16. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗1.6🔗

Damly D.

"Âşık oldum olalı şâd olmadı gönlüm,
Bî-Karâr oldum, cihânı seyredip durdum."

Enderunlu Vasıf
______________

Sıcak hava ve rüzgar, hafif hafif ve sükunetle yağan yağmur damlalarını sinesine çekiyordu. Sessizlik tüm şehre hüküm sürüyordu adeta... Vera ve Ayçıl'ın yokluğunun soğukluğu, dışarıda ki sıcak havaya rağmen baskın bir şekilde hissediliyordu.

Pusu, dertli bir nefes daha verdi ve sigarasının dumanı dudaklarının arasından firar etti. Sigaranın dumanı burnunu ve genzini yakıyordu ama hissetmiyordu. Dert ve keder son bir haftadır üzerine çöreklenmişti ve bundan hiçbir şekilde kurtulamıyordu. Sakin olması gerekiyordu ve yine sigaranın zehirli dumanına sığınmıştı. Sigaranın zehirli dumanını ciğerlerine çekiyor, kendine zarar veriyordu ama bir yandan da onu rahatlatıyordu. Doğrusu rahatlatmıyordu, onu hiçbir şey rahatlatmıyordu son bir haftadır. Sigara bile sadece sakinleştiriyordu onu.

Bilgisayarların yeri tespit edildikten sonra herkes gibi o da sevinmiş, koca bir yükün üstünden kalktığını hissetmişti. Fakat kalbinde ki ağırlık... Bilgisayarların yeri tespit edildikten sonra daha da artmıştı. Gruplara ayrıldıkların da Pusu dağa, esirleri ve askerleri kurtarmak için çıkanların arasındaydı. Bunu kendisi istemişti fakat nedenini bilmiyordu.

Gittiklerinde ilk başlarda her şey planladıkları gibi ilerlemişti. Fakat teröristler nükleer silahları hiç kullanmamış, çatışmayı yavaş yavaş durultmaya başlamışlardı. Pusu ve diğer askerler tabii ki bir sorun olduğunu hemen anlamıştı lakin her şey için çok geçti. Evet, esirleri almalarına izin vermişlerdi ama Vera ve Ayçıl'ı esir almışlardı. Üstelik peşlerine düşmemeleri için çocukların hepsini zehirlemişlerdi. Yani çocuklar zehir verildikten sonra üç saat içinde hastaneye yetişmezlerse, hayatlarını kaybedebilirdi. Çocuklar, kadınlar ve diğer esir askerler kurtulmuştu ama Vera ve Ayçıl esir düşmüştü.

Üstelik tüm sorunlar ve pürüzler bir hain yüzünden başlamıştı. Bir hain diğerlerinin önderi olmuştu ve aralarında ki hain sayısı biri aşmıştı.

Görev fiilen başarıyla tamamlanmıştı ve tüm bilgisayarları sağlam bir şeklide ele geçirmiş, Türkiye'ye göndermişlerdi. Eğer görev pürüzsüz ilerleseydi hepsi şu anda Türkiye de ıstırahatta olurdu ama Vera ve Ayçıl'ın esir düşmesi, timin burada kalmasına sebep olmuştu.

Timin tüm üyeleri içten içe dağılmıştı. Tıpkı Pusu gibi...

Bir haftadır gecelerini gündüzlerine katarak Türkiye de üstekilerin de yardımıyla onların yerini tespit etmeye çalışıyorlardı. Tabii ki bu iki hafta içerisinde ilerleme olmuştu ve aynı zamanda hainin kim olduğu tespit edilmiş ve infazı Pusu Komutan'ın da izniyle gerçekleştirilmişti.

Vera'nın yeri bir defa tespit edilmişti ama ondan bir saat sonra yeri değiştirilmişti. Şu anda Vera'nın yeri ile ilgili çok fazla tespit vardı ve belki de bu akşama kadar aramayı başatacaklardı. Fakat bir sorun vardı... Vera'nın hayatta olup olmadığı bilinmiyordu. Herkesin ağzın da tek bir dua yuvarlanıyordu; "Allah'ım ikisine de bir şey olmasın, sen onların yar ve yardımcısı ol."

Ayçıl... Onunla ilgili hiçbir bilgi yoktu. Nerede olduğu ya da yaşayıp yaşamadığı... Azerbaycan da olup olmadığı bile muammaydı ve bu bilinmezlik Pusu'yu yiyip bitiriyordu. Kanını canını alıyor, onu mahvediyordu.

Biten sigaranın izmaritini pencerenin mermerine bastırarak söndürdü ve yüzünden düşen bin parçayla ayaklandı. Ayakları ezbere bildiği odaya ilerledi ve kendini saniyeler içinde odanın kapısının önünde buldu.

Derin bir solukla kabarttı göğsünü. Gözlerini birkaç saniyeliğine yumdu ve kendine gelmek için dudaklarından dökülen fısıltı gibi çıkan kelimeleri sayıkladı.

"Kendine gel!"

"Aklını topla!"

"Askersin sen!"

"Şehit düşmüş olabilirler ve sen hâlâ oyalanıyorsun!"

Aklının kendisine oynadığı oyuna yenilmemek için sertçe kapıyı araladı ve içeriye adımladı. İçeriye girdiği anda kendisini dağılmış bir tim karşıladı. Evet bir tim çünkü Kalkhan timi ne kadar kalmak istese de görev fiilen sonlandığı için gitmek zorunda kalmışlardı.

Gözleri ilk başta bilgisayar başında bir yandan boş bir kağıda bir harita çizerek, bilgisayardan bir şeyler işaretleyen Caner'e kaydı. Simsiyah ve uzun saçları dağılmış, her daim kestiği sakalları uzamıştı. Gözlerinin altında ise kopkoyu halkalar oluşmuştu. Uykusuz olduğunu en çok belli eden şey gözlerinin altıydı.

Hemen sonra Kerem'e baktı. Her zamanki neşeli ve gülümser halinden eser yoktu. Sanki her zamanki neşeli Kerem kaybolmuş, yerine bambaşka bir Kerem gelmişti. Bu Kerem'e hiç kimse alışık değildi. Ayakta bitkin bir halde telefonla konuşuyordu ve sanki destek almak istercesine elini duvara yaslamıştı.

Taylan'a baktı. Ne zamandan beri dışarı çıkmıyordu ve Azeri kızıyla görüşmüyordu. Zaten mutlu bir adan olduğu söylenemezdi ama şu anda çok berbattı. Elinde ki tahta kalemiyle tahtaya bir şeyler yazıyordu ama o yazısı inci gibi olan Taylan değildi şu anki, Taylan. Tahtaya yazdığı yazılar o kadar karışık ve küçüktü ki, okunmuyordu adeta.

Ve Altay... Tek kelimeyle mahvolmuştu. Sevdiği kadının kaçırılması, onu nahvetmişti. Sevdiği kadının ve silah arkadaşının yaşayıp yaşamama ihtimalinin meçhuliyet denizinde kaybolmuş olması onu bertaraf etmişti. Gözlerinde ki mükemmel mana sönmüş, yerini koca bir boşluk almıştı. Bilgisayarın ona gönderdiği kodlamaları bile tam olarak algıladığından emin değildi, Pusu.

Dudaklarını ıslattı ve düşük onuzlarıyla içeri birkaç adım daha attı. Onun geldiğini fark eden tim üyeleri anında ayaklandı.

"Rahat." dedi her zamanki gür sesinin aksine.

Herkes oturduğunda kendisi oturmak yerine gözlerini timin üzerinde son kez gezdirdi. Biraz sonra söyleyeceği şeylerin önemini algılayıp algılayamayacaklarını hesaplamaya çalışıyordu.

"Kızıl Çelik Timi!" diye gürledi, sesi odanın duvarlarında resmen bir deprem etkisi yarattı. 'Kızıl Çelik Timi' dedi ama sesinde ki eksiklik ve yarımlık çok bariz belliydi. Timin iki askerinin yokluğu, sesini ve Kızıl Çelik diyişini bile etkiliyordu. Neden böyle oluyordu? Bu onun için yıllardır böyleydi oysa; bir asker şehit düşer, yerine başka bir asker gelir. Askerler değişir, ama Kızıl Çelik timi değişmez! O böyle bilmiş ve böyle uygulamıştı.

"Yaramız derin!" dedi ellerini arkasında kenetleyerek. "Timimizde ki iki kadın asker esir düştü, yaşamları meçhul. Üstelik birinin," dedi ve o an nefesi sıklaştı. Ayçıl'ın demek istiyordu ama o isim dudaklarından dökülmüyordu. "Kızıl Çelik Timin de ilk görevi. Bu üzücü ve iki kadın askerimizin aramızda olmaması hepimizi derinden etkiliyor."

"Biliyorum, hepiniz, hepimiz üzgünüz bunun farkındayım. Fakat bizim onları bulmamız gerekiyor. Sağ ya da ölü. Yine de bulmamız ve ülkesine geri getirmemiz gerekiyor." Derin bir nefes aldı. "Fakat sizler, duygularınızı görevle karıştırıyorsunuz, bunu fark etmedim sanmayın. Üzgünsünüz ama onları bulmamız gerekiyor. Sizden istediğim, duygularınızı yaptığınız işle karıştırmayın ve göreve daha büyük bir azimle yüklenin."

Sözlerini bitirdiği anda kendi bilgisayarının başına geçti. Kimseye çevirmedi bakışlarını ama kulaklarını dolduran birkaç kelime, gözlerini yummasına sebep oldu. Caner'in dudaklarından dökülen sadece birkaç kelime, odanın duvarlarında yankılandı ve hepsinin kulaklarına ulaştı. Hepsinin kulaklarına ulaşan kelimeler içlerinde bir zelzele etkisi yarattı. "Buldum komutanım, buldum!" diye haykıran Caner'e kaydı tüm gözler aynı anda. Herkes nefesini tutmuştu ve odayı derin bir sükunet sarıp sarmalamıştı. Birkaç saniye herkes duraksadı, dualar fısıldadı.

"Neyi?" diye sordu Pusu içinden ettiği duaları eksik etmeyerek.

"Komutanım Vera Komutanımın yerini tespit ettik!" diye doğu ağzıyla bağıran Caner mutluluktan havalara uçmak için hazırlanmıştı ama hemen sonra aklına gelen Ayçıl, dudaklarının büzülmesine ve ayaklandığı sandalyesine geri çökmesine neden oldu.

Herkes rahatlamış bir nefes verdi, en çokta Altay. Hepsi bu habere sevinmişti ve her şey kesinleştikten sonra aramak için yeni bir göreve çıkacaklardı ama Vera'nın yerinin tespit edilmesine ne kadar sevinselerde, Ayçıl ile ilgili hâlâ bir gelişme olmaması onları derinden üzmüştü.

Yutkundu Pusu, ne tepki vermesi gerektiğini bilmiyordu açıkçası. Tabii ki herkes gibi o da sevinmişti Vera'nın yerinin tespit edilmesine ama Ayçıl ile ilgili hâlâ bir gelişme olmaması en çok onu üzüyordu ve etkiliyordu doğrusu. Nedenini ise kendisi bile bilmiyordu ya da kabullenmek istemiyordu.

Altay'ın dudakları açtı kapandı. Nefesi sıklaştı ve sesinin titremesine engel olamayarak aklını kurcalayan ve kalbini delen o soruyu sordu;

"Hayatta mı?" Hüzün, anında odaya bir sis bulutu gibi çöktü ve herkesi etkisi altında bıraktı. Bu sorunun bir cevabı yoktu ve sadece yeri tespit edilmişti.

"Bilmiyoruz komutanım," dedi Caner utana sıkıla.

Başıyla onaylamakla yetindi Altay. Konuşmadı ya da konuşmaya çalışmadı. Yine de şükretti, en azından yeri tespit edildi Okyanus Gözlü Kadın'ın...

"Tamam," dedi Pusu dudaklarını ıslatarak. Hepsinin görüş açısında olan bir yere geçti ve eline tahta kalemi aldı. "Vera'nın yerini tespit ettiğimize göre tüm planlamaları yapalım. Tez vakitte Üsteğmen Vera'nın olduğu yere baskın yapacağız."

"Emredersiniz Komutanım!" diye bir gür ses yükseldi odadan. Kızıl Çelik timi her an, gelecek tüm görev ve emirlere hazırdı.

***

Kızıl Çelik timi avını gözleyen bir kurt misali yerlerine çörüklenmişti. En iyi şekilde gizlenmiş ve en iyi pozisyonda yerlerini almışlardı. Hepsinin dürbünün ve namusunun açısı belli, hepsinin bakışları aynı yerdeydi. Karşılarında ki mağaraya pür dikkat odaklanmışlardı ve hiçbir şeyi düşünmüyorlardı. Akıllarını farklı şeylerle oyalamıyor, kalplerini kan pompalamak dışında farklı bir işleve tabi tutmuyorlardı.

Şafak vaktinde bir şafak kurtarma operasyonu düzenleyeceklerdi buraya. Zamanı geldiğinde tim komutanı onlara işaret verecek, onlar da yapmaları gerektiği burayı başlarına yıkacak, belli kişiler dışında herkesi etkisiz hale getireceklerdi.

Hepsinin bakışlarında büyük bir kararlılık vardı; her biri arkasında olduğu kayaya sinmiş, işaret parmaklarını dayadıkları tetiğe baskı uygulamak için tek bir işaret bekliyorlardı.

"Komutanım," diye sert ve sabırsız bir nefes verdi Altay, oysa ki normalde hiç sabırsız bir adam değildi. Sabrıyla nam salmıştı Vega Kara Üssüne. "Ne zaman sikicez bu mağarayı?" diye sordu dişlerini birbirine bastırarak. En çok o istiyordu bu mağarayı büyük bir toz bulutu haline getirmeyi.

"Sabr Yarab!" diye sabır dilendi yaratandan, Pusu. Ne sabrı ne de takati kalmıştı bugün ona sorulan 119. soruyu. Aynı soruyu -en çok Altay- Kızıl Çelik timi ona farklı şekillerde defalarca kez sormuştu ona. "Bekle, Altay!" diye tısladı dişlerinin arasından.

"Emredersiniz Komutanım!" dedi ama yerinde kıvranıyordu.

Pusu Karanlık gözlüklerinin ardından tekrar mağaraya baktı. Yaklaşık iki buçuk saattir burada bekliyorlardı ama hiçbir hareketlilik yoktu. Fakat şu an... İçeriden bir terörist çıktı, hemen ardından ise beş birkaç saniye sonra ise Vera ortalarında olacak şekilde iki terörist çıktı. Birkaç terörist çıkmaya devam etti ama hiçbirinde sabır denilen illet kalmamıştı.

Pusu yerine iyice sinerek doğru pozisyonu aldı ve kulaklığına iki defa dokundu. Bu, başlamaları için bir işaretti.

"Bana bakın, Havar ve Vera'yı sağ istiyorum. Gerisini indirin! Hedef Vera! Ona hiçbir şekilde zarar gelemeyecek!" Hepsinin yüzünde eşsiz bir gülümseme belirtmişti. Vera yaşıyordu ve bu hepsi için büyük bir şükür sebebiydi.

Pusu, tetiğe bastığı anda tüm tim tetiğe bastı. Teröristler şok içinde yerlerini alıp kaçışmaya çalışırken Vera, iki teröristten de kurtularak ölen teröristlerin birinin silahını aldı ve yerini aldı. Onun da yüzüne vatan gülüşü konmuştu ama endişe içinde körükleniyordu.

Pusu da, timin diğer askerleri de bu şeref yoksunlarına acımıyordu. Tek kurşunlarıyla hayatla olan bağlarını koparıyorlardı. Attıkları kurşun, yönünü şaşmadan teröristin alnının çatını buluyordu ve teröristlerin yere yığılmasına neden oluyordu.

Çıkan çatışma esnasında mağaradan bir sürü terörist çıkmıştı ve Havar hiçbir şeyi umursamadan sadece kendi canı için kaçmaya başlamıştı. Vera'nın gözleri anında Havar'a kaydı ve mağarada ona yaptığı işkenceler gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti. Sinir kat sayısı anında artarken çıkan arbededen yararlanarak ve kendini koruyarak kaçan Havar'ın peşinden koşmaya başladı.

İçinde tarifsiz bir mutlulukla beraber endişe de vardı. Ayçıl'a ne olduğunu bilmemek onun içini kemiriyordu. Yine de aklında ki düşünceleri halı altına süpürerek koşmaya devam etti.

Pusu boynunu bir defa kütletti ve bir defa daha uykusuzluğuna meydan okudu. Nişan aldı ve...

Beş leş...

Altı leş...

Dudakları iki yana kıvrıldı ve dürbününü Havar'ın peşinden koşan Vera'ya çevirdi. Vera'nın yaralı olduğu belliydi ve koşarken zorlanıyor gibiydi. Tam Havar'ın bacağına nişan almış tetiğe basacakken bunu ondan önce biri gerçekleştirdi.

Altay

"EyvAllah," demekle yetindi Pusu.

Vera, bacağından vurulduğu için yavaşlayan Havar'ın omzundan tuttuğu gibi kendine çevirdi. Havar'ın elindeki silahı kaldırmasına müsaade etmeden eline bir tekme attı. Silahı elinden düşüren Havar'ın kendine gelmesine izin vermeden, kendi dizini kırdığı gibi döl israfının çenesine geçirdi. Çıkan iğrenç ses, çenesinin kırıldığına dair bir işaretti ve bu ses Vera'ya anlamsız bir zevk vermişti.

Vera derin bir nefes almak için duruldu, dün karnına aldığı darbe hâlâ yerini koruyor ve nefes alış verişlerini zorluyordu. Yüzüne yediği sert yumruk onu kendine getirdi. Gözleri yukarı doğru kayarken sendeledi ve bu sefer karnına bir tekme yedi. İçi öfkeyle dolarken sert bir nefes verdi ve kendine gelerek Havar'ın hareket etmesine izin vermeden kafasını geçirdi. Yine bir kırılma sesi gelmişti ve Havar'ın burnunun kırıldığına adı kadar emindi.

"Orospu!" diye haykırdı Havar eliyle burnunu tutarak. Kırıldığı için fazla canı yanıyor olmalıydı ama canı cehennemeydi.

Vera yüzünü buruşturdu, kolay kolay ağzını bozan bir insan değildi ama bugün bozması lazımdı anlaşılan!

"Anan orospu, döl israfı!" diye bağırdı kulakları çınlatavak bir ses desibeliyle. Normalde her zaman fısıldayarak konuşurdu ama bugün bağırmamış, gürlemişti adeta.

Vera, çevik bir hareketle yere düşürdüğü silahını alarak Havar'ın başına vurdu ve kısa bir süreliğine de olsa bilincini kaybetmesine sebep oldu. Fazlasıyla yorulmuştu ve bitikti. Solukları sıklaşmış ve ayakta durmaya zorlanır hale gelmişti. Bir haftadır ona yapılan eziyetlerin ardı arkası kesilmiyordu ve çektiği eziyetlerin acısını şu anda tam olarak hissediyordu. Çatışma yavaştan durulmaya başladığı için kendisinin yapacağı tek şey Havar'ı bir kenara çekerek timini beklemekti. Öyle de yaptı. Zorlanarak da olsa Havar'ı bir kenara çekti ve sırtını kayaya yaslayarak gözlerini yumdu. Karnında ki ağrı her saniye daha da artarken, nefesleri sıklaştı. Her şey onun için üst üste geliyordu ve artık takati kalmamıştı.

Gözlerinin adının ve burnunun sızlaması, anlayacağına dair bir işaretti bu yüzden kendini sıktı. Yine de bir işe yaramadı çünkü ilk yaş yanağından kuru dudağına süzüldü. Yaşlar ardı arkası kesilmeden akmaya devam ederken hasret olduğu bir ses doldurdu kulaklarını.

"Vera!" Kalbi böyle bir anda bile hızlandı Vera'nın. Gözyaşları akarken burnunu çekti ve kayadan destek alarak ayaklandı. Gözleri sevdiği adamın her tarafını tararken, Altay da derin bir özlemle bakıyordu Vera'ya. Sevdiği kadını ağlarken ve derbeder halde görmek onun da gözlerini doldurmuştu.

Vera birkaç sarsak adımla Altay'a yetişti. Hiçbir şey sorgulamadan ve aklını dinlemeden, gönlündeki fermanı attı. Burnunu çeke çeke parmak uçlarında yükselerek kollarını boynuna sardı. Altay da hiç sorgulamadı, şaşırmadı da, Vera'nın yaptığı gibi kollarını ince beline sardı. Kızıl, uzun ve terine rağmen mis kokulu saçlarına daldırdı elini.

"Altay..." diye fısıldadı bir iç çekiş eşliğinde.

"Okyanus gözlüm..." diye fısıldadı saçlarına doğru. Dudaklarını tüy gibi bir öpücükle şakağına bastırdı. Nasıl özlemişti bu kadını...

Vera başını Altay'ın boynuna gömdü ve barut kokusunun bastırdığı eşsiz amber kokusuyla ciğerlerini doldurdu. Nefeslendi boynunda, nefes aldı günler sonra.

Bir süre böyle sarılıdırlar ve hiç konuşmadılar. Sessizliği bozan ise Vera oldu; "Pis kokuyorum..." dedi Vera iç çekişlerinin arasından, utana sıkıla. Bir haftadan fazla zamandır vücudu su yüzü görmediği için ter kokusu onu mühürlenmişti resmen.

"Çok güzel kokuyorsun." diye fısıldadı Altay burnunu Vera'nın saçlarına daldırarak. Ona göre terli olsa bile dünyanın en güzel kokusu Vera'nın kokusuydu.

"Yaaa," diye kedi gibi mırıldandı. Kalbi göğüs kafesini dövmeye başlamış, utanç yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. "Ama hiç yıkanmadım kaç gündür."

Cevap veremedi, Altay. Yıllardır hasret olduğu kadının kokusunu bir daha soludu.

"Altay," diye fısıldadı Vera. Normalde olsa lafı kerpetenle alırlardı ağzından ama şu anda susmak istemiyordu. Altay'la her zaman konuşmak istiyordu.

"Hm?" diye bir ses çıkardı.

"Canım çok yanıyor," dedi bir hıçkırık eşliğinde. "Benim canımı yaktılar." Yaşadıklarını babasının sinesinde şikayet eden minik bir kız çocuğu gibiydi şu an.

"Çok mu yaktılar benim güzelimin canını?" diye sordu Altay bünyesine yüklenen sinirle. Hemen güzeli olmuştu Vera onun. Aralarında ki buzlar sadece saniyeler içinde erimiş gibiydi ve Altay, yıllardır sevdalı olduğu kadına kavuşmuş gibi hissediyordu. Daha yeni kendisine bizden olmaz diyen kadına sarılıyordu.

"Hı hı..." diye mırıldandı Vera. Çok yakmışlardı onun canını, o zaman bir damla yaş dahi gelmemişti Okyanus mavisi gözlerinden ama şu anda saatlerce ağlamak istiyordu.

"Doğduğuna pişman edeceğim o şerefsizleri!" diye gürledi.

"Altay," diyerek daha da sindi Altay'a.

"Efendim bebeğim?" derken bir yandan da saçlarını okşamaya ve onu sevmeye devam ediyordu.

"Ayçıl," dedi ama devamını getiremeden gözleri kapandı. Günlerdir uyumadığı ve vücudu daha fazla yorgunluğu kaldıramadığı için bedeni güçsüz düşmüştü. Diğerlerinin de kendilerinin yanına tünemesiyle Vera'yı kucakladı ve mis kokusunu içine çeke çeke ilerlemeye başladı.

"Bugün, iki kalbin birbirine mühürlendiği, zamanın sanki sırf bu anı kutsamak için durduğu gündü. Rüzgâr fısıldıyor, güneş tanıklık ediyor, dünya onların kavuşmasını selamlıyordu. Bugün, aşkın zamanı, mekânı ve tüm sınırları unutturduğu o unutulmaz gündü. Tarihe değil, sonsuzluğa kazınmalıydı…"
_______________

~Bölüm Sonu~