11. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗1.1🔗
"Bazen birkaç kelime, en keskin bıçaktan daha derin yaralar açar."
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
______________
"Dağılabilirsiniz," dedi herkese hitaben. Fakat hemen sonra ekledi. "İz Asker dışında."
Adi kalbim, göğüs kafesini dövmeye başlamıştı bile. Nefes alışverişlerim hafiften düzensizleşirken, heyecanlandığımı damarlarımda akan kandan bile hissedebiliyordum.
Herkes odayı boşaltmaya başladığında, gözlerimin odağında sadece bir çift koyu kahve göz vardı. Öyle ki, istesemde çekemiyordum gözlerimi bu koyu kahve gözlerden. Farklı gibiydi. Sıradan bir çift kahve gibi değildi. Belki de bakışı farklı yapıyordu kahve harelerini. Tüm kahvelerden ayrı kılıyordu bakışları.
Derin bakıyordu.
Derin bakmayı açabilir miydim? Bilemiyorum ama düz ve boş bakmıyordu. Bir mana var gibiydi harelerinde. Ve bu mana, sürekli olarak değişkenlik gösteriyordu. Şu anda mana ne miydi? Ben de anlamlandıramıyor- dum. Ama vardı bir fark işte.
Herkes odadan çıktığında, sadece ikimiz kalmıştık. Odaya sükunet bir sis bulutu misali çökmüştü ve sadece nefes seslerimiz dolduruyordu kulaklarımızı. Tabii dışarıdan hışırtı gibi gelen sesleri yok sayarsak.
Heyecandan kuruyan dudaklarımı dilim vasıtasıyla ıslattım. Heyecandan kuruyan dudaklarım mı? Neye heyecanlanmıştım ki bu kadar? Belki de sadece herhangi bir şey soracak, ya da herhangi bir şey söyleyecekti. Neydi beni böyle heyecanlandıran anlamsız şey?
Ne zaman kaçırdığımı fark etmediğim gözlerimi tekrar ona diktim. Yüzü çok orantılıydı. Keskin yüz haltları, hafif çıkık elmacık kemikleri, kemerli burnu ve biçimli kaşları onu dünyadaki diğer tüm erkeklerden soyutluyor gibiydi. Biçimli ve hafiften kalp şeklini andıran dudakları ise yabancı bir el tarafından şekillendirilmiş gibiydi.
Onu süzmem ve kendi içimde değerlendirmeler yapmam ne kadar doğruydu bilmiyordum ancak söze nihayetinde girdiği zaman bunu yapmayı keseceğime yemin edebilirdim.
Sessiz odada bir boğaz temizleme sesi yankılandığında omuzlarımı istemsizce dikleştirdim.
"Yarbay Turan," diye söze giriştiğinde ciddiyetime büründüm. "Senle bir konu hakkında konuşmamı istedi." Kaşlarım hafiften çatıldı. Yarbay Turan, Pusu'nun hangi konuda benimle konuşmasını istemiş olabilirdi ki?
Başımla onayladım.
Kulakları hafiften kızarmaya başlamıştı. Üzerindeki siyah gömleğin ilk iki ilğini açarak elini boğazına sürdü. Göğüs kafesini derin bir solukla kabartarak, sanki hiç istemiyormuş gibi sözlerini devam ettirdi.
"Sende, bende, bu evdeki tüm herkes ve Yarbay Turan'da bu görevin en hızlı şekilde bitmesini istiyor," dedi. Ağzımdan onaylar mırıltılar çıkardım.
"Bunun için sana bir görev daha düşecek. Daha doğrusu sana ve Alev'e. İkinize," Alev'le bana fazladan ne gibi bir görev durumu düşüyor olabilirdi ki?
"Size sırasıyla anlatacağım görevinizi ve ilk olarak senden başlamak istedim,"
E, hadi ama. Neden bu kadar çok uzatıyordu anlamıyordum.
"Sen ve Alev, HAWK'ın kurucusu olan üç kişinin, ikisine görev icabı daha yakın olmaya çalışacaksınız. Sen zaten yavaş yavaş içlerine sızmaya başladın ama bunun beraberinde dağa da gideceksiniz ve," omuzlarını dikleştirerek söze devam ettirdi. "Onların içlerine daha da sızacaksın."
"Nasıl olacak bu, komutanım?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Onlarla daha yakın olacaksından kastımı anlamanı istiyorum." Anlıyordum. Onlarla sevgili olacakmışız kadar yakın olacak, belki de içlerine casus sevgili olarak sızacaktık. Bu benim için zor muydu? Şimdilik öyle gözükmüyordu çünkü istihbaratta iyiydim. Vera'yı bilmiyorum ama bu işin beni şu anlık zorlayacağını düşünmüyordum.
Ama anlamadığım bir şey vardı. Karşımdaki adam neden bunu zorlanarak söylemişti. Ya da söylemek istemiyormuş gibi. Belki ben öyle hissetmiştim. Hayır, ben öyle hissetmemiştim. Bana bunları söylerken gerçekten zorlanmıştı. Üstelik bu normal bir istihbarat emriydi.
"Anladım, komutanım," dedim anladığımı düz bir ifadeyle belli ederek.
Beni baştan aşağı süzdü. Bu rahatsız edici değildi çünkü çok kısa sürmüştü. Sanki tepkilerimi ölçmek istemiş gibiydi.
Dudaklarını diliyle ıslattı ve sandalyesinde geriye doğru yaslandı. Üzerindeki siyah gömleğin omuz kısımları gerilmişti ve bu dikkat çekici gözüküyordu. Gözlerim yavaş yavaş yüzüne doğru kaydı. İlk defa onu bu kadar yakından inceleme fırsatım oluyordu ve bundan rahatsız oluyormuş gibi gözükmüyordu.
Dudakları kalp şeklinde gibiydi. Yani kalbi andırıyordu. Yukarı doğru çıktığımızda yüz haltlarının ne kadar belli olduğu anlaşılıyordu. Kemerli gibi olan burnu, onu çirkin göstermiyor, aksine farklı bir hava katıyordu. Keskin elmacık kemikleri vardı ve bunlar fazlasıyla dikkat çekiciydi. Hemen şakağında ise minik bir iz vardı. İzi yakından bakmadıkça kimse göremezdi. Hem silik, hemde küçüktü. Kaşları ise her daim çatıktı. Bir defa bile görmemiştim kaşlarını düz bir biçimde.
Hep çatıktı ve alnının ortasında da minik bir yarık vardı. Belkide yapısı böyleydi ama her daim sinirli olma ihtimali daha ağır basıyordu.
Ha birde gözleri vardı. Gür ve sık kirpikleri zaten perde olmuyormuş gibi kısık ve hafif çekikti gözleri. Sanki koyu kahvelerini kimsenin görmemesi gerekiyormuş gibiydi. Saklanması gereken bir hazineyi andırıyordu hatta.
Bakışlarımı zorlukla ondan çektim. Bu kadar uzun süre incelemem doğru değilmiş gibi hissediyordum. Evet, bu kadar uzun süre incelemem hiç ama hiç doğru değildi.
Onay ister gibi baktım harelerine. Konuşacak başka bir şey kalmamıştı herhalde. Bu yüzden ayaklandım ve elimi şakağıma dayayıp asker selamı verdim.
"İzninizle komutanım," dedim.
"İz," dedi fısıltı gibi çıkan ses tonuyla. Fısıldamıştı. Omuzlarım düştü. Bana tek başımıza olduğumuz da bile İz ya da İz Asker diyordu. Bu beni rahatsız hissettirmiyordu ama... Ama farklı hissettiriyordu. Sanki sadece o söyleyince İz oluyormuşum gibiydi.
Gözlerimi sadece birkaç saniyeliğine yumdum ve cevap verdim.
"Emredin komutanım," bağırmamıştım ya da sesim gür çıkmamıştı. Onun gibi de fısıldamamıştım.
Odayı derin bir nefes sesi doldurdu. Bu benden değil, ondan gelmişti. Bugün her zamankinden farklı gibiydi. Davranışları, konuşması ve hatta... Nefes alış verişleri ve ses tonu. Bunları kolaylıkla fark etmiştim. Bir başkasında fark edebilir miydim bilmiyorum ama Pusu Komutan da olduğunda zor olmamıştı. Bilmiyorum. Belki alışkanlık, belki de ona karşı olan bir dikkatti bu.
"İstersen yarın şirkete gitme." dediğinde kaşlarım çatıldı. Neden gitmeyecektim ki? Bir şey ya da bir sorun mu vardı? Benim haberim yoktu.
"Neden komutanım, bir sorun mu var?" diye sordum sesimdeki merak tınısına engel olamayarak.
"İstersen görevinin ilerleyişini kafanda belirle. Sakin bir kafayla. Görevin ikerleyişinde bu saatten sonra sen ve Alev'e çok daha büyük sorumluluklar düşüyor. Sizin daha dikkatli olmanız gerekiyor." diye açıklama yaptığında biraz düşündüm. Evet şu saatten sonra görevin gidişatında ben ve Vera'ya diğerlerinden fazla sorumluluk düşüyordu. Attığımız her bir adımı dikkatle atmalı, aldığımız her bir soluğun başkasının kulaklarına ulaşmadığından emin olmalıydık.
"Gerek yok, komutanım," dedim kendimden emin bir ifadeyle. Ben şirketteykende bunları düşünebilir ve kendi kafamda ölçüp tartabilirdim.
"Haftanın üç günü şirkette, üç günü onların merkezinde, bir günü de burada evde olacaksınız." dedi bu sefer her zamanki ses tonunu kazanarak. İşte benim alışık olduğum ses tonuydu bu.
"Emredersiniz komutanım!" dedim sesimi yükselterek. İşte bu da benim her zamanki ses tonumdu. Günün başından beri kaşları çatık ve dudakları düzdü bu adamın. Ama sesimi yükselttiğim an da dudakları yukarı kavislenmiş, kaşları normal bir hal almıştı. Evet, kaşları normal bir hal almıştı.
Saniyeler içinde odadan toz oldum. Kalbimin ritmi değişmişti yine. Lanet!
***
Derin bir soluk aldı genç adam. Artık konuya girmesi gerekiyordu. Uzatmasının hiçbir manası yoktu. Sadece zaman kaybıydı.
"Bunun için sana bir görev daha düşecek. Daha doğrusu sen ve Alev'e. İkinize," nihayetinde dedi ve çok kısa bir süre sonra devam ettirdi. "Size sırasıyla anlatacağım görevinizi ve ilk olarak senden başlamak istedim," dedi kendisine merakla bakan kadına hitaben.
Kısa bir süre karşısındaki kadının, sözlerini hazmetmesi için süre tanıdı. O kısa süre içerisinde de gözlerini kadının üzerinde gezdirdi. Süzdü, belki de inceledi.
Kadının bakışları çok farklıydı. Farklıyı açabilir miydi meçhuldu ama boş bakmıyordu.
Bir şiir kitabında okumuştu. Hiç unutmaz. O zaten onu etkileyen hiçbir şeyi unutmazdı.
Boş bakan bir insandan ne çıkar?
Gözlerinde kaybolmuş yılların yansıması.
Bir sözcük, bir gülüş, ne varsa silinir,
Ve geriye, yalnızca boşluk kalır.
İçindeki hüzün, dilinden dökülmeden akar,
Ve her bakış, bir iz bırakmadan geçer.
Ona göre boş bakan insandan hiçbir şey olmazdı. Boştu bir kere. Mana yoktu. Mana olmayan yerde geçmiş olmazdı. Ve ona göre insanı insan yapan geçmişiydi. Sevse de, sevmese de. Kabul etse de, etmese de.
Açık kahve gözleri vardı genç kadının. Hatta belki de elaydı. Yakından bakmasa anlayamazdı. Yakından bakması gerekirdi gerçekten rengini anlayabilmesi için.
"Sen ve Alev, HAWK'ın kurucusu olan üç kişinin, ikisine görev icabı daha yakın olmaya çalışacaksınız. Sen zaten yavaş yavaş içlerine sızmaya başladın ama bunun beraberinde dağa da gideceksiniz ve," omuzlarını dikleştirerek söze devam ettirdi. "Onların içlerine daha da sızacaksın."
Devamını genç kadının anlaması için her şeyini verirdi. Hiçbir zaman askerlerine görev haberi verirken gerilmemişti. Ama bu kadına verirken geriliyordu. Hatta ve hatta gerginlik kanına bile karışıyordu.
"Nasıl olacak bu, komutanım?" diye sordu kadın. Hadi ama zeki bir kadındı. Neden tahmin etmiyordu ki?
"Onlarla daha yakın olacaksından kastımı anlamanı istiyorum." dedi bu sefer sesini az da olsa yükselterek. Kadın bu sefer anlamıştı. Evet, onlarla sevgiliymişçesine yakın olacak, belki de görev icabı sevgili olacaklardı.
"Anladım, komutanım," dedi İz Asker anladığını belli eden bir sesle. Çaprazındaki kadını baştan aşağı süzdü. Tepkilerinden anlamak istiyordu, anlayıp anlamadığını. Ama anlaşılan anlamıştı.
Sustular ve sükunet odaya bir sis bulutu gibi çöktü. Karşısındaki kadının onu incelemesine izin verdi. Bundan rahatsız oldu ama belli etmedi. Yerinde kıpırdanmak istedi ama bunu da yapmadı. Dakikalarca süzdü genç kadın kendisini. En sonda gözleri, gözlerine geldiğinde yavaşça ayaklandı. Derin bir soluk alarak konuştu.
"İzninizle komutanım," dedi kısık çıkan sesiyle. Gözleriyle onay istiyordu.
"İz," diye fısıldadı adam ona yakışmayan bir şekilde. O fısıldamazdı. Eserdi, gürlerdi, bağırırdı. Ama asla fısıldamazdı. Bu kadına fısıldıyordu ama.
"Emredin komutanım," karşısındaki kadının da sesi kısık çıkmıştı. Ama onun gibi fısıldamamıştı.
"İstersen yarın şirkete gitme." dedi tek nefeste.
İz Askerin kaşları çatıldı. "Neden komutanım, bir sorun mu var?" diye sordu sesindeki meraka engel olamayarak.
"İstersen görevinin ilerleyişini kafanda belirle. Sakin bir kafayla. Görevin ikerleyişinde bu saatten sonra sen ve Alev'e çok daha büyük sorumluluklar düşüyor. Sizin daha dikkatli olmanız gerekiyor." diye açıklama yaptı adam.
Kadın kısa bir an düşündü ve kendinden emin bir ifadeyle cevap verdi. "Gerek yok, komutanım,"
"Haftanın üç günü şirkette, üç günü onların merkezinde, bir günü de burada evde olacaksın." diye bir hatırlatma yaptı Pusu Komutan. Sabaha göre ses tonunu yükseltmişti. Hem de ne yükseltme.
"Emredersiniz komutanım!" dedi genç kadın, adama uyup ses tonunu yükselterek. İşte şimdi olmuştu. Pusu'nun her daim çatık olan kaşları düzeldi ve dudakları yukarı kavislendi.
Kadın saniyeler içinde dışarı çıktığında rahatlamıştı az da olsa. Gerisi zaten Altay'daydı. Alev'e görevi Altay açılayacaktı. Bunu isteyen kişi de Altay'dan başkası değildi.
***
Altay üzerindeki gerginliği atmaya çalışarak odadan çıktı ve mutfağın yolunu tuttu. Çok gergindi.
Alt kata indiği anda mutfağa ilerlemeye başladı. Herbir adımında mırıldanılan şarkı sesi dolduruyordu kulaklarını. İnsanı büyüleyecek kadar güzel ve günaha davet edecek kadar çekici bir sesti. Sadece mırıldanma olmasına rağmen fazla kusursuzdu. Seste tek bir kusur bile yoktu.
Bu ses ona aitti.
Altay'ın iki yıldır sevdalı olduğu kadın, Vera. Kapıya kadar geldiğinde, omzunu kapının pervazına yasladı ve tezgahın başında şarkı mırıldanarak bir şeyler yapan kadına dikti gözlerini.
"Çırpınırdın Karadeniz,
Bakıp Türk'ün bayrağına."
Genç kadının sesi, yağmurdan sonra topraktan usulca havaya karışan naif bir ezgiyi andırıyordu. Herbir nota Altay'ı büyülüyor, her bir yükseliş onun aklını başından alıyordu.
Büyüleniyordu ve bundan memnundu.
"Ah, ölmeden bir görseydim,
Düşebilsem toprağına."
Ses çıkarmamak için elinden ne geliyorsa yapıyordu adam. Günah olsa bile sabaha kadar dinlemek istiyordu bu güzel ezgiyi. Bu ses, yazgısına karışsın istiyordu. Gerekirse zaman dursundu. Ama bu ses onun kaderine işlensindi. Mürekkebin suya karıştığı gibi karışsındı onun kanına.
Vera arkasında biri olduğunu fark etmişti. Ve o birinin Altay olduğunu anlaması pekte zor olmamıştı. Heyecan ve hüzün anında tüm bedenini sarmıştı ama yine de belki de büyük bir gafletle devam etti şarkı söylemeye. Herbir nota ağzından ağıt misali dökülüyordu. Sesi çok kısık çıkıyordu ama adam bundan memnundu.
"Sırmalar sarsam koluma,
Şehit olsam yoluna."
Dedi ve elindeki sandviç ekmeğinin içine doğradığı domatesleri yerleştirdi.
"Vezir olsam, tac taksam da,
Değmez güzel toprağına."
Sustu güzel sesli kadın. Daha fazlasını söylemedi. Belki de utandı. Devam ettirmedi. Derin bir solukla doldurdu ciğerlerini. Bu adam onun sonu olacaktı. Olmazdı işte. Ne diye bırakmıyordu peşini. Vera için aynı timde olup ona bakmamak bile çok zorken, neden adam artık peşini bırakmıyordu ki? Onlar için kader en beter mührü yazmışken, adam bunu neden daha da zorlaştırıyordu?
"Komutanım," diye fısıldadı genç kadın. O zaten hep fısıldardı. Dıştan ne kadar güçlü olursa olsun, içindeki yenilmişlik onun sesini alıyordu.
Gözlerini yumdu, Altay. O özel yetiştirilmiş bir askerdi. Tabii ki hemen fark edecekti.
"Bir sorun mu var?" diye sordu arkasını dönerek. Yine esiri altına almıştı mavi gözler onu. Bir çift mavi göz.
Bir yerde yıllar önce okumuştu. Okumuştu ve şu ana kadar hiç unutmamıştı. Unutması ne mümkündü.
Zât-ı âlî, mavi gözlerin bir zamanlar nûr idi,
Şimdi bir imkânsızlık, bir uzaklık…
Her bakış, gönlümde bir hüzün bıraktı,
Bir sevda ki, erişilmez, silinmiş…
Gönlümde kaybolan, ne ümit, ne yarın,
Sadece sen, ve olamayan biz.
Biliyorum, gözlerin uzak, ben bir gölge,
Hüzün kaldı, sevda ise bir hayal...
Bu şiir onların tanım bulmuş hali gibiydi. Bir imkansızlık saklı idi içinde. İnce ince işlenmiş bir mühür gibiydi imkansızlık şiirde.
Var, demek istedi adam. Var. Sorun var. Soruna derman bulalım, demek istedi.
Demedi.
"Konuşmamız gereken bir konu var," Kadının gözlerine baktığı anda ekledi. "Görevle ilgili." dedi onun yerine.
Rahatlamış bir nefes verdi, Vera. Görev dışında bir şey konuşmak istemiyordu bu adamla. Konuşunca tüm devreleri yanıyordu. Kalbine söz geçiremiyordu bir kere.
Başıyla onayladı genç kadın. Hemen sonra ise yine ve yine kalbine söz geçiremeyerek tabaktaki sandiviçin içindeki domatesleri çıkardı ve masaya yerleşen adamın önüne bıraktı. Sabah yemek yemediğini fark etmişti. Aynı zamanda domatese alerjisi olduğunu da biliyordu. Nitekim bu adamla ilgili daha çok şey biliyordu. Elde değil öğreniyordu. Beyhude bir çabayla bunu engellemeye çalışsada olmuyordu. Kokusunu bile ezbere biliyordu.
Amber karışımı barut kokuyordu. Ama o kadar çok silah kullanıyordu ki, onun kendine has olan amber kokusunu bastırıyordu, barut kokusu. Ama yine de işitebiliyordu, Vera. Amber kokusunu soluyabiliyordu.
Altay'ın gözleri şokla aralandı. Şaşırmıştı. Kadın ona yemek vermişti. Üstelik domateslerini çıkartarak. Domatese alerjisi olduğunu biliyor muydu?
"Sabah kahvaltı yapmadı- yani yapmadığınızı fark ettim. Açsınızdır komutanım," dedi utangaç bir ifadeyle. Hem adım atıyor, hem utanıyor, hem de devamının gelmemesi için içinden dualar ediyordu.
"Teşekkür ederim," dedi adam büyülenmiş gibi bakarak. Öyle ki, bugün ikinci kez büyülenmişti zaten. Memnundu.
Cevap vermedi, Vera. Onun yerine adamın hemen çaprazında ki sandalyeye kurularak kendisine bakan Altay'a dikkat kesildi.
"Konu ne?" diye sordu hızla konuya girmek istediğini ses tonundan belli ederek.
Altay, eline birkaç saniye önce aldığı sandviçi tabağa bırakarak yutkundu. İşte en gerici kısma girmiş bulunmaktalardı. Dişlerini birbirine bastırdı, Altay. Nasıl giriş yapacaktı? Daha önce defalarca kez görev açıklaması yapmıştı ama hiç birinde şu an olduğunun yarısı kadar bile gerilmemişti.
Bir boğaz temizlemesi doldurdu odayı. Hemen sonra ise Altay'ın keskin sesi.
"Sen ve Ayçıl'a yeni bir görev daha geldi." dedi, direkt olarak konuya bodoslama dalarak.
Vera, sessizliğini koruyarak çaprazında oturan adamı dinlemeye devam etti; "Görev istihbarattan geçiyor. Siz artık hem şirkette, hem de onların arasında istihbarat toplayacaksınız." dedi tane tane. Bu görevi hiç sevmemişti. Sevdiği kadının, görev icabıyla bile olsa başkasıyla sevgili olmasını hazmedemiyordu. Üstelik o kişi bir teröristse, şakağındaki damar atıyordu.
"Nasıl olacak?" diye sordu Vera tek kaşını havaya kaldırarak.
"Yani, aralarına sızacaksınız. HAWK'IN başında bilinen üç şeref yoksunu var. İşte onlardan ikisine istihbarat için daha yakın olacaksınız." Bunları söylerken dişlerini birbirine bastırmış, adeta hırlayarak konuşmuştu. Bu konu onun tepesinin atmasına sebebiyet veriyordu.
Başıyla onayladı, Vera. Bu onun için zor bir şey değildi. İstihbarat ve casusluk onun işiydi. Hiçbir zaman bunu yaparken zorlanmamıştı ve bu görevi yaparken de pek zorlanacağını düşünmuyordu. Bu onun için alışagelmiş bir şeydi.
Fakat çaprazındaki sandalyede gergince oturan adam için aynı şeyi diyemezdi. Gerginlikten kasları kasılmış ve üzerindeki siyah, dar gömleğin içindeki kasları fazlasıyla belirginleşmişti.
"Cevap vermeyecek misin?" diye sordu, Altay. Aslında cevabı biliyordu ama kadının sesini duymak istemişti o an. İçindeki bu gereksiz gerginliğe, kadının sesinin pranga vurabileceğine inandı büyük bir gafletle.
"Komutanım," dedi Vera bu sefer sesini yükselterek. Sesini ciddiyet sarmıştı. Aynı şekilde bakışlarını da. Altay'ın artık kendisinden ümidi kesmesini istiyordu. Kesmemesi iki tarafında işini fazlasıyla zorlaştırıyordu.
Devamını getirmesi için gözlerine onaylar şeklinde baktı genç kadının. Mavi gözlerine. Okyanus mavisi gözlerine. Gözlerini mavisi gökyüzü gibi değil, deniz gibi değil, okyanus mavisi gibiydi. Eşsiz ve nadirdi. İnsanı girdap misali içine çeken bir havası vardı.
"Benden ümidini kesin," dedi adamı sözleriyle adeta bıçaklayarak. Hemen sonra bıçağı çıkardı ve başka tarafa sapladı. "Benimle ilgilenmeyin," dedi acımasızca. Altay'ın nefes alış verişleri sıklaştı. "Benim için diğer askerlerinizden fazla endişelenmeyin,"
Bıçağı çıkardı ve başka bir yerine sapladı. Acısını kendi bedeninde hissetti. Her daim puslu bakan gözleri doldu.
"Benimle iletişim kurmaya çalışmayın, beni izlemeyin, bana gülümsemeyin," derin bir solukla doldurdu ciğerlerini. Gözlerini kısa bir süre zarfında yumdu ve geri açtı. Ardından ise her şeyi sonlandıracak o son cümleyi kurdu.
"Beni sevmeyin..." Sevmek menem şeydi. Herkes sevemezdi ama herkes sevilmezdi de. Bazı çiçekler vardır ki dikenleri zehirlidir. O çiçeği koparmamak gerekir. Hatta işin burasında imkansız devreye girer. Ben buradayım der. Bazen sırf yaşamak için bile o çiçeği koparmamak en iyisidir. Hatta ve hatta en iyisi o çiçeği hiç sevmemektir.
Evet, gönül ferman dinlemiyordu. Ama yinede dinletmenin bir yolunun bulunması lazımdı. Aksi taktirde hem çiçek, hem de çiçeği seven ölürdü. Yaşamak için en iyisi, ya vaz geçmek, ya da hiç sevmemekti.
"Beni sevmeyin..." demişti zehirli çiçek. O da biliyordu sevilmemesi gerektiğini. O da biliyordu sevilmeyi hak etmediğini. O da biliyordu onu sevmenin sonunun ölüm olduğunu.
Ve adam, zehirli çiçeği sever. Sonu ise ölüm olur. Zehirli çiçeğin dikenleri adamın kalbine batmıştır çünkü. Çıkarılması imkansız olan bir hançer misali.
Adam o gün kendine söz verdi. Yazgısında yazıyorsa bile kadını silmek için söz verdi. Sevdalı olduğu bir çift okyanus mavisi gözleri geleceğinden sileceğine dair kendi kendine söz verdi. Belki geçmişini değiştiremezdi ama, geleceğine yön vermek onun elindeydi.
"Tamam," dedi genç adam titreyen sesiyle. "And olsun ki şu saatten sonra sen benim için sadece bir silah arkadaşı olacaksın. Sadece bir silah arkadaşı."
______________________
