23. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗2.3🔗

Damly D.

______________

|Ayçıl Büke Karahanlı|

Tesadüf denen şeye kesinlikle inanıyordum ve kaderimizin sadece bizim elimizde olduğuna tam olarak inanamıyordum. Çünkü Boncuk'un hemen yanımda oturması benim son zamanlardaki en büyük şaşkınlığımdı.

Bugün görevdeki ortak timle tanışacağımızı ve yeni görevi öğreneceğimizi tabii ki biliyordum ama hangi tim olduğundan bir haberdim. Doğrusu pek merakta etmemiştim. Yine de Boncuk ve Ateş'in içinde olduğu timle ortak olacağımız aklımın en ücra köşesinden dahi geçmemişti. Fakat biraz önce içimi sarıp sarmalayan şaşkınlık duygusu, saniyeler içinde kendini mutluluğa bırakmıştı. Yıllar sonra ilk defa Boncuk ve Ateş'le ortak bir görev çatısının altında olacaktım ve bu beni hiç olmadığım kadar sevindiriyordu.

Bundan Ateş tabii ki daha önceden haberdardı ama bize de söyleme tenezzülünde bulunmamıştı. Eskiden de böyleydi; ne diyelim? Huylu huyundan vazgeçmez derler.

Pusu klasik toplantı başlangıç konuşmasını yaparken bakışları sürekli olarak bana kayıyordu ve bu benim gözümden kaçmıyordu. Dudaklarım yukarı kıvrılmaya meyillendi ama birbirine bastırarak buna engel oldum.

Tamda o an aklıma bana yaptığı yemek teklifi geldi. İçim anında kıpır kıpır olurken görevden önce bu yemek işini halledip halledemeyeceğimizi düşündüm. Her görev gibi bu da tabii olarak riskli olacaktı ve ölmeden önce bu adamla yemek yemek istiyordum. Düşüncesi bile kalp ritmimi değiştirmeye yetiyordu.

Onunla yemeğe çıkma fikri içimde farklı hisler barındırmama yol açıyordu. Bu duygular pek doğru değildi ama duygularında eğrisi, doğrusu olmasındı bir zahmet.

Kolumda minik bir sızı hissettiğimde hülyalı bakışlarımı Pusu'dan çekerek yanımdaki Boncuk'a çevirdim. Ne diye kolumu çimziriyordu ki şimdi? "Ne var, be?" diye kısık sesle çemkirdiğimde gözleri şokla aralandı ve kısa bir an gözlerini devirdi.

"Şu gözlerini azıcık çek adamın üstünden. Çok belli ediyorsun, salak!" diye beni uyardığında utanç içinde bakışlarımı masaya çevirdim. Gözlerimi ona diktiğimin bile farkında değildim. O sırada bir çift koyu kahve gözleri inceliyordum.

"Tamam." dedim ve tekrar konuşmaya başlayan ve bir adım ileri, bir adım geri giden Pusu'ya çevirdim bakışlarımı. Bu sefer direkt ona dikmek yerine sadece söylediklerine odaklandım.

"Sizlerle görevin içeriğini ve gidişatını bu hafta içinde planlamayı planlıyoruz. Öncelikle belirteyim, sandığınızın aksine bu bir metropol görevi değil." Sanırım ben dışında herkes bu görevin metropol görevi olacağını sanıyordu. Ben iki gün önce görevin içeriğini az çok öğrendiğim için tahmin yürütmemiştim, fakat onlar iki tim hâlinde görevi yürüteceğimiz için metropol sanmış olabilirdi.

"Bu görevin önemini sizlere tek bir cümleyle belirteceğim; Vega Kara Üssü, bu görevi üstlenmek için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile uzun süreli bir temasa girdi." Demek Vega Kara Üssü bu görevi üstlenmek için uzun süredir uğraşıyordu. Görevi az çok bildiğim için ben, daha uzun süreceğini tahmin ediyordum.

Herkesin üzerinde büyük bir ciddiyet hakimdi. Odadaki tüm askerler gözlerini direkt olarak Pusu'nun üzerine dikmişler, dudaklarından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyorlardı. Arada bir fısıldaşmalar oluyordu ama onun dışında Pusu'dan başka kimseden ses çıkmıyordu

"Görevin adı: Çöl Fırtınası." dudaklarım anında iki yana kıvrıldı. İçimi mutluluk hissi anında sarıp sarmalamış, heyecanla yanaklarımın içini ısırmıştım. Sebebi ise görevin ismini benim belirlemiş olmamdı. İki gün önce Pusu ile görevi incelerken hâlâ isminin belirlenmediğini söylediğinde, dudaklarımın arasından şu iki kelime çıkmıştı:

"Çöl Fırtınası." Saniyler içinde Pusu düşünmüş ve görevin adının bu olabileceğini teklif etmişti. Ben kabul ettiğimde ise aynı gün içerisinde görevin bir ismi olacağının teminatını vermişti. Bu hareketi ise benim uzun süre gözlerinin içine içine bakmam için bir nedendi. Görevin isminin şu anda Çöl Fırtınası olduğunu öğrenmem ise kalbimin bir anda teklemesine yol açmıştı.

Bu adam... Beni en nihayetinde kalpten götürecekti ama haberi yoktu.

Kumaş maskenin altındaki dudağımı dişlerimle ezdim. Söze Ateş girmişti ama benim gözlerim hâlâ Pusu'da idi.

"Sizlere kısaca görevin tanımından ve hedefinden bahsetmek istiyorum." Kulaklarım görevi ciddiyetle anlatan Ateş'te, gözlerim bakışları ile bir terslik varmış gibi beni süzen adamdaydı.

Bakışlarımı herkesin üzerinde teker teker gezdirdim. Öyle bir baktım ama fark ettiğim şey dudaklarıma silik bir tebessüm oturtturdu. Hemen sonra ise tekrar Pusu'ya baktım. Fakat onun bakışları tam olarak dudaklarımdaki tebessümdeydi. Maskenin hafiften gerilmesinden güldüğümü anlayabiliyordu ve gözlerindeki ifade ise tebessümümün sebebini sorgular nitelikteydi. Anlayacağını sanmıyordum çünkü sebebi, Pusu Komutanım'ın buradaki herkesten daha iri ve uzun olmasıydı. Sadece omuzlarının genişliği ve kasları bile çok çok dikkat çekiyordu. Şahsen dokuz yıl önce de fazlasıyla dikkatimi çekmiş, şaşırmama neden olmuştu, hâlâ da dikkatimi çekiyordu.

Aklıma dokuz yıl önceki o ilk karşılaşmamız geldi. Kim derdi ki biz tekrar karşılaşacağız, hatta o benim tim komutanım olacak diye?

Pusu Komutanın yanımıza gelişi, ismini hatırlamadığım bir asker arkadaşıyla alay edişi ve bize boyunu söylemesi... Şu anda mutsuz ya da asık suratlı değildi ama sanki o zamanlarda yüzündeki tebessüm çok sahiydi. Şu anda sahte değildi ama... Zaman onun mutluluğunu da hafiften süpürmüş gibiydi.

Sahi boyu kaçtı? Bir doksan yedi? Emin değildim, en kısa zamanda dolaylı yoldan da olsa sorsam iyi olurdu.

Ateş kısaca görevi anlatırken gözlerim sürekli olarak Pusu'ya kayıyordu. Ne büyük tesadüftür ki gözlerimiz sürekli buluşuyor ve birbirlerini en az üç saniye esir alıyordu. Her esir alışında ise kalbim, bir kuşun özgürlüğünü istermişçesine kafesine uyguladığı savaşı, göğüs kafesime uyguluyordu. Şu lanet kalp göğüs kafesimi yırtarak bir kuş olup uçmak istiyordu.

"Çek şu gözlerini, birde hoşlanmıyorum diyor." Boncuk'un kulağıma fısıldadıkları diğer kulağımdan çıktı. Umurumda bile değildi ve kabul ediyordum; ne ara yahut nasıl oldu bilmiyorum ama, ben bu adamdan hoşlanıyordum. Belki de daha fazlası. Kim bilir?

***
|3 Gün Sonra|

Koştuğum yerde nefeslenmek adına bir süre durakladım. Dudaklarım kendiliğinden aralanırken ellerim dizlerime yaslandı. Herkes koşmaya devam ederken gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum. Elimdeki eldivenin varlığına aldırmadan elimin tersiyle alnımdaki ter damlacıklarını sildim. Hemen sonra diğerlerinin arkasından koşmaya devam ettim.

Şu anda Alaz Timi ile yaptığımız ikinci idmanın sonlarındaydık. Sabahtan beri hiç durmuyorduk ve sürekli olarak hareket hâlindeydik. Şimdi ise idmanın son on kilometre koşusunu yapıyorduk. Üsse yaklaşmamızdan idmanın sonlarına geldiğimiz rahatlıkla anlaşılıyordu ve yorgunluğun getirdiği rahatlıkla kesik bir nefes verdim. Herkes gibi bende yorulmuştum.

Bahçeden içeri girdiğimiz anda bakışlarım Pusu Komutan'a kaydı. Yan yana dizildiğimizde bize komut vermek adına önümüzde Pusu duruyordu. Kendisi aramızdaki en yüksek rütbeye sahip askerdi ve bizim tim komutanımızdı. Bu görevin asıl emir komuta zincirinin Pusu'da olmasının sebebide aramızdaki en yüksek rütbeye sahip olan kişi olmasıydı.

Hepimiz ip gibi hazır ol pozisyonunda dizilmiştik ve ondan gelecek komutu bekliyorduk. "İdmanın sonuna gelmiş bulunmaktayız. Hepinizin yorulduğunu biliyorum ama bizim her yorulduğumuzda dinlenme gibi bir lüksümüz yok!" Bunu tüm Delta Askerleri bilirdi: Bizim her yorulduğumuzda dinlenme gibi bir lüksümüz olmazdı.

"Yarım saat vaktiniz var," gözlerini hepimizin üzerinde gezdirdi ve en sonda olan benimkilerin üzerinde konakladı. "Dinlenebilir ya da ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Yarım saat sonra herkes toplantı odasında olsun. Bir dakika bile geç kalan akşam beni tam teçhizat parkurda beklesin!" dediğinde maskenin altındaki dudaklarım kışkırtıcı bir yavaşlıkla iki yana kıvrıldı. Aklıma şeytani bir fikir gelirken bunun nasıl olabileceğini düşündüm.

Tam olarak bir dakika geç kalsam...

"Rahat!" diye komut verdiğinde başımı iki yana sallayarak bu fikri zihnimden def etmeye çabaladım.

Herkes dağıldığında Boncuk bakışlarını anlık olarak bana çevirdi. Hemen sonra ise bizden on metre uzakta olan banklara ilerlemeye başlayan Pusu Komutana. Gözlerinde muzip bir ifade oluşurken kollarını birbirine doladı.

"Gelmiyor musunuz, Teğmen İz?" diye sorduğunda yaptığı şeyi anladığım anda dudaklarımın arasından kısık sesli bir küfür savruldu. Beni Pusu ile yalnız bırakmak istemiyordu çünkü amacı benim ona yıllar önce yaptığım şeyin intikamını almaktı. Daha önce Boncuk kadar kindar biri görmemiştim.

"Hayır."

"Yemek yemeyecek misin?"

Pusu'nun bizi duymaması için fısıldayarak, "Gidersen görev başlayana kadar yemekleri ben pişiririm." dediğimde dudaklarından bir kahkaha firar etti.

"Neyse, gelmezsen gelme." diyerek arkasını döndü ve ağır adımlarla binaya doğru ilerledi.

Boncuk'un görüş açımdan kaybolmasının ardından bende ağır adımlarla Pusu Komutanın oturduğu banka doğru ilerledim. Neden yaptığımı ben bile sorgulamıyordum çünkü gerek yoktu.

Tam olarak bankının başında durduğumda kışkırtıcı bakışları anında beni buldu. Maskesinin altındaki dudakları iki yana kıvrılırken, "Oturun, Teğmenim." dedi yanına oturmamı kast ederek. Yanına oturduğum anda barut kokusu beni sarıp sarmaladı. Sigara içtiğini biliyordum bu yüzden barut kokusunun yanında sigara kokusunu da duyabiliyordum.

Ne zaman yanında yakınında olsam, içimde bir telaş kendini gösteriyordu. Kalbim heyecanla göğüs kafesime çarpmaya başlıyor, bakışlarım sürekli olarak onun koyu kahvelerine kayıyordu. Daha önce hissetmediğim duyguları onunla yaşıyor gibiydim. Burnumdan kesik bir nefes vererek heyecandan kurumuş olan dudaklarımı dilim vasıtasıyla ıslattım.

Konuşmak için bir konu açmaya çalışıyordum ama yoktu yani. Keşke yanıbaşımda Boncuk'un hayaleti olsaydı da bana konuşmak için konu açsaydı. Off! Bir dakika! Neden onunla konuşmak için konu arıyordum ki? Olamaz, sanırım durum gerçekten de vahimdi.

"Mavi," dedi Boncuk'u kast ederek. Konuşmaya onun başlaması hoşuma gitmişti. "Dokuz yıl önce, senin yanında olan o kız mı?" diye sorduğunda dudaklarımdaki gülümseme daha da büyüdü. Hiç unutmamıştı...

"Evet, o," dediğimde başıyla onayladı ve bir soru daha yöneltti. "Pek hatırlamıyorum ama hatırladığım kadarıyla o da çok değişmiş." dediğinde ilk başımla onayladım, hemen sonra ise kaşlarım çatıldı.

"O da, derken?" diye sorduğumda başını ve bakışlarını bana çevirdi. Gözlerindeki yorgunluk ve ağırlık çok netti. Bakışlarında bile bir yorgunluk vardı ve Pusu Komutan yorgundu. Genel olarak zaman onu yormuş olmalıydı.

"Sen," diye mırıldandanarak sırtını banka yasladı.

"Ben?"

"Sen de değişmişsin. Mavi'yi tam olarak hatırlamıyorum ama seni tam olarak hatırlıyorum." dediğinde heyecan ve telaş içinde dudaklarım aralandı. Konuşmadan önce dudaklarımı ıslattım..

"Nasıl değişmişim?" diye sorduğumda kesik bir nefes verdi ve etrafını kolaçan etti. Bakışlarıyla her tarafı taradıkdan sonra bana çevirdi ve cebindeki metal sigara kutusunu çıkardı. Kemikli parmaklarıyla içinden bir dal sigara çıkarırken kutuyu tekrar cebine koymadan önce, "İçiyorsun değil mi?" diye sordu.

"Arada sırada. Bağımlı sayılmam." dediğimde rahatlamış bir nefes verdi. Sanırım sigara bağımlısı olmamam onu rahatlatmıştı. Sigarayı işaret ve orta parmağının arasına sıkıştırdı. "Rüzgar senin tarafına esiyor, diğer tarafıma otur istersen." dediğinde ayaklandım ve diğer tarafındaki boşluğa kuruldum. Beni düşünmesi hoşuma gitmişti doğrusu.

Sessizlik tekrar aramıza çöktüğünde bir şey fark ettim. Başka zamanlara oranla bugün daha sakindi Pusu. Sanki üzerinde bir miskinlik var gibiydi. "Sorumu cevaplamadınız." dediğimde maskesini boğazına indirdi ve sigarasını yakarak dudaklarının arasına yerleştirdi. Sanırım bugün ya da bu iki gündür tıraş olmamıştı çünkü kirli sakalları çıkmıştı.

"Serpilmişsin," dediğinde kaşlarım havalandı. "Yani, en başında artık çocuk gibi ya da genç bir kız gibi görünmüyorsun. Sen, genç bir kadın olmuşsun ve..." Duraksamasıyla içimdeki merak ateşi körüklendi. Neden duraksayıp duruyordu ki?

"Ve," dedim onu konuşması için teşvik etmek adına. Burnundan sert bir nefes verdiğinde sigara dumanı burnundan süzüldü. Genzi yanmış olmalı ki çok hafif bir yüzünü buruşturdu ve bu o kadar hızlı olmuştu ki emin bile değildim.

"Ve çok güzel bir kadın olmuşsun." Gözlerim şaşkınlıkla aralandı. Sanki ne dediğini kendisi de şimdi fark ediyormuş gibi onunki de aralanmıştı. Kalbim aldığım iltifat karşısında kuş olup uçmak adına çarpmaya başlamıştı. Nefeslerim hızlanırken telaş içinde ayaklanmaktan kendimi zar zor alıkoydum.

Benim güzel olduğumu söylemişti.

Beni güzel buluyor olmalıydı.

Hayatımda ilk defa iltifat almıyordum ama ilk defa almış gibi heyecanlanmıştım. Tek bir cümle içimde bir duygu dalgası yaratırken alt dudağımı dişlerimin arasında yoğurdum. Vücudumdaki tüm kanın yanaklarıma nüfuz ettiğini hissettiğimde nefeslerim daha da hızlandı.

"Gerçekten mi?" diye saçma bir soru yönelttiğimde dudakları iki yana kıvrıldı.

"Gerçekten." diye fısıldaması ile dudaklarımdan destursuz bir cümle firar etti. Cümlem tamamen benden bağımsız çıkmıştı çünkü böyle bir şey söylemeyi aklımın en ücra köşesinden bile geçirmemiştim. Söylediklerim gerçekti ama ona söylemeyi planlamıyordum.

"Sende çok yakışıklısın." Ona siz değil, sen demem ise cabasıydı.

Tek kaşı usulca havalandı. Bitirdiği sigarasının izmaritini yanındaki metal çöp kutusuna bastırarak söndürdü ve attı. Hemen sonra ise bana biraz daha yaklaşarak kısık sesli bir şeyler mırıldandı. Fakat o kadar kısık söylemişti ki anlamamıştım.

"Öyle mi?" Bu sefer sesli söylediği için anlamıştım ama sorusu beni daha da utandırmıştı. Utandığımın farkındaydı ve bu ona zevk veriyor olmalıydı. Bakışlarından bile anlaşılıyordu bu.

"Evet," diye mırıldandım bakışlarım yere inerken.

Burnundan sesli bir nefes verdi. "Ben seninle ne yapacağım?" diye sordu.

"Efendim?" dedim çünkü ne demek istediğini anlamamıştım tam olarak. Gözlerini yumarken maskesi ile yüzünü tekrar örttü.

"Bir de efendim demesi yok mu?" diye mırıldanmıştı ama ne demek istediğini yine anlamamıştım.

***
Orada Pusu Komutanla olan konuşmamız ve en sonunda olan anlamlandıramadığım konuşmalarından sonra izin alarak yanından ayrılmıştım. İdamanda terlediğim için çabukça bir duş alarak yedek üniformalarımı giyip hızla, hiçbir şey atıştırmadan toplantı odasına koşmuştum ama sanırım geç kalmıştım.

Sanırım değil, tam olarak bir dakika geç kalmıştım ve içeri girmek gibi bir girişimde bulunamıyordum. O an sadece geç kalmayı aklımdan geçirmiştim ama şu anda hiç geç kalmak istememiştim. Fakat tam olarak bir dakika geç kalmıştım ve burada dikilmeye devam edip içeriye girmezsem iki dakika olacaktı.

Keşke hiç duş alma gafletinde bulunmasaydım.

Alt dudağımı dişlerimin arasında yoğurarak sert bir soluk bıraktım. Saçlarım bile hâlâ ıslaktı çünkü geç kalmamak için kurtumamıştım ve ona rağmen geç kalmıştım. Lanet gelsin!

Ağırca elimi kapı koluna atarak aşağı indirdim. Kapı açılırken bedenimi kapıdan içeri geçirdim ve çıkan sesle birlikte kapıyı arkamdan örttüm. Odaya girdiğin anda bilmem kaç çift gözü üzerimde hissettim. İçimi bir telaş dalgası yıkarken bakışlarımı kollarını göğsünde birleştirmiş, bakışlarını direkt olarak gözlerime dikmiş olan Pusu'ya diktim.

"Geç kaldığım için özür dilerim."

"Geç!" diyen Pusu ile öldürücü bakışları eşliğinde Boncuk'un yanındaki boş sandalyeye kuruldum.

Benim oturmamın hemen ardından Pusu en başa, Ateş ise diğer en başa oturdu. Ateş, sorun olmadığını belirtircesine gözlerini yumup açmıştı ama içim azıcık bile rahatlamamıştı. Aklım akşam yaşanacak olan senaryodaydı ve yaşanabilecek şey benim yorulmam olmasına rağmen sebebi Pusu olacağı için hafiften heyecanlanmıyor da değildim.

"Doğrusu, ben bu kadar kısa bir süre içerisinde bu görevin planlanmasının halledileceğini düşünmüyordum." diye ben gelmeden önceki sözlerine devam eden Ateş'le aklımdaki düşünceleri halı altına süpürerek omuzlarımı dikleştirdim.

Ateş haklıydı, bende görevin planlanmasının ortalama bir hafta süreceğini düşünmüştüm ancak şu anda dördüncü gündeydik ve görev yerine gitmeden önceki son tekrarı yapacaktık.

Ateş son kez söylemesi gerekenleri söyledi ve sözlerinin bitmesinin hemen ardından Pusu ayaklandı. "Son tekrarı yapabiliriz o zaman."

"Görev Adı: Çöl Fırtınası. Bölge, Suudi Arabistan'ın sınırlarında bulunan Rub'ül Hali Çölü. Anlayacağınız bizi zorlu hava koşulları bekliyor." Bizim için alışılmış olan bir şeydi. "Düşman, Rub'ül Hali'nin derinliklerinde, yerin yaklaşık 30 metre altında bir tesis kurmuş. Bu tesis, insan ve hayvan DNA'sını birleştirerek süper askerler yapmayı planlıyor. Ve tabii ki bu süper askerleri yapmak için kullanacakları insanları ilk olarak fakir ve vatandaşını kolay gözden çıkarabilecek ülkelerden seçecekler." Bu sefer şerefsizlerin planı resmen insanların ve hayvanların sonunu getirmek ve ikisinden oluşan farklı bir yaratık yaratmaktı.

Yaptıkları, dünyanın ekolojik dengesinin sonunu getirmekle birlikte insanların milyonlarca yıldır gelen genlerini "tamamen" değiştireceklerdi.

Örneğin, bir çita ile insan DNA'sının birleştirilmesi, insanların arasına salınacak bir canavardan farklı değildir. Sebebi ise, o varlığın istedikleri gibi fazlasıyla hızlı, saldırgan, savaşçı ve insan gibi bir iradesi olması. Fakat hedeflerine göre bu yaratığın iradesini ve davranışlarını bizzat kendileri yöneteceklerdi. Yani amaçları buydu.

İmkansız ya da fantastik kitaplardan fırlamış bir olay gibi duruyordu ama gerçekten de vardı. İnsanlar bunu yapacak kadar çıldırmış ve yoldan sapmıştı.

Bu olayı, sadece bazı ülkelerin gizli üsleri ve Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi bazı uluslararası kurumlar biliyordu. Bazı ülkelerdeki gizli üsler bu göreve bakmaya bile yanaşmazken, başta Türkiye Cumhuriyeti'nin gizli üslerinden
biri olan Vega Kara Üssü gibi bazı ülkelerin üsleri de bu göreve fazlasıyla ilgi göstermişti.

Görevin Vega Kara Üssüne ve uzun süren değerlendirilmelerden sonra bu iki time verilmesi yaklaşık 6 ay sürmüş. Doğrusu bende bunları dün öğrenmiştim. Sadece bu kadar uzun sürmesi bile aslında görevin önemini vurgular nitelikteydi.

Kabul ediyorum, böylesine önemli bir görevin içinde ilk defa bulunuyordum ve böylesine önemli bir görevin içinde bulunmak, göğsümün gururla kabarmasına yol açıyordu.

"İlk olarak çölde, tesisi yöneten teröristlerin kameralarının ve radarlarının görüş açısında olmayan bir yerde kamp kuracağız. Düşündüğünüz gibi bir kamp değil çünkü oraya kuracağımız bir çadıra, elimizden geldiğince tüm teknolojik donanmaları yerleştireceğiz." dedi ve masada duran bilgisayarındaki bir tuşa basarak, tahtaya bir görsel yansıtılmasını sağladı. Bu görselde kurulacak çadırların taslağı vardı.

"Bahsettiğim çadırda günlerce, belki de haftalarca çalışacağız ve tesisin güvenlik ağına sızacağız. Radar ve güvenlik kameralarını geçici süreliğine donduracak, görev esnasında sürekli olarak açıp kapatacağız. Bu arada, güvenlik ağına sızdığımız süre boyunca tesisinde yerini tespit edeceğiz çünkü nerede olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Aynı zamanda tesise giden gizli yolla ilgili de hiçbir şey bilmiyoruz." Pusu daha fazla konuşmadan yerine oturdu ve son olarak konuşmayı Ateş devraldı.

"Anladığınız üzere bizi çok zor ve önemli bir görev bekliyor. Fakat yapamayacağımız gibi de değil. Üstelik bu görev sonunda ülkeye ödenecek para ve silah, ülke ekonomisine de fazlasıyla yardım sağlayacak. Tabii ki bizlerde ödül alacağız ama alacağımız ödülün pekte önemi yok." Herkes birbirine bakıyordu. Sanırım her şey belliydi ve kararlaştırılmıştı ve en yakın zamanda ülkeden çıkışımızı yapacaktık.

***

Toplantı bittikten sonra herkes dağılmış, bizde dinlenmek adına Boncuk'la birlikte evimize gitmiştik. Eve gittiğimizde Boncuk'la birlikte Mehriban için enine boyuna konuşup, nihayetinde annemle birlikte kalabileceğine karar vermiş ve annemle konuşup, durumu anlatmıştım. Annem ise bu duruma sevinerek kabul etmişti çünkü tek başına kalınca canının sıkıldığını biliyordum.

Annemin Mehriban'la kalmasını istemiştim çünkü tek başına kalabileceğini sanmıyordum. Psikolojik olarak çok zor dönemlerden geçiyordu ve uzun süre yalnız kalması mental olarak ona iyi gelmezdi.

Akşama kadar yatıp dinlenmiştim çünkü akşamına beni zorlu bir parkur beklediğinin bilincindeydim. Şimdi ise, akşam olmuştu ve o anın gelmesine çok az kalmıştı. İçimde hem heyecan, hem telaş, hemde hafiften bir ürperti vardı. Pusu Komutan'nın askerlerine olan davranışlarını bilmeyen yoktu. Acımasız değildi ama ona göre kurallar dışına çıkmanın cezası olmalıydı. Kötü bir şey yapmamıştım ama ben bir askerdim ve dakik olmalıydım. Herhangi bir görev esnasında on saniye geç kalmamım, bir cana bedel olabileceğinin bilincinde olmam gerekiyordu. Bilincindeydim ama bugün hata yapmıştım.

"Off!" diye hayıflandım kendi kendime.

Parkura yetiştiğimde beni sadece miyavlayan ince kedi sesleri karşıladı. Burası karanlık değildi çünkü etraf birçok lambayla ve ay ışığıyla aydınlanıyordu. Hoş, karanlık olsaydı da bir şey fark etmezdi zaten.

Bir banka oturdum ve Pusu Komutanı beklemeye başladım. Dakik bir adamdı ama tam bir vakit vermemişti. Bende akşam ezanından sonra buraya gelmeyi planlamıştım ve öyle de yapmıştım. Akşam ezanı okunur okunmaz evden dışarı çıkmıştım.

Çok sürmedi, oturduktan sadece beş dakika sonra postallardan yükselen adım sesleri doldurdu kulaklarımı. Gelen kişi sanki bilerek ses çıkartıyor gibiydi. Yaklaşan adım sesleriyle birlikte ayaklandım. Tamda tahmin ettiğim gibiydi, tam zamanında Pusu gelmişti.

Karşımda durduğunda elimi sertçe şakağıma dayadım. "Delta Askeri Teğmen İz! Emir ve görüşlerinize, hazırdır komutanım!"

"Nasılsın, Teğmen?" diye sorduğunda gür sesim eşliğinde, "Sağ olun, Komutanım!" dedim. Gözleriyle beni rahatsız olmayacağım kadar kısa bir süre baştan aşağı süzerken dudaklarını birbirine bastırdı. Bu saatlerde etrafta kimseler olmadığı için maskesini boğazına indirmiş olmalıydı. Maskesi yüzünü örtmediği için yüz ifadelerini tam olarak görebiliyordum.

Aramızda bir boğaz temizleme sesi duyulurken dudaklarımı birbirine bastırdım. Sanki bir şey söylemek istiyormuşta, söyleyemiyormuş gibi bir ifadesi vardı. "Oturmaz mısın?" diye sordu kalktığım bankı göstererek. Kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Buraya ceza için mi, yoksa oturmak için mi gelmiştik anlamadım. Yine de sorgulamadan oturdum ve o da beklemeden yanıma kuruldu. Ellerim kucağımda birleşirken meraklı bakışlarım anında onu buldu.

"Ben sana şey demek istiyorum." diye bir giriş yaptığında devam etmesi için sessizce bekledim. "Benim sana geçen gün," diyip duraksadığında, "Ee, hadi ama!" diye hayıflanmamak için kendimi kastım. Neden bu kadar uzatıyordu ki? Amacı beni heyecandan, meraktan ve telaştan dolayı toprağa gömmekse uzatmaya devam ederse bunu başaracaktı.

"Evet," dediğimde dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. "Bir yemek sözüm vardı."
_______________

~Bölüm Sonu~