22. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗2.2🔗
|Ayçıl Büke Karahanlı|
_____________
"İnanmıyorum!" diye kulaklarımı çınlatacak derecede haykıran Boncuk karşısında yüzümü buruşturmaktan kendimi alamadım. Resmen bağırdığı için kulaklarım çınlamıştı.
"Dur bir dakika, oha!" Verdiği saçma sapan tepkileri yüzünden hayret içinde bakıyordum ona. Ben bile bu kadar şaşırmamışken çıkardığı şaşkın sözler absürttü. Başımı abartısız bir şekilde iki yana salladım. Ne anlamıştı acaba?
"Ne anladığını inan çok merak ediyorum." Benim anlattığımdan çok farklı şeyler anlama ihtimali çok yüksekti doğrusu.
Durmamı ister gibi ellerini kaldırdı. "Hemen anlatıyorum; Enişte Bey sana çıkma teklifi etti, sende naz yaparak kabul ettin. Doğru anladım, değil mi?" Ellerimi yüzüme kapattım. Anlatmadan önce Boncuk'un olayı çok başka yerlere çekeceğini biliyordum ama Kuntay için kullandığı hitap biçimi onun, iflah olmaz bir salak olduğunun göstergesiydi.
Bu sabah Kuntay ile yaşadıklarımdan sonra daha fazla oyalanmadan eve dönmüştüm. Döndüğümde evde kimse yoktu ama benden hemen sonra yorgun argın bir biçimde gelmiş ve kendini koltuğa atmıştı. İlk başta anlatıp anlatamak arasında gidip gelmiştim fakat hemen anlatmıştım. Üstelik ne kadar kabul etmek istemesem de anlatırken içimde süregelen heyecan selini de görmezden gelememiştim.
Tamam, benle bir yemek yemek istemişti ve bende kabul etmiştim ama ne o bana çıkma teklif etmiş, ne de ben kabul etmiştim. Enişte Bey ise Boncuk'un olayları abartma seviyesinin en büyük örneğiydi. Enişte Bey ne ya?
"Hayır," dedim ellerimi yüzümden çekerek. "Doğru anlamadın!"
Mavi gözlerini belerterek şok içinde bana baktı. İnanmaz ifadesiyle alt dudağını büzdü ve ağzından onaylamadığına dair sesler çıkardı. "Salaksın biliyorsun, değil mi?" diye sordu utanmazca. Asıl salak oydu!
"Asıl salak sensin, be!" diye çıkıştım omuzlarımı silkerek.
"What a fuck is, Ayçıl? Adam sana, 'akşam yemeğine çıkalım' demedi mi?" Sorusuyla birkaç saniye düşündüm.
"Dedi."
"Sana ismini söyledi mi? Bu arada ismi neydi Enişte Bey'in?"
Hiç düşünmeden cevap verdim. "Söyledi ama söyleyemem."
"Adam sana boş değil. Belki de isim konusu onda büyük bir önem taşıyordu ki, anlattığına göre bayağı bir önem taşıyor, yalan mı?"
Her şeyi anlattığım gibi adama kaç defa ve nasıl ismini sorduğumu da anlatmıştım. Her seferinde ise aynı cevabı almıştım. "Hayırdır? Sen bu adamdan hoşlanıyor musun?"
Evet, ben bu adamdan hoşlanıyordum.
Geç olmadan farkına varmıştım ama şimdi de sadece hoşlantı mıydı onu kestiremiyordum. Hislerim o kadar hızlı değişiyordu ki yarın aşık olsam şaşırmazdım. Sert bir nefes verdim. Sakin olmalıydım çünkü bu her an değişiyor olan hislerim hiç normal değildi.
"Off," diye hayıflandım belirsizlik içinde.
Omzumdan aşağı kayan pijamamı düzelttim. "Ne diyeceğimi ve düşüneceğimi bilmiyorum, belki de bende senin gibi abartıyorumdur."
"Bilmiyorum ne demek ya?" dedi anlamazca.
"Emin değilim, demek. Kendi hislerimden biraz eminim ama onunkilerden tam olarak emin olamıyorum. Belki de kendi kafamda kuruyorumdur ve aramızdaki ilişki bir komutan-asker ilişkisinden fazlası değildir!" Hadi ama, kendimi kandırmama gerek yoktu, hangi komutan askerini kıskanırdı ki?
"Hangi komutan askerini kıskanır ki?" diye sordu dudaklarını büzerek. "Yani bizim komutan kıskanıyor ama o da çok salak!" Nasıl oldu bilmiyorum ama konu dönüp dolaşıp Ateş'e gelmişti. Kıkırdadım.
Tam ağzımı açıp cevap verecektim ki kulaklarımızı dolduran zil sesiyle ben ona, o bana baktı. Kim gelmişti ki bu saatte? "Kalk kapıyı aç," dedim ve elimle üzerimdeki pijamayı gösterdim. "Benim üzerimde pijama var."
"Kalk sen aç, ben sanki elbise giymişim!" dedi eliyle üzerindeki kalpli, pembe pijamaları göstererek. Benim üzerimde normal, uzun bir pijama vardı ama onunki şorluydu. Bıkkın bir nefes verdim ve ayaklanarak hole yöneldim.
"Bıktım!" diye homurdanmayı da eksik etmedim.
Elimi kapı koluna atarak sertçe kapıyı açtım. Eğer bu saatte yönetici kapıya dayandıysa kemiklerini kırmadan bırakmayacaktım.
Yöneticinin geldiğini düşünüyordum ama gelen hiç beklemediğim bir topluluktu. Evet topluluktu çünkü bizim ekip gelmişti. Gözlerimi hepsinin üzerinde teker teker gezdirdim. Gelenler Emirhan, Alp ve Ateş'ti.
Mutlulukla dudaklarım iki yana kıvrıldı. Geleceklerinden haberim yoktu ve çok güzel bir sürpriz olmuştu. Beni şu anda gelişlerinden daha fazla mutlu eden bir şey olamazdı.
"Selamlar efenim!" diye her zamanki enerjik haliyle şakıyan Emirhan'a kaydı gözlerim. Aylardır görmüyordum ama hiç değişmemişti. Sarı saçlarını her zamanki gibi taramıştı ve giydiklerine de fazlasıyla dikkat etmişti. Emirhan her zaman giydiklerine çok dikkat eden biri olmuştu.
"Hoşgeldiniz." dedim hepsine hitaben. Gözlerimin mutlulukla parladığından adım kadar emindim. "Neyi bekliyorsunuz, geçin."
Kenara çekilerek geçmelerine izin verdim. Emirhan elindeki iki siyah poşeti bana uzatarak hiç oyalanmadan diğerleriyle birlikte salona yöneldi.
Ellerimdeki poşetleri mutfağa bırakarak hızla salona geçtim. Hepsi ayaktaydı ve uzun süredir görüşmüyor olmalılarki Alp ve Boncuk sıkı sıkı sarılmıştı. Boncuk kollarını Alp'in boynuna dolamıştı ve abartılı bir şekilde çocuğu sıkıyordu. Benim gibi o da çok özlemiş olmalıydı.
Alp'i rahat bırakarak Emirhan'a yöneldiğinde, "Emo!" diye heyecanla şakıdı ve ona da sarıldı. Hiç oyalanmadan kendini tekli koltuğa atmış olan Ateş'e yöneldim. Gözlerimdeki mutluluğu okuyor olmalı ki hızla ayağa kalkarak elini sırtıma doladığında bende kollarımı boynuna doladım.
"Özlemişim, kardeşim." dediğinde dudaklarımda yerini koruyan tebessümüm büyüdü.
Gözlerim mutluluktan dolmuştu. "Bende." dedim geri çekilerek.
Ateş'te doğal olarak hâlâ aynı Ateş'ti çünkü bir insanın üç ayda değişmesi pek normal olmazdı. Üzerinde her zamanki gibi siyah bir gömlek ve siyah, kumaş bir pantolon vardı. Üzerinde üniforma olmadığı zamanlarda bile ciddiyetinden ödün vermiyordu. Siyah tutamları alnına düşmüştü ve beyaz tenine yüzündeki birkaç morluk eklenmişti. Bizim için bu tarz şeyler normal olduğu için gözlerimi orada fazla oyalamadım.
Hiç beklemeden arkamda bekleyen Alp'e sarıldım. Gözlerimi yumdum ve bir damla yaşın gözümden süzülmesine engel olamadım. Bu omuzlarda az gözyaşı dökmemiştim. Yaşadığım her zorlukta diğerleri gibi Alp'te yanımda durmuştu ama o yanımda olmadığı zamanlarda bile varlığının silsilesini gölgemin yanında hissetmiştim.
"Ayçıl'ım," diye soludu özlemle. Onunda beni özlediği sesinden kolaylıkla anlaşılıyırdu.
Yanıt vermedim ve mazideki gibi başımı omzuna daha fazla gömerek birkaç damla yaş daha döktüm. Ortada hiçbir şey yoktu ama benim Alp'in omzunda ağlayasım gelmişti. Sanırım omzunda ağlamayı özlemiştim.
Alp'ten ayrıldığımda baştan aşağı süzdüm onu. Grubun en yakışıklısı kesinlikle Alp'ti.
Omuzlarımda bir ağrılık hissettiğimde direkt yere çöktüm. Emirhan arkamdan ellerini omuzlarıma yerleştirerek tüm ağırlığını üzerime vermişti. Kurtulmak için yere çökmüştüm ama benimle kendisi de dizlerini kırmış ve ağırlığını üzerimden kaldıramamıştı.
"Kızın omuzlarını kırdın, salak herif!" diye hayıflanan Ateş'e bakışlarımı çevirdim.
"Kaldır şunu üstümden!" diye küfrettim ama sesim tam olarak çıkmamıştı. Emirhan'ın cüssesi benim iki katım olduğu için dişlerimi birbirine bastırmıştım.
Alp atılarak Emirhan'nın kolundan tuttu ve sertçe arkaya düşürdü. Rahat bir nefes alarak delinin kıskacından kurtuldum ve, "Oh be!" dedim. Ölümden dönmüştüm, resmen.
Hızla ayağa kalktım ve yerde bağdaç kurarak oturmuş olan Emirhan'ın üstüne attım kendimi. Bence bunu sonuna kadar hak etmişti. Az kalsın öldürecekti beni, namussuz.
Kendimi tam olarak onun karnına attığım anda dudaklarından yüz kızartan bir küfür savruldu. Sanırım kaburgaları kırılmıştı. "Kaburgalarım kırıldı!" diye haykırış sesi kulaklarımı doldurduğunda iş işten geçmişti çünkü yaptığım büyük bir müsabaka başlangıcıydı.
Dakikalardır birbirimizi yiyorduk ama ikimizden de 'pes' kelimesinin p'si bile çıkmadığı için hâlâ devam ediyordu. Yanımıza biri yaklaştığında ise ikimiz bir olup ona saldırıyorduk. Sanırım aramızdan biri bayıldığında ya da öldüğünde bu müsabaka sonlanacaktı.
Fakat hiç düşündüğüm gibi olmadı ve belimi bulan iki el beni çevik bir hareketle sırtına attı. Gözlerim şokla aralanırken ağzımdan yüz kızartan bir küfür kaçtı. Baş aşağı sarkmış olduğum için şu anda her şeyi tersten görüyordum. Midem ağzıma geldiği için kendimi yere atmaya çalıştım ama beni sırtına atan Alp, buna izin vermedi.
"Uslu dur!" diye uyardı beni.
"İndir beni!" dedim debelenerek.
"Şartım var!"
"Siktir!" Yanıtımdan sonra kulaklarımı gülüşü doldurdu.
"Kal sırtımda o zaman." dedi ve etrafında dönmeye başladı. Kusmayacaktım ama kendimi tutamayacağım sanırım!
"İndir beni, üzerine kusacağım!" Daha cümlem bitmeden kendimi yerde çakılı biçimde buldum. Başımda müthiş bir zonklama hissederken ağzımdan yüz kızartan bir küfür savurdum. Bu mağara kaçkınlarıyla yan yana geldiğimde tüm elitliğim ve hayati güvenliğim ortadan kayboluyordu.
"Allah hepinizin belasını versin." diye mırıldanarak ayağa kalktım ve hızla Ateş'in yanına gittim. Benim kazandığımı söyleyecek tek kişi oydu çünkü.
"Ateş Abi," dedim onun sevdiği hitapla yanına yanaşarak. Tanıştığımızdan beri bana, senin abin benim diyip durmuştu. Ona bir şey yaptırmak istediğim zaman ise en etkili ikna yöntemi ona abi dememdi.
Ateş'in dudakları anında yukarı kıvrıldı.
"Efendim abim?" diye sordu oturduğu yerden elini belime atarak.
Dudaklarımı büzdüm ve omuz silktim küçük bir çocuk edasıyla. "Kazanan ben değil miyim?" diye sordum bakışlarımı yerde bağdaç kurarak oturan Emirhan'a dikerek.
"Sensin tabii ki," diye yanıt verdiğinde hemen dudaklarım yukarı kıvrıldı. Bir elimi yumruk yaparak diğeriyle vurdum ve Emirhan'a kapak işareti yaptım.
Emirhan hışımla ayağa kalktı ve üzerime yürümeye başladı. "Siktir! Hile yapmayın lan pes eden kendisi." Daha yanıma ulaşamadan Ateş oturduğu yerden Emo'nun kolunu tuttu ve onu benim yanımdan itekledi.
"Uza." diye uyardı.
"Biz mi hile yapıyoruz?" diye sordum hayretle. Emirhan'ın kaş göz yaparak Alp'e beni üzerinden almasını söylemediyse bende neydim.
"Evet!" diye oturduğu tekli koltuktan hışımla ayaklanan Boncuk'a çevirdim bakışlarımı. Her zamanki gibi o Emirhan ve Alp'i tutuyordu. Böyle yakın arkadaş olmazdı ama. Gözlerim şaşkınlıkla aralanmış bir şekilde baktım ona.
"Siz hile yapıyorsunuz!" diye devam etti Boncuk. Sırf Ateş'e tezat olmak için her zaman onları tutmuştu.
Ateş'in tek kaşı usulca havalandı. Yerinde daha da yayılarak bir bacağını kalçasının altına aldı. Kışkırtıcı bir biçimde Boncuk'u baştan aşağı süzmeye başladı ama bir sorun vardı. Boncuk'un üzerinde hâlâ pijamaları vardı ve üzerindeki göbeğini kapatmazken, altındaki kalçasını zor örtüyordu. Ateş'in ne kadar kıskanç biri olduğunu düşünürsek bakışları kızın şortuna indiği anda içten içe çıldıracaktı.
Ve o an geldi. Ateş'in bakışları usulca altındaki şorta indi ve gözleri şokla aralandı. Yutkunuşu adem elmasını oynatırken anında şakağındaki bir damar atmıştı. Omuzları gerginlikten kasılırken bakışlarını oradan çekti ve yerinde kendini düzeltti.
Bakışlarını birkaç saniye yere indirerek sabır için salavatlar fısıldadı. Eminimki şu an konunun ne olduğunu unutmuş, Boncuk'a üstünü değiştirmesi için ne söyleyeceğini düşünüyordu. Sanki diğerleri de olayı çakmış gibi bir sessizlik çökmüştü odaya.
"Boncuk," başını kaldırarak siyah gözlerini doğrudan Boncuk'un mavilerine dikti. Dudaklarını dili vasıtasıyla ıslatarak derin bir soluk çekti içine.
Olayı anlamayan tek kişi Boncuk olmalı ki aval aval bakıyordu Ateş'e. "Efendim." dedi yüzüne düşen bir parça sarı tutamını kulağının arkasına sıkıştırarak.
"Sabır," dedi içli bir nefes eşliğinde. Kesinlikle Boncuk dediğinde Boncuk'un kendiliğinden anlamasını beklemişti ama o da biliyordu ki bu kızda bazen anlama kıtlığı oluşuyordu. "Üzerin kirlenmiş." diye ima etti ama Boncuk'un anlamayacağını buradaki herkes biliyordu. Bakışlarım bir anlığına Emirhan ve Alp'e kaydı ama onlar başlarını yere eğmişti.
Boncuk üzerindekini tutarak gözlerini kırpıştırdı. "Yoo, kirlenmemiş." dedi aval aval bakışlar eşliğinde.
"Kirlenmiş." diye diretti.
"Allah Allah, sende soru mu var? Kirlenmemiş." Ateş'te değil, sende sorun var Boncuk.
"Üzerini değiştir, Teğmen Mavi!" Emir-komutaya girildiğine göre bir zahmet anlasındı artık.
Boncuk'un omuzları düştü. Alt dudağını dişleri arasında yuvarlayarak bıkkın bir nefes bıraktı. Gözlerini sıkıca yumdu ve başını birkaç saniyeliğine yere eğdi. Sanırım anlamıştı. Hemen sonra ise ani bir duygu değişimiyle üzerindeki şortu biraz daha yukarı çekti. O anda Alp ve Emirhan başlarını tam olarak yere eğerken, Ateş'in siyahları Boncuk'un mavilerine bir ok gibi saplandı.
"Haa," diye bir nida firar etti dudaklarından. "Desene seni kıskanıyorum diye!" dedi iki kaşını havalandırarak. Resmen meydan okuyordu. "Gerçi, diyemeyeceğin için,"
"Seni kıskanmıyorum."
"O zaman neden değiştirmemi istiyorsun."
"Değiştirir misin?"
"Hayır," dedi omuzlarını silkerek. "Ama beni kıskandığını itiraf edersen hemen şimdi gidip değiştireceğim." Boncuk'un bazen gerçekten çok ısrarcı olduğunu düşünüyordum. Tamam, Ateş'in kendisine karşı hislerinin olduğunu bizde biliyor ve kabul ediyorduk ama durulması gerekiyordu. Dokuz yıldır Ateş'in peşinden kendisi koşuyordu ama Ateş'te saçma sapan kıskançlıklar ve arada bir yaptığı mantık dışı jestler dışında tık yoktu.
Bir yutkunma sesi duyuldu odada ve bu sesin sahibinin Ateş olduğunu herkes biliyordu. Adem elması oynarken şakağındaki damar daha da belirginleşmişti. Şu anda nasıl bir stresin içinde olduğunu az çok tahmin edebiliyordum ve haksız olmasına rağmen ona içten içe acıyordum.
"Boncuk," diye fısıldadı. Sanırım onun için, "Seni kıskanıyorum." demek çok zor bir şeydi. Zorlandığı sıklaşan nefes alışverişlerinden bile kolaylıkla anlaşılıyordu.
"Ateş!"
"Seni kıskanıyorum, Bela! Allah Kahretsin, seni deli gibi kıskanıyorum. Sana o şekilde değen her gözü oymak istiyorum! Seni kıskanıyorum!" Art arda sarf ettiği itiraflarla hepimiz şaşkınlık içinde birbirimize bakıyorduk. Bu kadarını ben bile beklemiyordum. "Biliyorum, Alp ve Emo sana o gözle bakmaz ama yine de... Lütfen Boncuk..." Gözlerim şok içinde açıldı. Bu itiraf benim bile nefesimi keserken Boncuk'un kalbinin son hâlini merak ediyordum. Eminimki içinden şu anda kalp ritmine uygun şarkılar söylüyordur.
Boncuk bile bu kadarını beklemiyor olacak ki şoka girmiş gibi hiçbir tepki vermiyordu. "Ateş," diye fısıldadı ama Ateş buna müsaade etmeden sözünü kesti. "Hadi," dedi gözlerini yumup sırtını koltuğa yaslayarak.
***
|Boncuk İklim Bayrak|
Hayatımda sadece bir defa aşık olmuştum ve bir insanın ömrü boyunca birden fazla kez aşık olabileceğine inanmıyorum. Net bir şekilde söyleyecek olursam denenmiş ve onaylanmıştı. Daha on sekizime girmemişken aşık olduğum bu adamı unutmak için başka birilerine aşık olmaya çalışmıştım ama muamma. Bu adama olan aşkım ne yaparsam yapayım bitmiyor, aksine zaman geçtikçe daha da büyüyordu.
Bunu söylemekten ne kadar çekinsem de bu beyefendi kalbimin tam anlamıyla sahibi olmuştu. Ben onu seviyordum, bu ilk başlarda sadece hoşlantıdan ibaretken bu yıllar içerisinde aşka dönüşmüş, belki de vazgeçilmez bir sevda hâline gelmişti. Gerçi, vazgeçilmez olmasa bile ben vaz geçmezdim bu saatten sonra.
Onun bana karşı olan hislerinden emin değildim maalesef. Ondan tek net bir olumsuz yanıt alsam bu aşkı kalbime gömer, kendisine ya da dışarıya yansıtmazdım ama çok tutarsızdı ve bu tutarsızlığı beni çok yoruyordu.
Bir gün bana çok iyi davranıp gülümserken, bir diğer gün yüzüme bile bakmayabiliyordu. Değişmeyen ve tutarsızlığından etkilenmeyen tek huyu ise kıskanç ve sürekli koruyucu tavırları olabilirdi. Bu iki tavrı ondan tamamen vazgeçmemi engelliyordu.
İki gece önce bize geldiklerinde beni kıskandığını açıkça söylemesi tüm dengemi şaşırtmıştı. O ana kadar buz gibi bir tavır sergilemeyi planlıyordum ama suya düşmüştü. Birkaç cümlesi kalbimin hızını değiştirmeye yetmişti, Allah'ın cezasının. Kıskandığını biliyordum ama bunu ondan duymak biraz farklı hissettirmişti. Kabul etmesi çok utanç vericiydi ama beni kıskanması hoşuma gidiyordu. Lanet olsun!
"Alaz Timi!" diye son ses seslenen tim komutanımız o ile bakışlarım tam olarak ona kitlendi. Birazdan başka bir timle ortak gerçekleştireceğimiz yeni görevimizi öğrenecektik. Daha doğrusu bunu diğer timle tanışarak öğrenecektik. Hayatım boyunca ikinci defa bir timle ortaklaşarak göreve çıkacaktık ama içimde en küçük bir heyecan kırıntısı yoktu.
"Emredin Komutanım!" diye bir ses çıktı timden ama benim sesim çok isteksizdi. Zaten timin gür çıkan sesi benim isteksiz tınımı örtmüştü. Ne diyeyim? Sağ olsunlardı.
"Birazdan, gerçekleştireceğimiz görevdeki ortak timimizle tanışacak, görevi planlaştıracağız." Bildiğimiz şeyleri tekrar tekrar duymak hoşuma gitmiyordu ama dinlemek zorundaydım. Zaten sabah sorduğum bir soruyu cevapsız bıraktığı için onun suratını dahi görmek istemiyordum. Gerçi suratını görmüyordum ama... Sesini duyuyordum ne de olsa. Onunla ilgili hiçbir şeyi istemiyordum şu anda, çok sinirliydim.
Sorduğum soru da saçma sapan değildi. Sabah kahvaltıda ben onun masasına ilerlerken, gülerek bir kadın asker ile sohbete daldığını gördüm. Bana hiç gülmüyordu ama o kadına maskesini gerilene kadar ve sesi benim bile kulaklarımı dolduracak şekilde gür gülmüştü. Oysa bana hiç gülmezdi o. Ama başka bir kadına çokta güzel gülmüştü. Kadın gittikten sonra kendimce hesap sormuştum ama bunu hiç onunki gibi yapmamıştım. Gayette medeni bir şekilde sormuştum ama o cevap verme tenezzülünde bile bulunmamıştı.
Allah belasını versin.
Her zaman kararlıyım diyordum ama gerçekten şu anda çok kararlıydım. Daha fazla ileri gitmem ve peşinden koşmam gururuma hakaretti bir kere. Dokuz yıl peşinden koşarak gururumu hiçe saymışken daha fazla ileri gitmem mental olarak hem ona, hemde bana zarar verirdi.
"Size güveniyorum. Zaten iyi bir tim olmasak böyle önemli bir göreve ortak olarak seçilmezdik." dediğinde tek kaşım usulca havalandı. Demek görevi kendisi biliyordu.
"Diğer tim kim komutanım?"
"Gidince görürsünüz." Sanki gidince göreceğimizi bilmiyorduk. Yine de ben konuşmama boykotumu sürdürecektim.
"Yarım saat sonra hepiniz A-3 toplantı odasının önünde olun. Rahat!" Başka da bir şey demedi ve bizden yaklaşık elli metre ileride olan banklara doğru ağır adımlarla ilerledi. Herkes banklara ilerledi çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Bende ilerlemek için adım atacaktım ama enerjim o kadar yoktu ki yürümeye bile üşeniyordum.
En sonunda bıkkın bir nefes vererek bende banklara ilerlemeye başladım. Dört bank yan yanaydı ve diğer dörtlükle aralarında yirmi metre kadar boşluk vardı. Bende bizimkilerin olduğu banklara ilerledim doğal olarak.
Ateş ve kod adı Çetin olan bizim timden bir asker yan yana olan banklara yerleşmiş, diğerleri ikili gruplar hâlinde oturmuştu. Birkaç adım attığımda Ateş bakışlarını bana hiç çevirmeden oturmam için kıçını biraz yana kaydırdı. Alışmıştı tabii hep onun yanına gitmeme. Ama bu saatten sonra ancak avucunu yalardı. Bende ona hiç bakmadan Çetin'in oturduğu banka yöneldim ve gülümseyerek yanına kuruldum.
Çetin istifini bile bozmadı çünkü her zaman böyle biri olmuştu. Yani ciddi, konuşmayan ve gülmeyen. Timin en huzurlu askeri olabilirdi. Bir süre onun gibi olup ömürlük bir huzura kavuşma hayalim vardı. Deneyecektim bakalım.
"Naber, Mavi?" diye soran Çetin karşısında kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Genellikle bu tarz soruları biz ona sorardık.
Omuzlarımı silktim, iyi diğerek ona yalan söylemek istemiyordum. Zaten o da hareketim karşısında anlamıştı ne demek istediğimi.
"Hayırdır? Bizim yakışıklı komutan mı sıktı canını?" Bu çocukta yıllık konuşma limitini benimle harcayacaktı sanırım. Şansını kaybetmişti çünkü bugün benim konuşasım yoktu.
"Yakışıklı Komutan kim be?!" diye çemkirdim.
"Yanımızdaki bankta oturan, tim komutanımız." dediğinde direkt yüzümü buruşturdum.
"Yakışıklı mı? Sen çok daha yakışıklısın." Koskoca bir yalan söylemiştim çünkü Ateş daha yakışıklıydı. Tamam, Çetin'de az değildi ama Ateş kadar da değildi yani.
Erkeksi kıkırtısı kulağıma doluştu ve sırtını iyice banka yasladı. "Keşke ses desibelini kıssaydın." diye sorduğunda anlamaz gözlerimi ona diktim.
"Sebep?" diye sorduğumda kaşlarıyla yanımızdaki bankı gösterdi. "Toplantıdan sonra bana, beni tam teçhizat parkurda bekle diyecek." Bıkmıştım bu adamdan! Kanser edecek ve erken yaşta gık diye gitmeme sebep olacaktı.
"Ağğk!" diye sinirli bir nida çıkardım ve yumruk yaparak maskenin üzerinden elimi ısırdım. Çıldıracaktım!
"Tövbe estağfurullah," diye mırıldanarak yanımdan biraz uzaklaşan Çetin ile daha da sinirlendim. Beni şu anda bir deli olarak görüyor olabilirdi.
"Çetin!" diye fısıldadım ama fısıldayışım bir bağırışı aratırdı.
Cevap vermemesi üzerine yanına doğru kaydım. Hemen sonra ise bakışlarımı kısa bir anlığına Ateş'e çevirdim. Sanki bizi görmüyormuş gibi kollarını birbirine bağlamış, gözlerini yummuştu. Demek görmemezlikten geliyorsun.
Hırsıma yenildim ve Çetin'e biraz daha yaklaştım. O beni hep sinirlendiriyordu. Biraz da o kudursun bakalım. "Yaa, Çetin," dedim elimi omzuna yerleştirerek. Aramızdaki bu koca adam yüzünden onu göremiyordum ama gözlerinin açıldığından adım eminim.
Çetin ne yaptığımı anlamış gibi başını iki yana salladı. Başını eğerek sadece benim duyabileceğim bir sesle kulağıma fısıldadı. "Akşama kadar selam mı okunsun istiyorsun?" Elim omzunda olduğu için ne kadar gerildiğini anlayabiliyordum.
Okunmazdı Allah'ın izniyle. Kimse kusura bakmasın. Tam olarak şu anda onu kudurtmaya karar verdim. Hem yüz vermeyecek, hemde kıskançlıktan çatlamasına neden olacaktım. Zaten Ateş gibi kıskançlık konusunda çığır açmış bir adama bunu yapmak pek zor olmayacaktı.
"Kırk yılda bir yardım edeceksin, sus!" diye fısıldadım gülümsemem eşliğinde.
"Gazamız mübarek olsun." Demek oluyor ki bana yardımcı olacaktı.
"Ee," dedi Çetin hafiften sesini yükselterek. Zaten hemen yanımızdaki bankta oturduğunu ve bizi dinlediğini hesaba katarsak fısıldaşmalar dışında tüm konuşmalarımızı duyacaktı. "Tabii ben ona fırsat bırakmadım hâliyle?" diye sorduğunda hızla büründüğü rolle şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Demek isteyince konuşabiliyormuşsunuz, Çetin Bey.
"İnanmıyorum. O anda orada olmak isterdim doğrusu." dedim ama nerede onu bilmiyordum. Saçma sapan bir konuya, saçma sapan bir yerden giriş yapmıştık. Ne konuştuğumuz hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Boğazını temizleyerek bana biraz daha yaklaştı. Bundan rahatsız olmuyordum çünkü bunu ondan ben istemiştim. Zaten gözlerimde en ufak bir rahatsızlık hissi görse bu oyunu anında bitirirdi. Elini omzuma atarak gözlerime bir abiden farksız gülümsedi. Sanırım bu timde ben ve Ateş'in arasındaki absürt ilişki dışında hepimizinki kardeşlik ilişkisiydi.
Çetin tam ağzını açıp bir şey diyecekti ki, bunu engelleyen bir şey oldu. "Çetin!" Ateş'in gür ve erkeksi sesi kulaklarımızı doldururken çenem dikleşti. Çünkü şu anda ben ve Çetin'in sohbetini bölmek için yanımdaki adama verebilecek bir emir düşünüyordu.
"Bana bir su getir, aslanım." dediğinde gülmemek adına dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Komutanım," dedi ortamızda olan suyu havaya kaldırarak. "Bende su var."
"Bana soğuk getir."
Çetin inatla elindeki suyu komutanının görmesi için biraz daha havalandırdı. "Komutanım bunu siz, bizi toplamadan önce aldım. Buzluydu, yani soğuk hâlâ."
"Çetin," dedi dişlerinin arasından. Aramızda bu koca adam olduğu için surat ifadesini de göremiyordum ki. "Bana, yeni, bir, su, al, gel. Ama biraz oyalanarak gel. Hatta tek ayak üstünde sekerek git gel." dediğinde Çetin sorgulamadan ayaklandığında, yüzümün hafiften düştüğünü hissettim, oysa ne güzel eğleniyorduk.
Çetin sekerek bizden uzaklaştığın da, öldürücü bakışlarımı doğrudan onun üzerine diktim. Tamam, yaptığı içten içe hoşuma gitmişti ama şu saatten sonra ona giden ben olmayacaktım. O benim peşimden koşacaktı artık. Ne demişler? Gün gelir devran döner... Sonrasını unutmuştum ama devran bir şekilde dönerdi.
O da bana aynı şekilde ölümcül bakışlar atıyordu. Siyahlarından çıkan lazer ışınları doğrudan gözlerimi buluyordu ve bu bakışlar rahatsızca yerimde kıpırdanmama sebep oldu. O inatsa ben daha inattım şu saatten sonra, o beni dokuz yıl peşinden koşturduysa, bende onu on dokuz yıl peşimden koştururdum. Görelim bakalım el mi yaman, bey mi yaman?
***
Şu anda toplantı odasının kapısının önündeydik ve buraya gelene kadar içimde bir heyecan ve merak selinin oluştuğundan bir haberdim. Görevle beraber hangi timle görevi gerçekleştireceğimizi de çok merak ediyordum. Aslında belirli birkaç tim vardı ama içlerinde tanıdık var mıydı, yok muydu muamma.
Gözlerimi timdekilerin üzerinde gezdirdim. Herkes tim komutanından gelecek giriş komutunu bekliyordu. Tüm komutanı içeriye girdikten hemen sonra biz girecektik ve girmedikçe içimdeki heyecan artıyordu. Çoğu, hatta tüm askerler gibi görevine aşık bir askerdim. Meraklı bir kişiliğin olduğunu da hesaba katarsak görevi öğrenmeden önce herkesten çok heyecanlanmam normal oluyordu. Sanırım timde ki en heyecanlı olan kişi bendim ama bende belli etmiyordum. Çok asık suratlı bir tim olduğumuz söylenebilirdi çünkü ben dışında hiçbiri kolay kolay gülmüyordu. Sanırım ben olmasam bu timin pozitif enerji seviyesi yerlerdeydi.
Üsteğmen Ateş, bakışlarını tekrar hepimizin üzerinde gezidirdirerek arkasını döndü ve ağırca metal kapı kolunu indirdi. Onun da içten içe heyecanlı olduğunu düşünüyordum ama kimseye yansıtmayacağından adım kadar emindim.
Tim Komutanının ağır adımlarla içeriye adımlamasıyla bizde arkasından girdik. Postal sesleri kulaklarımı doldururken dudaklarımın iki yana kıvrılmasına engel olamadım. Ben, postalların yere vurduğunda çıkardığı sesten hoşlanırken, Ayçıl bundan hep rahatsızlık duymuştu. İlk postal giydiğimiz anı hiç unutamayacaktım.
Başımı iki yana salladıktan sonra son olarak bende içeriye girdim ve arkamdan kapıyı örttüm. Bizim içeriye girmemizle içeride oturan tim selam vermek adına ayaklandı. Tim komutanları klasik selamlaşmalarını gerçekleştirirken ayakta olan herkes yerini aldı. Aramızda en büyük rütbeye sahip olan kişi diğer timin komutanıydı ve bu omuzlarında ki şeritlerden kolaylıkla anlaşılıyordu. Çünkü o bir Yüzbaşı'ydı.
"Rahat!" diyen diğer timin komutanı ile hepimiz oturduk. Yanımda oturan kahve saçlı kadının siması çok tanıdıktı. Burnuna kadar uzanan klasik maskesi yüzündeydi ama açık kahve gözleri ben buradayım diyordu.
O da beni baştan aşağı süzdüğünde gözlerim şokla açıldı. Maskenin altındaki ağzım şaşkınlıktan aralanırken küçük dilimi yuttuğumu hissettim. Onunda gözleri şok içinde aralandığında ikimizinde ağzından aynı anda, fısıltı gibi bir sesle şaşkınlık dolu bir kelime döküldü.
"Ayçıl!"
"Boncuk!" Evet, en yakın arkadaşımı sadece gözlerinden tanımıştım. İşte şimdi içimdeki heyecan hat safhaya ulaşmış, sesim bir anlığına içime kaçmıştı. Her görev aksiyonlu geçerdi ama bu görev fazlasıyla aksiyonlu ve eğlenceli geçecek gibiydi. Çünkü en yakın zamanda şu ünlü komutan Pusu ile tanışacaktım.
______________
~Bölüm Sonu~
