9. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗0.9🔗

Damly D.

"Bazı anlar vardır, hayatınızdaki her şey o an anlam bulur. O an, ne kadar basit olursa olsun, bir ömre bedel olur."

Halide Edip Adıvar - Ateşten Gömlek
________________

Pusu, karanlık bakışlarını bilgisayarların ekranlarında gezdirdi. Hepsinde İz Askerin ve çevresindekilerin farklı açılardan görüntülendiği canlı kamera kayıtları vardı. Sadece İz Askerin yaptıklarına değil, çevresindekilerin de tüm hareketlerini inceliyorlardı. Özellikle seçtikleri bu departmandaki herkes terör örgütü üyesiydi. Hepsi, HAWK'ın birer üyesiydi.

Hepsi insanlığın katiliydi.

"Komandir!" diye seslendi bilgisayar başında olan Azeri askerlerden biri.

Pusu ve Kalkhan Timinin komutanının gözleri hızla askere kaydı.

"Bura bax," dedi asker üstlerine hitaben, bilgisayarı göstererek. İkisinin de gözleri aynı anda ekrana kaydı. Ve saniyeler sonra Pusu Komutanın kaşlarının ortasında bir yarık oluştu.

İz ve bir adam, İz'in odasında karşılıklı koltuklarda oturmuş ve bir şeyler konuşuyorlardı. Öyle ki adamın ve İz Askerin yüzünde geniş bir gülümseme mevcuttu. Adam hararetli bir biçimde bir şeyler anlatıyor, İz ise adam ne söylüyorsa başını arkaya atarak koca bir kahkaha atıyordu.

Kahkaha?

Pusu Komutanın her daim çatık olan kaşları daha da çatıldı. Ne alakaydı? Neden kahkaha atıyordu bu kadın, ırz düşmanı bir teröriste?

"Kimmiş bu adam?" diye sordu Pusu. Sesinde ki merak ve sinir tınısını gizlemeye çalışsa da fazlasıyla belirgindi.

Azeri asker klavyede bir kaç tuşa basarak saniyeler sonra, komutanının sorusuna cevap verdi; "Komutanım bu adam IT departmanında değil. Farklı departmanda ve yüzde yirmilik kısımda olmayan herhangi biri." Pusu Komutanın yine de içi rahatlamamıştı. O bir askerdi ve oradaki görevi bilgi toplamaktı. "Herhangi" birinin söylediği şeylere kahkaha atmak değil.

Gözlerini birkaç saniyeliğine yumdu, Pusu. Neydi bu içindeki salak saçma duygu? İçinde zürafalar tepiniyor gibiydi. Berbat bir his olmakla birlikte, gereksizdi de.

"Nə danışa bilərdilər?" diye sordu Kalkhan timinin tek kadın askeri olan, Araz. İçten içe o da merak etmişti ne konuştuklarını.

Pusu'nun gözleri açıldı. Görev icabıyla o da merak ediyordu ne konuştuklarını. Yoksa ne merak edecek timindeki herhangi bir askerin kime güldüğünü. Adama ne iş derlerdi.

"Mən bilmirəm," diyerek omuz silkti Azeri asker. "Amma öyrənə bilərəm." diyede devam ettirdi. Tek bir mesajla sohbet konularını öğrenebilirdi. Komutanının tek bir emrine bakıyordu öğrenip öğrenmemesi.

Pusu başını yana eğdi. Kendisinin hemen atlaması diğer askerlerin dikkatini çekebilirdi. O sebeple bakışlarını diğerlerinin üzerinde gezdirdi. Hiçbiri ağzını açıp tek kelime etmiyordu. Başka zaman olsa susmazlardı, şimdi konuşmuyorlar.

İçinden küfür savurdu, Pusu. Ne gerek vardı şimdi dikkatleri üzerine çekmeye. Daha fazla dayanamazdı da. İçindeki merak duygusu bedenini kasıp kavurmaya başlamıştı. Dayanamadı. Ağzını açıp komutu verecekken ondan önce biri söze girdi.

"Öğren bakalım," dedi Kerem. Sesinde asla bir merak tınısı yoktu. Düz bir ifadeyle söylemişti bunu. Normal olarak!

İçten içe rahatlamış bir nefes verdi, Pusu. Eğer kendisi konuşsaydı bu konuda merak ettiğini gizleyemeyebilirdi. Üstelik duygularını gizlemekte üstüne olmayan bir adamdı.

Pusu, yine düşüncelere dalarken saniyeler içinde ekranda bir hareketlilik oldu. İz, telefonunu cebinden çıkartırken bir yandan da kaşları çatılmıştı. Gelen mesajı almış olmalı ki karşısındaki adama eliyle bir dakika işareti yaparak parmaklarını telefonun klavyesinin üzerinde gezdirmeye başladı. Pusu Komutan bu hareketliliği hâlâ kaşları çatık bir biçimde izliyordu.

Azeri Askerin telefonuna gelen bildirimle odadaki birkaç kişinin gözleri oraya kaydı. En başta da Pusu'nun.

Asker mesajı okur okumaz telefonu masaya bıraktı. Bakışlarını iki komutanına çevirerek onlara hitaben cevap verdi; "Komutanım şirkettekilerle ilgili konuşuyorlarmış. Dikkat çekmeyecek derecede şirkette kendisinin gözüne takılan kişilerle ilgili sorular soruyormuş. Gelişmeleri eve gelince anlatacağını söyledi." dedi.

Pusu Komutan, sessizce rahat bir nefes verdi. Tam olarak olmasada rahatlamış sayılırdı. En azından az da olsa tatmin olmuştu İz Askerin cevabıyla.

Dakikalarca aynı ekrandan İz Askeri ve karşısındaki kel adamı izlediler. Pek bir hareketlilik olmamıştı. Sadece bir kadın gelmiş, onlara kahve bırakmış ve gitmişti. Onun dışında sadece konuşmuş ve gülüşmüşlerdi. Atlamamak gerekir ki Pusu Komutanın kaşları bu süre zarfında çatık kalmıştı.

Çalan kapı, odadaki sükuneti bozarken kimin geldiğini bilen Taylan, hızla yerinden kalktı. Tüm gözler ona kayarken o umursamadan Azeri askerlerden birine eliyle işaret vererek yerine geçmesini istedi. Hızlı adımlarla odadan çıktığında heyecanlandığını hissediyordu. Heyecanlanmış ve kalbi hızlanmıştı. Bu saatlerde artık kapı ne zaman çalsa, Taylan yüzündeki geniş gülümsemeyle kapıyı açmaya gidiyordu. Kimin geldiğini biliyordu çünkü.

Kapıya yetiştiğinde üzerindeki yeşil üniformayı düzeltti. Köylüler tarafından dikkat çekmemek için bu görevde normal askerlerin giydiği yeşil üniformayı giymeye karar vermişlerdi.

Omuzlarını dikleştirdi ve yüzündeki gülümsemeyi silerek kapıyı açtı. Tahmin ettiği kişi gelmişti.

Balaca Xanım.

Genç kız, yüzündeki kocaman gülümsemesi ve elindeki kocaman tabak yaprak dolması ile kapının önünde, Taylan'ın ona kapıyı açmasını bekliyordu. Tıpkı bir haftadır olduğu gibi her gün bu saatte askerlerde yemek getiriyor ve ona kapıyı Taylan açıyordu. Bu, bir haftada onların günlük rutini haline gelmişti.

"Ooo xoş gəldin balaca xanım." dedi hala ismini bilmediği kıza. Evet Azeri kız, Taylan'a hala ismini söylememişti. Taylan'ın ona bir haftadır ismini söylemesi için ona dil dökmesi, ismini söylettirmeye yetmemişti. Kız o kadar inatçıydı ki, ne zaman ki Taylan ona Balaca Xanım demeyi bırakırsa, o zaman ismini söyleyeceğini dile getirmişti.

En az genç kız kadar inatçı olan Taylan, Azeri kızına Balaca Xanım diye hitap etmekten bir haftadır vaz geçmemişti ve vaz geçecek gibi de görünmüyordu.

Genç kadının kulaklarını dolduran hitap şekli anında kaşlarının çatılmasına sebebiyet verdi. Uslanmazdı bu adam!

"Sənin balaca səsin anandır. Pis adam." diye adeta cırladı. Taylan kendisine Balaca Xanım dediğinde sinirden, kediden aslana dönüşüyordu. Ve açıkçası bu hali Taylan'ın gülümsemesine sebep oluyordu.

"Bəli balaca xanım ondandır," dedi geçiştirerek. Gözleri dolma tabağına kayarken canının çektiğini hissetti. Ne zamandan beridir anne dolması yememişti ve bu görüntü canının istemesine yol açmıştı. "Bizə nə etdiyinizi deyin." diye de devam ettirdi. Dolma olduğunu görüyordu ama bunu bir kerede karşısındaki kadından duymak istemişti.

Omuzlarını silkti genç kadın. Dolma tabağını arkasına çekerek geriye doğru bir adım attı. Bu adam ona Balaca Xanım demeyi bırakmadan ona yemek yoktu. Yeni karar vermişti buna. Başka türlü bu adam ne uslanır, ne de Balaca Xanım demeyi bırakırdı.

"Bundan sonra sizin üçün yemək yoxdur," dedi çocuk gibi omuz silkerek. "Mənə balaca xanım deməyi dayandırsan, mən sənə yemək gətirəcəyəm." Sesi kendinden emin ve kararlı çıkıyordu. Bu sefer gerçekten ciddi gibiydi.

Taylan'ın kaşları havalandı. Ama o Küçük Hanım'dı. Küçük Hanım'a, Büyük Hanım mı diyecekti? Hiç olmamıştı bir kere.

"Yaxşı balaca xanım, yaxşı." dedikten sonra etrafı kolaçan etti. Şu an yapacağı şeyi biri görse yanlış anlayabilirdi. Etrafta kimsenin olmadığına kanaat getirdiğinde çevik bir hareketle genç kadının kolunu tuttu. Kadının şaşırmasına dahi izin vermeden dışarı çıktı ve ardından kapıyı kapatarak hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Adımları arka bahçeye ilerlerken, genç kadın yaşadığı şoktan dolayı arkasından kurma bebek gibi ilerliyordu.

Arka bahçeye yetiştiklerinde şoku üzerinden atan kadın, kolunu genç adamdan çekmeye çalışarak homurdanmaya başladı. "Allah lənət eləsin sənə axmaq adam!" diyerek resmen cırladı. Bu kızın sesi ilk defa bu kadar yüksek çıkıyordu.

Taylan kısa bir anlığına duraksadı ve etrafına baktı. Yanındaki kadın resmen bağırmıştı. "O sesinin desibelini düşür hele, Küçük Hanım!" derken Türkçe konuşmuştu ve sesi sert çıkmıştı.

"Ne?" diye sordu genç kadın anlamadığını belli eden bir ifadeyle.

"Sus Balaca Xanım, sus," dedi yenik bir tavırla. Arka bahçede, hiçbir evin görüş açısında olmayan bir yere geldiklerinde Taylan, genç kadının kolundan elini çekerek banka oturdu.

Genç kadının orman yeşili gözlerini şaşkınlıkla aralanmıştı. Şu anda olayı algılamaya çalışıyordu fakat anlamamıştı. Neden buraya gelmişlerdi ki?

Genç kadının bu şaşkın ifadesine gülümseden edemeyen Taylan, kadının daha fazla ayakta dikilmesini istemediği için eliyle yanındaki boşluğa vurarak, "Gəl otur," dedi.

Genç Kadın, olayın şokunu hala üzerinden atamadığı için mi bilinmez, Taylan'ın dediğini yaparak hemen yanına oturdu. Belkide dakikalar sonra bu yaptığına çok utanacak ve yanakları al al olacaktı ama şu anda bunun farkında değildi ve kendini bu güzel ana bırakmıştı.

Güzel an...

"Ne oldu qiz? Yanaqlarınız qırmızı oldu." dedi Taylan sesindeki keyifli tınıyı gizleme çabasında bulunmadan. Şu anda keyfine diyecek yoktu.

Genç kadının orman yeşili gözleri daha da aralandı. Rezillikti ama bu! "Ne alaka!" dedi genç kadın yerinde iyice küçülerek.

Aldığı tepkiyle Taylan'ın kaşları havalandı. Ne demişti o? Ne alaka mı?
"Nə dedin, nə dedin? Bir daha deyin," dedi üzerindeki şoku üzerinden atamadan. Türkiye Türkçesi mi konuşmuştu o?

Genç kadın yüzünü gizleyerek söylediğini tekrarladı. "Ne alaka?" sesi ince çıkmıştı ve dili tam olarak dönmemişti. Başkası yapsa Taylan'a itici gelecek olan bu şey, bu kadın yaptığında ona fazlasıyla sevimli gelmişti.

Sevimli?

Sevimli bulmak?

Taylan ve birini sevimli bulmak?

Dünyanın sonu geliyor olmalıydı?

Taylan yanında oturan kadının burnuna, işaret parmağının ucuyla hafif bir fiske vurdu. Gerçekten çok sevimli bir kadındı. "Nereden öğrendin sen bunu bakayım?" diye sordu genç kadının elindeki yaprak dolması tabağını alarak.

Genç kadın, ellerini havada kenetleyerek sevimli bir ifadeyle anlatmaya başladı. "Bunu sosial şəbəkədəki bir dostumdan öyrəndim. O da Türkiyədəndir. Amma bu sözü yeni öyrəndim." derken bunu sanki dünyanın en önemli şeyiymiş gibi, büyük bir heyecan ve önemle anlatıyordu. Öyle ki kalbinin göğüs kafesini dövmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Çok heyecanlıydı ve bu gözlerinden bile okunuyordu.

"Beləliklə, sosial şəbəkədəki bir dostunuzdan öyrəndiniz?" dedi Taylan düşünceli bir tavırla. Cinsiyeti neydi ki bu arkadaşın?

"Bəli bele," diye onu onaylayan kadına bir soru daha yöneltti. "Bu dostun cinsi necedi?" Sorusu karşısında yanında oturan kadın kısa bir anlığına afalladı. Neden böyle bir soruyu sorduğunu merak ediyordu.

Omuz silkti genç kadın. Cevap verme gereksinimi duymamıştı.

"Bu dostun cinsi nədir, balaca xanım?" Sesi bu sefer daha sert ve ciddi çıkmış, kaşları çatılmıştı.

Yanındaki adamın ses tonu, genç kadının yerinde sıçramasına neden oldu. Neden bu kadar tepki gösterdiğini anlamlandıramıyordu.

"Qadın deyil desəm nə edərsən?" dedi kollarını göğsünde dolayarak. Aslında erkek değildi ama adamın tepkisini merak etmişti.

Taylan'ın çenesi kasıldı ve sinir kat sayısı arttı. Neden böyle tepkiler verdiğini o da bilmiyordu ama arkadaşın cinsinin erkek olmaması gerekiyordu. Bir haftada bu kadın kendisine ne yapmıştı bilmiyordu ama...

Amaydı işte! Arkadaşın cinsiyetinin erkek olmaması gerekiyordu.

"Mən nə edəcəm? Məni maraqlandıran nə olardı?" derken umursamaz bir tavır takınmaya çalışıyor ama olmuyordu. İlk defa duygularını gizlemeyi başaramıyordu genç adam.

"Qorxma, onun cinsi qadındır," dedi genç kadın en nihayetinde pes ederek. "Üstəlik, valideynlərim kişi ilə danışdığımı eşitsəydilər, ayaqlarımı sındırardılar." Başı yere eğilmişti. Ailesinin, bir erkekle konuştuğunu duyduklarında bacaklarını kıracağından bahsediyordu.

Taylan'ın sinir kat sayısı daha da arttı. Hangi elle kırıyorlarmış kızın bacaklarını. Kırardı o elleri. Kadına kim el kaldırırsa o eli kırardı. Bu konuda fazla hassastı ve asla eyvallahı yoktu.

"Heç kim sənə əl qaldıra bilməz!" dedi sert bir tavırla. Değişen konuyla ciddiyeti de artmıştı. "Qaldırılmış əli qıracağam!" Sesinden dürüstlük ve güven akıyordu. Gerçekten de kalkan eli kıracak gibiydi.

"İndi başını qaldır. Türk qadınları başlarını dik tuturlar." dedi yanındaki kadının çenesini kavrayıp, hafif bir baskıyla yükselterek. Ona göre kadın dediğinin başı her zaman dik dururdu. Ailesinden böyle öğrenmişti.

Yüzünde eşsiz bir gülümseme belirdi, genç kadının. Ormanı andıran yeşil gözleri ışıl ışıl olmuş, pembe dudakları iki yana kıvrılmıştı. Çok güzel gülüyordu Taylan'ın nezdinde. Hep gülmesi lazımdı. Hep...

Genç kadın ciğerlerini derin bir solukla doldurdu. Şu an söyleyeceği şey için heyecanlanmıştı. Dudaklarını birbirine bastırarak bakışlarını kehribar harelere dikti. "Gülzar," diye fısıldadı. Sesi çok kısık çıkmıştı ama Taylan işitmişti.

"Ne?" diye sordu şaşkınlıkla.

"Menim adım, Gülzardı." dedi bu sefer sesini azda olsa arttırarak. Adam gülümsedi. Öyle güzel gülümsedi ki sanki güneşi gülüşüne sığdırmış gibiydi. Eşsizdi...

"Çok güzel..." diye fısıldadı. Kendini kaybetmiş gibi Türkçe konuşmuştu. Saniyeler sonra bir soru yöneltti.

"Bu nə deməkdir?" diye sordu hemen ardından. Merak etmişti Gülzar isminin anlamını.

"Gözəl gülüş," diye fısıldadı. Gözlerini kaçırmamak için kendisini çok zor tutuyordu ve yanındaki adam ona büyülenmiş gibi bakıyordu.

Büyülenmiş gibi...

Büyülenmiş...

"Adının mənasını sonuna qədər daşıyırsan, gözəl təbəssümlü qadın." İltifatı karşısında Gülzar'ın dili lâl kesildi. Ne demesi gerektiğini bilmiyordu ve kalbi rotasından şaşmıştı. Çok... Çok güzel bir duyguydu bu. Hiçbir şeyle değiştirilmezdi.

Gözleri birbirine kenetlenmişti ve sükunet, onları esiri altına almıştı. İkiside susmuştu. Gülzar'ın yanakları al al kızarmış, Taylan'ın gözleri gülmeye başlamıştı.

Gözler güler miydi?

Taylan'ın gözleri çok güzel gülüyordu.

"Lan!" diyen ses kulaklarını doldurduğında, Gülzar bakışmayı bozarak telaşla ayaklandı.

"Komutan seni bekliyor, sen yemek mi yiyorsun burada." dedi Deniz. Gelen Deniz'di. Ve çok yanlış bir zamanda gelmiş bulunuyordu.

"Allah senin belanı versin, adi herif!" dedi Deniz sitemkar bir tavırla. "Kız yemek getirmiş, sen tek başına yemek için arka bahçeye geçmişsin."

Deniz'in söylenmeleri esnasında Gülzar gözden kaybolmuştu bile. Taylan'ın yüzündeki gülümseme kaybolurken yerini her zamanki hali almıştı.

"Ebeni siksinler, Deniz!" dedi adeta tıslayarak. "Hem seni, hem ebeni, yedi sülaleni siksinler! Belanı siksinler! Yattığın beşiği siksinler!" Kükrüyordu adeta.

"Siksinler döl israfi, sik kırığı!" diye haykırarak kaçmaya başlayan Deniz'in peşinden koşmaya başladı. Gelmemesi gereken bir zamanda geldiği için Taylan tarafından gebertilmeyi sonuna kadar hak ediyordu.

***

|Ayçıl Büke Karahanlı |

Ağzımdan bir yalancı kahkaha daha kaçarken, yarım saattir yaptığım gibi karşımdaki adamın anlattığı komik olmayan şeylere gülmeye devam ettim. Komik değildi ama ben komikmiş gibi gülüyordum.

Kabul etmek gerekirse iyi bir oyuncuydum. Yalandan attığım kahkahaların ve yorumlarımın samimiyet içermediğini zerre kadar hissettirmediğimden emindim. Ki zaten bunun bile eğitimini almıştık.

"Anlayacağınız," dedi karşımdaki orta yaşlardaki adam kahkahalarının arasından. Adam Azeri Türkçesi ile konuşuyordu ama bizim Türkçemize çok benzediği için neredeyse anlattığı her şeyi anlayabiliyordum. "Tam bir rezillikiti!" derken anlattıklarının çok komik olduğunu sanıyordu.

"Hıhı," dedim ağzımın içinden onaylayarak.

Artık zamanı gelmişti ve asıl konuya girmem gerekiyordu. Yarım saattir bu adamın anlattığı saçma şeyleri dinlememin onu manüpüle etmeme yardımcı olduğunu düşünüyordum. Hatta yüz ifadesinden bile bana yavaş yavaş bildiği herşeyi anlatacağını anlayabiliyordum.

"Aslında," dedim kısa bir an duraksayarak. Bu benim manipülasyon taktiklerimin başında gelen şeylerden biriydi. Konuya direkt olarak girmek yerine çekingen ifadeler kullanmak.

Adamın gülmeyi bırakması çok uzun sürmemişti. Az da olsa normal bir ciddiyete bürünmüş ve cümlemin devamını getirmem için gözlerini gözlerime dikmişti.

Tam ağzımı açıp konuya giriş yapacakken, kumaş pantolonumun içindeki telefonum titredi. Telefonu cebimden çıkarıp göz ucuyla kimden mesaj geldiğine baktım.

'Kızıl Kalkhan grubundan bir yeni mesaj!'

Bakışlarımı karşımdaki adama çevirerek hafifçe gülümsedim. "Çok pardon," dedim telefonuma bakacağımı belirterek. Bunu söylerken elimle de bir dakika işareti yapmayı da unutmamıştım.

"Problem yok." dedi adam umursamaz bir tavırla.

Telefonumdaki sekiz haneli şifreyi girerek açtım. Bildirimin üzerine tıkladığımda mesajın Kalkhan timinin askerlerinden birinden geldiğini anlamam zor olmadı.

Kalkhan3: Qarşınızdakı kişi kimdir və sən nə danışırsan? İZ

Siz: Karşımdaki adam alt departmanlardan biri. Yüzde seksenler kısımda ve amacım bilgi toplamak.

Aklıma odamda da bir kamera olduğu ve kahkahalarımızı hepsinin gördüğü aklıma geldi. Bundan utanmıyordum çünkü tek amacım görevimi başarıyla sürdürmekti.

Yine de bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Ne de olsa bu bir görevdi ve hepimizin her şeyden haberi olması gerekiyordu. Aksi, görevi tehlikeye atabilirdi.

Siz: Kahkahalarımızın sebebi manipülasyon başlangıcı. Saniyeler sonra konuya yavaştan giriş yapacağım.

Kalkhan3: Tamam, uğurlar.

Siz: Sizede. ✔️✔️

Telefonumu yeniden cebime atıp yüzümdeki ciddi ifadeyi sildim ve başımı kaldırdım.

"Ee siz birşey söyleyecektiniz." Karşımdaki adama gerginmişim gibi gülerek başımla onayladım.

"Evet ama," Dudaklarımı ısırmaya başlamıştım. Yüzüme utangaç bir ifade konmuş, heyecanlanmışım gibi dudaklarımı ısırmaya koyulmuştum. "Ama?" diye sordu tek kaşını havaya kaldırarak. Merak etmiş gibi duruyordu.

"Beni yanlış anlamanızdan korkuyorum açıkçası," dedim konuya giriş yapmış olurken.

Amacım, bir haftadır hareketleri yüzünden gözüme batan ve benim dikkatimi çeken adamla ilgili bilgi toplamaktı. Adamın dikkatimi çekme sebebi, herkesten uzak olmasıydı. Konuştuğu bir kişi dahi yoktu ve hiçbir şekilde öğle aralarına çıkmıyordu. Bütün gün bilgisayarının başındaydı ve onunla aynı depratmanda olmamıza rağmen şu ana kadar sadece bir defa iletişime girebilmiştim. O da, odama getirdiği bir dosyayla olmuştu. Dosyayı verirken yüzüme dahi bakmaması ise ayrı bir meseleydi.

O da bir HAWK üyesiydi. IT departmanında ki diğer tüm personeller gibi.

"Anlamam," dedi karşımda oturan adam umursamaz bir tavırla. Gülümsedim.

"Bu depatmandaki Samir'i tanıyor musun? Samir Quliyev," dedim kısık çıkan sesimle. Tanıyıp tanımadığını bilmiyordum ama bilsem de dikkat çekmemek için sorardım.

Adam ilk kaşlarını çattı. Düşünüyor ya da hatırlamaya çalışıyor gibi bir ifade oluşmuştu yüzünde. Elini çenesine atarak kirli sakallarını okşadı. Düşünmesini normal karşılıyordum çünkü şirkette yüzlerce kişi çalışıyordu.

"Hmm," Ağzından değişik mırıltılar çıkardı. Saniyeler içinde yüzüne yerleşen gülümseme, tanıdığını belirten nitelikteydi. İçten içe rahatlamış bir nefes verdim.

"Tanıdım gibi. Şu gözleri farklı renklerde olan değişik adamdan mı bahsediyorsun?" diye sordu emin olmak istercesine. Yüzüme bir gülümseme yerleşti. Tam olarak ondan bahsediyordum. Bir gözü mavi, bir gözü yeşil olan adamdan.

"Evet,"

"Biliyorum onu, açıkçası hareketleri dikkatimi çekmişti. Sence de çok garip biri değil mi?" Öyleydi. Hatta IT departmanında en çok dikkatimi çeken adamdı kendisi. Anlaşılan hareketleri ve sorgulanacak davranış biçimleri sadece benim dikkatimi çekmemişti.

"O sebepten sordum aslında. Yanlış anlama sadece merak." dedim cümlenin sonuna doğru yalancı bir telaşeye kapılarak.

"Yanlış anlamıyorum," Sırtını oturduğu koltuğun arkasına yasladı.

"Sence nasıl biri? Yani hareketleri, davranışları... Ya da bir iletişiminiz var mı? Gerçekten sadece merak cevaplamayabilirsin istersen..." derken bir yandan da tepkilerini ölçüyordum.

"Yani," dedi harfleri uzatarak. "Aslında çokta iletişimimiz olmadı. Taktir edersin ki şirkette yüzlerce kişi var, herkesle iletişimim yok." dedi alt dudağını hafifçe büzerek.

"Ama o adamla birkaç defa karşılaşmıştık. Aslında sadece birkaç defa karşılaşmamızın sebebi odasından kolay kolay hiç çıkmıyor olması olabilir. Bir ya da iki kez odasına dosya götürmüştüm ama gözlerimin içine bile bakmamıştı. Uzatmamıştım bende," gergince gülümsedi. "Yüzündeki kocaman yaradan belalı bir tip olduğunu anlamak zor olmuyor." Haklıydı. Şakağından, çenesine kadar uzanan eski bir yara izi vardı. Öyle ki yara izi, dışarıdan bakan birinin onu belalı biri sanmasına sebep oluyordu. Açıkçası öyle de gibiydi. Konuşma tarzı bile ben normal değilim diye haykırıyor gibiydi. Sanki bir farklılık vardı. Bu sebeple onun HAWK'ın bilinen bir yüzü olduğunu düşünüyordum. Elimde yeterli deliller olmasa da içimdeki sese daima güvenirdim.

"Anladım," dedim ağzımdan onaylar mırıltılar çıkararak. Anlaşılan bu adamın Samir Quliyev ile bir bilgisi yoktu. "Tanımıyorsun yani?"

Başını olumsuzca iki yana salladı. "Bilmiyorum."

"Neyse," dedim umursamaz bir tavırla. "Önemli bir şey değil zaten." Önemli bir şeydi.

Çalan telefon sesi, ortamdaki kısa süreli sessizliği bozarken sesin onun telefonundan geldiğini anlamak zor olmadı. Gülümseyerek telefonunu cebinden çıkardı. Ayağa kalkarken elini görüşürüz anlamında sallamayı da unutmadı. Farklı.

Ciğerlerimi derin bir solukla doldururken göğüs kafesimi kabarttım. Başım arakaya düştüğünde gözlerimin de anında kapanmasına engel olamadım. Dağda bayırda bile ne bu kadar yoruluyor, ne de bu kadar geriliyordum. İnsanlarla bu kadar uzun süre iletişim halinde kalmak asla benlik bir şey değildi.

Çalan telefonumla istemsizce gözlerim devrildi. Hiç açasım yoktu ama önemli bir şeyde olabilirdi. Uyuşuk bir ifadeyle cebimden telefonumu çıkardım.

'Yüzbaşı Pusu Arıyor...'

Anında kaşlarım havalandı. Neden arıyordu ki? Önemli bir şey mi olmuştu? İşk defa beni arıyordu ve kalbimin rotasından hafiften şaşmasını buna bağlıyordum. Başka bir açıklaması olamazdı.

Daha fazla bekletmeden aramayı yanıtladım. "Teğmen İz, emredin komutanım!" dedim sesimi kısık tutmaya çalışarak.

"Odandan çıkan adam," dedi. Sesi her zamankinden daha kısık çıkmıştı ve açıkçası bu durum içime şaşkınlık tohumları ekmeye yetmişti. "Ondan bir bilgi toplayabildin mi?" Sorusu karşısında kaşlarım çatıldı. Bunu eve geldiğimde de sorabilirdi. Arayıp sormasında ki amaç neydi? Tabii ki rahatsız olmamıştım ama nedenini de merak ediyordum.

"Komutanım bunu eve geldiğimde de size aktarabilirdim," bakışlarım masamın arkasındaki duvarda olan minik, benim göremediğim ama orada kamera olan bölgeye takıldı. "Yoksa," derken ses desibelimi alçalttım. "Bu bir mesaj mı komutanım? Bir sorun mu var?" Hattın diğer tarafından erkeksi bir kıkırtı işittim. Komik bir şey söylememiştim aslında.

"Mesaj falan değil. Sana bir soru sordum ve şu anda da cevabını bekliyorum." dedi kesin bir dille. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım.

"Gelişme yok sayılır," Birkaç saniye duraksadım. "Samir Quliyev ile ilgili bilgi toplamaya çalışmıştım. Daha doğrusu şirkette çalışan herhangi birinin, bu adam hakkında neler bildiği ve neler düşündüğünü öğrenmek istemiştim. Öğrendim ama bir gelişme olduğunu söyleyemeyeceğim." dedim açıkça herşeyi anlatarak. Pek bir gelişme olduğunu sanmıyordum. Yani tahminlerim de en küçük bir değişme olmamıştı, kel adamla yaptığım yarım saatlik konuşma sonucunda.

Ağzından onaylar mırıltılar çıktı. Hemen sonra ne yaptığı aklına gelmiş gibi düzeltti. "Tamam," dedi.

"Başka bir emriniz ya da sorunuz var mı komutanım?" diye sorma ihtiyacı hissettim.

"Yok," dedi fakat hemen sonra ekledi. "Evet, yok."

"Anlıyorum komutanım. Sizlere kolay gelsin o zaman." dedim üzerimdeki gerginliği atmaya çalışarak. Bu adam beni hem geriyor, hem de heyecanlandırıyordu. Bunun sebebini anlamlandıramıyordum.

Telefonu tam kapatacakken hattın diğer ucundan konuştu. "İz Asker," dedi. Sesi normale göre farklı çıkmıştı. "Kendine iyi bak." Sözleri kalbimin tamamen rotasından şaşmasına sebep olmuştu. Tükürdüğümün genzime kaçmasını güç bela engelleyerek, sesiminin titremesine engel oldum ve cevap verdim.

"Ta... Tamam. Yani emredersiniz komutanım!" Lanet olsun, rezil olmuştum.

"Emretmiyorum," dedi alışık olmadığım fısıltı misali çıkan sesiyle. Derin bir soluk aldığını, telefondan gelen hışırtılı sesle anladım. "Senden bunu istiyorum."
_______________________

~Bölüm Sonu~