanıttım.

Yanımdaki sarışın çocuk ellerini kaldırarak gülümsedi. "Kimsenin kod adını yargılamak bana düşmez ama İz ne ya?" Kaşlarım çatıldı. Çokta güzel kod adım vardı bir kere.

"Allah Allah. Seninki ne peki?" Omuzlarını dikleştirerek, büyük bir gururla yanıtladı sorumu.

"İsmim Emirhan, kod adım Jaguar," Kod adı gerçektende güzel olduğu için laf etmeyip masanın başında oturan kumral çocuğa yöneldim.

"Benim ismim Alp, kod adım Kuzgun,"

Boncuk başını diğer çocuğa çevirerek sesindeki heyecanı gizlemeye çalışarak onun ismini de sordu. "Senin?"

"Avcı," Boncuk'un yüzüne bir gülümseme yerleşirken bir soru daha yöneltti.

"Gerçek ismin?" Boncuk'un merakla sorduğu soruya Avcı denen çocuğun başını yemeğinden kaldırmadan verdiği cevap kızın yüzünün düşmesine sebep oldu.

"Öğrenmene gerek var mı?" Onu terslediği için büyük bir utançla yüzünü yemeğine çeviren Boncuk, cevap vermeden yemeğini yemeye başladı.

Yemek Jaguar ve Kuzgun'un komik sohbetleriyle geçerken bende arada katılarak kendimi kahkaha atmaktan alamamıştım. Boncuk ve Avcı ise büyük bir sessizlikle yemeğini yemiş ve sohbete hiç bir şekilde dahil olmamışlardı.

Ben aylar sonra bu masada ilk defa gerçekten mutlu olduğumu hissettim. Aylar, belkide yıllar sonra ilk defa gerçekten samimi ve sıcak bir sohbete dahil olmuştum ve sadece bu sohbet bile benim buraya gelmeden önceki önyargımı kırmama yeterli olmuştu.

"İsmim Ateş," Avcı, tabldotunu alarak ayağa kalktığında Boncuk'a dakikalar sonra verdiği cevap, kızın yüzünde eşsiz bir gülümsemenin peydah olmasını sağladı. Gözleri ışıl ışıl olurken dakikalarca masadan kalkan Avcı'nın arkasından baktı.

Gülümsememi saklayarak başımı eğdim. Boncuk, Avcı'dan etkilenmiş olmalıydı.
_______________

~Bölüm Sonu~

🔗 Bölüm hoşunuza gittiyse beğenmeyi unutmayın ve sağlıcakla kalınnn!