25. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗2.5🔗

Damly D.

________________

|Ayçıl Büke Karahanlı|

|8 Yıl Önce|

İçimdeki biraz mutluluk, biraz özlem ve biraz da sıkıntıyla arabadan indim. Eve gelmiştim. Evime diyemiyorum nedensizce çünkü artık burası benim evim değil gibiydi. Sanki artık benim evim çatısı olan bir bina da değildi. Sanırım benim evim, tanışalı daha bir yıl olan birkaç arkadaşımdı. Öyle ki annem ve babamı göreceğin için mutluluktan havalara uçmam gerekirken benim yüzümde sadece minik bir tebessüm vardı ve kendi kafamda çocukların yanına nasıl daha erken dönebileceğimin hesabını yapıyordum.

Şoför Rıza Bey'in bana pembe valizimi vermesiyle bu koca valizi arkamdan sürükleyerek evin bahçesinde salına salına ilerledim. Kapıya yetiştiğimde buraya gelene kadar varlığından bile haberdar olmadığım bir heyecan silsilesini içimde hissettim. Uzun süre sonra beni göreceklerdi ve ne tepki vereceklerini merak ediyordum. Sanırım annem sevinçle boynuma sarılır, babam alnım ve saçlarımın birleştiği yeri öper ve gülümserdi. Çok gülen bir adam olmamıştı ama gülerdi herhalde.

Elimi kapı ziline getirerek birkaç defa bastım ama kimse açmadı. İçerden uğultu şeklinde sesler geliyordu ama yalıtım olduğu için pek duymuyordum. Belki de kalabalık bir misafir grubu vardı ve o hengameden dolayı kimse kapı zilini duymuyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve bu sefer üç defa üst üste zile bastım. Haşa, bu sefer duymama ihtimalleri yoktu.

Yanıldım. Yine kimse açmadı kapıyı ve içeride birilerinin olduğundan emindim. Bu evdeki çalışanlar ne sorumsuzlardı ki çalan kapı zilini dahi duymuyorlardı.

Sesli nefesimi dışarı salarak bir elimle zili, diğer elimle kapıyı yumrukladım. Zaten başım ağrıyordu, güneş başıma vurdukça ağrı artıyordu. Sağ olsun ne annem, ne de evdeki çalışanlar açmıyordu kapıyı!

En nihayetinde bu lanet kapıyı daha önce hiç görmediğim bir kadın açtı. Sanırım yokluğumda eve yeni bir çalışan daha gelmişti. Kadın aşırı durgundu ve gözlerime değil, başı eğik bir biçimde doğrudan yere bakıyordu.

"Kapı neden açılmıyor acaba?" diye sordum küstah bir tavırla. Asla küstah biri olduğumu düşünmüyordum ama hakkımı aramasını bilirdim. Beni bu kapının önünde bekletmeye hakları yoktu.

Kadın sessizliğini sürdürdü ve anlamadığım bir tavırla, geçmem için kenara çekildi. Umursamadım ve valizimi sürükleyerek içeri adınladım ama girdiğim anda kulaklarımı bir ağlama sesi doldurdu. Yüzümde anlamlandıramadığım bir ifade ve panik oluşurken valizi bırakarak hızla salona adımladım. Nefes alışverişlerimin sıklaştığını hissediyordum.

Annemdi. Yerde dizlerinin üzerine çökmüş, canhıraş bir şekilde ağlayan kadın bizzat benim annemdi. Mutluluğum anında toz olurken, içimi endişe bulutları sarmaladı. Annemin ağzından bir isim, çığlık şeklinde döküldü ve o dökülen isim kalbime bir hançer misali saplandı.

"Ertuğrul!" Babam... Babama bir şey olmuştu! Babama, benim babama. Olmazdı ki. Babamdı o benim ona nasıl bir şey olsundu.

"Kocam!" Bir feryat daha.

Yanımda duran ve başını eğmiş olan çalışana döndüm. Kalp atışlarım hat safhaydı. "Ne oldu? Babama bir şey mi oldu?" diye sordum kekeleyerek. Gözümden bir damla yaş düştü dudaklarıma. Kadın cevap vermedi. Dilsiz gibi sustu.

"Sana diyorum! Babama bir şey mi oldu?" Bağırışım, evin duvarlarında yankılandı. Kız zar zor kafasını kaldırmıştı ama artık kulaklarım uğulduyordu. Nefesim kesilmiş, dünyam o anda başıma yıkılmıştı.

"Efendim, Ertuğrul Bey bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş."

Hayatını kaybetmiş...

Hayatını...

Kaybetmiş...

***

Kalbimin hızlandı ve son tuşa bastım. Kodlamalar bilgisayar ekranında tek tek dizilirken, bu sefer olması için içimden dualar ediyordum. Olacaktı. Yani inşAllah olacaktı.

Amacım, kurdukları tesisinin güvenliğini sağlamak için yerkeştirdikleri ve hepsinin yerinin birbirinden farklı olduğu radarlardan, birinin yani bizim isimlendirdiğimiz R-3'ün yerini tespit etmekti. Yaklaşık iki gündür bu lanetle uğraşıyordum ve sanırım bu sefer olmuştu.

Radar tespit görevi beş kişiye dağıtılmıştı ve bunlardan üçü radarların yerini tespit etmiş, geçici olarak durdurup tekrar çalıştırma amaçlı tabanına sızması için arkadaşına devretmişti. Fakat ben ve diğer timden bir kişi daha radar tespitini bitirememiştik.

Fakat artık tespit edemeyen tek kişi oydu çünkü benimkinin de yeri tamamdı. Sesli ve rahatlamış bir nefes bıraktım. Uykusuzdum ama içime serpilen su sayesinde uykum kaçmıştı.

"Pusu Komutanım!" diye seslendim yanımdaki sandalyenin başında olduğunun bilincinde olarak.

"Seni dinliyorum." Sesi kulaklarıma dolduğu anda dudaklarım kıvrıldı. Onun şu anda işi vardı, kendisine devredilen radarın tabanına sızmaya çalışıyordu. Beni dinlemeyebilirdi. Sonra diyebilirdi. İşim var diyerek beni geliştirebilirdi de ama yapmamıştı. Mükemmel koyu kahvelerini bana dikerek, "Seni dinliyorum." demişti. Yaptığı bu minik jest bile beni mutlu etmişti, değil mi? Ah, sanırım durumum leylaydı.

Heyecanım yüzünden bir anlığına ne diyeceğimi unutmuştum. Dilimin birkaç saniyeliğine lâl olduğunu düşünürken, bağı açılır açılmaz dudaklarımı araladım. "Şey, şeyin yerini şey ettim!"

Siktir!

Kocaman siktir!

Dudaklarından minik bir kahkaha firar ederken bakışlarımı başka yere çevirdim. Yanaklarım ısınırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Lanet, çok fena derecede rezil olmuştum. "Şey demek istemedim. Yani, radarın yerini tespit ettim." dedim onun hülyalı bakışları eşliğinde kendimi düzelterek.

"Anladım ben seni," dedi elini sandalyemin ayağına atarak. Tekerlekli sandalyeydi ve yan yana oturmamıza rağmen hareketli yapım dolayısıyla sürekli aramıza mesafe düşüyordu. Sanırım bu minicik olan mesafelerin varlığından hoşnut değildi ve bu yüz ifadesinden bile anlaşılıyordu. Beni sandalyemle birlikte yanına çekerken aramızdaki mesafe neredeyse sıfıra düşmüştü.

"Böyle daha iyi. Diğer türlü kokun kayboluyor." Söyledikleriyle içimde zebralar tepti. Bu adam benim feleğimi şaşırtıyordu, hemde sadece söylediği birkaç kelimeyle.

"Evet, ama kokum olduğunu sanmıyorum." diye bir atıfta bulundum.

"Her insanın kendisine has bir kokusu varmış. Bir yerde okumuştum. İnsanları koklamadığım için yorum yapmazdım ama," Gözleri gözlerimi esiri altına aldı. "Senin kokun ciğerlerimi dolduruyor." Nefesim kesildi.

"Hmm, öyle mi?" dedim cilveli bir edayla.

"Öyle," diye yanıt verdi göz kırparak. Liseli bir egen gibi göz kırpmasından etkilenmiştim. Kendimi on ikilerden bir çocuğa aşık olmuş dokuz gibi hissediyordum. Benimle uğraşması ve göz kırpması ise bu düşüncemin ateşini körüklüyordu.

Elini bilgisayarımın klavyesine götürerek birkaç tuşa bastı ve geri çekildi. Ne yaptığına bakmadım çünkü o anda sadece gözlerine odaklanmıştım. Damarlı elini çektiğinde kendinde de birkaç tuşa bastı.

"Benim de işim bitti. Bir bardak kahveye ne dersin?" diye sorduğunda hiç düşünmeden onu başımla onayladım. Bu yorgunluğun üstüne bir bardak kahve iyi gelirdi. Hem belki uykumu azda olsa kaçırırdı.

"İyi olur." Açıkçası bu kadar hızlı bitirmesine de şaşırmıştım. Her konuda bu kadar hızlı ve iyi olması her insanın isteyeceği türdendi. Evet, her Delta Askeri işinde mükemmel olmalıydı ama o sanki mükemmelden de ötesiydi. Bilemiyorum, belki de onu gözümde biraz büyütüyorumdur.

Önde ben, arkamda o dışarı çıktığımızda çadırın önünde nöbet tutan Caner'e bir baş selamı verdik. Her üç çadıra bir nöbetçi dikilmişti.

Kendi çadırından iki tane katlanabilir sandalye getirirken ben ayakta beklemiştim. Kahveyi yapmayı teklif etmiştim ama ısrarla kendisinin yapacağını söylemişti. Yapabilirdi. Hem Pusu'nun ellerinden kahve içmedim de demezdim.

El çabukluğuyla tüpte kahveyi yapıp karton bardaklara dökmüş ve yanımda tünemişti. Komutanım olduğu için ayağa kalkma gereksinimi hissettim. Komutanıma kahve yaptırıyordum ama!

Bana uzattığı kahveyi bir gülümseme eşliğinde aldım. Bu süre zarfında ise bakışları doğrudan dudaklarımda, minik gülümsememdeydi. Kendimi toparladım ve kızardığını hissettiğim yüzümü umursamamaya çalıştım. Beyaz tenlilere utanmak yasak herhalde. Aksi halde rezillik oluyordu.

"Al al oldun." dedi kahveyi dudaklarına götürürken.

"Evet." dedim inkar etmeden.

"Hmm, demek benim minik asker utanınca kızarıyor. Aklıma kazıdım bunu." İçtiğim bir yudum kahve boğazıma dizildi. Elindeki hafif baskıyı sırtımda hissederken birkaç saniye içinde kendime geldim. Bana, benim minik askerim demişti.

Bana,

Benim...

Minik!

Askerim.

Demişti. İnanamıyorum, Aman Allah'ım yanına geliyorum sanırım. Kalbimin bu kadar hızlı atmasının başka bir açıklaması olamazdı. Ona kızmam lazımdı. Bana minik demişti ve bu, en sevmediğim hitaplardan biriydi. Hesap sormam gerekiyordu kendi çapımda. Ama ben bu hitabından hoşlanmıştım. Tıpkı ondan hoşlandığım gibi.

"Ben minik miyim?" diye sordum elimle kendimi işaret ederek.

"Minik değil, Miniğim." diye düzeltmesi ise heyecanımı daha da arttırdı.

Aklım karışmıştı. Aramızda bir şey vardı ve bu komutan-asker ilişkisinden öteydi. Öyle ki hiçbir komutan askerine Miniğim demezdi. Fakat o bana demişti.

"Biz neyiz?" diye ani bir soru firar etti dudaklarımdan. Sorum kulaklarıma ulaştığı anda dilimi ısırdım. Ne pervasızca bir soruydu bu ama?! Değildi hatta. Ben Boncuk değildim. Karşımdaki adamla aramda adı konulamaz bir ilişkinin hayat bulmasına izin vermezdim. Ona da izin verdirtmezdim ama dinleyen kimdi!

Bakışları dudaklarıma kaydı. Dudaklarını dili vasıtasıyla ıslattı ve bakışları orada durmaya devam ederken, "Sence?" diye sordu. Soruma soruyla cevap vermesi sinirlerimi zıplatırken sert bir soluk vermeme neden oldu. Ben gayet ciddi bir soru sormuştum. Cevap vermesinin de çok zor olacağını sanmıyordum açıkçası.

"Soruyu ilk ben sordum!" dedim sert bir biçimde. Hemen ardından ise ekledim. "Komutanım." Bakışları hızla gözlerime kaydı. Şaşırmış mıydı? Şaşırtacak bir şey değildi, aramızdaki adı konulmamış olan ilişki komutanım olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Tabii komutanım olduğu da aramızda bir ilişki olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Dudaklarını birbirine bastırdı. "Komutan-asker?" dediğinde sabırla bir soru daha sordum.

"Sadece mi?"

"Daha fazlası mı?" diye sorduğunda içimde anlamsız bir sinir yüklendi. Eğer öyle bir özellik olsaydı burnumdan ateşler çıkardı. Yine de dıştan sakin kalmaya çalıştım. Demek ona göre sadece komutan ve emir verdiği asker miydik? Böyle mi düşünüyordu gerçekten? Ah, ne bekliyordum ki ben zeten, biz ona göre sadece vakit geçirmiştik. Tüm iltifatları, bakışları ve ilgili tavırları öylesineydi. Lanet olsun!

"Değil." dedim sakin bir tavırla ve ayaklandım. Gözlerimin dolmaması için dişlerimi birbirine bastırıyordum. Burada tek olsam yere çöker ve omuzlarım sarsıla sarsıla ağlardım.

"İzninizle." dedim ve izin vermesini beklemeden dinlenmek adına benim ve Boncuk'un kaldığı çadıra doğru ilerledim. Çok sinirim bozulmuş ve gözlerim dolmuştu. Kalbimi kırmıştı adi adam!

***
Derin nefesler eşliğinde birkaç adım daha attım ve arkamda olan grubuma işaret vererek bir kum tepeceiğinin arkasına gizlendik. Görünmemeyi garantiye almak adına dizimi hafiften kırarken benimle aynı anda gruptaki herkesin aynısını yaptığına emindim.

Beş gündür radar sistemleriyle uğraşıyorduk ve tam olarak içine sızmayı başarabilmiştik. Tam beş gündür hiç kimse gözünü dahi kırpmadan, işini en iyi ve sorun çıkartmayacak şekilde yapmak için uğraşıyordu. Bu günlerin sonunda ise hazırlanmış ve radar sistemleriyle birlikte yerini tespit ettiğimiz tesisin dibine kadar gelmiştik.

Çok fazla önlemimiz vardı. Tesise en başarılı ve kolay şekilde sızmak için üç gruba ayrılmış ve çıkabilecek herhangi bir pürüz sonucunda o pürüzü en basit şekilde yok etmek için gruplara birer tane de başkan seçmiştik. İçinde bulunduğum grubunda başkanı bendim.
İlk başta strese girmiş fakat Boncuk'un da desteğiyle üzerimde ki stresi neredeyse tamamen atmıştım. Allah'a şükürler olsun ki Boncuk'la aynı gruptaydık. Bu görevdeki en büyük şansım.

Şu anda üç grup bu koca ve en iyi güvenlik sistemine sahip tesisin üç bir yanını kuşatmıştık. Şu anda burada bulunan ve çadırda bizim talimatlarımızla radarları geçici olarak açıp kapatacak askerlerde bu tesisin her ayrıntısını biliyorduk. Tabii ki bu sadece beş gün sürmemişti çünkü tesisin yerinin belli olmamasına rağmen içerisiyle ilgili bilgilerimiz vardı. Bu bilgileri biz bulmamıştık. Görev bize teslim edilirken bu da resmen hediye olarak verilmişti.

Benim grubumun sorunsuz bir şekilde ve herhangi bir sorun sonucunda izleyeceği yok belliydi. Diğerlerinin ki de belliydi tabii ki.

Elimdeki silahın emniyetini kapattım. Her an her şey olabilirdi. Şu saniyeden sonra ölüm dahil her şeye, sonuna kadar hazır olmamız gerekiyordu.

"Grup no:2," diyerek kendi grubuma kulaklıktan fısıldadım. Arkamdalardı ama fısıldamalarımı duyabileceklerini sanmıyordum. "Emniyetleri kapatın, her an her şey olabilir." dedim en soğuk tavrımla. Daha önce de belirli gruplarda başkan olmuştum ama şu anda omuzlarımdaki sorumluluk daha fazlaymış gibi hissediyordum.

Herkesin emniyetlerini aynı anda kapatmasıyla kulaklarımı o ses doldurdu.

Buradan çıkıp tesise sızmak için görev komutanı Pusu Komutan'dan işaret ya da bir komut bekliyorduk. İnşaAllah bugün alacaktık şu komutu.

Bir dakika ya, ben komutana mı hayıflandım? Ah, hak ediyordu odun!

Evet, o gün kalbimi kırdığından beri benimle konuşmamıştı. Ya da konuşamamıştı çünkü onunla görev harici konuşmamaya ve aynı ortamda bulunmamaya büyük bir çaba sarf etmiştim. Ama yine de istese beni bir kenara çeker ve tavrımın sebebini sorabilirdi. Hah, gerçi ona göre bizim aramızdaki ilişki komutan-askerden daha fazla değildi, değil mi?

Yine sinirlenmiştim zalimin oğlu yüzünden. Lanet olsun, görev esnasında görevi etkileyecek her şeyden kurtulmam gerekiyordu. Sert bir nefes verdim. Gözlerimi birkaç saniye yumdum ve onu aklımdan belli bir süreliğine atarak omuzlarımı diktim.

Tesise giriş yapma zamanımız gelmişti. Tesisin bir ön ve bir arka kapısı vardı. Her birinde beş bekçi duruyordu. Bundan ziyade bizim beş gün içerisinde bulduğumuz bir gizli geçit vardı. Gizli geçidin önünde sadece bir bekçi duruyordu zaten onlara göre daha fazlasına lüzum yoktu. Kendilerince yerini bulmanın ve şifresini kırmanın imkansız olduğu bir gizli geçit yapmışlardı. Fakat biz bulmuş ve yüksek teknolojileriyle şifresini kırmaları adına Vega Kara Üssüne göndermiştik. Üsteki yüksek donanımlı hackerlerin ise geçidin şifresini kırmaları sadece on iki saatlerini almıştı.

Kulağımda çalan sesle Pusu'nun grubuyla geçitten geçtiğini anladım. İki numaralı grup olarak şu anda sıra bizdeydi ve soğuk kanlı olmam gerekiyordu. Şu anda öyle miydim? Evet.

"Grup No:2!" diye kendi grubuma seslendim. "Sıra bizde. Yolu biliyorsunuz ama beni takip edin, geçitten en son ben geçeceğim. Hazır olun!" dedim silahımı elimle daha iyi kavrayarak. Sonra hemen ekledim. "Susturucularınız takılı, değil mi?" diye sordum emin olmak isteyerek.

Herkesten onaylayan sesler geldiğinde ciğerlerimi derin bir nefesle doldurdum ve kum zeminin üzerinde hiç ses çıkarmadan yürümeye başladık. Hızlıydık, ama en küçük bir olayda bile kendimizi koruyabilecek kadar. Yavaştık, ama en kısa sürede geçide yetişebilecek kadar.

Geçide yetiştiğimizde kapının etrafındaki kanları süzdüm. Ellerine sağlık Pusu Komutanın grubu teröristin işini halletmiş olmalıydı.

Arkamdan gelen grupla geçişe ilerledim. Şifreyi girmek için dizlerimi kırarak yere eğildim ve silahımı sol elime aldım.

O anda grubum beni korumak için etrafımda halka şeklini aldı. İstifimi bozmadan ezberlediğim şifreyi girmeye başladım. Zaten bizden önce Pusu Komutanın grubu girdiği için geçidin üzerindeki kum ve taşlar kaldırılmıştı. Yani bize sadece şifreyi girmek ve kapağı açmak kalmıştı.

**Gz!9r{L0AxT#qM7&bV3zWs1wNp

Onay sesi hepimizin kulaklarını doldururken sert bir nefes verdim. Şifrenin doğruluğundan sonuna kadar emindim ama gerginliğin o anda tüm vücudumu ele geçirmesi normaldi. Sonuçta yapacağım en küçük bir sembol hatası tüm grubumun hayatına ve görevin başarısızlığına neden olurdu.

"Oh!" dedi arkamdan biri. Daha fazla oyalanmadan yuvarlak kapının üstündeki zincire asıldım ve ayaklandım. Çok ağırdı. Tahminimce yaklaşık 100 kg vardı ve beni zorluyordu. Zincire daha sert asıldım ve nefesimi tutarak kendime doğru çektim. Arkamdan erkek askerlerin onlara bırakmamı söyleyen mırıltıları geliyordu ama umursamadım. Dişlerimi sıkarak hareket eden kapıyı daha sert çektim ve kapı açıldı.

İlk önce diğerlerinin geçmesini bekledim ve hemen sonra etrafımı dürbünümle kolaçan ederek içeri atladım ve ayağımı ip merdivene takarak bir elimle tavandan destek alıp, diğer elimle geçiş kapısının halkasını kavradım. Yapabilirdim. Yine bana doğru çektim ama açışımın aksine hiç zorlanmadan kapıyı kapattım.

İçerisi zifiri karanlıktı. Kaskımın ışığını açtığımda tüm grup aynı şeyi yaptı. "Durun!" diye fısıldadım kulaklıktan kendi grubuma. Etrafa göz attım. İçeride birkaç kırık masa, deney tüpleri ve değişik aletler dışında hiçbir şey yoktu ve aynı zamanda küften mi bilinmez leş kokuyordu.

Buranın temiz olduğunu tespit ettiğimde grubun en önüne geçerek kapının önüne tünedim. Şu anda amacımız içeridekileri üç bir yandan kuşatarak bize görselleri verilen tesisin iki kurucusunu ele geçirmek ve geri kalan herkesi etkisiz hâle getirmek. Zaten geriye tek bir şey kalıyordu, o da bu tesisi ve kurucularını Vega Kara Üssüne teslim etmek. Zaten onlarda gerekli yerlere onları gönderecek ve bize yapacak başka hiçbir şey kalmayacaktı.

Şu anda biz -2. Kattaydık ve zemin kata kadar buralarda bekçiler dışında kimsenin olacağını sanmıyorduk. Zaten Pusu Komutanın grubu zemin katta katın tam ortasında bulunan masanın Güneybatısında bir yerde olacak, Grup No:3 masanın Kuzeybatısında bir bölgede olacak, biz ise masanın tam olarak batısında, yani giris kapısının tam karşısındaki yerde olacaktık.

Kulaklığıma dokunarak Grup No:3'e seslendim: "Girişi yapabilirsiniz!" dedim sessizce ama yine de bu boş odada sesim yankılandı. Grup başkanının onaylayan sesi kulaklarımı doldurduğunda sert bir nefes vererek odadan dışarı çıktım ve uzun ince koridorda ilerlemeye başladım. Sessiz adımlarımızla koridorun iki kola ayrıldığı yere geldiğimizde şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. Benim bu iki koldan haberim yoktu.

"Hassiktir!" diye mırıldandım kulaklığımın açık olduğunu unutarak. Diğerlerinin kıkırdamalarını duyarken Pusu Komutan sert sesiyle ben uyardı. "Kendine gel, Teğmen. Eğer iki kola ayrılan yerdeyseniz sağdakine gidin. O -1. Katın merdivenine çıkıyor." Utançtan yüzüm kızardı ama bunu ses tonuma yansıtmadım.

"Emredersiniz komutanım!" dedim bağırmadan.

"Sana güveniyorum." dediği şeye mi kızarayım yoksa bunu herkesin duymuş olmasına mı? Her ikisine de kızardım ama belli etmedim. "EyvAllah."

Daha fazla oyalanmadan sağ tarafa yöneldim ve dört - beş adım sonra önümüze çıkan şeyle duraksamak zorunda kaldık. Yerde sere serpe yatan bir erkek cesedi vardı ve bunu kimin yaptığını düşünme gereği duymuyordum.

Cesedin üstünden atlayarak ilerlemeye devam ettiğimde grubumda arkamdan geliyordu. "Arkamızı kontrol edin." diye grubuma komut verdiğimde merdivene yetişmiştik bile. Derin bir nefes aldım. Koridorda ilerlediğimizin aksine daha yavaş adımlarla ve her tarafı kontrol ederek sarmal merdivenlerden çıkmaya başladık. Eminim ki bizi çıkacağımız katta daha çok şey bekliyordu.

Yukarı kata çıktığım anda merdivenlerden ayrılmadan duraksadım. İki kişi görmüştüm ve ikisinin de üstünde doktor üniforması vardı. Sanırım ikisi de burada çalışan profesör ya da doktordu. Konuştukları dile kulak verdim, İngilizce konuşuyorlardı ve sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Buraya geldikleri anda onları öldüremezdim. "Pusu Komutanım, bize doğru iki doktor geliyor, ne yapmalıyım?" diye sordum dişlerimin arasından fısıldayarak.

Sorumun yanıt bulması çok sürmedi. "İkisinide etkisiz hâle getir ama öldürme ve -2. kata götür."

"Emredersiniz!" Arkamdaki askerime dönerek, "Geldikleri anda sağdakini ben, soldakini sen bayılt." diye emir verdim.

Geldikleri anda çevik bir hareketle kadın doktoru tuttum ve kafasına silahımın arkasıyla vurdum. Şaşırmalarına ve ses çıkarmalarına vakitleri bile kalmamıştı. Gruptan iki asker doktorları götürdü ve hızla geri geldi. O süre zarfında bir sorun yaşamamıştık ve tahmin ettiğimin aksine burada o kadar fazla kişi yoktu. Zaten burada çalışan teröristlerin çoğunun uyku saatine denk getirmiştik yani etrafta fazla kişi yoktu. Yine de önümüze birileri çıktı ama onları etkisiz hâle getirmek bizim için çok zor olmamıştı.

Zemin kata çıkarken asıl meselenin şu anda başladığının çok net farkındaydım. Şu anda grubumu yerimize bırakacak ve tesisin en üst katında kalan ve bu tesisin kurucusu olan iki teröristin inine gidecektim. Daha doğrusu gidecektik. Ben ve Pusu. Aslında üç grubun başkanı olarak gitmeyi planlıyorduk ancak burada çatışan askerlerin başında da komut vermesi gereken biri olması gerekiyordu bu yüzden Grup No:3'ün başkanı olan Avcı burada kalmayı teklif etmişti.

Zemin katta bizim olmamız gereken yere geldim ve grubuma son kez bakarak gülümsedim. "Allah yar ve yardımcınız olsun." dedim. Daha fazla oyalanmadım ve en yakın merdivene hızlı ve dikkatli adımlarla ilerlemeye başladım. Üst katta Pusu Komutanla buluşacak ve sonra tesisin en üst katına, sekizinci kata çıkacaktık.

Merdivenleri çıktıkça nefes alışverişim hızlandı ve karnımda kasılmalar hissettim. Aldırmamaya çalışarak merdivenlerde önüme çıkan bir teröristi alnının çatından vurdum ve kimsenin görmesini istemediğim için hiç zorlanmadan bu sıska şeyi merdiven boşluğuna attım. Zaten zemin parkeydi kafatasının parçalanacağını düşünmüyorum.

Birinci kata yetiştiğimde etrafı kontrol ettim ve yavaş adımlarla, duvarın dibinden ilerleyerek buluşma noktasına yetiştim. Yetiştiğim anda beni bir ölüm vakası karşıladı ama şaşırmadım. Şu anda tam olarak asansörle duvar arasında kalan bir boşluktayık ve gece saatinin etkisi de olarak burası çok tenhaydı.

Pusu, kafasını kırdığı teröristin leşini yere düz bir şekilde bırakırken kolumdan tuttu ve beni çevik bir hareketle buradan çıkardı. Daha ben ne olduğunu anlayamadan beni bir laboratuvara geçirdi ve sessizce kapıyı örttü. Ben ağzımı açmadan başka, boğuk bir ses kulaklarımı doldurdu.

"Lanet olsun," dedi biri İngilizce konuşarak. "Jack! Ne oldu sana? Tanrım!" Pusu'nun taktığı maskesinin kenarı gerildi. Gülüyordu ve o güldüğü için bile gelebilirdim. Haklı bir tribin içinde olduğum için kendimi tutmaya çalıştım ama olmadı. Ağzımdan istemsiz bir kıkırtı kaçtı. Hemen arkamı ona döndüm ve sesli bir biçimde boğazımı temizledim.

Kendisinden de genizden gelen bir erkeksi kıkırtı duyuldu ve sanırım o da benim gülmeme gülüyordu.

Kısa süre içerisinde sesler kesildiğinde kulaklığıma dokundum ve herkese hitaben, "Sorun çıkmadıkça dikkat çekecek hiçbir şey yapmayın ve bizden biri komut verene kadar sakın hareket etmeyin." dedim sert ses tonumla.

Onaylayan sesler kulağımı doldurduğunda ağırca kapıyı açtım ve başımı dışarı çıkararak etrafı kolaçan ettim. Temiz olduğuna karar verdiğimde arkamda duran adama seslendim. "Temiz, komutanım,"

Kolumdan ani bir şekilde tutarak kenara çekti ve bırakmadan dışarı çıkıp beni de kendisiyle beraber çıkardı. Ellerinin üzerimde olması içimin garip duygulara barınak olmasına neden oluyordu. Sanki bir elektrik dalgası bana dokunduğu yerden kalbime ışık hızında gidiyor gibi hissediyordum.

Kolumu elinden sert bir şekilde çekerek kurtardım ve ardından hayalet adımlarla ilerlemeye koyuldum. Fazlasıyla yavaş ilerliyorduk ve aynı anda her tarafı kolaçan ediyorduk.

Sorunsuz bir şekilde merdivenlere yetiştiğimizde sert bir nefes verdim ve arkamı döndüm, gözlerimdeki kararlılıkla ona baktım. Bu görevi alnımızın akıyla halledecektik. Buna inanıyordum.

Devam ettiğimde birkaç pürüz dışında sorunlarla karşılaşmadan son kata çıktık. Biz yukarı çıktıkça güvenlikler artıyordu ama ayakta olan çok az doktorla tanışmıştık. Çünkü tahminimce gece 2 sularındaydık. En üst kata yetiştiğimizde, merdivenlerden ayrılmadan önce beni arkasına aldı ve yavaş adımlarla merdivenlerden ayrıldık. Biz daha bir adım bile atmadan önümüze bir bekçi çıktı ve bekçi ağzını bile açamadan Pusu susturucusuyla onu etkisiz hâle getirdi.

Bu leşini bize ayak bağı olmaması için onu kaldırdığı gibi merdiven boşluğuna attı.

Öğkk! Ben yaptığımda mide bulandırıcı gelmemişti.

Umursamamaya çalışarak merdivenlerden ayrıldık. Şu anda onlar bizi görmüyordu ama ikilinin odalarının önünde çok fazla bekçi terörist vardı. Odalar yan yana olduğu için rahatlıkla saydım onları. Toplamda sekiz kişilerdi.

Ve ne yazık ki biz sekize iki karşı karşıya olacaktık.

"Üç senin, beş benim." dediğinde kaşlarımı çattım ve dişlerimin arasından tısladım. "Burada keskin nişancı olan benim. Hadi neyse, içinizde kalmasın eşit bölüşelim." İşgüzar bir tavırla söylediklerim gözlerinin şokla aralanmasına neden oldu.

Kollarını savuşturdu. "Hepsi senin." dedi tek kaşını havalandırarak. "Hay hay."

Önümdeki kolana tünedim. Şu anda tabancamla işlerini daha kolay bitirirdim çünkü benim canım keskin nişancı silahımı kullanmam bu yakın mesafede zorlayıcı olurdu. Bu yüzden silahımı boynuma astım ve oyalanmadan dizimdeki cepten tabancamı çıkardığım gibi en sondakinin alnına nişan aldım.

Seni seçtim, Pikachu!

Tetiği çekerek hiç oyalanmadan bir diğerine geçtim ve onun da işini bitirdim. Olayı çaktıklarında geriye iki kişi kalmışlardı. Bana nişan aldıklarını hissettiğim anda kolunun arkasına kaydım. Tekrar nişan aldıklarında etrafa savuşmaya başlamışlardı ama korunmak için kenara kaçan bir tanesinin daha işini bitirdim.

Çok uzun sürmedi. Hepsini etkisiz hâle getirmek sadece bir dakikamı almıştı ama Pusu bizimkilere haber vermiş olmalı ki kıyamet kopmaya başlamıştı. Eminimki alt kattaki teröristlerden birçoğu buraya gelmeye çalışıyordu ama ben odalara doğru ilerlerken Pusu da arkamızı kolluyordu. Daha bir kişi bile yanımıza yaklaşamamıştı sağ olsun.

Kulağımın dibinden bir kurşun geçerken daha hızlı koştum ve bağırdım. "Sağ oda bende, sol oda sende!" diye bağırdım sert sesimle.

Bir yandan kendimi korumaya çalışıyor bit yandan da hızlı adımlarla sağdaki odaya ilerliyordum. O kadar çok kişi buraya gelmişti ki Pusu, bu kata gelmesi için birkaç kişi çağırmıştı. Her geçen saniye işimiz zorlaşıyordu ve kıyamet kopuyordu.

Barut kokusu her tarafı sarıp sarmalamış, kurşun sesleri duvarlarda yankılanıyordu. Birileri bağırıyor, talimatlar veriyor ve bu çatışmanın ortasında bazıları geberiyordu. Odaya ilerledikçe kalbim sıkıştı ve görev boyunca kendini göstermeyen kötü bir his içimi kapladı. Umursamamaya çalışarak kapı koluna yetiştim ama kalbim sıkıştı.

Kendimi toparladım ve sert bir şekilde kapıyı açarak kenara çekildim. İçeri adım attığım anda kulağımın dibinden bir kurşun geçti. Kafamı kaydıramasaydım ölüyordum. Hızla bir adım attım ve adam silahını bana doğrultamadan eline bir tekme attım. Sendelediğinde kendine gelemeden yumruğumu yüzüne geçirdim. Hızımı alamadım ve daha sert bir şekilde özel bölgesine dizimi geçirdim.

Adam bana karşılık bile verememişti çünkü fazlasıyla hızlıydım. Kükreme gibi bir ses duyduğumda kulaklarım uğuldadı ve sadece bir saniyeliğine duraksadım ama yüzümde bir yumruk hissettim. Karnıma bir tekme attığında ve müthiş bir acı beni sarmaladığında kendime geldim ona silahımın arkasıyla vurdum. Terörist sert bir şekilde yere düştüğünde bayıldığından emin oldum ve dizimin üzerine çöktüm.

Sert bir nefes verdikten sonra kim olduğunu teyit etmek için hızla yüzündeki maskeyi sıyırdım.

Nefesim kesildi. Ne görmeyi istiyordum ya da bekliyordum bilmiyorum ama gözlerimin gördüklerinin bir kabustan ibaret olması için her şeyi yapardım. Başıma sert bir ağrı indi, nefes alamadım ve o anda sadece ölmeyi diledim. Eğer ölürsem, belki de gördüklerimden kurtulurdum.

"Baba?"

Dudaklarımdan dökülen tek bir kelime kalbime hançer sapladı. Şu anda sadece ölmek istiyordum ve bunu yapmak için geç değildi. Ölmek istiyordum! Allah'ım yalvarıyorum al canımı ben bu kadarını kaldıramazdım. Yarab, al canımı ben o kadar güçlü değildim.

"İZ?!" Pusu...
________________

~Bölüm Sonu~