6. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗0.6🔗
"Geçmişte yaşanan bir şeyin, kendini gelecekte yeniden gösterdiğini görmek, insanın hayatındaki dönemeçleri anlamasına yardımcı olur."
İsmet Özel - İstanbul'da Bir Yüzyıl
____________________
Altay Tuna son kez derin bir soluk bıraktı havaya. Dilini dudaklarında gezdirerek kendisinin önünde çıkışa ilerleyen kızı takip etti.
Adımları çok sessizdi fakat Vera, arkasında timden biri olduğunu anlamıştı bile. Yine de hiç açık vermeden üsten çıktı ve görev için gelen üç araçtan en baştakine ilerlemeye başladı.
Altay adımlarını hızlandırarak kendisinden önde olan Vera'ya yetişti. Vera, kolunu tutan elle, refleks olarak yumruk atmak için sol elinin parmaklarını büktü ve baş parmağını üstlerine ekledi. Timde ki hiç kimse ona temas etmezdi çünkü o, bunu sevmezdi. Tam yumruk atacakken burnuna dolan onun kokusu elinin havada asılı durmasına sebep oldu.
Saniyeler sonra kendisini tutan koldan kurtularak bir adım geriledi. Kokusundan anlamıştı kolunu tutan kişinin Altay olduğunu. Altay'da dahil hiç kimseyle yakınlaşmamaya özen gösterse de onun kokusunu ezbere biliyordu. Yan yana geldikleri çok kısa olan zamanlarda bile aklına kazımıştı.
"Konuşabilir miyiz?" derken sesi her zaman ki sert halinin aksine yumuşacık çıkıyordu. Sanki Vera hayır dese kırılacakmış gibi.
Vera mavi gözlerini kırpıştırarak yutkundu. Maskenin altında ki dudaklarını birbirine bastırdı. "Tamam," dedi kısık çıkan sesiyle.
Rahat bir nefes verdi Altay. Rahatlamıştı. Kabul etmeme ihtimali bile korkutmuştu onu.
Vera önde, Altay bir adım arkasında ilerleyerek üssün bahçesinin ortasından biraz uzaklaşarak ağaçların olduğu alana doğru ilerlemeye başladılar. Vera gergin, Altay sadece birkaç dakikalığına olsa da sevdiği kadınla konuşacağı için heyecanlıydı. Sevdiği kadın...
Vera, yıllardır Altay'ın sevdiği kadındı.
Çardakların birine geçtiklerin de Altay, Vera'nın tam karşısına oturdu. Maskenin altında ki dudaklarını yalayarak göğsünü derin bir solukla kabarttı. O hiçbir zaman heyecanlı bir insan olmamıştı ama konu karşısında oturan kadın olduğunda tüm davranışları tepe taklak oluyordu.
"Ne konuşacaksın? Hızlı olmamız gerekiyor, birazdan göreve çıkacağız." dedi Vera sesindeki gerginliği dışarı yansıtmadan.
Gergindi. Gergindi çünkü onun da karşısında, ona karşı olan duygularından emin olamadığı adam oturuyordu. Ona karşı yıllardır bir şeyler hissediyordu lakin bu hislere bir isim koyamıyordu.
Omuzlarını dikleştirdi ve konuya net bir adam olmanın hakkını vererek bodoslama daldı. Altay, "Ben seninle görevden önce son kez konuşmak istedim. Görevde ki rollerimiz farklı olduğu için aylarca konuşmak için vakit bulamayabiliriz." Adamın bu birkaç cümlesine karşı, gözlerinde ki durgun ifadeyle bakmaya devam etti, Vera. İçten içe biliyordu konuyu. Yıllardır duymaktan kaçındığı bir konuydu bu. Her zaman kaçtığı ve işitmekten ölesiye korktuğu.
"Bizim bir saniyemiz diğer saniyemizi tutmuyor, Vera." derken sesindeki durgunluk işitilebiliyordu. "Ben her görevden önce seni karşıma alıp konuşmak istiyorum ama," devamını getirmekten ölesiye korkuyordu, adam. Karşısında oturan kadının vereceği tepkiden ölesiye korkuyordu. Az çok tahmin edebiliyordu ama, koca bir ümitle başlamıştı bu konuşmaya.
"Vera," Kelimeler cümlenin devamını getirseydi keşke. O zaman Altay'ın içindekiler bir bir açığa çıkardı. "Vera, ben sana sevdalıyım." dedi mert bir adam olmanın hakkını vererek. Ona göre gelip geçici olan aşk kavramı yoktu. Sevda vardı. Ve sevda; sadece mezarda son bulurdu. Bitmezdi. Büyük bir fedakarlık ve özlem isterdi. Sevdalanmak, her yiğidin harcı değildi tabir-i caizse.
"Bir saniyemiz bir diğerini tutmazken, ben sana tutuldum. Ne zaman, nasıl oldu bende bilmiyorum ama artık bu koca sevdayı içimde tutmak istemiyorum." Dudaklarından dökülen her kelimeden dürüstlük akıyordu adeta. Ve dudaklarından dökülen herbir kelime, Vera'nın kalbinin hızlanmasına yol açıyordu.
"Vera sen bana yakın, ama bir o kadar da uzaksın," derken sesindeki ağıtı karşısında oturan kadın işitebiliyordu.
"Sen benim artık yakınımda ol istiyorum. Her anlamda istiyorum bunu," Duraksadı. Karşısında oturan Okyanus Gözlü Kadın donuk ama bir o kadar da her zaman ki gibi buğulu bakışları ile bakıyordu, ona. Bir tepki vermesini bekledi, Altay. İyi yada kötü bir yanıt almak istedi. Okyanus Gözlü Kadın'ın ona bir yanıt vermesini istedi. O an her şeyden çok istedi bunu.
Altay, "Sen benim sevdalım ol istiyorum. Ben artık seni yazgıma mühürlemek istiyorum." Bir fısıltı misali dökülmüştü iki dudağının arasından kelimeler. İmkansızı fısıldamıştı ama ümitte vardı içinde. İmkansız olanda ümit aramak çok mu absürt kaçıyordu. Varsın kaçsındı. Umurunda olmazdı, Altay'ın.
Karşısında ki kadın kırgındı. Hayata kırgındı. Altay sebebini bilmese de farkındaydı bunun. Vera'nın içten içe bir şeylere kırgın olduğunu. Okyanus mavisi gözlerinden bile anlaşılıyordu bu. Puslu bakıyordu, Altay'a okyanusu andıran gözleri.
Yutkundu Vera. Ne demesi, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Dili lâl olmuş gibiydi. Bu adam birkaç cümlesiyle onu lâl etmişti. Bu nasıl olmuştu o da bilmiyordu ama yıllar sonra ilk defa kalbinde bir sızı hissetti. Sevilmenin sızısı mıydı bu? Çok can yakıyordu. Sevilmek bu kadar can yakar mıydı ki? Sevmek gibi masum ve dünyanın tüm kötülüklerine rağmen kendisini temiz tutmuş olan bu duygu, insanın canını yakar mıydı?
Cevap vermesi gerekiyordu Vera'nın. Karşısında oturan adam ona böyle, umutlu gözlerle bakarken bir cevap vermesi, iki dudağının arasından kalbinin haykırışlarını bağırması gerekirdi.
En başında, karşısında oturan adam olan hislerine bir isim koyması gerekirdi.
Aşk?
Mahcubiyet?
Güven?
Sevda? Bu çok imkansız gibiydi. İmkanlıymış gibi konuşamayacak kadar imkansızdı.
Ama yapmadı. Sevmeyi de sevilmeyi de hak etmediğini düşünüyordu, Vera. Kalbinin haykırışlarına ve rotasını şaşırmasına aldırmayarak çenesini dikleştirdi.
"Ben," dedi ama olmuyordu. Devamı gelmiyordu kelimelerin.
"Biz," dedi. Biz imkansızız demek istedi. Olmadı...
Dudaklarını açtığında, farklı bir ses engelledi onun cümlesini devam ettirmesini. Aklındakileri söyleyecekti, Vera. Kalbindekileri söyleseydi kırardı, kırılırdı. Altay'ın temiz ve sevilmeyi sonuna kadar hak eden bir kalbi vardı bir kere. O, Altay'ın temiz kalbini, kendi kirli sevgisiyle kirletmek istemiyordu. Düşünceleri bu yöneydi en nihayetinde.
"Komutanım, sizi bekliyoruz." Bu sesin sahibi Kerem'di. Ve şu anda Altay'ın en büyük gayesi, Kerem'i dövmekti. Sadece bir dakika sonra gelseydi bile içi rahat gidecekti göreve. Neden bu kadar hızlı bulmuştu ki onları.
"Geliyoruz," dedi dişlerinin arasından adeta tıslayarak. Dudaklarının arasından kelime, küfür gibi çıkmıştı. Sinir kat sayısı oldukça artmış, kaşları çatılmış ve şakağındaki damar belirginleşmişti. Azımsanamayacak kadar sinirlendirmişti Altay'ı Kerem'in buraya gelmesi.
Vera hızla ayaklanarak, Kerem'in yanından geçti gitti. Bu hareketi ne kadar normal olsa da, arkasında kırgın bir Altay bırakmasına sebep oldu. Kızgınlığı, saniyeler içinde buhar olmuştu. Olmuştu ve yerini kırgınlığa bırakmıştı. Koskocaman bir adam olan Altay'ın kalbini, Okyanus Gözlü bir Kadın, tek hareketiyle kırmıştı. Kırmıştı ve bunu bilinçli bir şekilde yapmıştı.
Bıkkın bir nefes verdi, Altay. Bir kadından sadece tek kelime duymak bu kadar zor olmamalıydı. Aylardır yaptığı üstü kapalı imaları ve iki yıldır attığı bakışları fark etmemiş olamazdı ama hep bilmezlikten geldi, Vera.
Bilmezlikten geldi...
Altay'ı da en çok üzen buydu.
Sevdiği kadının onu görmemezlikten gelmesi...
***
|Ayçıl Büke Karahanlı|
"İşte öyle Ayçıl," dedi Kerem dudaklarını birbirine bastırıp omuzlarını silkerek.
"Anlıyorum," dedim yüzüme onunki gibi bir ifade takınarak. Yalandı. Bir bok anlamıyordum. Bir saattir bir şeyler anlatıyordu ama ben çoğunu anlamıyordum çünkü saniyeler içerisinde konudan konuya atlıyordu. Doğal olarakta ben hızına yetişemiyordum.
"Ben seni gerçekten sevdim, Ayçıl. Bu timde bir tek sen benim konuşmamı yargılamıyorsun ve bu beni mutlu ediyor." derken yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Mesela şu an nasıl eski sevgilisinden ayrılma sebebini anlatırken saniyeler sonra buna geçmişti. Yine de yüzümdeki samimi gülümsemeyle ona karşılık verdim. Bence iyi bir çocuktu Kerem. Sadece biraz fazla konuşuyordu. Biraz... Hadi ama çok konuşuyordu.
Yanımıza gelen gelen hostes kadınla bakışlarımız ona çevrildi. Tepsisinde olan iki paketli olan yemek paketini bize uzatarak, gülümseme eşliğinde görüş açımızdan kayboldu.
Şu anda Azerbaycan'a gitmek için uçaktaydık. Görevle ilgili planları yaparken HAWK şirketleri Azerbaycan'da olduğu için Azeri askerlerle iletişime girerek anlaşma yapmıştık. Evet HAWK Azerbaycan'daydı çünkü Türk askerlerinin aklına gelmesi zor olan bir seçenekti.
HAWK şirketleri Azerbaycan'ın ilçelerinden biri olan Sumgayıt'ta bulunuyordu ve bir nükleer silah üreten şirket kurmak için Sumgayıt, gayet makul bir seçenekti. Sessiz olmasıyla birlikte sanayileşmişti ve bu tarzda nükleer silahla birlikte birçok uyuşturucu şirketini içinde bulunduruyordu. Şirketler yasal gözükmek için farklı bir ürünü pazarlayarak, merdiven altından nükleer silah ve uyuşturucu gibi şeylerin üretimini yapıyorlardı.
Bizim görevimiz, Azerbaycan'ın yetiştirdiği gizli askerlerle birlikte şirkete, özelliklede veri tabanına sızıp almayı hedeflediğimiz üç bilgisayarı ele geçirmekti. Eğer biz bu görevde başarısız olursak, tasarımı yapılan nükleer silah üretime geçecek ve birçok masum insanın korkulu kabusları haline gelecekti.
Azerbaycan askerlerinin Türkiye'ye gelmesiyle birlikte iki hafta önce görevin planlamasını yapmaya başlamıştık.
Ben, Vera yani Alev ve Kalkhan Timi'nin tek kadın askeri olan kod adlı Araz ile birlikte şirkete, belli zaman aralıllarıyla farklı departmanlarda işe girecek ve bilgi toplayacaktık.
Şu anda yanımda oturan Deniz, Gölge ve Kalkhan timinden iki asker, bilgisayar başında aylarca çalışarak şirketin veri tabanına sızacak ve üsteki hacker askerlerinde yardımıyla usulca şirketi çökertmek için faaliyetler yürüteceklerdi.
Demir ve Kalkhan timinden bir asker, şu anki kod adıyla Qara olan ve HAWK şirketlerinin kurucusu olan teröristi hayali bir şekilde takip edecek ve attığı her bir nefesi tim komutanlarımıza ileteceklerdi. Qara, defalarca kez kendini gizlemek amacıyla dış görünüşünü değiştiren o şeref yoksunuydu.
Ateş yani Altay, Pusu Komutan ve Kalkhan tim komutanı ise aylar önceden bu görev için kurulan paravan şirketin yöneticileri olacak ve bir nükleer silah üretici şirketi olarak, kolayca bilgi toplamak ve bizim içlerine sızmamızı kolaylaştıracaklardı.
Plan en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış ve belirlenmişti. Amacımız hiçbir masumun kanı akmadan uluslararası bir izinle ilk olarak bilgisayarları ele geçirmek ve ardından şirketi çökertmekti. Bu çok zor olacaktı ama Türk askerlerinin olduğu bir yerde imkansız söz konusu değildi.
Derin bir nefes alarak koltuk tepsisini açtım. Plastik kabın üzerindeki jelatini çıkardım. Yemekte geleneksel Azeri yemeklerinden olan Piti¹ ve tatlı olarakta Şekərbura² vardı.
Yemekleri büyük bir zevkle yedikten sonra Kerem yanımdan gitmişti ve bende birkaç dakika daha aklımdan tüm planları geçirmiştim. Bunu sürekli yapıyordum çünkü yeni timimle ilk defa göreve çıkıyordum.
Yeni timim...
Kızıl Çelik;
• Kara Delta Askeri Yüzbaşı Pusu •
• Kara Delta Askeri Kıdemli Üsteğmen Ateş •
• Deniz Delta Askeri Üsteğmen Alev •
• Kara Delta Askeri Teğmen İz •
• Hava Delta Askeri Teğmen Gölge •
• Kara Delta Askeri Teğmen Deniz •
• Kara Delta Askeri Teğmen Demir•
Yarım saat sonra uçak, Azerbaycan Sumgayıt'ta inişini gerçekleştirdiğinde, hepimiz üzerimizdeki askeri üniformaları, sivil kıyafetlerle değiştirdik. Askeri uçak havalimanında inse de, havalimanında olan hiç kimse uçağın askeri olduğunu anlamayacaktı. Bu sebeple normal halktan birileri olarak uçaktan sırayla indik. Kakhan timiyle beraber toplamda dokuz kişiydik. Hepimizin üzerinde sivil kıyafetlerimiz vardı ve yüzlerimizde askeri kumaş maskelerimiz yoktu.
Pusu Komutan ve Kalkhan timinin askerleri dışında herkesin yüzünü görmüştüm fakat şu iki haftadır bir defa bile Pusu Komutanın yüzünü görmemiştim. Toplatılarda hepimiz gibi o da maske takıyordu fakat biz yemekhane de çıkarırken, kendisi çıkarmıyordu. Kalkhan timinin de yüzünü, üsteki diğer personellerin görmesi yasak olduğu için her daim maskeli geziyorlardı.
Gözlerim Pusu Komutanı arar gibi herkesin üzerinde geziyordu. Ama daha önce yüzünü hiç görmediğim bu adamın aralarından hangisi olduğunu bulamıyordum.
Havalimanından çıktıktan sonra gruplara ayrılarak araçlara geçmiştik. Görev boyunca kalmak ve olası durumlar için plan yapmak amacıyla Sumgayıt'ın Mardakan köyünde tuttuğumuz eve gidiyorduk.
Ben, Vera ve Araz aynı araçtaydık. Vera yanımda, Araz ise karşımda oturuyordu. Araz, kahvenin en koyu tonu olan gözlerini bir bende, bir de yanımda ki kadında gezdiriyordu. Bizi daha önce maskesiz görmüştü fakat ilk defa sivil görüyordu. Bende onun ilk defa yüzünü görüyordum.
Araz, Azerbaycan'lı olmanın hakkını veren kara kaşlara, kara upuzun kalçasına kadar yetişen saçlara sahip bir kadındı. Boyu benden biraz daha uzundu ve tam bir esmer afetti. Gerçekten güzel bir kadındı ve gözüne çektiği sürme onun güzelliğine güzellik katıyordu.
Onu incelediğimi fark etmiş olacak ki hafifçe gülümsedi. Aynı samimiyetle ona karşılık verip gözlerimi camdan dışarıya çevirdim. Daha önce Sumgayıt'a hiç gelmemiştim ve camdan baktığım kadarıyla çok sessiz ve sakin bir yer gibi gözüküyordu.
Karşımda oturan kadının omuzlarını dikleştirerek elini uzattı.
"Əslində üstdə tanış olmuştuq, amma bence bunu təkrarlayaq." dedi samimi bir tavırla. Bana tekrar tanışabileceğimizi söylüyordu. Gülümsedim ve elimi elinin arasına bıraktım.
"Ben Günay. Tanıştığımıza sevindim," İsmi Günay, kod adı Araz'dı.
"Bende Ayçıl Büke. Memnun oldum,"
Elimi elinin içinden çektiğimde, elimi cebime atarak telefonumu aldım. Gözlerim üç cevapsız aramaya kayarken görev için değiştirdiğim hat numaramı Boncuk'un nereden bulduğunu sorgulamama gerek kalmadı. Üç cevapsız arama Boncuk'un şu an kullandığı telefon numarasındandı!
Tabii ki Yarbay Turan'dan.
Ben Boncuk'a beni merak etmemesi için mesaj atarken, diğer iki kadın isimleriyle tanışıyordu.
Siz: Beni merak etme
Siz: Metropol görevinde olacağım
Boncuğum🩵:Görev süresi belli mi?
Siz: Süresiz
Siz: Müsait olduğum her an seni arayacağım
Siz: Çok önemli bir şey de olsa araman sorun oluşturabilir
Siz: Mesaj at
Boncuğum: Tamam şuan neredesin
Siz: Azerbaycan
Boncuğum: Müsait olduğun her an mesaj at ya da ara
Boncuğum: Görevde değilsem yanıt veririm
Boncuğum: Anlatacaklarım var. Önemli
Siz: Tamam görüşürüz
Boncuğum: Görüşürüz 💞
Arabada sessizlik hakimken, gözlerim Vera'ya kaydı. Yanımda oturuyor ve bir yandan dışarıyı izliyordu. Ne de olsa görev için her şeyin en mükemmel şekilde gitmesi gerekirdi. Ama Vera'nın gözlerinde, bu kadar ciddi bir atmosferin içinde bile kaybolmuş bir şey vardı. Huzursuzluk, belki de bir şeyleri açıklamak istemeyen bir gizlilik... O kadar netti ki, bunu görebiliyordum.
Bu, gözlerinden bile okunuyordu.
Sessizliği bile, onun gizliliğin çocuğu olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
"Vera..." diye fısıldadım. İyi görünmüyordu ve yorgun gibiydi.
Bir süre bana bakmadı, dışarıyı izlemeye devam etti. Belki de birşey düşünüyordu ve kendisine seslendiğimi algılamamıştı.
Sonunda, başını çevirip bana baktı. Mavi gözleri, her zaman olduğu gibi gizemliydi. Bir şeyler söylemek için dudaklarını hareket ettirdi, ama sessizdi.
Derin bir nefes aldı. "İyiyim," dedi ama diye devam ettirmek ister gibiydi ama sustu.
"İyi değilsin," dedim. Onun neden iyi olmadığını merak ediyordum. İki haftadır onlarla beraberdim ve birbirlerine ne kadar bağlı bir tim olduklarını bu iki hafta içerisinde anlamıştım. Bana bile sanki yıllardır silah arkadaşıymışız gibi davranıyorlardı.
Mavilerini ilk karşımdaki kadına, sonrada bana çevirdi. Göğüs kafesini aldığı solukla sıkıntılı bir şekilde kabarttı. Gözlerini yumarak tekrar açtı.
İyi olduğunu hissettirmek istiyordu.
Gülümsemekle yetindim. Söylemek istemiyorsa, söylemek zorunda değildi.
Dakikalar geçtikçe asfaltlı yol arabanın altında akıp gitmiş ve biz köye yetişmiştik. Sessiz sakin olan bu köyde evler müstakildi. Evlerin önünde çocuklar koşturuyor ve oyunlar oynuyordu. Kadınlar evlerinin kapısının önünde oturmuş sohbetler eşliğinde akşam yemeği hazırlıkları yapıyorlardı. Huzurlu bir yer gibiydi. Burayı seçmemizin en büyük nedeni de sakin olmasıydı.
Araba kiraladığımız evin önünde durduğunda, üçümüzde indik. Gözlerim etrafta gezerken diğerlerinden önce geldiğimizi fark ettim. Arabanın gözden kaybolmasından saniyeler sonrasında diğer iki araba arka arkaya geldi. Birinden bizim tim inerken, diğerinden Kalkhan timi indi.
Gözlerim sabahtan beri olduğu gibi yabancı yüzlerin arasında gezindi. İki haftadır en çok merak ettiğim şeylerden biride Pusu Komutanın eşgaliydi. Nedensizce ismini duyduğumda, bir merak seline kapılıyordum. Aynı zamanda ismi tanıdıktı. Bir yerlerden hatırlar gibi oluyordum ama hatırlayamıyordum.
Umutsuzlukla başımı yere eğdim. Sabahtan beri sesini hiç duymadığım için hangisinin Pusu Komutan olduğunu da anlayamamıştım. Sebebi neydi içimdeki bu merakın?
Bıkkın bir soluk bıraktım dışarıya. İsmi çok tanıdık geldiği için yüzünü merak ediyordum.
Arabadan inen adamlardan en baştaki, kalıplı olan asker ağır adımlarla ilerleyerek kapıyı açtı ve kenara çekildi. Hepimiz eve geçerken bir şey fark ettim. Altay bir farklılık arar gibi gözlerini herkesin üzerinde gezdirmiş ve en sonunda Vera'nın üzerinde durdurmuştu. Onda da bugün farklı bir ifade vardı. Farklı... Hüzünlü gibiydi.
Vera'nın ki gibi...
Eve girdiğimiz anda bizi geniş bir koridor karşıladı. Ev iki katlı, altı odalıydı ve iki banyosu vardı. Bu iki tim için gayet makuldu. Ben, Vera ve Günay aynı odada kalacak, diğerleri ise tim komutanları dışında gruplara gruplara ayrılacaktı. Tim komutanları ise farklı odalarda kalacaktı.
Hepimiz dinlenmek için odalara dağılacakken bir ses, adımlarımın duraksamasına neden oldu. Gözlerim sesin sahibine kayarken yutkundum. Bu oydu.
Yüzbaşı Pusu
İçimdeki merak filizleri tekrar kurudu. Yerini, isminden daha baskın gelen bir tanıdıklık hissi aldı. Yüzü... Yüzü de çok tanıdıktı.
"İz Asker," derken beni çağırmış olması gerilmeme sebep oldu. Omuzlarımı dikleştirerek gözlerinin esiri olmayı aldırmayarak cevap verdim.
"Emredin Komutanım!" dedim ses tonumu arttırarak.
"Çalışma odasında bekliyorum." dediklerini algıladığımda elimi şakağıma dayadım ve asker selamı verdim. Gözlerim kahve gözlerine tırmanırken, "Emredersiniz Komutanım!" dedim.
Elimdeki valizle bizim kaldığımız odaya gidip, banyoda üzerimi değiştirmem sadece bir buçuk dakikada sürdü. Üzerimdeki siyah üniformamla, bu katta olduğunu bildiğim çalışma odasını aramaya başladım. Gözlerim, kapısı açık olan kapıya kaydı. Hemen ardından ise içeridekilere. Derin bir nefes alarak odaya doğru ilerledim. Odanın kapısının önünde durduğumda omuzlarımı dikleştirerek kapıyı çaldım.
"Gir!" Komutuyla kapıyı yavaşça aralayarak odaya adımladım. Gözlerimi direkt olarak karşımda olan masa karşıladı. Masa başında Pusu Komutan, önündeki deri koltuklarda ise tahminimce Kalkhan timinin komutanı olan asker oturuyordu.
Yavaş adımlarla odanın ortasına ilerledim ve elimi şakağıma dayadım.
"Kara Delta Askeri Teğmen İz. Emredin komutanım!" dedim klasik tekbir getirerek. Gözleri, kahvelerimi esiri altına alırken gözlerimi kaçırmadım. Onun yerine diğer komutan cevap verdi.
"Otur, əsger!" dedi Azeri ağzıyla. Başımla selam vererek karşısındaki deri koltuğa oturdum. Kalbim verecekleri haberi bilmesine rağmen göğüs kafesimi döverken gözlerimi karşımda oturan adamın üniformasına çevirdim. Kapitan rütbesi onun Kalkhan timinin komutanı olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Pusu Komutan buranın en yetkili kişisi olmanın ağırlığıyla dik olan omuzlarını daha da dikleştirdi.
"Seni neden çağırdığımızı biliyorsun," dedi sert tutumuyla. Kahvelerini esiri altına alırken kaya gibi olan sesimle cevap verdim.
"Biliyorum, komutanım." dedim. Biliyordum. Bana en yakın zamanda başlayacak olan görevdeki rolümün tarihini söyleyeceklerdi. Ve bununla ilgili planların üzerinden son defa geçerek her şeyin tamam olduğunu kesinleştireceklerdi. Bizim bu görevde hiçbir şeyi doğaçlama yapma ya da şansa bırakma gibi bir şansımız yoktu. Bizim bu görevi başaramama gibi bir lüksümüz de yoktu. Her şeyin dört dörtlük olması gerekiyordu ve planlarımız öyleydi. Geriye sadece hiçbir sorun olusmadan görevi gerçekleştirmek kalmıştı.
Hepimiz hazırdık. Geriye sadece bu işi başarmak kalmıştı.
"O zaman son kez planın üzerinden geçelim çünkü iki gün sonra HAWK şirketinde IT³ departamında işe başlayacaksın." derken sesinde sanki birşeyleri ölçer gibi bir tavır vardı.
"Emredersiniz komutanım!" dedim sesimin kendinden emin olmasına dikkat ederek. Genelde üstlerimiz, ses tonumuzdan bile verecekleri emire hazır olup olmadığımızı ölçerlerdi. Bunu fark ettiğimden beri sesim, her zamankinden kesin ve katıydı. Tek bir aksama olmuyordu.
Çekmecesinden bir zarf çıkararak önüme uzattı. İçinde, bu görev için kullanacağım sahte kimliğim vardı. Almak yerine zarfta olan bakışlarımı ona çevirdim.
Sözü, Kalkhan timinin komutanı devr aldı.
Komutanın gözleri, odadaki havayı anında değiştirdi. Bakışları sertti, ama aynı zamanda keskin ve odaklanmıştı. İz olarak, her sözcüğün derinliğini anlamaya çalışarak, sessizce onun söylediklerini dinledim. Bu görev, daha önce üzerine çalıştığım tüm görevlerden farklıydı; burada hata payı yoktu. Hata, sadece kişisel değil, timin ve tüm planın sonu olabilirdi.
"İz Asker," diye devam etti komutan. Sesindeki ciddiyet, odayı adeta ağırlaştırdı. "Şirkətə daxil olacaqsan, amma məqsədin yalnızca sənə verilən məlumatları almaq deyil. Sən şirkətin içindəki əlaqələri öyrənəcəksən. Kimlərlə əlaqə qurmaq lazımdır, kimlərin nə işlə məşğul olduğunu öyrənəcəksən. Başqa sözlə, sən gözə görünməz olmalı və ən kiçik məlumatı belə sızdırmamalısan."
Gözlerim, Yüzbaşı'nın her kelimesinde bir anlam arayarak ona kilitlendi. Evet, ne kadar tanıdık bir görev gibi gözükse de, bu sefer her şey farklıydı. Yüzbaşı'nın söylediklerinde hiçbir şey şansa bırakılmayacak kadar özenliydi.
"Her şey tam planlandığı kimi gitmeli. Hərbir addımda diqqətli olmalı və heç bir iz buraxmamalısan," dedi sesindeki sertlik biraz daha arttı.
Benim içimdeki gerilim, her kelimesiyle biraz daha yoğunlaşıyordu. Bu görevde başarısız olma lüksümüz yoktu. Hiçbirimiz hata yapmaya izni yoktu.
Yüzbaşı, elindeki kağıtlara göz atarak devam etti. "Şirkətdəki hər kəsin kim olduğunu öyrənməlisən. Yalnızca başında olduğun yeri deyil, hər yeri izləməlisən. İşçilərin davranışları, dedikoduları, hər şey... İzləmən lazım."
"Anlaşıldı, komutanım," dedim sesimi sakince yükseltirken.
Komutan, bir an için bana baktı. Gözlerinde belirgin bir dikkat vardı, ama aynı zamanda güven de hissediliyordu. Sanki tüm bu süreci başarıyla geçeceğimi biliyordu.
"Unutma, sən yalnızca şirkətə girməyəcəksən. Bizim məqsədimiz sənin yalnızca bilgi toplamaman, həm də bu bilgini yerinə yetirmək olmalıdır. Kimsə səni şübhələndirərsə, dərhal geri çəkilməlisən. Heç bir iz buraxma, heç kimə yaklaşma." dedi.
Cümleleri bittiğinde derin bir nefes aldım, içimdeki gerginlik biraz daha rahatladı. Her şeyin adım adım plana göre gitmesi gerekiyordu. Her şey hazırdı. Geriye sadece planı uygulamak kalmıştı.
"Emredersiniz, komutanım!" dedim sesimden emin bir şekilde.
Yüzbaşı, başını hafifçe sallayarak, gözlerinde bir onay ifadesiyle, "Bunu unutma, İz. Heçbir şey şansa buraxılmamalıdır. Sən bu işi başarmalısan." Sesindeki tını söylediklerinin beraberinde bunu kesin bir tavırla başarmamı emrediyordu.
"Emredersiniz, komutanım!" dedim çenemi dikleştirerek. Yapabilirdim. Bu konuda kendimden şüphe duymuyordum. Gergin ve heyecanlıydım lakin iki hafta öncesi gibi içimde şüphe yoktu.
Saniyeler sonra Pusu Komutanın kulaklarımı dolduran sözleri, kulaklarımın uğuldamasına sebep oldu. Beynimde bir şimşek çıkarken, kalbim tekledi. Nefesim, kalbim gibi hızlandı.
"Zincirlerini kırmasanda, izini bırakmadan bu işi bitir, İz Asker." Kelimeleri beynimden vurulmama sebebiyet vermişti. Gözlerim kısıldı.
Hızlanan lanet kalbim, uğuldayan kulaklarım, başıma vuran ağrı... Bunların hepsi geçmişte kurduğumuz bir diyaloğun gözlerimin önünde belirmesinin getirisiydi. Yıllar önceye ışınlanmış gibi hissettim kendimi.
"İz, izini bırakmak mı yoksa, silmek mi istiyorsun?" Bu dediği yutkunmama sebep oldu. Neden böyle bir soru sormuştu şimdi?
"İz bırakmadan zincirlerimi kırsam kâfi," Daha fazla orada durmadan hızlı adımlarla tesise girdik. Benim ne demek istediğimi tam olarak anladığını sanmıyordum ama doğruyu söylemiştim. Ben, kimseye sesimi duyurmadan, kimse bilmeden kendimi bulmak, kendi isteklerimi hissetmek istiyorum. Ben kendim gibi yaşamak ve en sonunda da ölmek istiyordum.
İz bırakmadan zincirlerimi kırsam kâfiydi.
Geçmiş, aklıma dolarken haftalardır Pusu adının bana neden bu kadar tanıdık geldiğini kanıtlar nitelik taşıyordu.
Şaşkınlık, gerginlik ve heyecan denizinde boğulurken aklımda binlerce soru oluşuyordu. En başta da unutmamış mıydı? Ya da ben neden unutmamıştım.
En önemlisi, o benim hala zincirlerimi kırmadığımı nereden biliyordu?
Zincirlerden kastımın ne olduğunu anlamıştı.
Odadan ne zaman çıktığımı, hava almak için ne zaman bahçeye indiğimi anlayamadım. Anladığım bir şey varsa, artık ben dışında zincirlerimi bir kişi daha biliyor ve anlıyordu.
_____________________
¹Piti, kuzu eti, nohut ve patatesin taş kapta yavaşça pişirildiği, Azerbaycan'a özgü bir geleneksel yemektir.
²Şekərbura, içi dövülmüş ceviz, şeker ve baharat karışımıyla yapılan, hamurdan yapılan Azerbaycan'a ait bir tatlıdır.
³IT, şirketin bilgi teknolojileri departmanına denir.
_____________________
~Bölüm Sonu~
