33. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗3.0🔗
- Baylar, bayanlar, kaydıraktan kayanlar! SELAMLAR!
- Yeni gelmedik, geri geldik diyerekten sezon finali sonrası ilk bölümü yayınlamış bulunmaktayım. Kaç kişiyiz bilmiyorum ama hepinizi çoooook özledim!
Okurken satır arası yorumlarınızı eksik etmeyin canlarım. Bu arada gittikçe azalan beğeni sayılarınıza üzülmeden edemiyorum.
İYİ OKUMALAR..!
_______________________
|Ayçıl Büke Karahanlı|
Hayatım boyunca en küçük şeylerden bile acı çektiğimi sanırdım.
Sonra büyüdüm, asker oldum. Artık o kadar da takmmıyordum acıyı. Bedenim düşmanın kurşunlarıyla kevgire dönmüş olsa bile ağzımı açıp tek kelime etmedim hiçbir zaman. Vücuduma giren kurşunun acıttığı bedenimdi çünkü, fizksel bir acıydı. Kalbim değildi.
İlk defa kalbimin acıdığını babamı o tesiste gördüğümde hissetmiştim. Babam öldüğünde hissetmediğim acıyı, vatan haini olduğunu öğrendiğimde hissetmiştim. Öyle bir acıydı ki, ağız dolusu kan kustuğumu hatırlıyorum. Beni sadece birkaç saatte yıkmıştı. Lakin kendime gelmem pekte uzun sürmemişti. Çünkü bunun da geçeceğini ve ayağa kalkmazsam her şeyin daha da kötü olacağını biliyordum.
Fakat şu anda kalbimde öyle bir acı vardı ki, saniyeler geçtikçe şiddeti artıyordu. Öyle ki önünde durduğum ameliyathaneden her hemşire çıktığında elim kalbime gidiyor, sıvazlamadan edemiyordum. Kötü bir haber gelecek korkusuyla ölüp ölüp diriliyordum her an.
Yıllar sonra ilk defa gerçekten korktuğumu hissediyordum. Ben Delta Teğmen İz'dim. Hiçbir şeyden korkmazdım. Ne bedenime saplanacak olan bıçaktan, ne de şakağıma çekilecek olan tetikten korkardım.
Fakat şu anda ölümüne korkuyordum. Sevdiğim adama bir şey olma ihtimali bile beni öldürüyordu. Ciğerlerime dolan soluk, zehir olup kanıma karışıyordu sanki. Ameliyathaneden on dakikada bir çıkan hemşirelerin, "Ameliyat devam ediyor. Durumu hâlâ kritik. Bizi meşgul etmezseniz işimizi yapacağız." demeleri beni yıkıyordu. Dudaklarından dökülen her kelime hançer olup kalbime saplanıyordu.
Görüş açıma düşen su şişesiyle bakışlarım başımda dikilen kişiye kaydı. Vera darmadağın ev haliyle karşımda duruyordu. Komutanının durumunun kritik olduğunu öğrendiğinde üzerini bile değiştirmeden hastaneye gelmiş olmalıydı.
"İç." dedi sadece. Başımla onu reddettim ve dibine çöktüğüm duvara daha fazla sindim. Kendimi berbat ötesi hissediyordum ve iyi bir haber almadan boğazımdan bir şey geçmesinin imkanı yoktu. "Saatlerdir tek yudum su içmedin, bayılmak mı istiyorsun?" Bayılma ihtimalimin olmadığını o da en az benim kadar iyi biliyordu ama içmem için ikna etmeye çalışıyordu işte.
"Bayılmam." dedim onu reddederek.
Bir ses duyulduğunda herkesin gözü aynı anda sesin sahibine kaydı. Koridorda koşar adımlarla bize gelen kız buraya yetiştiği anda tekrar bağırdı. "Abi!"
Abi mi?
Pusu'nun bir kız kardeşi vardı, değil mi?
Bu o kız mıydı?
Gözlerinden akan yaşlarla ameliyathane kapısının önüne geldiğinde canhıraş bir şekilde bağırmaya başladı. "Abi!" Gözümden bir damla yaş aktı. Gidip ona moral vermek isterdim ama yapamadım. Ayağa bile kalkamadım.
Taylan kızın yanına giderek onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama beyhude. Kızın gözü hiç kimseyi görmüyordu ve sanki abisi uyanacakmış gibi bağırıyordu. "Abi!" Bir hıçkırık koptu boğazımdan. Gözümden akan bir damla yaş, bir diğerini takip etti. Kalbimin pompaladığı kan zehirmiş gibi vücuduma karıştı.
Lakin saatlerce içeriden sevdiğim adam çıkmadı.
Dördüncü saati devirdiğimiz zaman artık kız kardeşi de ağlamıyordu. Gözünde akacak yaş kalmadı demek daha doğru olurdu gerçi. Elim acıyan kalbime giderken sıvazlamadan edemedim. Kalbim çok acıyordu.
Peşi sıra duyulan adım sesleriyle sindiğim duvardan destek alarak ayaklandım. Saatlerdir kıpırdamadan oturduğum için sendelerken gözüm ameliyathaneden çıkan iki doktora kaydı. İçimden dualar ederken, hızlanan kalbim eşliğinde koşar adımlarla doktorların yanında bittik hepimiz.
Biri baygın gibi yürüyerek yanımızdan geçip giderken, diğeri de çökmüş omuzlarıyla açıklama yapmaya başladı.
"Kurşun pankreasa girdiği için iç kanamaya neden olmuş. İç kanamayı durdurmak bizim için zor oldu. Şükür ediyoruz ki kurşun pankreası sadece delip geçmiş. Yani bağırsak, büyük damarlar ya da safra yolları zarar görmediği için çok şanslıyız. Yani bu en iyi ihtimal. Pankreası dikmiş olsak da hayati riski hâlâ devam ediyor. Hastayı yoğun bakımda tutmaya devam edeceğiz. Önümüzdeki bir hafta hastanın yaşamını belirleyecek. Elimizden şu saatten sonra sadece beklemek gelir," Söyledikleri beni kahretmeye yetmişti.
"A-abim yaşayacak mı?" diye sordu kız gözleri dolu dolu.
"Size net bir şey söyleyemem. Önümüzdeki günler çok kritik ve her şeyi onlar belirleyecek. Geçmiş olsun." Dizlerim boşalırken kendimi mermer zeminde, dizlerimin üzerinde kapaklanmış buldum. Çıkan sesi duydum ama acıyı hissedemiyordum.
Önüme atlamıştı.
Neden atlamıştı ki?
Keşke o kurşunun girdiği beden benimki olsaydı. Eminim ki çok daha az acı çekerdim. Çok daha az canım acırdı.
Yanağıma bir damla daha yaşın süzülmesine izin verdim ve ameliyathaneden sedyeyle çıkan bedenle o tarafa yöneldim.
"Pusu..."
"Abi..."
Aynı anda dökülmüştü dudaklarımızdan bunlar. Pusu'nun yüzü bembeyazdı. Sanki yüzündeki tüm kan çekilmiş gibiydi. Dudaklarım titredi. Hemşireler ve doktorlar sedyeyle bilinci kapalı olan Pusu'yu götürürken ben yerimde dizlerimin üzerine bir daha kapaklandım. Bu, bugün ikinci defa oluyordu ve yine acıyı hissedemiyordum.
Bir eli kendi kolumda hissettiğimde bakışlarım elin sahibine kaydı. Üsteğmen Ateş, yani Üsteğmen Altay Tuna bana destek olmak istercesine bakıyordu. Sanki benim Pusu'yu sevdiğimi biliyor gibiydi. Belki de biliyordu.
"Kendine gel, sen bir askersin. Bu şekilde kendini bırakamazsın." Onun da desteğiyle ayaklanarak arkamı döndüm. Daha fazla burada durabileceğimi sanmıyordum.
Göğsüm kanıyordu ve resmen tüm algılarım kapanmıştı. Canım çok acıyordu lakin bu fiziksel bir acı değildi.
Son zamanlarda bir gerçek öğrenmiştim.
Fiziksel bir acı insanı, psikolojik bir acı kadar acıtmıyordu. Acıyordum, tek kelimeyle acıyordum.
"Ayçıl!" Kendi ismimi duyduğum telaş içerisindeki sesle birlikte ilerlemeye başlayan ayaklarım duraksadı. Gözlerim birkaç saniyeliğine kapanırken içli bir nefes verdim. Bu sesin sahibine bugün tanımıştım.
Enisa.
Arkamı dönmek, istediğim son şey bile değildi. Yıkılmış olan Pusu'nun kız kardeşini görmek acımı ve öfkemi körüklerdi. Üç yerinden vurduğum ve hayati bir tehlikesi olmadığından emin olduğum Suikastçıyı öldürmemek için kendimi telkin etmeye çalışırken, acı çeken sevdiğim adamın kız kardeşini görmek kayışları bırakmama neden olabilirdi.
Kendime hakim olmak için büyük bir çaba sarf ederken ona döndüm. Yıkılmış gibiydi. Tüm ailesini kaybetmenin eşiğinde olan küçük bir kız çocuğunu andırıyordu bu hali. Ruhundaki teselli arzusunu bakışları sayesinde soluyordum. Yalnızdı. Burada hiçbir yakını yoktu. Teselliye, belki de avutulmaya ihtiyacı vardı ve bunu abisinin sevdiği kadında arıyor gibiydi.
Geri çevrilecek gibi değildi çünkü bakışlarındaki masumiyet, küçük bir kız çocuğunkini andırıyordu ve buradan çekip gitmemi imkansız kılıyordu. Kızı doğru dürüst tanımıyordum. Daha önce de görmemiştim ama abisininki gibi olan kahvenin en koyu tonuna sahip olan gözleri, içimde bir yerlere dokunuyordu. Çelimsiz kolları boşlukta duruyordu ancak istediği şeyin birine sarılmak olduğunu hissediyordum.
Daha fazla oyalanmadan birkaç adımda yanında bittim ve zayıf olan bedenini kollarım arasına aldım. Bir çift zayıf kolu belimde hissettiğimde benim de ihtiyacım olan teselliyi onun kulağına tek tek fısıldadım.
"Geçecek," diye teselli ettim tanımadığım bu kızı. "Abin iyileşecek ve sen kendi canınk bu kadar yaktığın için de sana kızacak." İyileşecek miydi ben bile bilmiyordum. Bir tahmin bile yürütemiyordum üstelik. Mahvolmanın eşiğindeydim.
İncilerini usulca omzuma akıtırken geri çekilmedim. Dakikalarca, hıçkırıkları kendini iç çekişlere bırakıp, gözyaşları tükenene kadar çekilmedim. Sanki geldiğinden beri ağlamıyormuş gibi bir o kadar da omzumda ağladı Pusu'nun tek kardeşi, Enisa.
Sanki yıllardır bu sarılmaya ihtiyacı vardı. Bir omuz arıyordu yaslanmak için. Pusu bir ara annesini ergenlik yıllarında kaybettiğinden bahsetmişti. O zamanlarda da Enisa'nın çocuk, hatta bir bebek olduğunu tahmin etmek zor değildi. Annesiz büyümüş bir kızdı ve belki de şu anda istediği şey annesinin omzunda ağlamaktı.
Biz geri çekilirken dolu dolu gözleriyle bana minnetle bakıyordu. Sırf ona sarıldığım için bile bana minnet duymuştu, art arda yaşadığım duyguların üzerine bir diğeri daha eklendi. Enisa'ya üzülmeden edemiyordum.
Onu kolundan tutup daha önce geldiğim bu hastanenin lavabosuna doğru ilerletirken sessiz iç çekişlerini hâlâ işitebiliyordum.
Umarım en yakın zamanda uyanırsın, Kuntay Pusu Tunga. Sadece ben değil, kız kardeşinde en az benim kadar derbeder. Uyan... Uyan ve bizi iyi olduğunu söyleyerek teselli et. İkimizinde senin iyi olmana her şeyden çok ihtiyacımız var.
***
Günler su misali akıp giderken ben kendimi toparlamak için bir şeylere tutunmaya çalışıyordum. Kalbimde bir ağırlık, acı vardı. Ve biliyorum; Pusu gözlerini açmadan ne kalbimdeki ağırlık azalacak, ne de acı eksilecekti. Tek şifası Pusu'nun gözlerini açmasıydı.
Şu anda her şeyden çok istiyorum uyanmasını, her şeyden çok ihtiyacımız var. Enisa'nın da benden farkı yoktu. Dağılmış, yıkılmıştı. Abisi uyanmadığı her an daha da bitap düşüyordu. Daha da artıyordu bakışlarındaki hüzün ve yalnızlık. Yalnızdı, hayatında abisi dışında bir akrabası var mıydı onu bile bilmiyorum ama şu akıp giden günlerde Pusu için Üsteki askerlerden bazıları dışında tek bir kişi dahi gelmemişti.
Bu kadar mı yalnızsın, Sevdiğim?
Öyleyse uyan, ben aynı zamanda kimsesizliğine kimse olmak için varım.
"Ayçıl abla," Başımı kaldırarak yanıma oturan kıza baktım. Üstü başı dağılmış, göz altları morarmış, gözlerinin akı kanlanmıştı. Günlerdir bu sandalyelerde uyuklamak dışında o da benim gibi neredeyse hiç uyumamıştı. Bayık bakışları günlerdir dolu doluydu. Bana fark ettirmemeye çalışsada ne zaman yanından gitsem boş bulduğu anda incilerini akıtıyordu.
"Efendim," dedim içime kaçan sesimle. Ben, ben değildim şu sıralar. Güçlü değildim en başında. Elimi kaldırmaya bile mecalim yoktu. Sevdiğimin yaşam savaşı vermesi beni her an güçten düşürüyordu. Kendi kendime ağır gelmeye başlamıştım; konuşmak, yemek yemek ve yürümek gibi hayati aktiviteler bile gözümde büyümüştü.
"Ben büfeye iniyorum kendime ve Turan amcaya kahve alacağım, sende ister misin?" Başımla onu reddederek arkasından gitmesini izledim. Turan amca diye bahsettiği kişi Yarbay Turan Ali'ydi. Pusu vurulduğunda şehir dışında olduğu için buraya yoğun bakıma alındıktan sonra gelebilmişti. O günden beride çok önemli bir şey olmadıkça o da ben ve Enisa gibi bu yoğun bakım ünitesinin önünden hiç ayrılmamıştı. Elimizden burada beklemek dışında da hiçbir şey gelmiyordu zaten.
Saatler sonra yeniden boğuluyor gibi hissetmeye başladığımda kendimi Pusu'nun doktorunun odasının önünde buldum. Benim en acilinden onu görmem gerekiyordu. Görmezsem içimdeki bu histen kurtulabileceğimi sanmıyordum. Gözlerini göremezsem bile, onu görmeye çok ihtiyacım vardı.
Doktordan zar zor beş dakika görmek adına izin aldıktan sonra bir hemşirenin yardımıyla yoğun bakıma girmek için hazırlandım ve yine aynı hemşirenin yönlendirmesiyle yoğun bakımdan içeri girdim. Yoğun bakıma daha önce de girmiştim. Çok büyüktü ve hasta yataklarının arasına birer beyaz perde çekilmişti.
Gözlerim direkt Pusu'nun yatağını bulurken kalbimin hızlandığını hissettim. Bu adamın bilinci kapalı halini bile görmek kalbimin atış hızını arttırıyordu.
Tam yanına ilerlemeye başlarken bir şey fark ettim. Birkaç gün önce geldiğimde boş olan Pusu'nun yatağının sağındaki yatak şu anda küçük, cılız bir kız çocuğunun yatağı haline gelmişti. İçim acımadan edemedim. Bu küçücük beden şu anda yaşam savaşı veriyordu.
Daha fazla oyalanmadan Pusu'nun yanına gittim ve bir önceki geldiğimde hemşirenin bana verdiği tabureye oturdum. Ne çok özlemiştim şu kısa sürede bu adamı. Yüzüne hasret kalmıştım resmen. Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi.
Aşık olmuştum.
Ben bu adama aşık olmuştum.
"Pusu'm," Bir hıçkırık firar etti dudaklarımdan.
"Seni çok özledim." Gözümden akan bir damla tuzlu yaş, yanağımdan çeneme doğru süzüldü. "Neden uyanmıyorsun artık?" Çenem titredi. Oysa ki buraya gelmeden önce ağlamayacağıma dair kendime söz vermiştim. Gel gör ki bu söz hiçbir işe yaramadı. Gözümden akan yaşlara söz geçiremiyordum; özellikle de konu bu adam olduğunda.
"Kardeşin, ben, Kızıl Çelik Timi, hatta Yarbay Turan, herkes seni çok özledi. Neden açmıyorsun artık gözlerini?" Beni duyuyor muydu bilmiyorum ama anlatmak istiyordum. İçimde birikenler boğuyordu çünkü beni.
Titreyen elim, üzerinde serum olmayan elinin üzerine gitti. Elleri buz gibiydi ve benim içimi üşütmüştü. "Pusu," Sesim ağlamaklı çıkmıştı. Onun elleri normalde de pek sıcak olmazdı ama şimdi resmen buz kesmişti. "Üşüyor musun?"
"Aşkım," Bir hıçkırık daha. "Yalvarırım uyan artık, bitsin bu hasret. Kaç gün oldu." Elini dudaklarıma götürerek minik bir öpücük kondurdum.
Elini dudaklarımdan çekerek dudağımı büzdüm ve titreyen sesimle onun sevdiği şarkıyı mırıldanmaya başladım. Bir defa öylesine konuşurken en sevdiği şarkıdan bashetmişti. Unutmamıştım, en sevdiği şarkı hatrımdaydı ve hayatım boyunca da unutabileceğimi sanmıyordum.
"Hani benim sevincim nerde?
Bilyelelerim, topacım.
Kiraz ağacında ağacında yırtılan gömleğim,
Çaldılar çocukluğumu habersiz..."
Kendi çocukluğuna benzettiği için miydi bu şarkıyı bu kadar sevmesi? Kötü bir çocukluk geçirdiğini biliyordum ama inşAllah tahmin ettiğim kadar değildir.
"Penceresiz kaldım anne,
Penceresiz kaldım anne.
Uçurtmam tel örgülere takıldı,
Hani benim gençliğim anne?
Penceresiz kaldım anne,
Penceresiz kaldım anne.
Uçurtmam tel örgülere takıldı,
Hani benim gençliğim anne?
Ne varsa buğusu genzi yakan,
Ekmek gibi, aşk gibi...
Ah ne varsa güzellikten yana,
Bölüştüm, büyümüştüm.
Bu ne yaman çelişki anne?
Bu ne yaman çelişki anne?
Kurtlar sofrasına düştüm,
Hani benim gençliğim anne?
Bu ne yaman çelişki anne?
Bu ne yaman çelişki anne?
Kurtlar sofrasına düştüm,
Hani benim gençliğim anne?"
Artık omzularım sarsılırken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım. Dudaklarıım sevdiğim adamın en sevdiği şarkıyı söylerken, kalbim göğüs kafesimden firar etmiş, Pusu'nun ayaklarına kapanarak uyanması için yalvarmaya başlamıştı.
"Hani benim sevincim nerde?
Akvaryumum, kanaryam.
Üstüne titrediğim kaktüs çiçeği,
Aldılar kitaplarımı sorgusuz.
Duvarlar konuşmuyor anne,
Duvarlar konuşmuyor anne.
Açık kalmıyor hiçbir kapı,
Hani benim gençliğim anne?
Duvarlarda konuşmuyor anne,
Duvarlar konuşmuyor anne.
Açık kalmıyor hiçbir kapı,
Hani benim gençliğim nerde?"
Gözümden akmak isteyen ama akmasına günlerdir doğru dürüst izin vermediğim tüm yaşlara özgürlüğünü bahşetmiştim artık. Yanıma doğru gelen adım seslerinden buradaki vaktimin sonlandığını anlıyordum ama sevdiğim adam hiçbir şeyin yarım bırakılmasını sevmezdi. Bu yüzden şarkının son kıtasını da belli belirsiz getirdim.
Yağmurları biriktir anne,
Yağmurları biriktir anne.
Çağ yangınında tutuştum,
Hani benim gençliğim anne?"
***
Zaman geçmek bilmiyordu son zamanlarda. Esir düştüğüm zaman, zaman kavramını kaybetmiştim; yemin ederim şu anda da kaybetmek istiyordum. Pusu tam olarak 21 gün, 7 saat, 43 dakikadır uyuyordu. Yaklaşık üç gün önce hayati tehlikesini anlattığını söyleyerek normal odaya almışlardı ama hâlâ uyanmamıştı.
Hayati tehlikesini atlattığı anda dünyalar benim olmuştu ama koyu kahve gözlerini görmediğim sürece ben iyi olmayacaktım. Sükunetle beklemeye çalışıyordum ama bu neredeyse imkansız hale gelmişti. Bu yüzden hem kafamı dağıtmak için, hemde onu sevdiğim için neredeyse hergün, yeni tanıştığım küçük kızın odasına gidiyordum.
Bu kız beş yaşındaydı. Pusu'nun yanına yoğun bakıma ikinci defa gittiğim zaman sağında bir yatak görmüştüm ve orada küçük bir kız çocuğu yatıyordu. Birkaç gün sonra o kız çocuğunun yetim ve kalp hastası olduğunu öğrendim. Meğer kız kendisini yetimhane kapısına bırakmadan hemen önce babasından yediği feci dayakla yoğun bakıma alınmıştı. Hasta kalbi, bu küçük bedeniyle bu kadar acıya dayanamamış olmalıydı.
Elimdeki portakallı kekle birlikte küçük kızın kaldığı odanın kapısının önünde durdum. Derin bir nefes alarak kapıyı çaldım ve ses gelmeyince içeri adımladım. Genelde burada, kapısının önünde bırakıldığı yetimhanenin müdür yardımcısı gönüllü olarak kalıyordu. Zaten Elif Gülşah'ı bilinci kapalı bir şekilde orada bulan da yetimhanenin müdür yardımcısı olan Canan Hanım'dı.
Arkamdan kapıyı kapatarak yatağa doğru adımladım. İçeride Elif Gülşah dışında hiç kimse yoktu. O da zaten yatakta uyuyordu. Çok tatlı bir kızdı, Elif. Kısa, kıpkıvırcık saçları, esmer teni ve kocaman kahverengi gözleri ile bakışlarıyla bile kendini sevdirebiliyordu. Anlamıyorum kim kendi öz kızına bunları yapabilirdi ki? Öz mü onu bilmiyordum gerçi ama, öz olmasa bile kimse bir çocuğa böyle yapamazdı. Nasıl yapmıştı? Nasıl kalkmıştı eli? Zira artık o kadar alışmıştım ki, şaşıramıyordum bile. Maalesef dünyamızda bunun gibi o kadar çok cani vardı ki... Gün geçtikçe artan kadın cinayetleri de bunun bir göstergesiydi.
Şahsen böylelerini hadım etmek lazımdı. Tam kendilerinin hak ettiği tarzda bir cezaydı lakin ülkemizdeki yarım yamalak adalet sistemi böylelerinin ceza alması için bile yetersizdi. Rezil ve utanç verici bir durumun içerisindeydik.
Ben tek kişilik berjere oturduğumda çıkan gıcırtılı ses yatakta uyuklayan kızın anında uyanmasına neden oldu. Gözleri bir anda aralanırken bakışları etrafı kolaçan edip en sonunda beni buldu. Dudaklarında eşsiz bir gülümseme peydah olurken, "Ayçıl!" dedi ve heyecanla yataktan inmek için hareketlendi. Fakat kolundaki serum duraksamasına neden oldu.
Elimdeki keki komedinin üzerine bırakarak ben ayaklandım ve yatağa, ayaklarının dibinde oturdum. Elif'e o sırada sırtını yatağın başlığına dayadı. "Uyandırdım, değil mi?" Beni telaşla, başıyla reddetti.
"Hayır, zaten uyanmıştım." Uyanmadığını biliyordum.
"Hoş geldin yok mu?" diye sordum alıngan bir tavırla. Hergün yanına gelmeme rağmen sanki benim kızımmış gibi onu özlüyordum. Çok kısa bir sürede onu benimsemiştim.
"Hoş geldin!" dedi neşeli sesiyle. Onun hakkında bir şeyler öğrenmiştim. Evinde babası tarafından gördüğü psikolojik ve fiziksel şiddete rağmen çok güleç bir kızdı. Sanki onca şeyi hiç yaşamamış gibi davranıyordu ama kalbinin kırık olduğunu ve korktuğunu biliyordum. Herhangi bir şey için elimi kaldırdığımda bile ona vuracağımı sanıyor ve savunma pozisyonunu alıyordu. Böyle de berbat bir refleks gelişmişti onda. Sadece bu da değil; nicesi. Ama beni en çok mahveden her gece uyuduğunda, "Baba yapma, lütfen yapma!" Ya da, "Anne ne olur yardım et, kurtar beni, anne!" diye sayıklamalarıydı. İçimdeki anne ve babasını öldürme arzusu hat safaya ulaşmıştı.
"Hoş buldum," Uzatarak söyledikten sonra komedine bıraktığım portakallı keki alarak Elif Gülşah'a verdim. Elif Gülşah'ın en sevdiği kek yoktu. Yani daha önce hiç böyle kekler yemediğinden bahsetmişti. Aslında ona frambuazlı kek almayı tercih ederdim ama Pusu'nun benim doğum günümü frambuazlı kekle kutladıktan sonra vurulması bende tramva yaratmıştı. Hayır, artık en sevdiğim kek frambuazlı değildi. En sevmediğim kek frambuazlıydı.
Uzun uzun Elif Gülşah'la sohbet ettikten sonra Pusu ile ilgilenen hemşirelerden birinin gelip beni çağırmasıyla ayaklandım. Heyecandan kalbimin atış hızı değişmişti. Acaba Pusu'ya bir şey mi olmuştu? Neden bu kadın soruma cevap vermiyordu ki? "Hanımefendi, size insan gibi bir soru soruyorum. Pusu'ya bir şey mi oldu?" Dişlerimi sıkarak sinirle söylediğim şeyler sarışın hemşireyi ürkütmüş olmalı ki aramıza iki metre kadar mesafe koydu.
"Bakın Ayçıl Hanım, gidince göreceksiniz!" Ama yeter artık! Benim burada canımdan can gitsin, bu hemşire rahat rahat, gidince göreceksiniz diyip dursun!
Pusu'nun odasına yetiştiğimizde derin bir nefes aldım. Hemşirenin kapı koluna asılarak paslanmaya yüz tutmuş olan kapıyı aralamasıyla dişlerimi alt dudağıma geçirdim. Şu anda iki ihtimal vardı: Ya Pusu uyanmıştı ve ben günler sonra ilk defa sevimecektim, ya da...
Ya da Pusu'ya bir şey olmuştu ve hemşire bu yüzden söylemiyordu. Elim göğsümü buldu ve sıvazlamadan edemedim. Umarım düşündüğüm gibi Pusu'ya bir şey olmamıştır.
İçeri adımladığımız anda gözlerim şokla açıldı. Dudaklarım aralanırken ellerim titremeye başladı. Gözümden bir damla yaş süzülürken dudaklarımdan sadece bir isim döküldü:
"Pusu!"
______________________
- Canlarrrrrr, sonunda beee! Ölecektik beklemekten.
- Okullarda açılıyor, umarım mutlu, huzurlu, yüksek notlu ve eğlenceli bir eğitim - öğretim yılı geçirirsiniz. AMİN!
- Bu arada beğeni ve yorum sayıları aşırı azaldı görmüyorum sanmayın. Ama yine de sınır getirmeyi reddediyorum. İstediğim şey beğenmediğiniz yerleri uygun bir şekilde belirtmeniz... Ben bu şekilde kendimi geliştirebilirim. O yüzden satır arası yorumlarınızı eksik etmeyin.
- Neyse bayyysss.
