26. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗2.6🔗

Damly D.

"Bir insanın başka bir insana verebileceği en güzel hediye, ona duyduğu güvendir."

Doğan Cüceloğlu - İçimizdeki Çocuk
______________

Ne demem gerektiğini ya da ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ölüm, bana bir nefes kadar yakındı sanki. Hiçbir şey duymuyordum ve gördüklerimi algılamıyordum. Duygu karmaşası beni ele geçirmişti. Birçok farklı duyguyu içinde barındıran duygu karmaşası.

En başında ihanete uğradığımı hissediyordum. Kendi öz babam tarafından. Vatanına aşık bir Türk Askeri olarak tanıdığım babam tarafından. Evet, benim babam vatanına aşık bir Türk Askeriydi. Öyle olması lazımdı ama lanet olsun babam şu anda bir teröristti. Babam bir teröristti ve ben sadece bir dakika önce onunla dövüşmüş ve onu bayıltmıştım.

Hayal kırıklığı. Sekiz yıl önce ölmüştü benim babam. Ama şu anda teröristlerin tesisinde, ben bayılttığım için yerde yatıyordu. Oysa ki sekiz yıl önce herhangi bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Ah hayır, gebermişti demeliydim ama gebermemiş. Keşke sekiz yıl önce ölmüş olsaydı.

Bakışlarım zorlukla karşımdaki yatağa kaydı. Bir kadın vardı ve üzerini sadece bir çarşafla örtüyordu. Telaşlıydı, zevkten dört köşeyken bir anda anlarını mahvetmiştik. Yani çatışma çıkmadan önce bir ilişki yaşıyorlardı. Lanet olsun babam gerçekten bir terörist olmuştu. Gözlerim karardı, dengemi kaybedecekken arkamdan beni bir beden tuttu ve düşmemi engelledi.

"İz Asker kendine gel! Çatışma anındayız!" Dişlerimi sıktım. Midem ağzıma geliyordu ve daha sabah yediklerimi ağzım yoluyla çıkarmak üzereydim. Son kez gözlerimi yerde yatan adama çevirdim. Evet, o benim sekiz yıl önce vefat eden babamdı. Keşke sekiz yıl önce gerçekten de ölmüş olsaydı da böyle bir şey yaşanmasaydı.

"Pusu, ben terörist değilim." dedim sesim titrerken. Ona baba dediğimi duymuştu ve benim bir vatan haini olduğumu düşünmesini istemiyordum. Bu en son istediğim şey bile değildi ve sevdiğim adamın beni vatan haini sanması, babamın terörist olmasından daha çok yakardı canımı.

"Değilsin. Asla değilsin." dedi beni sakinleştirmek istercesine ama zaman yoktu ve koridordaki tek kişinin işi gittikçe zorlaşıyordu. "Sen vatanına aşık bir Türk Askerisin." İçime azda olsa su serpildi ama hâlâ boğazımda bir yumru hissediyordum. Zorlukla ayaklandım. Duygularıma yenilip buradaki askerlerin hayatını riske atamaz ve görevin başarısızlığına neden olamazdım.

"Değilim." dedim yavaşça ayaklanırken ve soluklarımı düzene sokarak ona döndüm. "Sen şu yerdekini al, bende yataktakini götüreceğim." "Bir de diğer odadakinin işini hallettin mi?"

"Yan odadakinin işini hallettim ve askerlerden birine verdim. Bir de bize verilen fotoğraflardakilerin ikisi de yan odadaydı." Daha fazla açıklamasına gerek yoktu. Anlamıştım ikisininde işini hallettiğini. Gözlerine baktım. Bana bir teröristmişim gibi bakmıyordu ve en küçük bir hayal kırıklığı yoktu. Aksine, bana güvendiğini söylüyordu gözleri.

Başımla onayladım ve hızlı adımlarla yataktaki kadına ilerledim. Eğilerek yerdeki elbiseyi aldım ve üzerine attım. Pusu arkasını bize dönerek işini hallederken kadın hızla üzerine elbiseyi geçirdi. "Bana ne yapacaksınız? Benim bir suçum yok!" dedi İngilizce konuşarak. Korkudan tir tir titriyordu.

"Kes sesini!" diye tısladım dişlerimin arasından. Cebimden bir tane plastik kelepçe çıkararak kadının bileklerine taktım ve yataktan sertçe çektim. Gözlerinde yaş birikmişti ve bana sadece yalvarıyordu. "Biri gelsin buradakileri alsın!" dedim kulaklığıma seslenerek.

Hızla toparlanmıştım ama içimde hâlâ bir enkaz vardı. Başkası olsa bu kadar yıkılmazdım ama kendi öz babamın, bana, "vatana ihanet edeceğine öl, kızım" diyen babamın bir terörist olması beni mahvetmişti. Öyle ki bunu göreceğime, keşke görev başlar başlamaz ölseydim.

"İz Asker, bu katta sadece bir kişi var. Git ve onlara yardım et!" diye bağırdı Pusu. Cevap vermek yerine hızla kapının pervazına yürüdüm ve nişanıma giren tüm teröristlerin hayatla arasındaki bağı kestim. Ve bunu yapmak sadece tek bir kurşunumu aldı. Normalden de hırslı bir biçimde yaptım bunu. İçimde sönmek bilmeyen bir ateş birikmişti. Gözlerimde yaş birikmişti ve artık nefesim sıklaşıyordu.

Artık görüş açıma tek bir terörist bile girmiyordu ve kaç saattir burada çatıştığımı bilmiyorum. Bir ara omzumu bir kurşunun sıyırdığını hissettim. Ama o olalı eminim bir saatten fazla olmuştur çünkü artık kan gelmiyor. Ha zaten acısını hissetmiyordum. Silahımı omzumdan çanta gibi astım. Eğildim ve sırtımdaki çantamdan bir jarjör çıkararak tabancamdaki boş olanla değiştirdim.

Silahın emniyetini kapatarak bana en yakın olan kolonun dibinde telsizle konuşan Pusu Komutanın yanına ilerledim. Adımlarım seyrekti ama ne olur ne olmaz diye etrafımı kontrol ediyordum. Kulaklıktan duyduklarıma göre çatışma sonlanmıştı. Herkese hitaben, "Etrafı kontrol edin yaşayan tek bir terörist istemiyorum." Onlar zaten öldürmeleri ve kelepçelemeleri gereken kişilerin kim olduğunu biliyordu.

"Yaralanan var mı?" diye sordum. Zaten kulaklığım açıktı. "Sadece ben, Teğmen Demir." Yaralanan tek kişi bizim timden ve benim grubumdan olan Caner'di.

"Demir, nerenden yaralandın?" diye sordum ilgili bir sesle. "Bacağımdan komutanım." dediğinde yüzümü buruşturdum. Umarım kötü bir şeyi yoktur.

"Yaran nasıl? Türkiye'ye gidene kadar dayanabilir misin? İlk yardım yapıldı mı?" Art arda sıraladığım sorularla yanıma geldiğini fark etmediğim Pusu gülümsedi. Bu kadar rahat olmasının nedeni Caner'in durumundan haberi olması ve şu anda Caner'in anlattıklarına göre iyi olmasıydı. Hem benim, hemde kendisinin kulaklığını kapattı ve hiç oyalanmadan beni kendisine çekti. Ben daha ne olduğunu anlayamadan kendisine göre cılız olan bedenimi kollarının arasına aldı. Göz yaşlarım anında askeri üniformasına damlamaya başlarken kendisinin çenesini başımı üstünde hissetmiştim.

"Şşt, geçti." dedi yatıştırıcı bir tonlamayla. "Güzelim benim, geçti." Bana karşı kullandığı hitaba sevinemiyordum bile çünkü hiç iyi değildim. Dünya başıma yıkılmıştı.

"Kuntay," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Ben," durmama neden olan bir ses duyuldu. "Komutanım sizi bekliyoruz." Sesin sahibinin kim olduğunu ayırt edemeyecek kadar kendimden geçmiştim.

"Siz toplanın, şu şerefsizleri de alıp çıkın dışarı. Beş dakika sonra geliyoruz."

"Emredersiniz!" Adım seslerinden gittiğini anladığımda devam ettim.

"Kuntay,"

"Söyle, güzelim." dedi burnunu saçlarıma dayayarak. Sanki hep birlikteymişiz, birkaç günlüğüne ayrılmışız ve tekrar barışmışız gibi davranıyordu. "Ben," bir hıçkırık kaçtı. "Ben vatan haini değilim." Kelimeler ağzımdan yuvarlanarak çıkıyordu.

"Şşt, o nasıl söz? Değilsin tabii ki. Sen şerefli bir Türk Askerisin." dedi beni sakinleştirmek istercesine. Başımla onayladım. O öyle diyorsa öyledir. Aksi yalandır. O bana güveniyor ve inanıyordu. "Hem belki o baban değildir. Baban öleli sekiz yıl oldu sonuçta, belki de çok benziyorlardır."

"Kuntay," diye mırıldandım başımla onu reddederek.

"Hı?" dedi beni daha sıkı sarmalayarak. "Gözünün altındaki benin büyüklüğü ve yeri bile tam olarak aynı." Kalbimde ki ağrı büyüdü. "Gülüm," diye fısıldadı. Sanki dediğim her şey onun için bir yemin niteliğindeydi ve dudaklarımdan dökülen her kelimeden hakikat akıyordu. Öyleydi de ama bana inanmak zorunda olmamasına rağmen koşulsuz inanıyordu.

"Efendim."

"O bir terörist diye sen de mi öyle olacaksın? Hem söyle bana senin kadar temiz biri vatan haini olabilir mi?" Dudaklarım bu acı ana rağmen kıvrıldı. Söylediği her kelime içime su serpiyordu. Hayır ondan hoşlanmıyordum, ben ona aşıktım.

"Hadi daha fazla oyalanmadan çıkalım buradan." dediğinde çocuk gibi omuz silktim. Mutsuzdum ben, ona sarılmaya hakkım vardı. "Böyle gidelim." diye mızmızlandım. Cevabım karşısında kulaklarımı onun huzur verici erkeksi kıkırtısı doldurdu. Kıkırdayışı esnasında göğsü de oynamıştı. O kadar uzundu ki onun sadece göğsüne geliyordum.

"Ama İz," dediğinde daha fazla oyalanmdan kollarımı ve başımı ondan çekerek bir adım uzaklaştım. "Seni hâlâ affetmedim. Beş gün önce söylediklerini unutacak değilim." Gür bir kahkaha atarken gülüşünü saklamak için başını eğerek iki yana salladı. Sırtımdaki çantayı tek hamlede alıp boş omzuna takarken çabukça beni de kucağına aldı. Dudaklarımdan bir şaşkınlık nidası dökülürken kendimi onun kucağında bulmuştum.

"İndir beni." dedim ama asla indirmesini istemiyordum. Ama istemediğim bir şeyde katları inerken yorulmamasıydı. Zaten saatlerce çatışırken yorulmuştu birde benimle mi uğraşacaktı? "Kollarını boynuma dola, güzelim." Yüzüne sert bir nefes verdiğimde birkaç saniyeliğine gözlerini yumdu ve kararmış gözlerini bana dikti. Hızla, heyecanla kollarımı boynuna doladım ve şokla aralanmış gözlerimle baktım ona.

Zemin kata kadar beni kucağında taşıdı ve sırtındaki ağır çantalara rağmen nefesi bile sıklaşmadı. Normalde askerlerinden de utanmıyordu ama benim mızmızlanmalarım sonucunda nihayetinde indirdi. "Çantam," dedim elimi uzatarak. "Yürü, kadın," dedi çantamı vermek yerine.

Hızlı adımlarla bizimkilere yetiştim ama karşılaştığım manzara benim için beklenmedikti. Eskiden babam olan terörist saatler sonra kendine gelmişti. Elleri ve gözleri bağlı bir biçimde iki askerin arasındaydı. Yanında ise bana şok içinde bakan iki kişi vardı. Ateş ve Boncuk çünkü onlar benim babamı tanıyordu.

Gözlerimden tekrar birkaç damla daha yaş düştü. Boncuk koşar adımlarla bana koştu ve benim kardeşim olduğunu en güzel şekilde belirterek boynuma sarıldı. Şu anda beni teselli etmek için kesinlikle içi içini yiyordu. O mükemmel bir kardeşti. Ellerimi sırtına getirdim ve göz yaşlarımı hızla durdurdum. Diğerlerinin çok dikkatini çekiyorduk ve bunu şu anda tam olarak fark etmiştim.

"Yaaa," diye bir nida çıktı dudaklarından. "Nasıl olur ya?" Art arda sistemlerini savurdu ama o arada Ateş yanımıza gelmiş ve bana gözleriyle onay vererek Boncuk'u çekip almıştı. Pusu'nun komutuyla herkes tesisi boşaltırken bende arkalarından ilerledim.

***
Hayatta bazen asla yapmaz dediklerimiz yapar, olmasına imkan dahi vermediğimiz şeyler gerçekleşirdi. Bu tür sürprizler yaşamın bir parçası olmakla birlikte insana farklı deneyimler de katıyordu. Lakin ben artık bana deneyim katılsın istemiyordum. Ben artık yorulmuştum, hemde hayatın bana bahşedeceği en küçük bir sürprizi bile kaldıramayacak kadar.

Sekiz yıl önce bir trafik kazasında öldüğünü zannettiğim babam, terörist çıkmıştı. Söylemesi kolaydı ama beni harap ediyordu bu cümle. Babam, teröristleri öldüren adam bizzat onlardan olmuştu. Beni asker yapan adam, benim tek kurşunla hayatla arasındaki bağı kestiğim şerefsizlerden biri olmuştu.

Bana hep, "Vatan hainlerini toprak bile kabul etmez, affetmeyeceğim tek hatadır." derdi. Söyle bana Ertuğrul Bey, sizi toprak kabul edecek mi peki? Bir Vatan hainini, Allah'a şirk koşan ve insanların sonunu getirmek için çabalayan bir şerefsizi toprak kabul eder miydi?

Çenem titredi ve bakışlarımı yerden kaldırarak ona çevirdim. Başına bir çuval geçirmişlerdi ah, keşke o çuvalla onu boğabilsem. Ne çuvalı? Elimde olsa bir kaşık suda boğazlarım onu. O benim babam değildi, o bir vatan hainiydi. Ne kadar kabul etmek istemesem de bu benim hayatımın en acı gerçeğiydi. Vatanına aşık bir Türk Askerinin babası Vatan hainiydi.

Helikopterden ineceğine dair bir anons duyulduğunda bacaklarımın arasına aldığım çantamı kucağıma aldım. Sırayla herkes helikopterden inerken Ertuğrul'u almak isteyen bir askere başımla işaret vererek inmesini istedim. Teröristin kolundan tutarak sert bir biçimde helikopterden indirdim ve bende indim. "Yavaş!" İğrenerek baktım. "Kes sesini." Sesimin sekiz yıl içerisinde değiştiğine eminim. Ama onun ki pek değişmemişti. Hâlâ aynı sert tını, hâlâ aynı tahammülsüzlük. Fakat eksik bir şey var; merhamet. Sesindeki merhamet kaybolmuştu.

Yana yana dizildiğimizde tam karşımızda tüm heybetiyle ve gözlerindeki mutlulukla bakan Yarbay Turan bize komutlar vermeye başladı. "Rahat! Hazır ol! Yüzbaşım," Pusu oyalanmdan iki adım öne çıktı ve tüm ciddiyetiyle, "Bir Yüzbaşı, iki Kıdemli Üsteğmen, üç Üsteğmen ve sekiz Teğmen ile birlikte görev başarıyla sonlandı, emir ve görüşlerinize hazırız, komutanım!"

"Yaralı var mı?" diye sordu ellerini arkasında birleştirerek.

Pusu kendinden emin bir biçimde cevap verdi. "Sadece bir kişi. Bacağından yaralandı." dediğinde yüzümü buruştu. Fark etmemişti ama ben onzumdan yaralanmıştım.

Yarbay Turan gözlerini sertçe bana dikti. "Sorumlu olduğun timden haberin yok mu, asker?!" Sert sesi ürpermeme neden oldu. "Anlamadım, komutanım?" Ceza alacaktı. "Neyi anlamadın lan dalyarak?! Sadece bir kişi mi? Teğmen İz'in omzundan yaralandığından haberin yok mu?" Bakışları ışık hızında omzumu buldu. Kaşlarının ortasında bir yarık oluşurken kendini suçlar bir tavırla küfür savurdu. Gözlerimi çevirdiğimde anladım tepkisini çünkü omzum tamamen kan olmuştu.

"Fark etmedim, komutanım." dedi dişlerinin arasından. Şu anda kendisine kızdığından emindim ama bende ona belli etmemeye çalışmıştım. Yani sadece onun suçu yoktu. "Komutanım ben belli etmedim, mühim bir şey değil." İkisinin de bakışları bana çevrilirken Pusu kaşlarını çatmıştı. Sanırım suçu kendi üstüme alma çabama sinirlenmişti.

"Komutanım, benim suçum. Siz ona bakmayın." dediğinde Yarbay Turan'ın yüzünde alaycı bir ifade oluşmuştu. Tek kaşını havalandırarak cevap verdi. "Tabii ki senin suçun, lan. Sorumluluğu da sende. Bu kızın omzu iyileşene kadar sen ondan sorumlusun." Pusu'ya verilen ceza, benim için bir ödüldü. Çok güzel bir ödül...

"Emredersiniz, komutanım!"

"İki kişi gelecekti," dedi Yarbay Turan. Beş kişi gelmesine şaşırmıştı. İkisi doktor, birisi de Ertuğrul'du. Doktorları belki bir şeyler biliyorlardır diye getirmiştik.

"Komutanım ikisi oradaki doktorlardan biri. Diğeri ise..." Duraksadı ve bakışlarını bana çevirdi. Gözlerini güven verici bir şekilde kırparak herkese hitaben, "Teğmen İz ve Üsteğmen Avcı dışında herkes dağılabilir. Istırahat edebilirsiniz, rahat." Herkes dağılırken Avcı ve ben yavaş adımlarla Pusu'nun yanına gelmiştik. Tabii ki Ertuğrul ve diğer şerefsizleri de göndermiştik. Şu anda bu koskoca alanda sadece dört kişiydik ve üçümüzden birinin Yarbay Turan'a bu lanet açıklamayı yapması gerekiyordu.

Yıllar önce silah arkadaşı olan birinin şu anda vatan haini olduğunu.

"Komutanım," diye seslendim. Sesimde benim taşırken zorlandığım bir ağırlık vardı. İhanetin ağırlığı...

"Seni dinliyorum, Teğmen." Bunu derken bile sesinde bir merhamet barındırıyordu. O benim için bir babaydı. Benim babam bir vatan haini olamazdı, vatanına aşık bir asker olurdu.

"Burada konuşulacak kadar basit bir konu değil." diye beni bölen Ateş'i başımla onayladım. "Tamam o zaman, sizi on dakika içinde odamda bekliyorum. Bir dakika bile geç kalmayın, rahat!"

"Emredersiniz, komutanım!" Yarbay Turan'ın gitmesiyle Ateş eliyle sırtımı sıvazladı ve, "Halledilmeyecek bir şey değil, abicim." diye bana temenni verdi ve o da gözden kayboldu. Fakat ben ve Pusu hâlâ buradaydık ve ikimiz de en küçük bir tepki göstermiyorduk. Sessizdik.

Bu sessizlik fazla sürmedi. Saniyeler içinde kendimi en güvenli ve güçlü kolların arasında buldum. Saçlarımın arasında onun nefes alışverişlerini hissederken kulağımı kalbine dayadım. Hızlanan kalp atışlarını hissedebiliyordum. Tıpkı benim gibi, sevdiğim yörüngeme girdiğinde kalbim kan pompalamak dışında işlevler de görüyordu.

"Bebeğim," dediğinde gözlerim doldu. Bana daha önce babam bile bebeğim dememişti ama o diyordu. Hemde çok içten bir şekilde. Bir hıçkırık dudaklarımdan firar ederken onun sinesine daha çok sindim. Çok güzel bir kokusu vardı ve ciğerlerime dolduğu anda bende bir mayışma baş gösteriyordu.

"Kuntay'ım," dedim sahiplenici bir tavırla. O benimdi, ben ona aşıktım...

"Acıyor mu?" diye sorduğunda gülümsedim. O da biliyordu ki ben bundan çok daha kötülerini görmüş, yaşamıştım. Ama yine de bana bu ilgili soruyu bahşetmekten çekilmiyordu. O, karanlık bir kış gününde karşıma çıkan bir ateşti. Ve umarım o ateş beni hiçbir zaman yakmazdı.

"Daha kötülerini yaşadım." Elimi tuttu ve ilerlemeye başladık. "Hadi revire gidelim." Alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. "Ama," dedim ve sert bir nefes verdim. Geç kalırsak Yarbay Turan bizi lime lime ederdi.

"Aması, maması yok! Revire gideceğuz!"

***
Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumarak kapıyı çaldım. Lanet olsun geç kaldık hemde on iki dakika! On iki dakika! Sebebi ise revir doktorunun göğüslerime baktığını iddia etmesiydi. Yani bana söylese bende icabına bakardım ama kendisi doktoru evire çevire, konuşamayacak hâle gelene kadar dövmüştü.

Elimden tutup revirden çıkarmadan önce ise doktora iğrenerek bakıp, "He bi daa ha bi kadına öyle gözle bak, haysiyetsiz döl israfı! O gözlerini elimle oyarum, neren denk gelirse oraya da sokarum!" Tamam, küfür konusunda çok yaratıcıydı ama adamı sakat bırakana kadar dövmek neydi? Ve bir de bir anlığına Karadeniz ağzıyla mı konuşmuştu yoksa bana mı öyle gelmişti bilmiyorum.

Hmm, sanki aynısını ben yapmazdım!

"Gel!" Yarbay Turan'ın sert ve tahammmüliyetsiz sesi karşısında içimden bir elektrik akımı geçti. Bu sırada ise diğer yanımda duran Ateş her türlü küfrü bizzat Pusu'ya savuruyordu. Geç kalmıştık ve o da ceza alacaktı!

İlk ben olmak üzere içeri girdik ve Pusu arkamızdan kapıyı kapattı. İçeri girdiğim anda Yarbay Turan'ın lazer ışınlarından daha delici olan bakışlarını üzerimde hissettim. Alt dudağımı dişlerimin arasında yorğururken kendimi, okulun en kızgın hocasının dersine sevgilisiyle geç kalan öğrenci gibi hissettim.

"Nerdesiniz lan siz?!" Gür sesi sessiz odanın duvarlarına çarparak kulaklarıma ulaştığı anda yüzüm buruştu. Ömrü hayatımda böyle gür bir ses duymamıştım ve duyacağımı da sanmıyordum.

Pusu bir adım öne çıkarak net bir şekilde cevap verdi. "Bir sorun vardı, hallettik, komutanım." Gayet sakin bir şekilde söylediği sorunu asla sakin bir şekilde halletmemişti oysa ki.

"Lan siz beni ciddiye almıyor musunuz? Ben demedim mi size geçe kalmayın, diye? Öğle değil mi, Teğmen?" Sora sora bana mı soruyorsun, be adam? Yine de yüz ifademi değiştirmeden net bir şekilde cevap verdim:

"Öyle, komutanım!"

"Ya, öyle. Siz bir cezayı hak ettiniz ama önce dökülün, neymiş bu mühim olan durum." Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum ve nefesim sıklaştı. Hiç düşünmek ya da hatırlamak isteyemeceğim bir şeydi bu. Benim ölümden dönerken bile fısıldadığım kelime baba iken bunun bilincinde olan bu adamın yaşayacağı durumu düşünemiyordum. Sadece o da değil, öldü sandığı silah arkadaşının terörist olduğunu öğrendikten sonra, benim bir vatan haini olmadığıma inanabilecek miydi?

"Otur, İz." dedi Yarbay Turan daha hafif bir sesle. İtiraz etmeden koltukların birinde oturdum ve bakışlarımı benden yıllarca baba sevgisini esirgemeyen adama çevirdim. Evet, belki de burada bir komutanımdı ama buranın dışında...

Hastalandığım zamanlarda az başımda beklememişti, bu adam. Vurulduğumda refakatçim olan da oydu, ağladığımda, bir sıkıntım olduğunda yanımda olan da o, kendi öz annemden para istemeye utandığım zamanlarda bana istediğimden de çok para veren de o, yurtta bunladığım ya da babamı özlediğim zamanlarda bizzat beni evine götüren adam da oydu. Ben onun hakkını zaten ödeyemeyecekken üzerime yüklenen bu yükün ağırlığı da neyin nesiydi?

Onun evinde yıllardır bana ait olan bir oda vardı ve halen orada gidip kaldığım oluyordu. O benim babamdı, manevi babam.

"Komutanım," diye girişi yapan ben oldum. Kalbim normalden hızlı atmaya başlamıştı. Gözlerime akın eden yaşları geri iterken omuzlarımı dikleştirdim "Yemin ederim bende bilmiyordum. Bu görevde öğrendim." Dişlerimi sıktım. Söyleyemiyorum, çok zor! Allah'ım yardımcı ol bana yalvarırım.

"Neyi?!" Gözlerimi yumdum. Öyle ya da böyle, bu yaşıma kadar babam sandığım adam bir teröristti. Bunu dile getirmek ve benden üst mevkide olan birine açıklamak bu kadar zor olmamalıydı. Bu kadar utanmamalıydım ama Yarbay Turan'ın, manevi babamın yüzüne bakmaya utanıyordum. Ben onun yerine utanıyordum, hemde ömrü hayatımda utanmadığım kadar.

Cevap vermek, dudaklarını açmak ve o birkaç kelimenin dilinden dökülüp iki dudağının arasından firar etmesine izin vermek neden bu kadar zor anlamadım. Benim olmayan bir utancı, benimmiş gibi kabul etmemem gerekiyor. Yarbay Turan bana inanır. Lakin inanmasa bile bu benim için bir sorun olmamalı, ben kendimi biliyorum. Ben bir vatan haini değilim. Ben hâlâ vatanına aşık bir Türk Askeri olan, Teğmen Ayçıl Büke Karahanlı'yım.

"Komutanım, Ertuğrul Karahanlı'yı bilirsiniz." Aynı soy adı taşımak bile fazla rezil hissettiriyor. Karahanlı'ların yüz karası!

Yarbay'ın kaşları havalandı, durduk yere silah arkadaşının adını anmama şaşırmış olmalıydı, üstelik burada başkaları da varken. Yine de sorgulamadan cevap verdi bana. "Bilirim tabii ki, silah arkadaşımdı, hayatımı bile kurtardı; ona bir can borçluyum. Başı sağ olsun." Ona lanet olsun.

Utanmadan düşüncelerimi dile döktüm. "Ona lanet olsun!" Dişlerimin arasından tıslar biçimde söylediklerimle gözleri şok içinde aralandı. "Ne diyorsun sen Teğmen!" Hiddetle söyledikleri gözlerimin dolmasına neden oldu. Ertuğrul'un bir vatan haini olma ihtimali onun aklının en ücra köşesinden bile geçireceği bir şey değildi.

"Komutanım," dedim ama boğazımdan bir hıçkırık kaçtı. Sanırım şu anda söylediklerim en az benim kadar onun da yıkılmasına neden olacaktı. Dudaklarımdan çıkacak birkaç kelime onun da evinin başına yıkılmasına neden olacaktı. Yıllardır can borcu olduğu düşündüğü silah arkadaşının vatan haini olması... Dağ gibi bir adam olan Yarbay Turan Ali Soytürk'ün bile kaldırabilceği bir şey değildi.

"Ertuğrul Karahanlı bir vatan haini. Getirdiklerimiz arasında o da vardı. Ölmemiş." Bizzat izledim yıkılışını. Ölüm çok cazip geldi o anda. Öyle bir şeyle sınandım ki, ölmek, yaşamaktan daha cazip ve kolay geldi. Bir kurtuluş gibi...
__________________

~Bölüm Sonu~