8. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗0.8🔗
"Ölüm bir kurtuluştur. Bazen yaşam, insana ölüm kadar ağır gelir."
Orhan Kemal - İnce Memed
_______________
|Ayçıl Büke Karahanlı|
Başımdaki ağrı ile uyandım bu sabah. Başımdaki ağrı yetmezmiş gibi içimde, kol gezen bir huzursuzluk vardı. Bu hiç hayra alamet değildi.
Özelliklede bugün benim için görevin başlangıcı olacakken.
Ciğerlerimi derin bir solukla doldurdum ve üzerimdeki ceketi düzelttim. Hiçbir sorun olmayacaktı. Herşey yolundaydı ve içimdeki bu huzursuzluğun tek sebebi üzerimden atamadığım gereksiz heyecanımdı. En azından ben buna inanmak istiyordum.
Oyalanmadan dışarı çıktım. Adımlarım iki gündür ezberlediğim, tahta zemini olan koridorda ilerlerken fazla isteksizdi. Bunu dışarı yansıtmadığımdan emindim ama hissediyordum. İlk defa bir görev için böyle hissediyordum ve sebebini bilmiyordum.
Ayağımda ki yüksek topuklu ayakkabı yere temas ettiğinde çıkan ses, koridorun duvarlarında yankılanıyordu adeta. Merdivenlerden ağır adımlarla inerken yüzüme her zamanki ifademi kuşandım. İçimde ki huzursuzluk ve heyecanı dışarı yansıtmak gibi bir niyetim yoktu.
Son merdivenden indiğimde beni direkt olarak Pusu Komutan karşıladı. Beni bir asker şoför bırakacak ve o da araçta olacaktı. Nedenini sorgulamadım. Bana sadece benimle geleceğini söylemişti ve bunun nedenini son kez konuşma yapmak istemesine bağlıyordum.
Elimi şakağıma dayayarak asker selamı verdim. "Kara Delta Askeri Teğmen İz. Emredin, komutanım!" dedim yüksek çıkan sesimle. Sesimin duvarlarda yankılandığını hissettim. Ev bugün diğer günlere kıyasla daha sessizdi ve sesimin diğer tüm herkese ulaştığına emindim.
Gözlerinde gözlük yoktu fakat yüzündeki maske yerini koruyordu. Koyu kahve gözleri, her zamanki derin bakışlarıyla beni baştan aşağı süzdü. Lakin bu rahatsız edici değildi çünkü çok kısa sürmüştü.
Bende aynısını yaptım. Kısaca üzerini süzdüm. Hatta bu sadece birkaç saniye sürdü. Üzerinde siyah bir gömlek ve beyaz bir tişört, altında ise askeri yeşil bir kargo pantolon vardı. Açık konuşacak olursam beyaz tenine ve kasları içinde ki beyaz tişörtten belli duyuyordu.
Hadi ama, kasları çok dikkat çekici!
Sadece kasları mı? Asla!
Saçları maskeyle kapalı olduğu için yüzü, dudakları ve gözleri dışında tamamen kapılıydı. Dudak şekli herkese göre biraz farklı gibiydi.
Kalp şeklini andırıyordu ve ne kalın, ne de inceydi. Alt dudağı, üst dudağına oranla daha renkli ve bir tık daha büyüktü.
"Hazır mısın, İz Asker?" diye sordu, ses tonundan belli olan rahatlıkla. Benim aksime çok rahattı ama ben gergindim.
En son göreve çıkmadan önce sadece, ilk görevimde bu kadar gerilmiştim. Görevlerden önce ne heyecanlanır, ne de gerilimdim.
Üstelik ilk defa metropol görevine de çıkmıyordum!
Bu ne berbat bir şeydi böyle?
"Hazırım, komutanım!" dedim gözlerimi koyu kahvelerine dikerek. Gözleri her zaman ki gibi çok derin bakıyordu. Derinden kastım ne miydi?
Lanet olsun anlatamazdım. Ama diğer tüm insanların, benimde dahil bakışlarıma göre farklıydı.
"Çıkalım," dedi benim önden ilerlememi ses tonundan belirterek.
Ondan önde giderek kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Hemen arkamdan ise kapı kapanma sesi işittim.
İlkbahar bizlere yavaş yavaş hoş buldum diyor gibiydi. Öyle ki ağaçlar çiçek açmaya başlamış, güneş tam tepemizde belirmişti. Günler sonra güneşi bu kadar tepede görüyordum. Hava sıcak değildi ama ilk geldiğim zaman ki serinlik kaybolmuş gibiydi.
Bizi bekleyen siyah arabaya ilerledim ve arka koltukta yerimi aldım. Şoför arabayı çalıştırdığında, Pusu Komutan da ön koltuğa oturmuştu. Çantamı yan koltuğa bırakarak kulağımın içindeki minik kulaklığı düzelttim. Çok minik, görevlerde kullanılan bir kulaklıktı.
Başımı cama yaslayarak akıp giden yolu izlemeye başladım. Köyden çıkmış ve şirketin yolunu tutmuştuk. Gözlerim arada sırada tam çaprazımda oturan Pusu Komutana kayıyordu ve tamamen istemsizce oluyordu.
Ama sadece benim değil, onunda gözlerini arada üzerimde hissediyordum ve o, bunu fark etmemden hiç rahatsız oluyor gibi gözükmüyordu.
Aracın HAWK şirketinin önünde durmasıyla gözlerim Pusu'ya kaydı. Onunda gözleri benim üzerimdeydi. Bana, sanki benim içten içe gergin olduğumu biliyormuş gibi bakıyordu. Evet tam olarak öyle bakıyordu ve nedense bu bakış içimdeki gerginlik ateşinin üzerine hafiften su döküyordu.
"Sakin olmanı söylememe gerek yok, çünkü sen özel yetiştirilmiş bir askersin." dedi beni rahatlatmaktan çok, bunu sert bir tavırla hatırlatmak ister gibi.
"Sakinim, komutanım!" dedim gerçekten içimdeki gerginliği yavaşça def ederek.
"İz," dedi. Sözlerini seçiyor gibiydi.
"İzini bırakmadan bu işi başar." dedi emreder bir ifadeyle.
"Emredersiniz, komutanım." dedim elimi şakağıma dayayarak.
Gözlerim ön koltuktaki şoför askere kaydığında, Pusu bunu fark etmiş olacak ki başıyla çıkması için bir işaret yaptı. Sorumu sormamı beklermiş gibi başını bana çevridiğinde, haftalardır merak ettiğim soru dudaklarımdan döküldü.
"Komutanım," dedim birkaç saniye kelimelerimi seçmek için duraksayarak.
"Gerçek isminiz ne?" diye sordum.
Şu anla hiçbir ilgisi yoktu lakin ben bu soruya cevap bulmak istiyordum. İçimdeki merak duygusunu damarlarımda akan kanda bile hissetmiştim artık. Bu kadar merak etme sebebimi tahmin edebiliyordum.
Ama merak ediyordum işte. Pusu Komutan gibi birinin ismi ne olabilirdi?
Gözleri bir an için donuklaştı. Sustu birkaç saniye. Omuzları her zaman ki dikleşen halini kaybettiğinde, yutkundu. Şaşırmış gibiydi soruma.
Yavaş yavaş sert yüz haltları eski halini kaybederken, yerini hüzünlü bir ifade aldı. Sükunet, odanın içine sis gibi çökmüştü, bunu hissedebiliyordum.
Cevap vermiyordu ama söylemeyeceğini ya da beni ilgilendirmediğini de söylemiyordu. Sadece susuyor ve gözlerimin en içine bakıyordu.
Oysa sadece ismini sormuştum ve bu... İsmini söylemek istemiyordu ve bunu belirtmekte istemiyordu. İçimi merak duygusu ele geçirirken daha fazla soru sorup kendimi rezil etmemek için derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım. İsmini söylemek istemediği yüz ifadesinden okunuyordu ve üstüne gitmeye gerek yoktu.
Lanet olsun neden söylememişti ki?
Daha fazla konuşmadım ve çantamı alarak arabadan indim. Ne kadar merak etsemde kendimi rezil etme gibi bir isteğim asla yoktu.
Eninde sonunda öğrenecektim, ne de olsa aynı timdeydik.
Şoför, ben indikten sonra arabaya bindi ve saniyeler sonra araba görüş açımdan kayboldu. Arkasından nedensizce saniyeler boyunca baktım.
Omuzlarımı dikleşiterek ilerlemeye başladım. Heyecan dahil tüm duygularımı o saniye orada bıraktım ve kendimden emin adımlarla ilerlemeye başladım. İçeri girdiğim anda beni karşılayan güvenliklerle duraksadım ve çantamdan cüzdanımı çıkardım.
İçinden hem IT departmanı çalışan kartımı hem de sadece, bahsettiğimiz yüzde yirmilik kısımda olan kartı çıkardım. Kartları gördükleri anda gülümsediler ve geçmem için müsaade verdiler.
Güvenliklerden bile nefret ediyordum çünkü onlarda teröristti.
Orta parmağımla burnumun ucuna kadar düşen numarasız gözlüğümü düzelttim ve kapısı açık olan asansörden içeri adımladım. Şirkette neyin nerede olduğunu plan esnasında çok iyi ezberlediğim için, ikinci katta olan IT departmanın tuşuna bastım. Asansörde biri daha vardı ve gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Yine de başımı çevirip bakmadım.
Bildirim gelen telefonumu çantamdan çıkardım. Görev için kurduğumuz gruptan mesaj gelmişti.
'Kızıl Kalkhan grubundan bir yeni mesaj!'
Gölge: Yanındaki adamla aynı departmandasın. Aynı zamanda bilinen bir isim. İncelemeye al.
Şirketin tüm kamera ve güvenlik kayıtlarını Azerbaycan'a gelmeden önce ele geçirmişlerdi ve yaptığım her hareketi izlemekle beraber, benim yanımdaki herkesi bileceklerdi.
Bununla birlikte şirkette, yüzde yirmilik kısımda olan ve ismi önem taşıyan herkesi iyice araştırmış ve onlarla ilgili bilgi edilmişlerdi.
Siz: Tamam. ✔️✔️
Telefonu çantama atıp açılan kapıdan çıktım. Gözlerim, görüş açımdan olan her yerde geziyordu.
Buraya bilgi toplamak için girmiştim ve bilgi toplamak için girdiğim bu şirkette, çalışanlarla aramda bir güven oluşturacak ve zamanla onları manipüle edecektim. Manipülasyon benim işimdi.
Bana verilen odaya ilerlerken, gözlerim dikkat çekmeyecek derecede herkesin üzerinde geziniyordu. Bu departmandaki herkes terör örgütü üyesiydi. Bu sebeple bu departmanda işe girmem sağlanmıştı.
Herkesi çok iyi incelemem gerekiyor ve herkesle çok iyi anlaşmam gerekiyordu. İnsanların güvenini kazanmam ve dikkat çekmemem işimi kolaylaştıracaktı. Aralarına sızacaktım ve bunu hiç kimse fark etmeyecekti. Her şey tamamdı. Geriye sadece şirketin veri tabanına sızmak ve bilgisayarları ele geçirmek kalmıştı. Tabii ki anlattığım kadar kolay değildi.
***
"Komutanım," dedi karşısında oturan kadın, devamını getirip getirmemek arasında kalırken. Biraz durkasasa da kısa bir süre sonra dudakları devamını getirmek için aralandı.
"Gerçek isminiz ne?" diye sordu pat diye. Normal, masum bir soru sormuştu karşısındaki kadın. Sadece ismini sormuş ve merakını gidermek istemişti.
Yutkundu, Pusu. Karşısında bir yanıt bekleyen kadının sorusu onu dumura uğratmıştı. Bakışları durgunlaştı ve yutkundu. Boğazında bir kaya varmış gibiydi ve bir daha yutkunmak istiyordu. Olmuyordu.
Gözlerinin yandığını hissetti. Zihni, gözlerinin önünde bir sahne oynatılmasına sebep oldu. Omuzlarında bir ağırlık hissederken, başında müthiş bir ağrı kendini belli etti.
Yutkunması, hatta nefes alması gerekiyordu.
Her şey siktir olsun ki olmuyordu.
Genç kadının daha fazla beklemeden arabadan indiğini, içeriye şoförün girdiğini ve hatta arabanın çalıştığını işitti, gördü. Ama sadece bunlardan ibaretti çünkü aldığı tek soru algılarının kapanmasına sebep oldu.
En son kaç sene evvel almıştı bu soruyu?
Üç?
Beş?
Sekiz?
O da bilmiyor, hatırlamıyordu. Yıllardır bir defa bile herhangi bir askerinin ona ismini sormasına müsaade etmemişti. Öyle ki hepsi ondan kendisi söylemediği için ismini sormaya çekinmişti.
Onun dışında yıllardır hiçbir şekilde sosyal hayatı olmadığı için yıllardır ne bu soruyu işitmiş, ne de kendi ismini duymuştu. Onun ismi bu dünyadan silinmişti. Bir tek kafa kağıdında yazardı onun ismi.
Zihni, ona bir oyun oynamaya çalışır gibiydi. Hatıralar bir bir işgal ediyordu aklını. Her şey bir bir beliriyordu gözlerinin önünde. Sanki her gece gözlerini yummadan önce belirmiyormuş gibi, şu anda da kendini belli ediyordu.
Ölmek isterdi, Pusu. Bu sikik anları her gün hatırlamak yerine ölmeyi yeğlerdi. Her gün ölmeyi dileyerek yaşamak yerine, ölmeyi tercih ederdi.
Ölmeyi tercih ederdi...
Sadece üç kelimeydi ama bu tercih, onun herşeyden kurtulmasına sebep olurdu.
Öyle umuyordu en azından.
Bu mesleği seçmesinin de asıl sebebi bu değil miydi?
Delta Askeri olmayı kabul etmesinin?
Daha fazla düşünmedi. Daha fazla düşünseydi ağlardı. Burada, hüngür hüngür ağlardı. Koskoca Yüzbaşı Pusu ağlardı. Daha fazla düşünmemek için yine şarkılara sığındı.
Kablosuz kulaklığını takarak, düşünmeyi engellemek için kendine her zamanki gibi rap müzik açtı. Hep buna sığınmıyor muydu zaten? Rap açar, dinler ve kısa bir sürede olsa bir şeyler düşünmekten kurtulurdu.
O sadece uyurken kabus görmediği ve rap dinlediği anlarda düşünmüyordu. O sadece bu şekilde az da olsa rahatlıyordu.
Kulağında yankılanan Med Cezir'in sözleri onu anlatıyormuş gibiydi. Kendisinin otuz üç yıllık ömrünü anlatıyormuş gibiydi. Görevler dışındaki tüm çöp ömrünü anlatıyormuş gibiydi.
Kelebeğin ömrüne bedel bir geleceğin,
Getirecek hediyesi nedir ki? Bilemedim.
Vay haline elekte elenenin,
Hayata ağlamakla başlayan insan oğlu gördü geleceği...
Onu anlatıyordu her kelime. Her söz kalbine acımasızca saplanan birer hançer gibiydi. Ağlama isteğini körüklüyordu. Ağlama isteği...
Erkek adam ağlar mıydı?
En çok erkek adam ağlardı. Adam olurken yaşadıklarına ağlardı, erkek adam. En çok onun hakkı vardı ağlamaya. Gözyaşı dökmeye ve rahatlamaya.
Karaya boyanan adamın boynuna ilmeği de geçiren cellata,
Bi'çare lanet, hayalet olana dek
Beklemek mi gerek acep?
Çarkı dönmemiş ki feleğin gözünün yaşına baksın.
Gözümün yaşını alsın.
Kanımı, canımı alsın ancak canımı yakmasın.
Azap çeken gönüllere, kül olan tüm kalplere yağmur yağsın.
Onun da kalbi yıllar önce kül olmamış mıydı? Olmuştu. Onunda kül olmuş kalbine yağmur yağması gerekiyordu. Ama yağmıyordu. Lanet olsun canı çok yanıyordu.
Geçmiş kanını, canını alıyordu ama yaşıyordu. En acısı da buydu. Geçmiş, aklına geldiği her saniye ölüyordu ama hala yaşıyordu. Yaşarken her gün biraz biraz ölüyordu. Ağlamak istiyordu ama sanki yıllar önce tüm yaşlar gözünden boşalmış ve hiç kalmamış gibi akmıyordu.
Belki az da olsa ağlasa rahatlayacaktı ama olmuyordu. Gözünden bir damla yaş bile dökülmüyordu ve o akmayan herbir damla yaş, kalbine kül eden içindeki ateşe körük oluyordu.
Acıyordu. Lanet olsun canı çok acıyordu. Vücudunu kevgire çeviren kurşunlar bile acıtmıyordu canını bu kadar. Onların acısı bile bir süre sonra geçiyordu. Bu niye geçmiyordu?
Neden geçmiyordu içindeki bu anne acısı? Küçük bir çocuk değildi ki o. Büyüktü. Büyümüştü. Neden bu kadar acıyordu canı?
Zaman geçtikçe azalması gereken bu acı, seneler geçtikçe kendini daha fazla belli ediyordu.
Bıkmıştı Pusu;
Yaşamaktan,
Düşünmekten,
Geçmişten,
Ağlamak isteyip, ağlayamamaktan.
Her şeyden bıkmıştı. Bıkmıştı ve bu bıkkınlıktan kurtulmanın tek yolun ölüm olduğunu düşünüyordu. Ölürse, kurtulurdu. Kurtulmanın yolu ölümdü.
Gözlerini yumdu ve başını cama yasladı. Yanında oturan şoför askerin gözleri ona kaydı ama o da konuşmadı.
Yutkundu, Pusu. Boğazındaki yumru düşünmeyince az da olsa hafifliyordu.
Anneme sordum ne için böyle,
Ama baktım o da ağlıyor.
_______________
~Bölüm Sonu~
🔗 Bölüm hoşunuza gittiyse beğenmeyi unutmayın. Selametleeee, şans sizinle olsun.
