28. bölüm / 37
KIZIL ÇELİK🔗2.8🔗
Bölümler 37Şu an: 🔗2.8🔗
- 1 🔗0.1🔗2.459 kelime
- 2 🔗0.2🔗3.247 kelime
- 3 🔗0.3🔗2.195 kelime
- 4 🔗0.4🔗1.530 kelime
- 5 🔗0.5🔗3.534 kelime
- 6 🔗0.6🔗3.423 kelime
- 7 🔗0.7🔗2.169 kelime
- 8 🔗0.8🔗1.866 kelime
- 9 🔗0.9🔗3.238 kelime
- 10 🔗1.0🔗2.165 kelime
- 11 🔗1.1🔗2.806 kelime
- 12 🔗1.2🔗2.917 kelime
- 13 🔗1.3🔗3.290 kelime
- 14 🔗1.4🔗2.056 kelime
- 15 🔗1.5🔗2.005 kelime
- 16 🔗1.6🔗2.490 kelime
- 17 🔗1.7🔗3.003 kelime
- 18 🔗1.8🔗2.834 kelime
- 19 🔗1.9🔗2.689 kelime
- 20 🔗2.0🔗2.268 kelime
- 21 🔗2.1🔗3.655 kelime
- 22 🔗2.2🔗3.655 kelime
- 23 🔗2.3🔗3.052 kelime
- 24 🔗2.4🔗2.923 kelime
- 25 🔗2.5🔗3.784 kelime
- 26 🔗2.6🔗2.988 kelime
- 27 🔗2.7🔗3.385 kelime
- 28 🔗2.8🔗3.200 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 🔗2.9 (Sezon Finali)🔗2.436 kelime
- 30 🔗3.0🔗2.845 kelime
- 31 🔗3.1🔗3.125 kelime
- 32 🔗3.2🔗3.176 kelime
- 33 🔗3.3🔗2.577 kelime
- 34 🔗3.4🔗2.597 kelime
- 35 🔗3.4🔗2.597 kelime
- 36 🔗3.5🔗2.672 kelime
- 37 ⛓️💥3.6⛓️💥3.390 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı: Yüzyüzeyken Konuşuruz - Ne Farkeder
________________
|2 Yıl Önce - Eğitim|
|Ayçıl Büke Karahanlı|
Üzerime konulan kaya parçasıyla ağzımdan sert bir nefes verdim. Ben daha ne olduğunu anlamadan karnıma konulan kaya parçasıyla birlikte kafamı arkaya verdim ve yüzümün suyun içine gömülmesine neden oldum. Nefes boruma su kaçtığını hissettiğimde başımı kaldırdım ve nefes almaya çalıştım lakin sular öksürük yoluyla benden çıkıyordu.
Yine o zorlu mu zorlu eğitimlerden bir tanesindeydik. Fakat bu sefer fazlasıyla sabırlıydım çünkü bu, sondan bir önceki eğitim aşamasıydı. Bunu ve bundan sonrakini de başarıyla geçersem bende artık bir Delta Askeri olacaktım. Yani bu eğitimi geçmek için gerekirse burada boğulurum.
Bir hafta önce bize bir bölge yeri söylenmiş ve bu bir hafta içinde onlara itiraf etmemiz için her türlü işkenceyi yapmışlardı. Açtık, içtiğimiz su bu göletin kirli suyuydu, ama şu ana kadar bir kişi bile pes etmemişti. Ki zaten pes ederse, askerlik hayatı tamamen çöp olacaktı. Emekleri, başarıları ve bu yolda döktükleri kanlar çöp olacaktı.
Her elime ve bacaklarıma konulan kayalara daha büyüğü eklendiğinde bir an nefesim kesildi. Acı, tüm bedenime ve ruhuma hücum etti. Ruhumun o anda bedenimi terk etmek için uğraş verdiğini hissettim. Dayan!
Asla, ama asla pes etmeyecektim. Gerekirse eğitimde şehit düşen askerlerin arasına girecektim ama bana söylenen bölge ismi dudaklarımdan dökülmeyecekti.
Saçımdan tutularak başım sertçe kaldırıldığında dişlerimi sıktım. Bakışlarım bir ok gibi saçımdan tutmuş olan komutanıma saplandığında sert bir nefes verdim. "Ne zamandır açsın asker?" diye sordu beni söylemem için ikna etmeye başlarken.
"Aç değilim!" dedim dişlerimin arasından tıslayarak.
"Ne zamandır yemek yemiyorsun?" diye sorduğunda dolandırmadan cevap verdim. "Bir hafta, komutanım." Dudağındaki haylaz tebessümle beni onayladı ve başını yana eğdi. "Bak asker, seni şu anda çok güzel bir sultan sofrası bekliyor. Sarmalar, dolmalar, mantılar, hani bir kuş sütü eksik dediklerinden," Tek kaşını havaya kaldırdı. "İstemez misin açlığını gidermek?" dedi.
Dediği şeyle vücudumdaki müthiş acıya ve ağrıya rağmen dudaklarımdan alaycı bir kıkırtı firar etti. "Aç değilim, yemekte istemiyorum. Böyle iyiyim." dedim yalan söyleyerek. Açıkçası böyle iyi olduğum söylenemezdi çünkü acıdan ve bedenimin üzerine bırakılan kayalardan dolayı burnumdan kanlar hafiften akmaya başlamıştı.
"Açsın asker, susuzsun, acılısın, perişan haldesin." Başımla onu reddettim ama haklıydı; açım, susuzum ve perişanım. Asla şu lanet olası yeri ona veyahut bir başkasına söylemeyecektim. Daha önce de aç kalmıştım. Eğitimde açlık rekoru kırmıştım, tamı tamına on yedi gün tek lokma bile ağzıma sürmemiştim. Dayanabilirim, az kaldı, dayanabilirim.
"DEĞİLİM!" diye resmen kükredim ona.
Dudaklarından bir kahkaha firar etti. Karşımdaki kayanın üzerinde dirseğini baskı uygulandığında gözlerim şok içinde aralandı, benden bir çığlık kaçarken dikkatimin dağılmasından fırsat bilerek yerden bir avuç toprak aldı ve açılmış gözlerime attı...
Beni gözüm ve bedenimin acısıyla kısa bir süreliğine yalnız bırakırken usulca ayaklandı. Gözlerim yandığı için onu bulanık görüyordum ve kulaklarım uğulduyordu. Yine de söylediklerini çok net bir şekilde algılayabiliyordum.
"Size merhamet etmemi ister misiniz?" Biliyordu ki buna kimse olumlu cevap vermeyecekti. Türk Askeri kimsenin merhametini istemez, kabul etmezdi. Tahmin ettiğim gibi de oldu; kimisi reddetti, kimisi de vücudundaki acıdan dolayı cevap veremedi ama kimse olumlu bir tepki göstermedi.
"Etmem zaten!" diye bağırdı bu ormanı inletecek türden. Hemen sonra ise onun gibi bir bağırış yanımda duran Boncuk'tan kaçtı çünkü eğitim komutanı en sert biçimde Boncuk'un kaval kemiğine tekme attı. Öyle bir çığlık bastı ki kaval kemiğinin kırıldığından emin oldum.
"EĞİTİMDE MERHAMET, VATANA İHANETTİR!"

Yıllar boyunca, yedi yıl kadar askeri eğitim görmüş, o zorlu eğitimleri başarıyla tamamlamıştım. Hepsi çok zordu, ama hiç bu kadar zorlanmamıştım.
Kafam karmakarışıktı, beynim zonkluyordu ve kafamı dağıtmak için içtiğim birkaç şey mantıklı düşünmemi ya da anneme doğru açıklamayı yapmamı engelliyordu. Nasıl söyleyeceğimi ya da nasıl açıklayacağımı bilmiyordum.
Burnumdan sert bir nefes vererek dengemi kurmak adına omzumu kapının pervazına yasladım. Nefes alışverişlerim sıklaştığında birkaç saniyeliğine gözlerimi yumdum. Saat gecenin ikisi olduğu için kimseyi uyandırmak istemiyordum bu yüzden elimi cebime attım ve evin anahtarını aradım.
Siktir!
Üsteki dolabımda unutmuşum.
Dudaklarımı birbirine bastırarak sıkkın bir nefes verdim. Telefonumu da Pusu'nun odasında unutmuştum, gerçekten çok şansızdım. Gerçekten her şeyin bu kadar üst üste gelmesi olacak iş değildi.
Kapıyı çaldım ve bana kapıyı evde olmasını umduğum Ateş'in açması için içimden dualar ettim. Ne Boncuk'un sorularını yanıtlayabilirdim, ne de annemin yüzüne bakabilirdim. Kapının açılma sesi duyulduğunda nefesimi tuttum. İlk önce karartı, hemen sonra da minik bir beden kendini gösterdi. Kapıyı tahmin ettiğim üç kişi dışında, Mehriban açmıştı. Yine de iyiydi.
"Abla!" dedi sessiz bir şekilde fısıldayarak. "Gelmişsin. Bu halin ne?" Gerçekten mi? Umarım yağmurdan kaçarken doluya tutulmamışımdır.
"Mehriban," dedim kendimden geçmemek için müthiş bir çaba sarf ederken. "Senden sadece susmanı rica edeceğim. Ha birde odama ilerlememe yardım etmelisin." Herhangi birinin sesimizi duymasını istemiyordum.
Mehriban birkaç saniye duraksadı ve yüzündeki şaşkın ifadeyle bana baktı. "Ta... tamam abla." dedi bana bir adım yaklaşarak. Ama yanıma yaklaştığı anda yüzünü buruşturmamak için çaba gösterdi. Sarhoş olana kadar alkol kullandığım için ne kadar rahatsız edici koktuğumu tahmin edebiliyordum. Özellikle de bu kokulara fazlasıyla mağruz kalmış olan Mehriban için ne kadar rahatsız edici olabileceğini.
İçimin sızladığını hissettim ve Mehriban'dan çabuk ayrılmak için hızlı adımlar atmaya başladım. Ama ne yazık ki bu girişmim olumsuz yanıt verdi ve yerimde bile doğru dürüst duramadığım için sert bir şekilde portmantonun kapaksız rafına çarptım.
Her şey o an oldu. Cam vazo olduğunu tahmin ettiğim bir şey yere düştü ve kırılmadan önce evdeki herkesin uyanmasına neden olacak bir ses çıkardı. Saniyeler içinde annem eli kalbinde, Boncuk ve Ateş ise ellerindeki tabancalarıyla antreye tünemişlerdi. Allah'tan ışık açıktı.
"Ayçıl!" diye bağırdı annem. Gözleri anında dolarken bana doğru atıldı ve kısa boyundan dolayı parmak ucunda yükselip kollarını boynuma doladı. "Annem," dedi gözyaşlarının arasından. "Neden telefonların kapalı? Kalbime mi indireceksin?" Sanırım Boncuk eve gelir gelmez benimde görevden döndüğümün haberini vermişti.
"İyisin, değil mi? Yaran falan yok," dedi geri çekilirken. Eminim ki Boncuk ona detaysız bir şekilde nasıl olduğumu söylemiştir ama benden de duymak istiyordu.
"İyiyim." diye fısıldadım bir adım gerilerken. Annemin gözlerinin içine bakmaktan korkuyorum çünkü şu anda duygularımı hiçbir halükârda gizleyemeyecek bir haldeyim. Annem gözlerime baktığı anda bende bir şey olduğunu anlayabilirdi.
"Ayçıl!" dedi şokla aralanan gözleriyle. "Alkol mü aldın?" Sorusunu başımla reddettim ve daha fazla dayanamayacağımı hissettiğimde kenardan geçerek odama ilerledim. Annemin bana seslenmelerini duyuyordum ama umursamadım ve arkamdan kapıyı kilitledim.
En iyisi bu konuşmayı sabah, ben ayıkken yapmaktı. Şu anki sarhoş halimle söylediklerim annemi haddinden fazla yaralardı.
"Ayçıl aç şu kapıyı!" Gözümden akmaya başlayan yaşlarla derin bir iç çektim. Duygularım karmakarışık olmuştu ve ağlamaya başlamıştım.
"Kızım aç kapıyı, neden ağlıyorsun? Bir şey mi oldu, aç kapıyı?" Annemin de gözlerinin dolduğuna eminim çünkü ben ağlarsam nedenini bilmeden o da ağlar. Kızı ağlarsa, o da ağlar.
Kapıyı yumruklayan annem dışında hiç ses gelmiyordu. Anlaşılan evdekiler bizi yalnız bırakmak istemişti. "Anne," dedim bir iç çekiş eşliğinde. "Lütfen beni yalnız bırak." Yalvarışımı umursamadan kapıya daha sert vurdu. "Ayçıl, lütfen aç kapıyı. Bak bir sorunun varsa birlikte çözelim." Artık dayanamıyordum, babamın bir terörist olduğunu içimde bir saniye daha taşıyamayacaktım. Hiddetle ayaklandım ve kapının kilidini açtım.
Kapı sert bir şekilde açılırken annem gözü yaşlı bir şekilde koşarak yanıma geldi ve kollarını bana doladı. Başımı hiç oylanmadan annemin boynuna gömdüm ve akmaya hazır olan yaşları onun bedenine dökmeye başladım. Gözyaşlarım usulca annemin mis kokusuna karışıyordu.
Nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Annemin kaldırıp kaldıramayacağını bilmiyordum. Nasıl tepki vereceğini ya da bana inanıp inanmayacağını bilmiyordum. Lanet olsun hiçbir şey bilmiyordum ve bu beni bir enkaza çeviriyordu.
Annemin sinesinde hıçkıra hıçkıra ağladım ve o da sebebini bilmemesine rağmen eşlik etti. Gözyaşları şakağımı ıslatıyordu ve annemin ağlaması beni daha çok kahrediyordu.
Gerçekten hazmedemiyordum, benim babam nasıl bir terörist olabilirdi? O bir askerdi ve şimdi... Olamazdı ve hazmedemiyordum. Geçmişte babamla yaşadığım tüm anılarım gözlerimin önünden geçerken nefesimin kesildiğini hissediyordum.
"Anne," dedim ağlamalarım eşliğinde. Babam öldüğünde bile ne bu kadar yıkılmış, ne de bu kadar ağlamıştım. Keşke babam sekiz yıl önce ölmüş olsaydı da ben birkaç ay sonra onun dokuzuncu ölüm yıl dönümünün mevlüdünü yapıyor olsaydım.
"Annem," diye içli bir şekilde karşılık verdi annem.
Ağlamaktan gözlerim şişmişti ama beş dakika öncesine nazaran kendime gelmiştim. Anneme her şeyi anlatacaktım ve bu yük omuzlarımdan az da olsa eksilecekti. "Mutfağa gidelim. Benim bir bardak kahve içmem lazım." Olayı anneme ayık bir şekilde anlatmam en doğrusuydu.
***
Fiziksel olarak kendime gelmiş ve ayılmıştım. Artık bir yerden başlayarak anneme kocası sandığı adamın bir vatan haini olduğunu söylemem gerekiyordu. Gerçekten kaçmanın ya da söylemeyi ertelemenin bir manası yoktu. Eninde sonunda öğrenecekti ve ne kadar erken olursa, o kadar iyiydi. Omuzlarımdaki bu acı verici yükü azaltmadan bir adım dahi atacak mecalim yoktu.
Bakışlarımı tekrar kapıya çevirdim. Mehriban'a güveniyordum ama olurda odasından duymasını istemiyordum. Böyle bir şeyi öğrenmesinin ne ona, ne de bize yararı vardı.
"Hadi kızım, dök içini bana." Annemin söyledikleri kırılma noktam oldu ve dudaklarım aralandı.
"Anne sana anlatacağım ama sakin olmaya çalışacaksın tamam mı?" diye sordum imkansızı isteyerek. Asla sakin olmayacaktı.
Annemin kaşları anında çatıldı ve yerinde rahatsızca dikleşerek sert bakışlarını gözlerime dikti. "Neler oluyor?" diye sordu hüzünlü halinden sıyrılıp ciddiyete bürünerek. İçim anneme söylemeye el vermiyordu.
Dudaklarımı ısırdım. Hayatım boyunca böyle stresli bir an yaşamamıştım. Anneme anlatmak Yarbay Turan'a anlatmaktan çok daha zordu çünkü Yarbay Turan'ın panik atağı ya da çarpıntısı yoktu.
"Anne babam sandığım adam ölmemiş." Annemin dudaklarından bir kıkırtı firar etti. "Kızım sen hâlâ ayyaşın herhalde, kendine gelemedin. Baban sandığın adam değil, baban öldü. Allah rahmet eylesin, canım kocamı sekiz sene önce toprağa verdik. Hem... Her hafta mezarına gidiyorum. Zaman ayırıp sende gelsen keş-" Sözünü sert bir biçimde kestim.
"Ben gayet kendimdeyim, sarhoşta değilim. Hayır o benim babam değil ve ölmemiş, yaşıyor." Yavaş yavaş algıladı, yüzümdeki ciddi ifadeyi fark ettiğinde nefesleri hızlanmaya başladı. Onunla dalga geçmediğimi bir dakika sonunda anlamıştı.
"Ne... Ne demek istiyorsun? Baban vefat etti." dedi gözlerinde biriken yaşlarla.
"Etmedi!" diye bağırdım. "Etmemiş!" Ağladım. "O lanet adam gebermemiş." Annem dediklerimi sindirdi yaklaşık iki dakikanın sonunda zar zor kendine geldi ve kanlanmış bakışlarını bana dikti.
"Kes sesini!" Söylediklerinin hemen ardından yanağımda bir tokat patladı. Başım yana düşerken sağ gözümden bir damla yaş aktı ve vurduğu yanağımın sızladığını hissettim. Annem beni dinlemedi.
"Dinle beni!" dedim sert bir şekilde. Fakat annem sandalyesinin yere düşmesine sebep olacak bir şekilde ayaklandı ve sırtı tezgaha çarpana kadar geri geri gitti. "Göreve gittiğimizde onu buldum. Terör örgütlerinin kurduğu bir tesisteydi ve bir kadınla yatıyordu. O bir terö-" devamını getirmeme müsaade etmeden tezgahın üzerindeki kaşığı bana fırlattı, kaşık bana değmeden duvara çarptı.
"Yalan söyleme!" diye bağırdı evi inletecek derecede. Eminimki komşular uyanmıştı ama annemin şu anda dünya umurunda değildi. Haklı olarak. Hayatını teröristleri yok etmek için adamış olan, ölü eşi için bir vatan haini diyordum. Bana bıçak çekmediğine dua etmem gerekiyordu.
"Yalan söylemiyorum!" dedim ve yanında bittim. Sinirden gözü dönmüş, astımından dolayı nefes alışverişleri düzensizleşmiş ve eli kalbine gitmişti. Gözünden bir damla yaş akarken. "Şaka yapıyorsun!" dedi hıçkırıklarının arasından. "Aptal!" Şu anda bana ettiği hiçbir hakaret umurumda olmazdı.
Eminim ki annem bizzat gidip babamı görmezse bana asla inanmazdı. Zaten ondan bana inanmasını beklemiyordum ama biraz farklı hissediyordum. Yarbay Turan'a inandırmak için hiç çaba sarf etmemiştim ama annem sanki daha önce ona yalan söylemişim gibi inanmıyordu.
"Aptal!" diye bir bağırış daha koptuğunda kapı hiddetle açıldı ve Yarbay Turan içeriye girdi. Gözlerim şok içinde açılırken, şaşkınlıkla ona bakıyordum. Burada ne işi vardı?
Yanıma adımladı ve bana dışarıya çıkmam için güven verici şekilde baktı. Onu ikiletmedim ve mutfaktan çıkarak ardımdan kapıyı kapattım. Eminim ki Yarbay Turan olayı anneme benden çok daha iyi ve sakinleştirici bir şekilde anlatacaktı. Annem bana bile inanmazdı ama Yarbay Turan'a sonsuz güveni vardı.
Kaç dakika geçti bilmiyorum ama o akıp giden dakikalar bana bir ömür gibi geldi. Sanki o zaman içerisinde benim canımdan can almışlar gibi hissettim. İçimde bir ateş vardı, saliseler aktıkça körükleniyordu. İçimden bir şeyler benim o adamın karşısına çıkmamı istiyor gibiydi. Karşısına çıkıp, Ayçıl olarak hesap sormamı istiyor gibi.
Annemin çığlıkları sönmüş, yerini hıçkırıklara bırakmıştı. En azından bayılmamıştı ya da panik atak geçirmemişti. Şükür edilecek bir sebepti.
Mutfak kapısının açılmasıyla ne zaman yumduğumu bilmediğim gözlerimi araladım. Yarbay Turan koluna girmiş olan annemle birlikte içeriden çıktı ve bana en merhamet dolu bakışını attı. Annemin bakışlarının yerde olduğunu fark ettiğimde ona doğru bir adım attım ama Yarbay Turan beni durdurdu.
"Sen burada kal, kızım. Annen hava alıp gelecek." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. "Komutanım," sözümü kesti. "Kal burada, Ayçıl."
Komutanımı başımla onaylayarak dışarı çıkmalarını bekledim. Çok geçmeden Boncuk'un telefonunu aldım ve bende çıktım. Boncuk'ta Pusu Komutanın numarası yoktu ama zaten ben ezbere biliyordum. Kapının önüne geldiğimde hiç düşünmeden onun numarasını tuşladım.
İlk aramamda telefonu açmadı ama ikinci kez ısrarla aradığımda hattın diğer tarafından uykulu bir ses geldi.
"Alo? Kimsiniz gecenin bu saatinde?" Sinirli bir şekilde söylenmeleri dudaklarıma bir tebessüm kondururken cevap verdim.
"Alo, Pusu Komutanım, benim," derin bir nefes aldım. "Büke," hışırtılı bir ses kulağımı doldururken yatağında kendini düzelttiği anlaşılabiliyordu. Birkaç saniye boyunca karşı taraftan cevap gelmesini bekledim.
"Büke, bir sorun mu var? İyi misin? Neden kendi telefonundan aramadın?" Peş peşe sorduğu sorulara bir süre ne cevap vereceğimi düşündüm. Alt dudağımı dişlerimin arasında yoğurarak kısa süre sonra cevap verdim:
"Hayır, bir sorun yok. İyiyim. Telefonumu senin odanda unutmuşum."
"Telefonunu mu getireyim? İstersen hemen şu anda getirebilirim, konum atabilirsin." Düşünceli tavrı beni heyecanlandırırken arama sebebimi açıklamaya başladım.
"Hayır, telefonun aciliyeti yok, üsse gidince alırım. Ben sizi şey için aramıştım."
"Ne için?" Alt dudağımı kanattığımı hissediyordum. Söyle şimdi, ne için aramıştın?
"Buluşma şansımız var mı? Olmaz derseniz anlarım, gece saat kaç sonunda. Yani kabul etmek zorunda değil-" Sözümü keserek beni mutlu eden cevabı verdi. "Saatin kaç olduğunun bir önemi yok. Ne zaman istiyorsan beni arayabilirsin ya da buluşabiliriz. Şimdi söyle, nerdesin? Nereden alayım seni, ya da nerede buluşalım?" İçime soğuk sular serpilirken ona buluşacağımız yeri söyledim.
Evime yakın olduğu için yürüyerek parkın yolunu tuttum. Hava rüzgarlıydı ve hafiften yağmur çiseliyordu. Aslında üzerimdeki askılı badi yüzünden üşümem gerekiyordu ama üşümüyordum bile.
Pusu'yu tam olarak neden çağırdığımı ben bile bilmiyorum aslında. İçimden bir ses onun bana iyi geleceğini söyledi ve bende onu dinledim. Doğru ya da değil, bunu yaptım ve Pusu geliyordu.
Parka yetiştiğimde bakışlarımı etrafta gezdirdim. Gecenin bu saatinde içen birkaç genç dışında hiç kimse yoktu. Buluşmak için doğru bir yer ya da zaman değildi ama aramıştım artık.
Kollarımı kendime dolayarak Pusu Komutan ya da arabasına bakındım ama bulamayınca en yakın banka doğru ilerledim. Banka yerleştiğimde çok geçmeden üzerimde bir gölge hissettim. Sokak lambasının altında olan benim gölgemin hemen yanındaydı. Saniyeler içinde o tanıdık koku da burnumu doldurdu ve başımı kaldırdım. Gelmişti.
Dudaklarım anında iki yana kıvrılırken hızla ayaklandım ve kollarımı ona doladım. Hiç oyalanmadan başımı boynuna gömdüm ve sakinleştirici kokusunu ciğerlerime çektim. Kahve kokan bir parfüm sıkmış olmalı ki kahve kokusu kendi kokusunu bastırıyordu.
"Parfümünü değiştirmişsin." diye fısıldadım ama anında yüzüm kızardı. Neden böyle bir şey söylediğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu, öyle çıkmıştı dudaklarımdan.
"Hı-hı," diye onayladı beni. Ardından ekledi. "Beğendin mi?" Sorusuna yanıt vermedim çünkü pervasız sorum beni utandırmıştı.
"Utanılacak bir şey yok." Gözlerimi kapatıp yüzümü tamamen boynuna gömdüm. "Beğendim ama diğeri daha iyiydi." dediğimde derin bir iç çekti. "Bundan sonra onu kullanırım." Mest oldum.
"Sen bilirsin." Utancımdan geri plana çekilirken yavaşça yüzümü boynundan çıkardım ve adamın boynuna mengene gibi doladığım kollarımı çektim. Resmen boğuyormuşum adamı.
"Üşümüyor musun, sen?" diye sordu benim ardımdan banka otururken. Aynı zamanda üzerindeki her halinden pahalı olduğu belli olan deri ceketini çıkarıyordu.
Onu başımla reddettim çünkü üşüdüğümü hissetmiyordum. Belki de -doğal olarak- üşüyordum, sanırım hissizleştiğim için üşümeme rağmen bunu hissetmiyordum.
Ah hayır! Üşüyormuşum çünkü bunu omuzlarıma bırakılan ceketle anladım. Ceketin sıcaklığı ve Pusu'nun kahveli parfümünün kokusu beni sarıp sarmaladığında o ana kadar üşüdüğümü anladım. Ceket gerçekten iyi ısıtıyordu.
"Üzerine geçir onu, belli ki üşümemişsin, donmuşsun. Kolların kıpkırmızı olmuş." dediğinde kendimi kıkırdamaktan geri alamadım. "Beyaz tenli olmanın dezavantajları." O da benimle birlikte güldüğünde içime sıcaklık işledi. Gülüşü de sesi gibi çok güzeldi. O sadece konuşsa ve gülse uzun süre dinlerdim. Hatta hiç bıkmazdım çünkü sesi melodilerin saklı yuvası gibiydi. Gürdü, lakin rahatsız edici gürlükte değildi. Erkeksi bir sesi vardı ama gram boğukluk yoktu. Kelimeleri, hatta harfleri dudaklarından hep tane tane çıkıyordu. Aynı zamanda diksiyonunun da güzel olması dinleme arzumu arttırıyordu.
"Kucağıma yatmak ister misin?" Yanlış anlaşılmamak için hemen ekledi. "Yani başını bacağıma koyabilirsin. Yani-" Devam etmesine izin vermeden bacaklarımı bankın demirinden sarkıttım ve yan dönerek başımı kucağına bıraktım.
Huzur, saniyler içerisinde beni sarıp sarmaladı. Gözlerimi kapatmamak için kendimi zor tuttum. Pusu, gözlerimden başka hiçbir yerime bakmıyordu. Gözleri direkt olarak gözlerimdeydi.
"Konuşmak ister misin?" diye sordu elleri saçlarımı bulurken.
"Ne konuda?" Elleri, saçlarımın her bir telini yumuşak bir biçimde okşuyordu.
"Sen hangi konuda konuşmak istersen." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Aslında onunla ilgili merak ettiğim birçok şey vardı. Askeri olduğumdan dolayı o benimle ilgili çok fazla şey biliyordu ama ben onunla ilgili neredeyse hiçbir şey bilmiyordum.
"Nerelisin?" diye soru sormaya başladım. Belki de bu gece onu bıktıracak kadar çok soru soracaktım. Aslında ne normal hayatımda, ne de askerlik hayatımda meraklı bir insan değildim. Fakat Pusu'nun yanında hayatım boyunca etmediğim merakı ona ediyordum.
İçli bir nefes eşliğinde cevap verdi. "Trabzon." Kaşlarım anında havalandı. Gerçi birkaç defa şiveyle konuşmasından onun Karadeniz'in bir şehrinden olduğunu anlamıştım.
"Neden Trabzon ağzıyla konuşmuyorsun." Sorum karşısında dudaklarından erkeksi bir kıkırtı döküldü. Bu sırada elleri hâlâ nazik bir şekilde açık saçlarımı okşamaya devam ediyordu. "Yıllardır buradayım, alıştım artık. Ama Trabzon İl sınırından içeri adım attığım anda ağzım değişir. Ama arada bir o ağızla da konuşuyorum." Bunu fark etmiştim ve Trabzon ağzı ona çok yakışıyordu.
"Evet, bence sesine de, sana da çok yakışıyor." Söylediklerim karşısında dudakları iki yana kıvrıldı. "Öyle mi?" diye sordu beni utandırmak istercesine.
"Hı-hı." diye yanıt verdim ama bu onu tatmin etmemiş gibiydi. "Öyle mi?" Dudaklarımı birbirine bastırdım ve gözlerimi birkaç saniyeliğine yumarak cevap verdim.
"Evet." Hemen sonra başka bir soru sordum. "Dokuz yıldır askersin, değil mi?" diye sordum merakla. "Sekiz." diye düzeltti beni. Başımla onayladım. Demek ki onu dokuz yıl önce ilk gördüğümde eğitimin ikinci yılının başındaydı.
"Peki, kaç yaşındasın?" diye sordum. Otuzlarında olmalıydı ama tam olarak yaşını merak ediyordum.
"Bir ay sonra otuz üç olacağım." dediğinde ağzımdan, "Yuh!" diye bir nida çıkmasına engel olamadım. Hemen sonra ise kendimi düzelttim. "Özür dilerim." Asla otuz üç göstermiyordu ve yaşı benden bayağı bir büyüktü.
"Sen yirmi yedi miydin?"
"Yarın yirmi yedi olacağım." dediğimde gözleri büyüdü. "Yarın doğum günün mü?" diye sordu.
"Evet." diyerek omuz silktim ve ekledim. "Aramızdaki yaş farkı da bayağı fazla."
Gerildiğini anbean hissettim. Yerinde dikleşti ve nefesini tuttu, fakat elleri hâlâ saçlarımı okşuyordu. "Bu senin için sorun mu?" diye sorduğunda düşünmüş gibi yaptım ama cevabım kesindi. Eğer oysa yaş asla sorun olmazdı.
"Hmm," diye mırıldandım. "Yani, şimdi altı yaşta öyle az uz bir şey değil."
"Senin için sorun yani?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. Sert bir nefes verdim.
"Sen olunca sorun değil." Sorum içini rahatlatmış gibi dudaklarından kısık sesle oh döküldü.
Bir saate yakın ona sorular sordum, sohbet ettik ve defalarca kez köşeye sıkıştırdım. Belki de sorularımla onu sıkmıştım ama en küçük bir ters tepki göstermedi. Sabırla beni dinledi ve sorularımı yanıtladı. En nihayetinde ise kucağında uykum tamamen bastırdı ve ona yakın olmanın huzuruyla gözlerim kapandı. Bilincimi tam olarak kaybetmeden önce onun dudaklarından dökülen fısıltı ve algıladığım birkaç kelimeydi.
"Dokunmaya kıyamayacağım kadar çok güzelsin."
________________
~Bölüm Sonu~
️❗️ÖNEMLİ❗️
Selammm. Sizlere kısa bir duyurum olacak. Kızıl Çelik'in final olmasına daha var ama bir yandan yazmak istediğim bir kurgu daha var. Aslında taslaklarımda devamının getirilmesini bekleyen bazı kurgularım var ama ona rağmen Kızıl Çelik'ten olan bir karakterin başrol olduğu bir kurguyu kaleme dökmek istiyorum.
Bu kitabın başrolü, Mehriban olacak. Şu anda kitabın ismi ve giriş kısmı falan hazır, ama ben yayınlamak ya da devamını getirmek konusunda çok tereddütte kaldım.
KÇ'den bağımsız bir kurgu. Yani Mehriban'ın başrol olduğu kurguyu okumak için KÇ'yi okumaya asla ama asla gerek yok. Zaten Mehriban'ın neler yaşadığını az çok biliyorsunuz ama eğer bunu kaleme dönersem çok daha iyi bileceksiniz.
Neyseciğimeeee, eğer yayınlarsam haber veririm, bayyy!
Bölüm etkileşimi
