12. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗1.2🔗

Damly D.

"Sevgi, iki ruhun birbirine dokunması ve birbirlerine en derin mutluluğu sunmasıdır."

Rainer Maria Rilke
_______________

"Kar olam, dağ başlarında dolanam, ben olam," diye bir yandan şarkıyı mırıldanırken, bir yandan da hamuru açmaya devam etti genç kadın.

"Didelerinden dökülen yaş olam,
Konuştuğun dillerinde bal olam," hamurun üzerine biraz daha un serperek açmaya devam etti.

Yaklaşık bir saattir ıspanaklı kete yapmakla uğraşıyordu. Hâşâ yapabiliyordu da. Lakin bunu bu hafta içerisinde üçüncü defa yapıyordu. Üstelik bıkmadan ve yorulmadan.

Yapma sebebi ne miydi? Canı çekmişti. Hayır hayır, Gülzar'ın bu hafta içerisinde üçüncü kez ıspanaklı kete yapmasının sebebi canının çekmesi değil, Taylan'ın seviyor olmasıydı. Öyle ki, bir haftadır Taylan'ın sevdiğini öğrendiği tüm yemekleri yapmaya çalışıyordu.

Bugün de sabahın en erken saatlerinde kalkmıştı. Sabah demeye bin şahit isterdi; ne güneş doğmuş, ne de kargalar daha gak demişti o saatte. Fakat Gülzar bunu zerre kadar umursamamış, evin tün temizliğini bitirmiş, bahçeyi halletmişti. Hemen ardından ise ıspanaklı kete yapmaya koyulmuştu.

Ispanaklı kete sever miydi? Hayır. Ama Taylan sevmişti ve nedense Taylan sevdiği için ona yapası geliyordu. Bu isteğinin sebebini kendisi de bilmiyordu. Sorgulamıyordu da. İçinden bir ses ona yapmasını söylüyor ve o da seve seve yapıyordu. Açıkçası bir şey daha vardı ve Gülzar bunu kendince kabullenmekten bir hayli utanıyordu.

"Oy Didem, Didem Didem Didem,
Oy Didem, Didem Didem Didem."

Diye devam etti söylemekten en zevk aldığı şarkıyı söylemeye. Aynı zamanda da açmayı nihayetinde bitirdiği hamurlara ıspnakları eklemeye başladı. Açıkçası ıspanağın kokusuna bile tahammülü yoktu. Öyle bir nefreti vardı ıspanağa. Ama yine de Taylan için birkaç saatliğine katlanıyordu bu sebzeye.

Kimdi bu Taylan? Ne ara ve nasıl girmişti hayatına? Kendisi de tam olarak anlamlandıramıyordu. İlk gördüğü anda içinde bir şeyler çalkalanıyor gibi hissetmişti. O anda bunu önemsemese de, çok kısa bir süre sonra bu çalkalanma hissi onda, Taylan'ı her gördüğünde olduğunu fark etti.

Bundan şikayetçi miydi? Hayır. Ama yinede bu utanmadığı anlamına gelmiyordu. Utanıyordu. Hemde çok utanıyordu. Onunla her konuştuğunda kızaran yanakları, en büyük utancı olabilirdi. Hadi ama, neden onu her gördüğünde kalbi hızlanıyor, vücudunda ki tüm kan yanaklarında toplanıyor ve vücudunu bir çalkalanma hissi sarıp sarmalıyordu?

Tepsiyi fırına attığında, kulaklarını kapı açılma sesi doldurdu. Hemen sonra ise annesinin iğneleyici sesi.

"Yine mi Kete pişirdin, sen?" diye kendi dillerinde bir ses doldurdu kulaklarını.
Yüzünü buruşturarak arkasına döndü Gülzar. Şimdi başlayacaktı günlük azar serüveni. "Bu hafta kaçıncı oldu bu? Ne bu hal yahu? En sonunda tam bir dombili olacaksın." Ağzından onaylamaz sesler çıkardı Gülsüm Hanım.

Kızının bu şekilde kendi isteklerinin dışına çıkması her zaman sinirlerini bozmuştu. Sabah kızının kalkıp temizlik yapması umurunda olmaz, ama kızının kete pişirmesi ona batardı. Konu yemek değildi. Gülzar'ın yaptığı her şey Gülsüm Hanım'a batıyordu. Sebebi ne miydi? Açıkçası birden fazla sebebi vardı.

"Anne," dedi fakat annesi cümlesini yarıda kesti. "Ne annesi ya, ne annesi?" diye sordu. Bir yerdeki sofraya, birde kızına bakıyordu.

"Anne bir dur!" dedi, Gülzar. Sesini yükseltmemişti, ama yumuşak bir biçimde de söylememişti. "Canım çekti yapıyorum işte. Hem akşam yemeğine, hem de şimdi yemek için." dedi tane tane. Sırf annesi kızmasın diye fazla fazla yapmıştı.

"Baban ıspanak seviyor mu?" diye sordu Gülsüm Hanım en kınayıcı şekilde.

Babası sevmiyordu. Ama Taylan seviyordu. Daha yeni öğrenmişti. Babasının zaten her zaman isteklerini yapıyordu. Bir defa da kendi istediğini yapsa ne olurdu ki?

Annesi daha fazla katlanmak istemedi kızı ile aynı yerde kalmaya. Yıllarını bile koca bir bıkkınlıkla geçirmişti. Eşinden nefret ediyordu. Ve aynı zamanda da eşinden olandan da nefret ediyordu. İçinde kor bir ateş gibiydi nefret. Ondan alınan gençliğin intikamını kızından alıyordu.

İçli bir nefes çekmesine engel olamadı, Gülzar. Alışmıştı annesinin ona olan nefretine. Nefret dolu bakışlarına... Alışmak istemezdi. Belki de en çok bunu istemezdi. Canını çok yakıyordu gittikçe alışmak. Burnunun direği sızladı. Yine de gözünden bir damla yaş bile akmadı. Alışmıştı...

Dudaklarına bir gülümseme yerleştirip etrafı toplamaya koyuldu. Aynı zamanda dudaklarına bir şarkı kondurarak, aklındaki düşünceleri def etmeye çalıştı. Yine kalbi kırılmıştı. Annesi ona ne zaman baksa kırılıyordu camdan kalbi. Babası bile bu kadar etkilemiyordu onu. Fakat annesi... Kanayan yarasıydı.

"Ay bəri bax, bəri bax,
Pəncərədən bəri bax."

***

Heyecandan yerinden çıkmak için çırpınan kalbinin üzerine koydu elini, Gülzar. Nefesleri kapının önüne geldiği anda sıklaşmıştı. Kalbi, kuş olup uçmak istiyordu göğüs kafesinden.

Birkaç saniyeliğine yumdu gözlerini. Bu kadar heyecanlanmaması gerekiyordu. O adamı sadece iki haftadır tanıyordu, ama onda farklı bir şeyler vardı. Gülzar'ı kendisine çeken. Sanki adam gülünce güneş, ay, hatta ve hatta kainatta ne varsa gölgede kalıyor gibiydi.

Gözleri...

Gözler güler miydi?

Taylan'ın gözleri çok güzel gülüyordu, Gülzar'ın nezdinde.

Kuruyan dudaklarını ıslatarak ahşap kapıya iki defa vurdu. Çıkan ses kulaklarında çınladı. Heyecandan bunu bile farklı işitiyordu.

Bir.

İki.

Üç.

Dört.

Beş.

Altı.

Ve sadece altı saniye sonra genç kadının kulaklarını alıştığı postal sesi doldurdu. Hemen sonra, kapı açılınca çıkan gıcırtılı ses.

Gözlerini bir çift kehribar hare karşıladı genç kadının. Sadece bir çift kehribar gözle mest olmuştu. Saniyeler içinde büyülenmişti adeta. Güneş ışınları, genç kadını kalpten götürmek istercesine tam olarak Taylan'ın kehribarlarına vuruyordu. Zaten bal rengi olan gözler, güneş ışıklarıyla resmen sarıya dönüyordu. Mükemmel ve eşsizdi.

Aralarında sessizlik, sadece beş saniye hüküm sürdü. O beş saniyelik süre zarfında genç kadın sadece Taylan'ın seyirlik yüzünü inceledi. Lakin Taylan bundan zerre rahatsız olmadı.

İlk olarak adamın açık kahve saçlarına kaydı gözleri. Yumuşacık ve orta uzunluktaydı. İnsanda elini daldırma isteği yaratıyordu. Aksi taktirde Gülzar'ın karıncalanmaya başlayan avuç içlerinin başka bir açıklaması olamazdı. Kaşları. Biçimliydi. Hiç oynanmadığı bariz belliydi lakin bu biçimli kaşların doğal olması fazla mükemmeldi. Yavaşça büyüleyici kehribar gözler esiri altına aldı gözlerini. İşte Gülzar'ı kalbinden, beyninden ve daha sayısını bilmediği vücudundaki tüm organlarından vuran bunlardı. Bu bal rengi gözler.

"Balaca Xanım?"diye sordu gözlerini kısarak. Halbuki geldiğine şaşırmamıştı. Her gün bu saatte ona yemek getiriyordu. Fakat döngüye girmişler gibi de Taylan, genç kadın her geldiğinde şaşırmış gibi yapıyordu.

"Merhaba," dedi genç kadın utangaç bir tavırla. Kendi dilinde konuşmuştu.

"Merhaba," dedi adam Azeri Türkçesiyle. Karşısındaki genç kadını, rahatsız etmeyecek kadar kısa bir süre de baştan aşağı süzdü. Bugün bir farklı olmuştu sanki. Dudakları iki yana seyridi, Taylan'ın. Genç kadın, bugün üzerine beyaz çiçekleri olan, pembe bir elbise giymişti. Cıvıl cıvıl olmuştu. Üzerindeki elbise sanki baharı taşıyormuş gibiydi.

"Yemek getirdim." dedi genç kadın bakışlarını başka yere kaçırarak.

Genç adamın bakışları kadının elindeki tabağa kaydı. İçinde bir sürü ıspanaklı kete vardı ve daha yeni yapıldığı bariz belli oluyordu. Dudakları iki yana seyridi.

"İyi yaptın," dedi ve kısa bir süre etrafı inceledi. Genç kızı her zaman yaptığı gibi arka bahçeye götürecekti. Orada rahat bir şekilde konuşabiliyorlardı.

"Arka bahçeye gidelim mi?" diye sordu Taylan, bu sefer kabalık etmek yerine nazikçe sorarak. Geçen yaptığının hiç hoş olmadığını çok geç algılamıştı.

Yüzü anında kızardı Gülzar'ın. Vücudundaki tüm kan burnunda ve yanaklarında toplanmış gibiydi. Nedensizce bu görüntü Taylan'ın hoşuna gitmişti.

"Olur," dedi Gülzar fısıltı gibi çıkan sesiyle.

Taylan kafasını evden içeriye sokarak bir şeyler söyledi ve kapıyı kapatıp arka bahçeye ilerlemeye başladılar.

Yan yana yürüyorlardı ve Taylan, adımlarını yanındaki kadının adımlarına uydurmaya çalışıyordu.

Her zaman oturdukları banka oturduklarında Taylan, kadının elinden tabağı aldı ve hiç beklemeden yemeye başladı.

"Eee," dedi ağzındaki lokmayı yutarken. "Nasıl gidiyor?" diye sordu gözlerini karşısındaki orman yeşili gözlere dikerek.

"İyi gibi." dedi genç kadın tekdüze bir cevapla.

"Neden iyi değil?" diye sordu, Taylan ağzına bir lokma daha alırken.

Bıkkın bir nefes verdi, Gülzar. Aslında birden fazla sebebi vardı. En başta ise köydekilerin ona olan baskısı geliyordu. Onların köyünde bir kadının yirmili yaşlarında evlenmesi gerekiyordu. Lakin Gülzar'ın bu bir yıldır görücülerini elinin tersiyle itmesi pek hayra alamet değildi onlara göre.

"Nereden başlasam ki?" diye sordu mızmız bir çocuk misali çıkan sesiyle.

Kaşları aniden çatıldı, Taylan'ın.

"İyi olmaman için birden fazla mı sebep var?"

Başıyla onayladı genç kadın.

Taylan, elindeki tabağı banka bırakarak yan döndü. Gözleri anında birbirine tutunmuştu. "Neyin var, Balaca Xanım?" diye sordu genç kadının yüzünün herbir santimini incelerken.

"Çok sıkıldım." dedi ağırlaşan sesiyle. Artık birilerine içini dökmek, rahatlamak istiyordu. Belki de o kişinin Taylan olması gerekiyordu.

"Neyden?" Karşısındaki kadının ona içini dökmesini istiyordu. Belliydi. Bir huzursuzluğu vardı.

"Dün," diyerek söze girdi. Kuruyan dudaklarını ıslatarak devam etti. "Sana, yani size yemek getirdikten sonra eve dönerken biriyle karşılaştım."

"Kiminle?"

"Köydeki bir teyze." diye cevapladı soruyu.

Başıyla onayladı.

"İşte bir şeyler söyledi, canımı sıktı." derken, Taylan'ın gözünde, yaşadığı bir şeyi babasına şikayet eden çocuk gibi gözüküyordu. Lakin tabii ki onu çocuk olarak görmüyordu.

"Nasıl şeyler?" diye sorarken ses tonuyla, genç kadının devam etmesi için ona destek veriyordu.

"İşte, yani, şey şeyler..." Adeta kıvranıyordu bunları anlatırken. Nasıl söyleyebilirdi ki, Taylan'a beni istemeye gelmek istiyorlar, diye?

"Balaca Xanım," dedi Taylan sesindeki uyarı tonunu gizleme çabasında bulunmadan. "Ne dedi sana?"

"Beni oğluna istemeye gelecekmiş." dedi, tek nefeste ve hışımla. Doğru söylüyordu. Dün evine ilerlerken teyze onu durdurmuş, çocuğunun meziyetlerini sıralamaya koyulmuştu. Gülzar, olayı hızla kapıp reddetmeye koyulsa da, doğrusu peki bir işe yaramamıştı. Kadın en yakın zamanda istemeye geleceğini söylemişti. Üstelik görücü de değil, isteme demişti.

Gülzar güzel bir kızdı. Güzel olmanın yanında saygılı, hamaratlı ve güler yüzlü biriydi. Doğrusu köyde oğlu olan kadınlar için tam bir gelin adayıydı.

Taylan'ı bir öksürük krizi tuttu anında.
Gözleri far görmüş tavşan gibi açılırken, yüzüne şok olmuş bir ifade konaklamıştı.

Sakinleşirken ağzından bir şaşkınlık nidası döküldü.

"Ne?" diye sordu. Hem kaşları çatılmış, hem de gözleri aralanmıştı. Ne demek Gülzar'ı istemeye gelecekler? Taylan buna izin veremezdi. Vermezdi!

"Öyle işte," dedi Gülzar fısıltı gibi çıkan ses tonuyla.

"Ne diyorsun sen?" diye sordu. Sesinde ve mimiklerine bariz bir sinir vardı.

"Ne bağırıyorsun, yahu!"

"Gülzar," dedi derin bir nefes aldı. "Güzelim, şaka yapıyorsan yemin ederim ki komik değil."

Güzelin miyim, gerçekten? Diyerek Taylan'ın sinesine sırnaşmak istedi, Gülzar. Yine de kendine engel oldu. Hayatında ilk defa biri ona güzelim diyordu. Heyecandan kalbi rotasından şaşmıştı. Bu çok... Çok güzel bir duygu karmaşasıydı.

"Şaka konusu mu bu, Allah aşkına?" diye tepki gösterdi kadın.

"Sen ne dedin?" derken içinden tepki göstermiş olması için dualar ediyordu. Gülzar'ı başka bir adamla düşününce bile sinir kat sayısı artıyordu. Gerçeği çileden çıkartırdı, genç adamı.

"Gelmeyin dedim, ne diyeceğim?" Omuzlarını silkti, Gülzar.

"Eee," dedi, Taylan. "Ne diye gelecekler diyorsun o zaman?" diye sorarken kaşları hala çatıktı.

"Kadın sanki dinledi beni! Ne dersem diyeyim dinlemedi. Bugün akşama bize misafirliğe gelip konuyu enine boyuna konuşacakmış!" Gülzar'ın en çok korktuğu şeyde buydu. Sebebi ise çocuğun muallim⁵ olmasıydı. Yaptığı meslek, annesi ve babasının kabuk etme olasılığını yüzde yüze çıkarıyordu.

"Neyini konuşacak ya? Sen de diyemedin mi benim sevdiğim var diye?"

Sözleri kadında minik olmayan bir şok etkisi yarattı. Ne demişti? Sevdiğim? Sevdiği olduğunu söylemesi gerekiyor muydu? Sevdiği var mıydı?

"Sevdiğim?" diye soran kadın sarhoş gibiydi.

Taylan'ın dudaklarına ise çarpık bir gülüş konmuştu. Tek kaşı havalanmış, başını minik bir açıyla yana eğmişti.

"Sevdiğin yok mu, Balaca Xanım?" diye sorarken sesindeki sorgu aşikârdı.

"Bilmem," dedi ve hemen ardından ekledi. "Senin var mı?"

Taylan'ın dudaklarında ki gülümseme büyüdü. "Sence?" diye sorarken buldu kendini. Oysa ki o, hiçbir zaman lafını dolandırarak söylemezdi. Açık ve net bir adamdı. Lakin gözlerini kendisine dikmiş olan kadın, tüm alışagelmişlerini silip süpürmüş, yerine tamamen farklı şeyler getirmiş gibiydi.

Ağzından bilmediğine dair sesler çıkaran Gülzar, eş zamanlı olarak omuzlarını silkmişti.

"Var." dedi, adam.

"Kim? Kim?" diye soran kadının içine endişe tohumları ekilmişti.

"Çok güzel bir kadın," diye anlatmaya başladı, Taylan. "Kocaman, yeşil gözleri var. Bana sorarsan yeşil değil, orman yeşili. Ormanı andırıyor bana. Sonra... Kiraz rengi dudakları var. Bir şey sürmüş ama çok güzel olmuş. Birde yanakları var. Al al. Utandığı zaman beyaz tenine tezat kırmızı kesiliyor. Sanki vücudundaki tüm kan yanaklarında toplanıyor. Burnu var böyle, fındık kadar. Ama bir görsen, haklı olsun olmasın her konuda havaya dikiyor, beni kendisine hayran bırakıyor. Boyu kısa. Yaşı küçük. Görsen çocuk dersin. Ama ben onu bir çocuk ya da kız olarak görmüyorum."

Kelimeleri, genç kadının gözlerinin dolmasına sebebiyet verdi. Üzülmemişti. Aksine mutluluktan dolmuştu orman yeşili olan gözleri. Kalbi, göğüs kafesini dövmeye başlamıştı. Heyecan, damarlarında akan kana karışmıştı. Mutluydu. Kalbi, kuş olup uçacaktı az kala. Anlamıştı kendisinden bahsettiğini.

"Beni mi seviyorsun?" diye sorarken buldu kendini. Bu soruyu kendisi değil, kalbi sormuş gibiydi. Kehribar gözlerin sahibinin vereceği tek kelimelik cevap, geleceğini belirleyecekmiş gibiydi. Mutluluktan mı, yoksa üzüntüden mi ağlayacağı tek bir kelimeye bağlıydı.

"Seni seviyorum..."

"Ben de seni..."

Ne ara, yahut ne zaman olduğunu kendileri de bilmiyordu. Lakin ikisi de farkındaydı ki birbirlerini seviyorlardı. Allah şahit birbirlerini gönülden seviyorlardı. Öylesine değildi bu menem sevgi.

Sevgi... Onların ki sevgiden ibaret değildi. Aşktı. Aşk; insanın kalbini derinden sarsan, ruhunu coşturan ve bazen de sarsan en yoğun duyguydu. Sevginin en derin haliydi; tutkuyla, sevgiyle, bağlılıkla beslenirdi.

***

|Ayçıl Büke Karahanlı|

İnsan doğar, büyür ve ölürdü.

Neden?

Her insanın yaşaması, ya da ölmesi için bir sebebi olmalıydı. Sebebe bağlı olarak kısa olan yaşamını geçirmesi, ya da ölmek için sonunu sebebine bağlanarak beklemeliydi.

Bende her ikisi de mevcuttu. Vatanımı korumak için kanımın son damlasına kadar yaşıyor ve savaşıyor, aynı zamanda Vatanım uğruna şehit olmak için yaşıyordum. Bu iki şey gayelerimin başında geliyordu.

Vatanım için yaşamak.

Vatanım için ölmek.

Hayatımda başka bir şey kalmıyordu da zaten. Hayatımda geriye kalan her şey meçhuliyet denizinde kayboluyordu.

Derin bir solukla doldurdum ciğerlerimi. Kendimi son zamanlarda iyi hissetmiyordum. Daha doğrusu yeni görevimi öğrendiğimden beri. Görev beni zorlamayacaktı. Ki zorlasa dahi ben zoru severdim. Ama içimde kötü bir his vardı ve günden güne bu dışa yansıyor gibiydi. Gücümden bir şey kaybetmiyordum lakin psikolojik olarak etkileniyor gibiydim.

Sebebi görev miydi bilmiyorum ama son zamanlarda babam rüyalarıma çok daha sık uğruyordu. Bu hiç hayra alamet değildi. Farklı inançlarım vardı. Her insanda olduğu gibi. Tabii ki hayatımı bazı saçma inançlarıma göre şekillendirmiyordum ama etki ettiğine inanıyordum.

Elimi boğazıma attım ve nefes almak istermişçesine kendimi dışarı attım. Dışarı adımımı attığım anda beni karşılayan Taylan'ın yüzünde saçma diyeceğim bir ifade vardı. Lakin fazla üzerinde durmadım. Selamlaştım ve arka bahçeye ilerlemeye devam ettim.

Ev çok sesli değildi ama arka bahçede hiç ses yoktu. Arada kafa dinlemek için oraya gittiğimi kabul ediyordum.

Kendimi bankta otururken bulduğumda arkama yaslandım. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum ama düşünceler beynimi işgal ediyordu. Kafam bir milyondu.

Elim cebimdeki telefonuma gitti. Annem veya Boncuk'la konuşmam gerekiyordu. Ne zaman huzursuz olsam onlarla konuşurdum. Çünkü onlar her zaman içimdeki huzursuzluğa toprak atarladı.

Annemi aramayı tercih ettim. Belki de o bana dua ederdi. Annelerin dualarının gerçekleştiğine kalıbımı basardım. Öyle ki her görevden sağ bir biçimde çıkmamı annemin dualarına bağlıyordum.

Aslında yasaktı konuşmamız. Ama gına gelmişti gibiydi bana. Annemin numarasını çevirip aradım. İkinci çalışta açıldı telefon.

"Alo. Kiminle görüşüyorum acaba?" diyen naif sesi doldurdu kulaklarımı.

"Annem," dedim fısıldayarak.

"Ayy, annem!" dedi annem coşkulu ses tonuyla. Telefondan hışırtılı sesler geldi.
"Nasıl merak etmiştim seni. Sonunda be kızım. Benimki de yürek sonuçta. Ne diye arayıp haber vermiyorsun. Korkudan kalp krizi geçirteceksin bana!" diyen annemin sitemini haklı bulmaktan alı koyamadım kendimi. Aramak isterdim ama arayamazdım.

"Tövbe de anne! Daha torunlarını kucaklayacaksın. Ton ton bir anneanne olacaksın sen." dedim ama sesimden dahi anlaşılıyordu boş vaadim. Hiçbir zaman çocuğum olmasını istemeyecektim. Aynı şekilde evlenmeyi de. Bir saniyem diğer saniyemi tutmazken ben, ne bir anne olabilirdim, ne de bir eş.

"Ayçıl," dedi sesindeki hüzünle. "Çok özledim seni annem. Aylardır görmüyorum, olmuyor böyle." derken gözlerinin dolduğunu hissedebiliyordum. Duygusal bir kadındı annem. Lakin bu duygusal haliyle hem asker eşliği yapmış, hem de asker anneliği yapıyordu. Pamuktan olan yüreğinin bu kadar kederi nasıl kaldırdığını hiçbir zaman anlamamıştım.

"Bende seni özledim."

Dakikalarca konuştuk annemle. Havadan, sudan, en çokta benden. Kapatmadan önce fısıldadım.

"Anne," dedim. Ağzından kendisi olduğuna dair onaylar sesler çıkardı. "İçimde bir huzursuzluk var. Boş olduğunda bana dua et." Bir çocuk gibiydi isteğim. Kalbime kısa süre önce hançer saplanmıştı. Saplanmıştı ve bu hançeri sadece annemin duaları çıkarabilir gibi hissediyordum.

"Annem," dedi ağırlaşan sesiyle. "Dualarımda hep varsın. Kendine iyi bak tamam mı?"

"Tamam. Sende kendine iyi bak, olur mu?"

Son kez vedalaştıktan sonra telefonu kulağımdan çektim. Yüreğimdeki ağırlık azda olsa hafiflemişti. Boş kuruntu yapıyordum. Arada bir yorgunluktan olurdu böyle şeyler. Şehirde olmak, beni dağda olmaktan daha çok geriyor, bunun sonucunda da daha çok yoruluyordum. En azından ben buna yormak istiyordum.

Adım sesleri işittim. Bakmadım. Öyle ki adımların kordinasyonundan kimin geldiğini tahmin edebiliyordum. Bilerek ses çıkratıyordu bu sefer. Azda olsa ayaklarını çakıl taşlarına sürüyordu.

Adım sesleri arttığında ayaklandım. Pusu Komutandı gelen. Çenemi dikleştirdim yüzüme gelen saç tutamımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.

"Emredin komutanım."

"Rahat, oturabilirsin." dediğinde ikiletmeden oturdum banka. O ise hemen yanıma kuruldu. Nedense heyecan anında kanıma karışmıştı yine. Lakin hissettirmedim bunu.

Sessizlik hüküm sürdü aramızda. Dayanamadım. Bakışlarım ona benden hallice çevrildi. Doğrudan karşıya dikmişti koyu kahve harelerini.

Boş boş baktım birkaç saniye. Ta ki onunda bakışlarını bana çevirene kadar. Yavaş sayılmayacak şekilde kaçırdım bakışlarımı.

"İz," dedi.

"Emredin komutanım!"

"Bir sorunun var." dedi bir doktor edasıyla teşhisi koyarak. Oysa bir düşündüm de Pusu Komutandan doktor olmazmış. Yani bu heybet korkuturdu nihayetinde hastaları.

"Var komutanım." dedim bir iç çekişle.

Hareleri yüzümü taradı. Bir farklılık arıyor gibiydi.

"Rütbeden çıkabilirsin." Eğer bir komutan sana rütbeden çıkabilirsin diyorsa bu, bana içini dökebilirsin demekti. Pusu Komutana ne kadar içimi dökebilirdim ki? İsmini dahi bilmediğim komutanıma.

İç çektim. "İçimde kötü bir his var, komutanım." dedim ama komutanım kelimesi ilk defa ağzımdan çok yabancı çıktı.

Devam etmemi ister gibi sessizliğini korudu. "Kurultu da olabilir ama kötü bir şeyler olacakmış gibi." dediğimde sert bir soluk verdiğini işittim. "Ne yapacağımı bilmiyorum ve daralmış gibiyim. Özellikle son günlerde."

"Bana bir şey söyleyin. Günlerdir içim içimi yiyor." diye adeta yakındım. Günler sonra ilk defa kendimi birine açmıştım. Ne Boncuk'a, ne de anneme açabilmiştim kendimi. Ama Pusu Komutana gelince kelimeler kendiliğinden dökülmmüştü dudaklarımdan.

"Allah'a sığın." dedi kendinden emin bir ifadeyle.

"Siz öyle mi yapıyorsunuz?" derken buldum kendimi. Hemen sonra ise dilimi ısırdım. Ne münasebetsiz bir sorudur bu?

Başıyla onayladı beni.

"O seni dinler," derken onu dinlediğini de anlatıyordu ses tonu. "Yargılamaz ve kalbinin huzura ulaşmasına izin verir." Sesinden güven akıyordu. Onu dinledim.

"Teşekkür ederim." dedim ama cevap gelmedi. Beklemedim de zaten.

Onu dinledim. Gittim ve ellerimi Yaradan'a açtım. İçimde ki huzursuzluğa bir çare diledim. Çare meçhuldu. Ama yine de diledim ve kalbimdekileri dile döktüm. Kendimi kolay kolay kimseye açmazdım. Ama bugün zincirlerimi kırmaya bir adım daha atmış, kendimi hem Pusu Komutana, hemde Allah'a açmıştım.
________________

*Muallim Öğretmen
________________

~Bölüm Sonu~