14. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗1.4🔗

Damly D.

"Babasız olmak, haritanın kaybolmuş bir köşesi gibi; nereye gidersen git, hep bir eksik kalır."

~~~
______________

Şüphe, insanın içine sinsice sızan bir his gibiydi. Önce küçük bir düşünce gibi geliyor, önemsemiyorsun; "Boşuna kuruntu yapıyorum." diyorsun. Ama zaman geçtikçe, o düşünce büyüyor, düşüncelerine, hatrına, aklına yerleşiyor. Küçük bir detay, bir bakış, bir kelimenin tonlaması… Her şey daha önce fark etmediğin bir anlam kazanıyordu.

İçimde bir huzursuzluk beliriyor, tam olarak neden olduğunu bile bilmiyordum aslında. Midemde bir ağırlık, düşüncelerimde bir karışıklık beliriyor ve başımı ağırtıyor her geçen saniye. Belki de gerçekten bir şey yoktur, belki sadece fazla düşünüyorum- dur. Ama ya öyle değilse? İşte o "ya" nidası, her şeyi daha da karmaşık hale getiriyordu. Bir haftadır "ya?" diyordum. Bu hafta mağarada ikinci günümdü ve geçen hafta tanıştığım askerlerde bariz farklılıklar fark etmeye başladım. Evet, şu anlık kesin bir şey yoktu ama içimde ki şüphe, fark ettiklerime körük oluyordu.

Bize kendilerini Delta Askeri olarak tanıtan kişiler asker miydi bilmiyorum. Ama bize kendilerini asker olarak tanıtmışlardı. Onlara güvenmeli miydim? Bilmiyorum, kafam karman çormandı. Kesin diyemediğim hiçbir düşüncem beni uyutmuyordu. Farklılaşmaya başlamış gibiydiler. Mesela artık az da olsa yemek yiyorlardı. Evet, yemek yemeleri gerekiyordu ama... Amaydı işte! İlk gün buraya geldiğimizde yemek yemeyeceğimizi söylediğimizde bizi şiddetle onaylamışlardı.

Ve dünden beri ortalardan defalarca kez kaybolmuşlardı. Dikkat çekmediklerini düşünüyor olabilirlerdi. Öyle ki şüphelerimi dışarı yansıttığımı düşünmüyorum. Nereye gidiyorlardı? Ya da gittikleri yerde ne yapıyorlardı muamma. Dünden beri beşinci defa haber vermeden ya da işaret göndermeden ortadan kaybolmaları, içimde ki şüpheleri fazlasıyla arttırıyordu.

Geçen hafta Pusu Komutanla konuşmamıştık. Hiçbir şey kesin değildi. Doğrusu şu anda da hiçbir şey kesin değildi ama yine de ona anlatmam gerekiyormuş gibi hissediyordum.

Huzursuzdum. Açıkçası bunda ki en büyük etken de hafta içi odamda varlığını fark ettiğim gizli kameraydı. Odamda gizli kamera bulmuştum, evet. Doğrusu bu çok zor olmamıştı ama neden bir kamera koyduklarından emin değildim.

En kötü tarafı ise kameradan şirketin yüzde yirmilik kesimi içerisinde sadece bizim odamızda olmasıydı. Tabii ki kamerayı fark ettiğim günün akşamında Vera'ya haber vermiştim. Ve sonra ki gün ise, Vera'nın da odasında da bir gizli kamera olduğu kanısına varmıştık.

Sadece bizim odamızda olduğunu nasıl mı anlamıştık? Tabii ki kesin değildi ama şu bir haftada gittiğimiz odaların hiçbirin de kamera fark edememiştik.

Kafam karma karışıktı ve her şey birbirine girmişti. Pusu Komutan'la bir haftadan beri hiç iletişime girmemiştim. Benim yerime de Vera konuşmuştu. Nedense bir süre Pusu Komutan ile de konuşmak istemiyordum. En azından aklımda ki karışıklık az da olsa durulana kadar.

Bir boğaz temizleme sesiyle kendime geldim. Yavaşça elimde ki silahı masaya bıraktım. Zaten bitmişti temizliği.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Havar çarpık yürüyüşüyle içeriye girdi bir iki adım daha atarak. Bu da vardı maalesef. Uğraşılmaya değmeyecek kadar mal, ama uğraşmak zorunda olduğumuz bir zırtoydu. Aynı zaman da sapık bir şerefsizdi.

"Silahları temizle demiştiniz," dedim ayaklanarak. "Temizliyordum."

Dudaklarına çarpık bir gülümseme kondurdu. Allah'ım yardım et yoksa kusacağım. Hayatımda gördüğüm en zehir surat ve en zehir gülücüktü.

Başıyla onayladı ve dibime kadar geldi. Duvara çok yakın olduğum için arkaya doğru attığım ilk adımda kolum duvara çarptı. Neden bu kadar dibime tünemişti ki? Amacı beni pis kokusuyla bayıltmaksa, çok yakında başaracaktı!

"Adın neydi senin?" diye sordu burnunu çekerek. Kolay kolay midem bulanmazdı ama, öğğ buna yani! Yine de ifademi düz tuttum. Hatta ve hatta dudaklarıma yalancı bir tebessüm kondurdum.

"Samire." dedim ama birkaç saniye düşünmek zorunda kaldım. O kadar çok adım vardı ki, bazen hatırıma getirmek beni zorluyordu.

"Samire," diye tekrar etti. "Gözlerin hangi renk?" Nedendi yani bu soru? Ne alakaydı? Ben ne bileydim gözlerim hangi renkti?

"Bilmiyorum." dedim sakin olmaya çalışarak. Bilmiyordum, yani kahverengiydi herhalde. Hayatımda hiç aynanın karşısına geçip, gözlerimin hangi renk olduğuna bakmamıştım ki!

"Kahverengi. Ya da açık kahverengi." dedi gözlerini kısarak. Eğer birkaç dakika içerisinde yanımdan def olup gitmezse kusacaktım. Berbat kokuyordu. Sanki yıllardır vücudu ya da kıyafetleri su yüzü görmemiş gibi.

"Evet." demekle yetindim.

"Akşam," dedi çarpık gülüşüyle. Suratına bir tane çarpmak vardı. "Gel yanıma." Allah'ım al canımı, ya Rab! Bu neydi şimdi? Kulaklarımın duydukları, çektikleri cefa mı? Olmazdı!

Afalladım. Evet, istihbarat yapıyorduk ama bu kadarı da fazlaydı yani. Ne demek teröristin yatağına gitmek? Ölsem de yapmazdım bunu. Umarım bir şey olurdu. Bir şey olsun! Bir şeyler olsun ve ben gece bu şerefsizin yanına gidemeyeyim.

Ne diyecektim şimdi? Hayır diyemezdim, imkanı yoktu. İşim var diyemezdim burası dağ başıydı. Ne diyecektim ben bu zina dölüne?

Gülümsedim. Evet evet, gülümsedim. Hem de dünyanın en yalancı insanından farksız bir biçimde gülümsedim. Bana ödül verilmesi gerekiyordu.

"Gelirim," dedim ama gözüm sürekli kapıya kayıyordu. Lanet olsundu! Oydu! Bize kendini asker diye tanıtan adamlardan biriydi. Elinde telefon, film çekiyormuş gibi bizi çekiyordu. Canım alınsındı şu anda. Kıyametler kopsun, surlara üflensindi. Sinir her tarafımı sarıp sarmalamıştı saniyesinde. Gözlerim kararmaya başlamış, nefesim sıklaşmıştı. Öyle ki dudaklarıma yaklaşan bir çift dudak bile zerre kadar umurumda değildi.

Canını alacaktım o şerefsizlerin. Bana, onları öldürmem için yalvaracaklardı. Ama ben, elinde ki telefonu tutan tüm parmakları kopartacaktım ve itlere yem yapacaktım. Telefonu da münasip bir yerlerine sokacaktım tabii ki.

Yüzümü berbat bir nefes süpürdü. Saniyeler sonra ise dudaklarıma bir dudak kapandı. Rahatsız ediciydi, hem de çok rahatsız edici. Midemde ki her şey ağzıma gelmişti ve yüzüm buruşmuştu. Başım da şiddetli bir ağrı kendini göstermeye başlarken, o şerefsiz beni öpemeden geri çekildim. Öyle hızlı çekilmiştim ki geriye sendelemişti.

Ne diyecektim şimdi? Kıyametler kopsundu ama yani ama!

Tam ağzını açacakken mağaranın duvarlarında bir ses yankılandı. Korku her yanımı sarıp sarmalamışken, kulaklarımı dolduran ses her şeyi silip süpürmüştü. Öyle ki dudaklarımın iki yana kıvrılmasına zor engel olmuştum.

"Havar, Havar!" diye sayıklayarak içeriye giren terörist benim hayatımı kurtarmıştı resmen. Nefes nefese içeriye girerek bize doğru yaklaştı. Başını yere eğdi ve derin bir nefes alarak zorlukla dudaklarını oynattı ama hiçbir şey söylememişti.

"Söyle!" diye tısladı, Havar.

Gözleri bana kaydı teröristin. Hemen sonra ise Havar'ın dediğini yaparak ağzında ki baklayı çıkardı nihayetinde. "Akşam," duraksadı ve devam etti. "Bir çatışma olacak. Ağtepe dağına askerler baskın yapacakmış. Bir şekilde karşılık vermek lazım, Havar. Ne yapacağız?"

Kalbim anında hızlandı. Hatta ve hatta ağzıma geldi. Askerler? Hangi askerler baskın yapacaktı? İçimden dualar ediyordum bu askerlerin bizimkiler olması için. Çünkü eğer bizimkilerse, bilgisayarların yerini tespit etmişler demektir. Ama eğer başka askerlerse de, dakikalar önce içimden sayıkladığım dualar gerçek oldu demekti. İki türlüsü de şükür sebebiydi bence. İkisi de kalbimi rotasından şaşırtıyordu.

Heyecanımı dışarı yansıtmadım ve aksini yaptım.

"Lanet olsun!" diye haykırdı, Havar. Yüzümü buruşturmadan edemedim çünkü sesi kulak zarıma zarar vermişti.

"Başkan, ne yapacağız?" diye araya girdi terörist korkak bit ifadeyle. Havar'ın kendisine patlamasından korkuyor gibiydi.

Sinirle soludu, Havar. Duvara bir yumruk geçirerek it gibi haykırdı. Böyle havlatırlardı adam olmayanı. "Hazırlıklara başlayın. Hiçbirinden eser kalmayacak!" İşte şimdi devreye ben giriyordum çünkü bizimkilere haber verecektim. Eğer hiçbirinden eser kalmayacak diyorsa farklı bir şey uygulayacaklar demektir. Uygulanmayacaksa bile haber vermem gerekiyordu.

"Samire," bakışlarımı ona çevirdim. "Amerikadakilere haber ver," sıkkın bir nefes verdi. "Bu gece nükleer silahları kullanacağız." Şok anında kanıma karıştı. Nefeslerim sıklaştı ve dilim damağım kurudu. Ne demek Nükleer silahları kullanacağız? Bu... Bu askerlerin sonunu getirirdi. Olamazdı!

"Tamam." dedim ama bu sadece dilimden döküldü. Ne dediğimi ben bile tam olarak algılayamamıştım. Nükleer silahlar olamazdı, nasıl olurdu?

Olurdu. Olurdu çünkü Ağtepe dağını tam olarak teröristler sahiplenmişti. Askerlerin Ağtepe dağına adım atmaları, bir tür meydan okuma anlamına geliyordu. Bu da ortalığın feci halde karışacağına dair bir işaretti. Eğer askerler Ağtepe'ye girerlerse, her şey tepetaklak olabilirdi.

Bu büyük bir kumardı. Ve askerler, bu gece hayatlarına, dağa ve burada ki tüm esirlerle beraber her şeyin üzerine büyük bir meydan okuyacaktı.

Tabii gerçekten askerler buraya geleceklerse.

***

Ayın ışık huzmesi aydınlatıyordu şu anda bu dağları. Burası çok sessizdi. Öyle sessizdi ki buraları sadece hışırtı sesleri dolduruyordu. Sükunet, bu dağa akbaba misali çökmüş gibiydi ve herkesin üzerine ekstra gerginlik yüklüyordu. En başta da benim üzerime.

Elimde ki normal silahı kısa süreliğine kayaya bıraktım. Nefes alış verişlerimi düzenledim ve önüme geldiği için saçlarımı sıkıca topladım.

Sabah, teröristlerin nükleer silahları kullanacağını öğrendiğim an da zaman kaybetmeden bizimkilere yani Kızıl Çelik ve Kalkhan Timine haber etmiştim. Altay Komutan ile iletişime girmiştim ve bana sonun da o güzel haberi vermişti.

"Üç bilgisayarın da yerini tespit ettik." Sadece bir cümle içimde tarifsiz bir mutluluk yaratmıştı. Gurur her tarafımı sarıp sarmalamıştı. Öyle ki göğsümün kabardığını bile kabul edebilirdim.

Bilgisayarların yeri tespit edildiği için dört gruba ayrılmışlardı. Üç grup bilgisayarlar için operasyon düzenlerken, bir grupta takviye Azeri askerleriyle hem bizim, hem de esirler için buraya operasyon düzenlemişlerdi.

Nükleer silahlara alışık olduklarını söylemişlerdi ama benim onların buraya geleceklerini bilmem onları fazlasıyla şaşırtmıştı. Şaşırtmakla kalmamış, anladığım kadarıyla aramızda bir hain olduğuna karar vermişlerdi. Bence birden fazla var ama...

Evet, o iki askerin casus olduğuna kesin kanaat getirmiştim. Bugün benim videomu çekmesi ise, bardağı taşıran son damla olmuştu. Üstelik sadece benim de değil, Vera'nın da dünden beri birkaç kez videolarını çektiğini öğrenmiştim. Üstelik video çekmelerini bizden biri de istememişti. Bugün onların da işini bitirecektik. Türkler'in arasına casus olarak sızmanın bedelini en ağır şekilde ödeyeceklerdi!

Karanlık dört bir tarafımızı kuşatmıştı. Bu beni korkutmuyordu, aksine cesaretle dolduruyordu ruhumu. Akşamın soğuğu üzerimize çökmüştü ve bu, tüylerimi ürpertiyordu. Arada bir yüzüme sertçe çarpan rüzgar, gözlerimin dolmasına yol açıyordu. Derin bir solukla daha doldurdum ciğerlerimi.

Sadece birkaç saniye önce sükunetin hakim olduğu dağı, saniyeler içinde kulakları ağırtacak mermi sesleri doldurdu. Sesler gittikçe artmaya başladı ve teröristler de onlara karşılık vermeye koyuldu.

Askerler gelmişti! Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Sadece sakin olacak, kendimi gelecek olan kurşunlardan korumaya çalışacak ve arada bir dikkat çekmeyecek bir biçimde teröristleri indirecektim. Tıpkı Vera'nın da yapacağı gibi.

Acaba bize kendini asker olarak tanıtanlar ne yapacaktı? Ne mi yapacaktı? Tabii ki teröristliklerini yapacaklardı.

Mermiler etrafta crit atıyor, ay ışığına yardımcı olarak minik bir ışık huzmesi yaratıyordu her biri. Sesler kulaklarım da yankılanıyor, rüzgar vücudumu okşuyor, tozlar gözlerimi yakıyordu. Hiçbiri beni etkilemiyordu ama. Dikkatli bir şekilde on santim kadar yana kaydım. Silahımın açısını değiştirerek kimsenin gözünün üzerimde olmadığından emin olduğumda bir teröristi başından vurarak indirdim.

Bir leş...

Bir süre boş attım... Bir süre bekledim... Bazen de teröristlerden birilerini indirdim. Bu süre zarfında mermilerin sesi hiç dinmedi, çıkardıkları minik ışık huzmesi hava da süzüldü. Fakat hâlâ nükleer silahları kullanmaya başlamadılar. Ben sabah Amerikalılar ile iletişime girdikten iki saat sonra nükleer silahları depodan buraya iki tırla getirmişlerdi. Depo... O da akıllarda ki bir soruydu çünkü ne ben, ne de Vera deponun yerine ilişkin bir şey öğrenememiştik.

Kahvelerimi her tarafta gezdirdim bir süre. Bir farklılık aradım çünkü şu saniyeye kadar nükleer silahları devreye sokmaları gerekiyordu. Tabii ki kullanmalarını askerler için istemiyordum ama bir sorun mu vardı? Tek bir pürüz bile istemiyordum şu anda. Çünkü tek bir pürüz bile planı her şeyiyle suya düşürebilir, belki de mahvedebilirdi.

Dişlerimi sıktım. Her geçen saniye sinir kat sayım artıyordu ve aynı zamanda da içimde ki huzursuzluk da belli ediyordu kendini.

Arkamda bir hareketlilik hissettim. Hemen ardından başıma bir darbe indi. Müthiş derecede berbat bir ağrı kendini belli ederken gözlerimin karardığını hissettim. Nefes alış verişlerim düzensizleşirken bilincimi kaybetmemek için büyük bir çaba sarf ettim. Başıma çok sert bir darbe inmediği için bilincimi kaybetmemek için gösterdiğim direnç işe yaradı ve kararmaya başlayan gözlerim zorlukla da olsa kapanmadı.

Kendime gelmeyi beklemeden çevik bir hareketle kendimi yana attım. Her şey çok hızlı ilerliyordu ve içimi, akıp giden saniyelerin hızına yetişememe korkusu doldurmuştu. Başımda ki teröristin şaşkın bakışları eşliğinde ayaklandım ve geriye doğru bir adım attım. Terörist silahını kaldırmadan eline sert bir tekme attım ve ona doğru iki adım attım. Silahımı yerden alamadan kendine geleceği için yumruk yaptığım elimi yüzüne geçirdim. Adamın direnci ne kadar yüksek olursa olsun yumruk, onub birkaç saniye sermsemleştirirdi.

Lanet olsun! İfşa olmuştum, lanet olsun!

Kendimi teröristin arkasına alarak çığlık atamasına müsâde etmeden başını ellerim arasına alarak yan çevirdim. Hemen ardından bir ses çıktı ve teröristin cansız bedeni yere yığıldı. Hemen buradan kaçmam gerekiyordu, zamanım yoktu. Silahımı almak için yere eğildi. ve hemen ardından başımda biraz öncekine göre çok daha sert bir darbe yer edindi. Gözlerim karardı, nefesim kesildi ve ne kadar dirensem de kendimi yerde yığılmış bir şekilde buldum. Gözlerim kapanmadan önce tek duyduğum şey benim kulakları sağır edecek şekilde yüksek desibelli çığlığımdı.

Bayılmıştım. Biri beni etkisiz hale getirmişti...

Gözlerim kapanırken alışık olduğum ağrı kendini belli etti. Benimkilerin aynısı gibi olan bir çift kahve göz belirdi hatıralarım da. Babamın... Babamın kahveleri belirdi aklımda. Yutkunamadım. Boğazıma bir kaya oturdu adeta.

"Baba..." diye bir inilti döküldü dudaklarımdan.

"Baba..." Nefes almak istedim. İnliyordum ama bilincim kapandı sayılırdı. Elim boğazıma gitti ve yırtmak istercesine tırnaklarımı sapladım

"Ne babası lan, ne babası?" Bilmem. Babamı istiyordum ben, babamı özlemiştim. Babasının kokusuna hasret kalmış bir bebek misali istiyordum babamı. Neredeydi benim babam? Babam... Baba neredeysen çık gel, kızın çok çaresiz, baba. Sana ihtiyacı var şu an.
______________

~Bölüm Sonu~