15. bölüm / 37
KIZIL ÇELİK🔗1.5🔗
Bölümler 37Şu an: 🔗1.5🔗
- 1 🔗0.1🔗2.459 kelime
- 2 🔗0.2🔗3.247 kelime
- 3 🔗0.3🔗2.195 kelime
- 4 🔗0.4🔗1.530 kelime
- 5 🔗0.5🔗3.534 kelime
- 6 🔗0.6🔗3.423 kelime
- 7 🔗0.7🔗2.169 kelime
- 8 🔗0.8🔗1.866 kelime
- 9 🔗0.9🔗3.238 kelime
- 10 🔗1.0🔗2.165 kelime
- 11 🔗1.1🔗2.806 kelime
- 12 🔗1.2🔗2.917 kelime
- 13 🔗1.3🔗3.290 kelime
- 14 🔗1.4🔗2.056 kelime
- 15 🔗1.5🔗2.005 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 🔗1.6🔗2.490 kelime
- 17 🔗1.7🔗3.003 kelime
- 18 🔗1.8🔗2.834 kelime
- 19 🔗1.9🔗2.689 kelime
- 20 🔗2.0🔗2.268 kelime
- 21 🔗2.1🔗3.655 kelime
- 22 🔗2.2🔗3.655 kelime
- 23 🔗2.3🔗3.052 kelime
- 24 🔗2.4🔗2.923 kelime
- 25 🔗2.5🔗3.784 kelime
- 26 🔗2.6🔗2.988 kelime
- 27 🔗2.7🔗3.385 kelime
- 28 🔗2.8🔗3.200 kelime
- 29 🔗2.9 (Sezon Finali)🔗2.436 kelime
- 30 🔗3.0🔗2.845 kelime
- 31 🔗3.1🔗3.125 kelime
- 32 🔗3.2🔗3.176 kelime
- 33 🔗3.3🔗2.577 kelime
- 34 🔗3.4🔗2.597 kelime
- 35 🔗3.4🔗2.597 kelime
- 36 🔗3.5🔗2.672 kelime
- 37 ⛓️💥3.6⛓️💥3.390 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"İnsan doğar beşikte, mezarda yatmak için. Şehitler can verir, yurdu yaşatmak için."
Necmettin Halil Onan
_______________
Ne demişti, Onan?
❝İnsan doğar beşikte, mezarda yatmak için. Şehitler can verir, yurdu yaşatmak için.❞
İlk defa bu kadar anlamlı gelmiyordu Onan Ustanın bu sözleri. İlk defa bu kadar derin, ilk defa bu kadar hissedilir gelmiyordu. Asker olmak bunu gerektirirdi. Şehit olmak bizim için korkutucu değil, gurur verici olmalıydı. Normalleştirmeliydik bizler şehit olmayı. Ki zaten öyle yapmıştık eğitimlerde. Ölüm korkusunu, içimizde ki en derin kuytulara saklamıştık. Saklamıştık ki, vatan uğruna savaşırken önümüze taş koymasın. Ki zaten; Ölümü içinde öldüren bir orduyu Allah'tan gayrısı korkutmazdı. Biz böyle görmüş, böyle bilmiştik.
İki yıldır vatanım için canım pahasına elimden gelenden de fazlasını yapmak için savaşıyordum. Bu iki yıl içinde; daha ne kadar şey yaşayabilirim? demiştim ama bir defa bile ne isyan etmiş, ne de pes etmiştim. Hatta vatanım uğruna savaşırken bir of bile dememiştim.
Kabul ediyorum. Bu göreve İlk adımımı atarken bunu bile isteğe ve severek atmamıştım. Hatta istememiş ve ağlamıştım TİTAN Eğitim Tesisleri girmek istemediğin için. Fakat şu an iyi ki diyordum. İyi ki vatanımın askeriyim. İyi ki Mustafa Kemal Atatürk'ün askeriyim. Bunlar benim için büyük birer şükür sebebiydi.
Daha ne kadar şey yaşayabilirim demiştim ama her seferinde daha da beterini yaşamıştım. Tekrar ediyorum; bir defa bile isyan etmemiştim, etmeyecektim de. İki yıllık Delta Askeri hayatım da vücudumu sayamadığım kadar çok kez mermi delip geçmiş, defalarca kez operasyonlar geçirmiş, bazen de susuzluktan ve açlıktan bayılmıştım. Bunları yaşarken tek değildim, her zaman yanımda birileri vardı. Silah arkadaşlarım bunların en başında geliyordu. Bu zor zamanlarım da beni bir defa bile yalnız bırakmamışlardı.
Ama şu anda yalnızdım, yanımda hiç kimsem yoktu. Tektim ve bana destek veren, iyi olacaksın diyen, geçecek diyen hiç kimsem yoktu. Hayatım da ilk defa esir düşmüştüm ve bu çok zordu. Beni gerçekten zorluyor dediğim sayılı şeylerdendi çünkü her geçen saniye, bilinmezlik denizi beni içine çekiyordu, boğuyordu.
Esir olmak nasıl bir şey acaba diye çok fazla kez düşünmüştüm. Şu ana kadar neredeyse her şey tahmin ettiğim gibi ilerliyordu ama düşünürken nasıl hissedeceğimi düşünmüyordum. Lakin şu an... Doğrusu şu anda ne düşündüğümden tam olarak emin değildim. Dediğim gibi; bilinmezlik her geçen saniye daha da artıyordu.
Evet, esir düşmüştüm ve bu çok farklı bir şeydi. Daha önce esir düşmüş ve kurtulmuş olan silah arkadaşlarımın anlattıklarına çok benziyordu ama bir o kadar da benzemiyordu. Belki de bağımsız nefes almamak alışılmışlıklarım içinde olmadığından dolayı böyle hissediyordum. Burada özgür değildim. Burada rahat nefes alamıyordum. Burada gün yüzü yoktu, karanlık insanın içini bunaltıyor, zaman kavramını yavaş yavaş kaybettiriyordu. Evet, yavaş yavaş zaman ve gün kavramlarını kaybetmeye başlamıştım.
Örneğin, kaç gündür burada olduğumu bilmiyordum. Ya da en son ne zaman yemek yediğimi. Ya da en son ne zaman ayağa kalktığımı.
Burada ilk gözlerimi açtığım da, zaman kavramını kaybetmemek için beyhude bir çabayla her şeyi saymış, planlar yapmıştım. Fakat dediğim gibi; beyhude bir çaba...
Nefes alamıyordum burada. Arada bir açtıkları demir kapı sayesinde içeriye az da olsa temiz hava giriyordu ama onun dışında ki zamanlar da ciğerlerim temiz havayla dolmuyordu. Ve bu insanı güçsüz düşürüyor, hatta yıpratıyordu.
Açtım, susuzdum, pistim, bitkindim, güçsüzdüm ve yaralıydım. Her şey birbirinden berbattı ve ben kendimi hiç iyi hissetmiyordum.
Öleceğimi hissediyordum. Ölümün soğukluğu her geçen saniye kanıma biraz daha karışıyordu. Ben ölümü, damarlarım da akan kanda ve hatta aldığım nefeste hissetmeye başlamıştım. Haşa pes etmemiştim ama, ölümü de kabullenmiştim.
Bir öksürük krizi tuttu beni. Sessiz odanın duvarların da yankılandı öksürük sesim. Kuru olduğu için hem tahriş oluyor, hem de acıyordu boğazım. Bir yudum... Sadece bir yudum suya ihtiyacım vardı ve daha da su içmezsem ya bayılır, ya da ölürdüm.
Zorlukla nefes almaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü aldığım nefes bile zehir gibi geliyor, soluk borumu yakıyordu. Dayanamıyordum artık. Sayamadığım kadar çok gündür buradaydım ve en son ne zaman su içtiğimin bile farkında değildim. Bildiğim tek şey, elli saatten fazla olduğuydu ve vücudum, su ihtiyacını artık karşılayamayacak seviyeye gelmişti.
Duvarlarda bir ses yankılandı; paslı, demir kapınının çıkardığı gıcırtılı ses yüzümü buruşturmama sebebiyet verdi. Yine beyhude bir umutla elimi çekmeye, bağlı olduğum zinciri kırmaya çalıştım ama olmadı. Lanet olsun o kadar güçsüz düşmüştüm ki, zincire zarar bile veremiyordum. Zincirlerimi burada da kıramıyordum ve bu beni yiyip bitiriyordu, yakıyor ve küle çeviriyordu.
"Vay vay vay!" diye bir ses yükseldi. "Birileri zincirlerini kırmaya çalışıyor!" Bu oydu... Qara... Terörist başı ve bölge lideri. Yine gelmişti döl israfı şeref yoksunu.
Dudaklarım yanaklarıma doğru kavislendi. "Eee," yanıma birkaç adımda tünedi. "Nasıl gidiyor esir hayatı?" diye sordu zevkle sırıtırken. Bir Türk askerinin esir olması, zincirlere bağlı olması ona zevk veriyordu. Ama en başında ona boyun eğmesi. Peki ben ona boyun eğer miydim? Asla!
"Baya iyi!" dedim abartılı bir sesle, oysa ki berbattı. "Senden nasıl?"
Kaşları çatıldı ama sözlerinde belli etmemeye çalıştı sinirini.
"İyi!" Yanıma biraz daha yaklaştı.
"Susadın mı?" diye sorarken şalvarının cebinden minik bir şişe su çıkardı.
Susamıştım ama bunu ona söyleyip minnet edecek değildim. Bu yüzden ağzımdan onaylamaz sesler çıkardım.
"Susamadım,"
Bir kahkaha döküldü dudaklarından.
"Susadın!" diye haykırdı. Yediremiyordu kendine bir Türk askerinin günlerce susuz kalıp susamamasını.
İnkar etmek için dudaklarımı araladım ama buna bile halim yoktu. Enerjimi onunla konuşarak harcayacak değildim. Bu sebepten ona cevap vermek yerine gözlerimi diktim. Her zaman ki gibi zehirdi suratı. Aynı köpeği gibi zehir suratlıydı. Şu anda fotoğraflarda ki haline hiç benzemiyordu. Gözlerine siyah bir lens takmış, kısa ve kahverengi bir peruk takmıştı başına. Yüzünde yaşını gizleyecek bir makyaj vardı fakat çenesinde ki minik yara izi kapanmamıştı. Ve tabii ki gözlerinin biri hafif şaşıydı.
"Ne bakıyorsun?" Güldü. "Yoksa çok mı yakışıklıyım?" diye sorarken eli çenesine gitmiş sakalsız çenesini kaşımıştı. Ya ya tabii çok yakışıklıydı!
Ağzımdan midemin bulandığına dair bir öğğ sesi çıkardım. "Sen mi yakışıklısın?" Başıyla onayladı beni. "Sen hayatımda gördüğüm en zehir suratlı insansın be!" dedim abartılı bir ifadeyle. Oysa abarttığımı düşünmüyordum çünkü o gerçekten çok çirkindi. Tıpkı bir teröristin olabileceği gibiydi.
"Kim yakışıklı? Yoksa tim arkadaşlarından biri mi?" diye sordu tek kaşını havaya kaldırarak. Nedense yakışıklı dediği anda aklıma Pusu Komutan gelmişti. Oysa Taylan da yakışıklıydı, Caner, Altay ve Kerem de. Hepsi ayrı bir yakışıklıydı ve insanı kendine çeken bir cazibeleri vardı. Peki neden benim aklıma ilk Pusu Komutan gelmiş ve siması gözlerimin önünde belirmişmişti?
Haşa adam çok yakışıklıydı ve kendine has bir karizması vardı. Boyunu nereden bildiğimi bilmiyorum ama biliyorum, boyu bir doksan yediydi. Kasları çok belirgindi ve arada bir giydiği dar tişörtlerinden bile karın kasları belli oluyordu. Hayır, hayır. Dikkatli bir biçimde bakmadım, kendileri çok belli oluyordu! Yüzü... Evet bazı yara izleri yüzünde belirgindi ve yerini koruyordu ama bu yüzünün genel olarak pürüzsüz olan yapısını değiştirmiyordu. Burnu kemerli bir yapıya sahip sayılırdı ama bu da onu çirkin göstermiyor, aksine farklı bir hava katıyordu. Gözleri hafif çekikti ve binde bir güldüğünde neredeyse yok oluyordu. Koyu kahveydi gözleri. Koyu kahveydi fakat uzaktan bakınca siyah gibi duruyorlardı. Saçları... Hafif dalgalıydı ve çok yumuşacık duruyorlardı. Açıkçası arada bir elimi saçlarına daldırasım gelmiyor değildi. Ah hayır! Bu çok utanç verici!
"Hey, lan! Daldın gittin, asker!" diye sayıklayan Qara ile kendime geldim.
"Hee daldım gittim." Ah evet dalmış gitmiştim.
"Yook! Gitmek yok!" derken arkasında ki duvarın dibinde olan sandalyeyi çekmiş, ona oturmuştu. Kaşlarım anlamazca çatıldı çünkü neden oturduğunu tahmin edemiyordum.
"Sence buraya neden geldim?" diye sordu ayağını diğerinin üzerine atarak. Bu rahat tavrı karşısında bende aynısını yaptım ve sırtımı arkamda ki soğuk duvara yasladım.
"Ne bileyim amına koyayım! Oradan bakınca alim gibi mi duruyorum!" diye gürledim elimle kendimi göstererek.
"Yok," dedi ağzından cık gibi bir ses çıkartarak. "Buradan bakınca aciz bir Türk Askeri gibi duruyorsun." Sinirden yüzümün kızardığını hissettim. Kaşlarım çatıldı ve ellerim yumruk oldu.
"Ne dedin lan sen!" Gülmeye başladı sikik suratıyla.
"Ehh, şimdi kabul edelim. Acizsin asker!" diye haykırdı başını bana doğru yaklaştırarak.
Ayağa kalkamıyorum. Ayağa kalkabilsem yüzüne çıkardım bir yumruk, dağıtırdım o suratını. Elimle ona vurmuyor olmam, tekme alamayacağım anlamına gelmiyordu. Ama yine de tekme atmadım. Eğer şimdi tekme atarsam ağzında ki baklayı çıkarmadan giderdi. Bu yüzden kendi kendime sakin olmak için sayıkladım.
"Aciz mi?" dedim alayla. "Aciz sizin gibi itlere denir, be! Sizin soyunuz, sopunuz, ırkınız... Hiçbir şeyiniz yok. Şimdi sana soruyorum; sen mi acizsin, yoksa ben mi?" diye sordum meydan okurcasına. Kelimelerimde sonuna kadar haklı olduğumu düşünüyorum. En azından benim şehit olduktan sonra üstüme örtecekleri bir bayrağım, benim diyebileceğim bir ülkem ve tarihim diyebileceğim şanlı bir soyum vardı. Ben nasıl aciz olabilirdim ki onalara karşı. Bir Türk, başka bir insan karşısında nasıl aciz olabilirdi ki?
"Blah... Blah... Blah... Bunlar çok önemsiz detaylar. Şu ana bakalım diyeceğim de sonraya kalsın. Şimdi," dedi ciddi bir tavır takınarak. "Sana soracağım soruları cevapla, asker."
"Sen bana emir mi veriyorsun?" dedin tehditkar bir tavırla. Onların verdiği emire uyacak göz yoktu bende.
"Ah, hayır! Rica ediyorum okey!"
"Ne istiyorsun, Qara?" diye sordum tahammülüm olmadığını ses tonumdan belirterek.
"Klasik olan sorularla başlayalım. Adın ne?" diye sordu kollarını karnında birleştirerek.
"Adım yok!" diye cevap verdin baskın bir tavırla. Adımı söyleyip, kendimi ifşa edemezdim. Bunu öleceğimi bilsem bile yapamazdım, yapmazdım.
●Madde 3: Öleceğini bilsen de kendini ifşa etme. Adın, TÜRK!
Delta Askeri Klavuz maddeleri aklımda tek tek sıralandı. Asla ama asla kendimi ifşa edemezdim. Benim adım Türk'tü.
"Adın ne?"
"Adım, Türk!" dedim ondan daha gür bir sesle.
Burnundan sıkkın bir nefes verdi. Kuru dudaklarını diliyle ıslatarak birkaç saniyeliğine gözlerini yumdu. Tahammülü kalmamış gibiydi, tıpkı benim gibi.
"Tamam, bunu sonra da öğrenebilirim. Diğer soruya geçelim; Ne askerisin ve rütben ne?"
"Hayırdır ya, kaç yıldır girdiğim sınavlar yetmedi de, şimdi sen mi çıktın? Ne bu sorular ahirette gibi?" dedim beyhude bir çabayla konuyu değiştirmeye çalışarak. Soru değişmese bile ona hiçbir şey söylemeyecektim.
"Sabrım bitiyor, asker! Sorularıma cevap ver, sende bende uğraşmayalım, canın yanmasın" Tehditkerinin gözümü korkuttuğunu düşünüyorsa fazlasıyla yanılıyordu.
"Çok korktum!" diye yanıt verdim tehdidine karşıt.
"Bence de korkmalısın!" dedikten sonra ayaklanarak kapıya ilerledi ve bu kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Çünkü bu kapıya gittikten sonra oluşacak senaryoyu ezbere biliyordum. Günlerdir olan her şey kısır döngüye girmiş gibi saniyesi saniyesine aynen yaşanacaktı. Kırbaç, sopa, çakmak ve daha bir çok zarar veren şeylerin sesi mağaranın odasının duvarlarında yankılanacaktı. Canımın ağrısına rağmen benim dudaklarımdan tek bir acı feryat bile dökülmeyecekti ama canımdan can kopacaktı. Kalbim hızlandı. Korkuyor muydum? Hayır! Ama yine de korkmuyor olmam canımın fazlasıyla acıyacağı gerçeğini değiştirmiyordu. Yine de önemi yoktu. Zaten benim canımın değeri de yoktu. Askerin canının değeri, tabuta girdiğin de belli olurdu. Biz böyle görmüş, böyle bilmiştik, gerisi muammaydı fikrimce.
Soluk alış verişim sıklaştı ama dudaklarım da acı bir tebessüm vardı. Bağdaş kurarak rahat bir pozisyonda oturdum. Başımı soğuk duvara yaslayarak gözlerimi taştan tavana diktim. Bomboş tavandı ama bana bir film şeridi gibi geliyordu. Geçmişim, anılarım, hatıralarım... Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden.
Babam... Babam bu film şeridinin başında geliyordu. Babama olan sevgim hayatım boyunca hiç azalmamıştı benim, aksine hergün daha da artıyordu. Babamın küçükken beni sırtına alışları... Görevden gelir gelmez beni gezdirmeleri... Öpmeleri, sarılmaları... Her şey benim için unutulmaz bir anıydı. Şu anda bana en çok neyi istiyorsun diye sorsalar; babama sıkı sıkı sarılmak derdim. Öyle istiyordum ki şu anda babama sıkı sıkı sarılmak, barut kokusunu içime çekmek. En güzel barut kokusu babamın kokusuydu bir kere.
Burnumun ucunun sızladığını hissettim. Derin bir nefesle doldurdum ve ağlamamak için gözlerimi yumdum. Babam aklıma gelse bile onların olduğu yerde ağlayamazdım, güçsüzlük göstergesi olan hiçbir eylemi gerçekleştiremezdim. Kuruyan dudaklarımı dilim vasıtasıyla ıslattım ve omuzlarımı dikleştirerek gözlerimi karşıda ki duvara diktim. Şimdi gelirdi işkence aletleriyle.
"Başlayalım mı, asker?" diye sordu korkunç bir kahkaha atarak. "Ha sen diyorsan ben konuşacağım... O zaman hiç başlamayalım." diye bir teklif sundu beyhude bir çabayla.
Bende onunkine benzer bir kahkaha attım. Konuşma ihtimalim sıfırdan bile azdı. "Başlayalım, Qara!" dedim dişlerimi birbirine sürterek. Rahatsız edici bir ses çıkmıştı ama ben çıkarttığım için rahatsız olmamıştım.
Bileklerime birkaç tane kablo bağlayarak elektrik vermek için bir aleti çalıştırdı. Konuşturmak için belki de saatlerce, bayılana kadar elektrik verecekti bana. Bayılsam da yetinmeyecek, ayılana kadar eziyetler edecek, kırbaçlayacak ve zincirlerle vuracaktı. Alışmıştım ve bundan korkmuyordum. Ben ölene kadar bedenime istediğini yapsındı. Ağzını açıp tek kelime eden namertti!
Saatlerce eziyet etti. Vurdu, kırdı ve bağırdı. Ağzımı açıp bir ah bile demedim ve bu onu daha da kudurttu. Gözümden bir damla yaş dahi akmaması onu daha da kurdurttu. Kendimi ifşa etmedim ya da tek bir kelime dahi çıkmadı dudaklarımdan. Bayılana, kendimden geçene kadar eziyet etti ve gerisi yoktu. Gerisi koca bir boşluk ve karanlıktı...
_____________________
~Bölüm Sonu~
Bölüm etkileşimi
