17. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗1.7🔗

Damly D.

"Demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..."

Yahya Kemal Beyatlı
__________________

|Ayçıl Büke Karahanlı|

İnsan ölümü hisseder miydi? Ben son birkaç saattir ölümün soğukluğunu bile hissediyordum iliklerimde. Ölüm, yavaş yavaş kanıma karışıyor, gözlerimin kararmasına sebep oluyordu. Bedenimde ki geçmek bilmeyen acılar ise cabasıydı.

Günlerdir burada aç ve susuzdum, aynı zamanda yaralı. Başımda ki eşsiz ağrı ise bunlarla beraber artıyordu. Dün beni konuşturmak için yaptıkları işkence sırasında başımı çok sert bir biçimde duvara çarpmışlardı; ilk başlarda sadecee zonklama hissederken, ilerleyen saatlerde ağrı kendini belli etmeye başlamış ve gittikçe artmıştı. Şu anda ise o ağrının hat safhasını çekiyordum ve dayanmaya mecalim kalmamıştı.

Burası çok havasızdı, nefes alamıyordum ve temiz havaya, güneşe, suya ve daha birçok şeye hasret kalmıştım. Tamam, ben bir Delta Askeriydim ve bu tarz şeylere alışıktım ama şu anda yalnızlık ve bilinmezlik ihtiyaçlarımı daha katlanılmaz hale getiriyordu. Doğrusu benim katlanma gibi bir niyetim de yoktu şu saatten sonra.

Her şey bitmiş gibiydi. Minik hayallerim, hayatım ve bunun gibi şeyler... Ama beni en çok üzenlerden biri de Kızıl Çelik Timiydi; Kızıl Çelik Timiyle ilk ve son kez göreve çıkmıştım fakat hayatımda çıktığım en iyi görevlerden biriydi.

Beni bir öksürük krizi tutarken refleks olarak elimi kaldıracakken bir ağırlık, hemen sonra dehşet bir ağrı hissettim ve bu yüzümü buruşturmama neden oldu. Gözlerim anında dolarken burnumun ucu sızladı. Şu anda en çok istediğim şeylerden biri omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaktı ama öleceğimi bilmeme rağmen bunu yapamıyordum. Çünkü ben bir Türk askeriydim; öleceğimi bilsem bile onların olduğu yerde güçsüzlük gösteren bir eylem gerçekleştiremezdim.

Bana yapılan eziyetlerde bayılmadan hemen önce gözlerimin önünde bir karartı beliriyordu. Doğrusu iki karartı. İlki babamdı ve bana gülümseyerek her zaman aynı şeyleri fısıldıyor ve tekrarlı olarak söylüyordu.

"Dayan kızım..."

"Sen babanın kızısın evlat, dayan!"

"Sen bir Türk Askerisin!"

Belki de şizofreni olmuştum ama bana bunları fısıldayan kişinin babam olduğuna emindim. Babamı özlemiştim, ona hasret kalmıştım ve ona olan özlemim her geçen saniye artıyordu.

Peki diğer kişi?

Diğer kişi ise Pusu Komutandı.

Sebebini bilmiyordum ama tam bilincimi kaybedeceğim anda babamın siluetinin yanında bir karartı daha beliriyordu ve o da Pusu'ydu. O konuşmuyordu, dayan demiyordu. Susuyordu ve her zamanki ciddi ifadesiyle beni izliyordu. Dudaklarından tek bir kelime dahi döküldmüyordu ama gözleri konuşuyor gibiydi. Fakat ne yazık ki bende onun gözlerini okuyamıyordum.

Öleceğimi bildiğim için aklımda yaşadığım süre zarfında cevaplayamadığım sorular belirirordu ve bunların en başında... En başında Pusu'nun gerçek ismi vardı. Hayatımda hiç bir şeyi bu kadar merak etmemiştim. Her zaman meraklı bir insanoğlu olmuştum ama bunu çok daha fazla merak ediyordum ve merak, çektiğim acılara rağmen beni bir yerlere sürüklüyordu.

Kendi kendime tahminler yürütüyordum ama her seferinde tahminlerimi kendim eliyordum. Kendi kendime böyle bir adamın ismi böyle olamaz diyordum.

Hayır yani bu adamın adı Abdulrezzak olamazmış gibi geliyordu.

Fethi?

Kerem?

Yok krem! Ben ölüm duvarına yaslanmışken gerçekten isim tahmini mi yapıyordum? Delirmiş olmalıydım!

Fatih?

Hayır, hayır, hayır zihnim tahmin etmeyi bıraksın artık!

Öleceksin be kadın! Sanane adamın gerçek adından?

Demir ve paslı kapının sesi duvarlarda yankılanıp kulaklarımı doldurduğunda düşüncelerimden sıyrıldım. Yine gelmişlerdi beni konuşturmaya çalışacaklardı ama ben yine konuşmayacaktım. Zaten mecalim de kalmamıştı eziyetlere, bugün Azrail alırdı canımı. Alırdı canımı... Ölümden korkmuyordum ama şu anda ölmek istiyor muyum diye de sorguluyordum. Şehit olacaktım bundan iyi mertebe mi vardı? Yine de içimde bir huzursuzluk vardı çünkü ben çoğu Delta Askerinin aksine yaşamayı seviyordum. Yaşadığım onca şeye ve bana yaşattığı onca şeye rağmen bu fani dünyada nefes almayı seviyordum. Haşa aldığım her nefese de şükür ediyordum.

Şu birkaç saattir aklımda birkaç mısra beliriyordu. Yıllar önce zihnimin en ücra kuytuların da gizlenmiş bu mısralar, şimdi gözlerimin önünde beliriyor, kulaklarımda çınlıyordu.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...

Benim de bu limandan demir alma zamanım gelmişti ve çok kısa bir zaman sonra gidecektim. Adım da, bendim de silinecekti bu yalan dünyadan. Yalan diyorum ama seviyordum ben bu yalan dünyayı.

Gözlerim kapıdan giren kişiye kaydı. İlk başlarda açlıktan gözün kararsa da kadın yavaşça netleşti. Çarşaflı ve yüzünü kapatan bir peçe giymiş iri yarı bir kadındı. Dikkatli adımlarla içeri girdi ve ses çıkarmamaya özen göstererek kapıyı ardından örttü.

"Lan!" diye seslendi bana fısıldayarak. Gözlerim şokla açıldı. Bu ses bana çok tanıdık geliyordu ve bu bir kadın sesi değildi. Bu... Bu... Bir erkek sesiydi. Kalın, tanıdık ve gür bir erkek sesi.

"Ne diyorsun lan?" diye çıkıştım bana lan diye hitap etmesinden dolayı.

"Tövbe estağfurullah!" diye hayıflandı benim dibime kadar gelerek. Yavaşça yüzündeki peçeyi açtı. Bir dakika, bir dakika! Caner! Caner'di bu. Bizim deli Caner. Hani çok konuşan ve mizah anlayışı tavan olan Caner. Bir dakika burada ne işi vardı? Tövbe Estağfurullah! Hayal mi görüyordum ki acaba?

"Lanet olsun!" diye gürledim hayal gördüğümden kendimce emin olduğumda.

"Lan sus!" diyerek daha da yaklaştı bana hayali Caner. Hemen sonra ise dibime çöktü.

"Hayal mı görüyorum?" diye sordum telaş içinde ama sesim halsizliğimden dolayı çok kısık çıkmıştı.

"Yakışıklılığımın kızların hayalini süslediğim doğrudur?" İşte o an hayal görmediğime emin oldum çünkü bu bizim kanlı canlı Caner'di.

"Ne işin var burada?" diye sordum sesimin şok içinde çıkmasına engel olamayarak.

"Beyaz atlı prensin seni kurtarmaya geldi, bebeğim!" diyerek göz kırptı bana.

Beni kurtarmaya gelmişlerdi!

Dudaklarım sevinçle yanaklarıma doğru kavislendi, gözlerimin parladığını hissettim. Gelmişlerdi, beni almak için gelmişlerdi! Ben... Ben sadece birkaç dakika öncesine kadar ölmeyi beklerken onlar beni alamaya gelmişti. Kızıl Çelik gelmişti ve ben... Ben ölmeyecektim.

İçimde, beklenmedik bir bahar yağmurunun toprakla buluştuğunda ki o eşsiz ferahlık oluştu anında. Sanki uzun zamandır kurak kalmış ruhuma ilk damlalar düşmüş, her zerrem tazelenmişti saniyeler içerisinde.

"Siz..." dedim kekelememe engel olamayarak. "Beni almaya geldiniz!" Sesimin yüksek çıkmasına engel olmamamıştım.

"Tabii ki seni almaya geldik. Kızıl Çelik Timi Keskin Nişancısı olmadan hareket edemiyor." dedi dudaklarında ki minik gülümsemeyle. Benim aksime sesi fısıltı gibi çıkmıştı ve sözlerinin kesinliği ses tonundan anlaşılıyordu.

O an toprağın suya kavuştuğunda çıkardığı o tozlu ama umut dolu kokuyu içimde hissettim. Günlerdir bu havasız odada nefes alamazken bir anda ciğerlerimi dolduran ve aslında hiç olmayan temiz havayı soludum. Eşsizdi...

"Nasıl?" diye sordum sesimdeki merak tınısını gizleme çabasında bulunmayarak. Çok heyecanlanmıştım ve içimde zürafalar tepinmeye başlamıştı.

"O iş bizde, tüm planlamalar yapıldı." dedi kendinden emin bir şekilde. O kendine güveniyorsa ben de ona güveniyordum.

"Tamam." dedim kısık sesime tezat heyecanlı tınımla.

"Şimdi," derken alt dişlerini göstererek gülümsedi. Açıkçası bu görüntü kıkırdamama sebep oldu çünkü komik gözüküyordu. "Ne oldu kız?" diye sordu şaşkınlıkla. Neye güldüğümü anlamamış olmalıydı.

"Yok bir şey." dedim omuz silkerek.

"İyi, bak şimdi beni buraya seni kontrol etmem için gönderdiler," diye anlatmaya başladığında onun sözünü kestim. "Buraya nasıl girdin?"

Yüzüne vatan gülüşü oturdu. "Delta Askeriyiz biz, kızım! Buraya da girdik bir türlü. Günlerdir plan yapıyoruz!" dedi çarşafın altından kaslarını göstererek.

"Bak, ama sözümü kesme!" diye uyararak fısır fısır anlatmaya başladı. Kısaca buraya hangi sıfatla girdiğini ve buradan nasıl çıkacağımızı...

"Şimdi, seni gece yarısı tenha da buradan alacağım tamam mı? Zaten şu anda Kerem de burada. Üçümüz birlikte nöbetçi teröristleri alt edeceğiz ve mağarayı terk edeceğiz. Biz çıktığımız anda timden biri gelip bizi alacak ve o anda çatışma başlayacak!" diye son kez heyecanla olacakların özetini geçti. Her şeyi planlamışlardı ve doğrusu planları kusursuzdu. Eğer plan herhangi bir pürüz çıkmadan halledilebilirse ben buradan kurtulabilecektim.

"Ama..." dedim sesimin kısık çıkmasına engel olamayarak. Günlerdir boğazımdan bir yudum su geçmediği için tahriş olmuştu. Bu yüzden sesim kısık ve hırıltılı çıkıyordu.

"Ne ama?" diye sordu sesindeki bariz sinirle.

"Burada bir kız var," dedim burnumun sızladığını hissederken. Bahsettim kız yakın köylerden esir alınan bir kız çocuğuydu. Evet daha çocuktu çünkü on yedi yaşına daha yeni basmıştı. Geçen yıl teröristler tarafından kaçırılmış ve tecavüz edilmişti. Hamile kalan kız, kendisine yapılan zulümler ve yaptırılan işlerden dolayı sadece iki ay sonra düşük yapmış. Acıklı ve insanın yüreğine hançer saplayan şeyler yaşamıştı. Şayet onun yerin de başka biri olsaydı kendisine yapılan zulümlere dayanamayabilirdi. O çok güçlüydü... Öyle güçlüydü ki bana bunları kendisi anlatmıştı. Yanıma bana yaşayıp yaşamadığıma bakması için gönderilmişti ve yaşadığımı gördüğü anda kendi kendine dakikalarca dualar mırıldanmıştı. Çok tatlıydı ve yaşına göre küçük duruyordu. Ona on yedi yaşında demek biraz güçtü açıkçası.

Sadece bedenen değil ruhen de küçüktü. Yaşıtlarının bildiği hiçbir şeyi bilmiyordu ve çok saftı. Öyle saftı ki üç gün öncesine kadar bana gizli gizli hergün bir bardak kadar su ve bir parça kuru ekmek getiriyordu. Tabii ki bu sadece teröristler onu fark edene kadar sürmüştü...

Caner'e her şeyi anlattım. Kızı her şeyiyle, yaşadıklarıyla ve çektikleriyle... Hızlı hızlı ve özet geçerek anlatmıştım ama anlattıklarım karşımdaki heybetli adamı dumura uğratmıştı. Kaşları çatılmış ve nefesleri sıklaşmıştı.

"Oruspunun çocukları!" diye tısladı dişlerini sıkarak. "Sik kırıkları!" diye devam ettirdi küfürlerini. "Çocukmuş lan daha!" Evet o daha çocuktu. Yaşıtları kafelerde gezinip okula giderken, kendisi burada zulüm görüyor ve zorunda olarak vatan hainlerine hizmet ediyordu.

"Onu burada bırakamayız."

"Bırakmayacağız zaten! Onu da alalım. İsmi neydi?"

"Mehriban." diye cevap verdim ilgili sorusuna. İçim rahatlamıştı.

Sıkkın bir nefes verdim ve yorgunluğuma direnemeyerek başımı arkamdaki soğuk taş duvara yasladım. Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum çünkü her geçen saniye bedenimde ki ağrı ve sızılar artıyordu. Bunların hiçbiri yetmezmiş gibi adet dönemim yaklaşmıştı ve bunun sancısını fazlasıyla hissediyordum.

"İyi misin?" diye sordu ama ben genzimden gelen bir öksürüğe tutulmuştum. Eğer Delta Askeri olmasaydım ve yıllarca o zorlu eğitimleri görmüş olmasaydım bedenim bu kadar uzun süre açlık ve susuzluğa dayanamayabilirdi. Zaten benimde neredeyse dayanma gücüm kalmamıştı, bu yüzden dünden beri öleceğimi düşünüyordum.

Yutkundum ve dişlerimin arasından tıslayarak cevap verdim. "Sayılır," dedim yüzümün buruşmasına engel olamayarak. Gerçekten artık acım hat safhaya ulaşmıştı ve bugün yanıma eziyet için gelmemelerine rağmen geçmiş acılarım dinmek bilmiyordu.

"Ben şimdilik gidiyorum ama gece geleceğim tamam mı? Şimdi uyuyacaksan uyu, geceye enerji depola!" dedi abartılı bir tonlamayla. Daha fazla oyalanmayarak yüzündeki peçeyi düzeltti ve ayaklandı, saniyeler içinde ise odadan toz oldu.

Açıkçası giydiği çarşafın fazlasıyla bol olması bile haltlarını ve boyunu gizlemiyordu tam olarak. Yine de önemli olan teröristlerin kanmış olmasıydı ve onun gibi bir adamın hiç konuşmadan saatlerce beklemesi bence tebrik edilesi bir durumdu.

Tam kurtuldum derken kapı bir daha açıldı ve bu sefer içeriye eli silahlı, yüzü kapalı iki erkek terörist girdi. Aralarında fısıldaşarak içeriye girdiler ve dibime kadar tünediler.

"Kalk!" diye emir verdi bir tanesi çarpık Türkçesiyle.

"Yoo," dedim rahat bir tavırla. "Rica edersen kalkarım!" dedim alt dudağımı büzerek.

Bıkkın bir nefes verdi. "Ayağa kalk!" Kelimeleri ağzının içinde yuvarlaması kadar rahatsız edici bir şey yoktu şu anda. Başıma elinde karpuz tutar gibi tuttuğu AK-47'yi doğrulttu. Korktum mu? Hayır. Gevşek gevşek gülümsedim sıyrık suratına karşı.

"Rica et!" dedim yüzümdeki gevşek gülümsemenin aksine sert bir ifadeyle.

Yanındaki sessiz terörist, başıma silah doğrultan teröristin kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Terörist, teröriste ne söyledi bilmiyorum ama başıma silah doğrultan kısa boylu terörist sıkkın bir nefes verdi. Dişlerini sıkarak, "Ayağa kalkar mısın?" diye sordu istemeye istemeye. Tatlı tatlı gülümsedim ve ellerimi gösterdim. Bileklerimdeki zincirlerle nasıl ayaklanmamı bekliyordu ki?

Hiçbir tepki göstermeden cebinden üçlü bir anahtarlık çıkardı ve ortadaki anahtarla iki zinciride açtı. Bileklerime düşen sızıyla bir elimle diğer bileğimi ovuşturdum. Günler sonra özgürlüklerine kavuşan canım bileklerim sızım sızım sızlıyordu şu anda.

Daha fazla oyalanmadan elimle duvardan destek olarak zorlukla ayağa kalktım. Başıma direkt olarak eşsiz bir ağrı düştü ve gözüm döndü. Birden ayaklandığım için başım döndü ve bir anlığına bayılacak gibi oldum ama hemen kendime geldim.

"Hadi!" diye seslendi teröristlerden biri sırtıma AK-47'yi dayayarak. Elimle duvardan destek alarak yavaş yavaş yürümeye başladım. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama bugünlük beni bir yerlere götürmek dışında istediklerini yapabilirlerdi. Ahh hayır bana hiçbir şey yapamazlardı.

Mağarada ilerleyerek farklı bir odanın içine girdiğimizde gözlerim şok içinde açıldı. Neden buraya geldiğimizi tahmin edebiliyordum ama bunu kabul edemezdim. Gerekirse ölürdüm ama bu olmazdı!

Odanın içi kameralarla ve ismini bilmediğim aletlerle doluydu. Beni kayda alacaklardı ve kimliğimi riske atabilirdi. Olamazdı!

İtile itile zorla içeri sokulduğum da beni direkt olarak Qara'nın zehir suratı karşıladı. İğrenç bir gülümsemeyle bana bakıyordu ve ne yapacaklarını tahmin ettiğimin farkındaydı. "Hayır!" dedim direkt olarak itiraz ederek.

"Alın kamera karşısına!" diye İngilizce konuşarak seslendi teröristlerin birine.

Başımda ki ağrı daha da artmış, gözlerim kararmaya başlamıştı. Nefes alış verişlerim sıklaşırken itiraz etmek için elimi kaldırmaya çalıştım ama muamma. Ona bile halim yoktu. Gözlerim tamamen kararırken beni kamera karşısına almak için kollarıma giren teröristlere direnemeden kendimi karanlığın kollarına bıraktım. Karanlık beni içine çekmeden önce babamın sesi dışında duyduğum tek ses Qara'nın sesiydi.

"Alın götürün şunu! Bir şeyler içirin kendine gelsin! Bana bakın yarına kadar yaşasın çekimi yarın yaparız!" İçime su serpildi çünkü zaten bu gece buradan kurtulacaktım.

***
İnsanı içine çeken bir ağırlıkla gözlerimi açarken boğazımdan kaçacak olan öksürüğü zor tuttum. Ses çıkarmamam gerekiyordu çünkü saatin gece yarısı olduğunu düşünüyordum. Odada herhangi bir pencere olmadığı için saatin kaç olduğunu ya da gece yarısı olup olmadığını tahmin edemiyordum.

Bayılmadan öncekine göre çok daha dinç uyandım. Bayıldıktan sonra bana ilaç içirmiş ya da başka bir şey yapmış olamılardı çünkü bedenimdeki ağrılar nispeten hafiflemişti ve günlerdir kuru olan boğazım azda olsa ıslanmıştı. Beni bugün ya da yarın alacakları kayda hazırlamış olmalılardı.

Zorlanmadan doğruldum ve sırtımı duvara dayadım. Gözlerim tüm odayı tavaf etti ve bir işaret ya da farklı bir şey aradım. Caner'in bana bir not kağıdı ya da bir işaret bırakmasını beklemiştim doğrusu.

Dudaklarımı ıslatarak kolumu kaldırmaya çalıştım. Kolum kalktı. Evet, evet kolum kolaylıkla havalandı çünkü bileğime bir zincir takılmamıştı. Hatta iki bileğimde de zincir yoktu ve bu gözlerimin şokla aralanmasına neden oldu. Daha da ayılmayacağımı düşündükleri için serbest bırakmışlardı bileklerimi.

Kollarımı havaya kaldırdım. Kaldırdım ve indirdim. Bunu sessiz bir şekilde ve mutlulukla defalarca kez yaptım. Özgürlüğümü kollarımdan çıkartırcasına defalarca kez tekrar ettim bunu. Ta ki demir, paslı kapının gıcırtılı sesi sessiz odada yankılana kadar.

Kalbim hızlandı. Eğer şimdi içeri giren Caner ise kurtulmuştum, fakat içeri giren herhangi bir terörist ise ölmüştüm. Başka bir deyişle kimliğim ifşa olma riskine gireceğim için kendimi de öldürebilirdim. Daha doğrusu bunu yapmak zorundaydım; eğer bir Delta Askerinin kimliği ifşa olursa kendi canına kıymak zorundaydı. Aksi bağlı olduğu üssü riske atardı.

Dişlerim dudaklarıma eziyet etmeye başlamış, gerginlik tüm bedenimi esiri altına almıştı.

"Şşt," diye bir ses yükseldi odada. "İz!" Dudaklarım mutlulukla iki yana kıvrıldı. Özgürlük ateşimin yangını harlandı ve gözlerim mutlulukla parladı. Hiçbir şeyi umursamadan ayaklandım. Ani hareket ettiğim için başım dönmüştü ama umursamadan hızlı adımlarla giderek kollarımı Caner'in beline doladım.

Buna gerçekten ihtiyacım vardı. Benim şu anda birine sarılmaya gerçekten ihtiyacım vardı. Onun da elini sırtımda hissettim saniyeler sonra. Gözlerimin doldu ve burnumun ucu sızladı. Çok uzun tutmadım sarılmayı ve usulca geri çekildim. Gözlerimi gözlerine dikerek minnetle baktım.

Gözlerim Caner'in yanında başını yere eğmiş bir şekilde bekleyen Mehriban'a kaydı. Bizi rahatsız etmek istemiyormuş gibi başını yere eğmişti ve ellerini önünde birleştirmişti.

Hiç beklemeden kollarımı bu sefer Mehriban'ın beline doldadım. Ben ondan uzun olduğum için parmak uçlarında yükselerek kollarını boynuma doladı.

"Çok teşekkür ederim, abla." diye fısıldadı kendi Türkçesiyle.

Cevap vermedim ve ondan da usulca geri çekildim. "Bir sorun çıkmadı değil mi?"

"Yani, ilk başta kabul etmedi ama ona başka bir yol bırakmadım diyelim." dedi Caner kaşlarıyla Mehriban'ı göstererek. Gülümsedim ona, bu zaten benim sessiz bir teşekkürümdü.

"Özür dilerim." diye fısıldadı Mehriban, sanki bir suç işlemiş gibi.

"Ne özürü?" diye çıkıştım, kendisinin bir suçu yoktu tabii ki. Caner gel diyince gelecek değildi ya.

"Neyse," dedi Caner kinayeli ama bir o kadar da şakamatik bir şekilde. "Daha fazla oyalanmadan çıkalım."

Tam kapıdan çıkacakken Caner'in bakışları bana döndü. "Zincirleri mi kırdın sen?" diye sordu şaşkınlıkla.

"Zincirim yoktu."

Daha fazla oyalanmadan dışarı çıktık. Bu saatlerde neredeyse herkes uyuduğu için mağaranın koridorunda kimse yoktu ve sessizlik hakimdi. Mağaranın çıkışına yetiştiğimizde ise, bize arkası dönük üç terörist karşıladı bizi. Yanımda duran Mehriban'ın nefesini tuttuğunu hissettim.

Caner, Mehriban'ı arkasına alarak en baştaki iki teröriste ilerlemeye başladı. Adımları o kadar sessizdi ki teröristlerin varlığımızdan haberi yoktu. Daha mağaradan dışarı ilk adamımızı attığımız anda soğuk hava yüzüme çarptı. Umursamayarak bende bir teröriste ilerledim ve tam arkasında yerimi aldım.

Terörist daha varlığımı fark edemeden ellerimle başını kavradım ve boynunu kırdım. Çıkan kırılma sesinin bana zevk verdiğini hissettim nedensizce.

Başımı yana çevirdiğimde Caner'in de işini hallettigini gördüm. Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Bu kadar kolay olacağını tahmin etmiyordum. Caner'e doğru ilerledim ve tam Mehriban'a elimi uzatacakken bunu benden önce biri yaptı. Caner, Mehriban'a sormadan parmaklarını eline aldı ve önümde ilerlemeye başladı.

Hızlı adımlarla ilerlerliyorduk, hatta resmen koşuyorduk. Mehriban'ın nefes sesleri ve rüzgarın uğultulu sesi dışında hiç ses yoktu. Birkaç dakika böyle ilerledikten sonra, gözlerim karşıdan gelen karartıya, daha doğrusu Taylan'a takıldı. Taylan koşarak bize doğru geliyordu ve bunu yaparken gözü sürekli bizim arkamıza kayıyordu.

Taylan nefes nefese bize yetiştiğinde elindeki iki silahtan birini Caner'e atarak üzerime atladı. Evet bu koca cüsseli adam üzerime atladı ve ikimizde bir kayanın üzerine düştük, o üzerimdeyken. Tam tepki vermek için dudaklarımı açacakken bir kurşun sesi doldurdu kulaklarımızı. Taylan'ın neden üzerime atladığı şimdi anlaşılmıştı.

"İz?" diye sordu sesindeki hüzünle.

"Taylan?"

"Allah be!" diye haykırdı artan kurşun seslerine rağmen. "Seni veren Allah'a kurban olayım."

"İyi misin?" diye sordu heyecanla.

"Eğer sen üzerimden kalkmazsan iyi falan olmayacağım!" dediğimde dikkatli olmaya çalışarak, üzerimden kalkmadan kendini yana attı. Silahının kabzasını önümüzde ki kayaya yerleştirerek nişan aldı. O çatışmaya dahil olurken eliyle kafama baskı yaptı ve kafamın tam olarak kayanın arkasında olmasını sağladı.

"Taylan!" diye bağırdım kurşun seslerinin arasından. Çatışma başlamıştı ve tüm mağaradakilerin uyandığına emindim.

"Tabancanı ver, lan!" Taylan hiç sorgulamadan elini bacağında ki cebine attı ve tabancasını çıkararak bana verdi. Dudaklarım sevinçle kıvrıldı çünkü Allah bilir kaç gündür elim silah tutmamıştı. Kendimden bağımsız silahı okşadım ve dudaklarımı bastırdım, ne özlemiştim ama!

Tetiği çektim ve en yakınımda ki teröristin başına nişan aldım.

Bir leş!

Başka bir tanesinin boynuna nişan aldım.

Bir leş!

"Taylan!" diye bağırdım kurşun seslerinin arasından.

"Efendim?" diyen sesi gecikmedi.

"Vera..." dedim sesimin titremesine engel olamayarak. "O sizinle mi?" diye sordum korka korka. Esir olduğum zaman boyunca Vera kafamda dönüp durmuştu. Onun esir alınıp alınmadığını ya da iyi olup olmadığını bilmiyordum.

"Vera burada!" diye bağırdığında sevinçten daha bir hırsla sarıldım silaha. Ağzım kulaklarımda çalıştım ve daha büyük bir hırs, nefretle Azrail'i oldum bu şerefsizlerin.

Nefretle ve içimde kor gibi yanan ateşle, dünya ile aralarındaki bağı kopamıyordum o şerefsizlerin. Her şeyden soyutlanmış gibiydim ve aklımdan geçen şeylerin haddi hesabı yoktu şu anda.

Özgürlük... Bu kelimenin ağırlığını omuzlarımda hissetmem gerekirdi, ama içimde yalnızca ateş var. Midemi yakan, damarlarımda dolaşan, beni diri tutan bir ateş… Nefret. O pisliklerin yüzlerini, seslerini, bana dokunan ellerini unutmayacağım. Her biri için ayrı ayrı bedel ödeteceğim. Beni esir eden her günün, her saniyenin hesabını soracağım. Bugün nefes alıyorum, ama sadece bir sebep için: Onları tek tek cehenneme yollamak için.

Şimdi tam olarak hissediyordum içimde ki intikam ateşini...
_________________

~Bölüm Sonu~