36. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗3.3🔗
__________________
|Ayçıl Büke Karahanlı|
Benim doğumum sırasında annemin hayati bir risk altında olduğunu, babama çocukla annemin arasında bir seçim yapılmasını söyledindiği ve babam da annemin doğumdan önceki isteği üzerine beni seçme durumda kalmıştı. Fakat artık nasıl olduysa doktorlarında büyük çabaları üzerine hem ben, hemde annem hayata tutunabilmişti. Bunu öğrenen babam ise gözyaşları içerisinde şükürler ettiğini söylemişti bana yıllar önce Yarbay Turan. Evet, şaşırtıcı geliyor ama Yarbay Turan benim doğumumda bile varmış. Fakat ben onu ilk on yedi yaşımda, o tesiste görmüştüm.
Kendimi bilmeye başladığım dönemden, on yedi yaşıma kadar babamla aram her zaman iyiydi. Sevgisini diğer babalar gibi göstermezdi ama hissettirirdi bir şekilde. Mesela örtünmeden uyur ortülü uyanırdım, annemin haylazlıklarımdan ötürü bana verdiği cezalardan caymam için hep yardımcı olurdu, ya da ne bileyim her zaman okşardı saçlarımı. Bana her zaman vatan aşkını aşılardı. Sadece iyi bir baba değil; iyi bir asker, iyi bir eş, iyi bir insandı. Velhasıl kelam hiçbir zaman bir vatan haini değildi.
On sekizime geldiğimde babamın bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrenmiştim. Günlerce kendime gelememiştim hatta. Babamdı o, ne kadar kuralcı ve despotta olsa benim biricik babamdı o zamanlar.
Kendimi toparlamam çokta zor olmadı ama. Babamında istediği gibi vatanına hayırlı bir asker olmak için çabaladım, yıllarca eğitim aldım. Nihayetinde yılların sonunda iyi bir Delta Askeri olmuştum.
Kara Delta Askeri Teğmen İz.
Bu onuru taşıyabilmek, layık olabilmek için defalarca kez canımı ortaya koymuştum. Yeni bir göreve çıktığımda, yine içimde şehit olma korkusu yoktu. En başında insanlık için temizlenmesi gerekiyordu onların. Herhangi farklı bir şeyle karşılaşmayı düşünmemiştim doğal olarak. Tabir-i caizse babamı orada, diri ve bir vatan haini olarak görmek aklımın en ücra köşesinden dahi geçmemişti.
Ertuğrul Karahanlıyla, yıllar sonra karşılaşmıştım ama o artık eskisi gibi değildi. O artık bir haindi, insanların sonunun gelmesini arzulayan bir vicdansızdı.
Şimdi ise onun yaptıkları yüzünden cezalandırılmıştım. Mahkemeye çıkmama bile gerek kalmamış, görevimden uzaklaştırılarak müebbet hapis cezası ile çarptırılmıştım. Söylemesi kolay, müebbet hapis.
Masumdum ve adalet yine yerini bulmadığı için bir suçlu gibi yargılanmıştım. Karar belliydi zaten. Ben bir vatan hainiydim. Artık Teğmen İz değildim. Sadece Ayçıl Bükeydim. Ya da bir hiç demek daha doğru olur.
Boş bakışlarımın ardında çok fazla şey saklıydı aslında. İçimde bir isyan vardı. Hayata, adalete, yalanlara ve alınan masumiyetime karşı bir isyan ateşi yanıyordu içimde. Kalbim yoktu. Karar verildiği zaman bin parçaya ayrılıp ayaklarıma dökülmüştü.
Aklımdan çıkmıyordu Pusu'nun toplantı odasından çıktıktan sonraki bakışı. Ben o bakışı biliyordum, her şey bitmişti. Benim masumiyetime inancı tamdı ama onun inanması pekte işe yaramıyordu. Şu anda cezaevi ring aracında olmamda bunun en büyük kanıtıydı. Bileklerime ters kelepçe takacaklardı ama Pusu dayanamamış, ısrarla rica etmiş ve bileklerime kelepçe takılmasına engel olmuştu. Aslında takıp takmamalarının pekte bir önemi yoktu, boğazımdaki görünmez prangayı iliklerime kadar hissederken.
İki yanımda duran askerler bir şey yapmama karşı ellerindeki silahlarla her an tetikteydiler. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Vatan haini ilan edilsem bile hainlik yapmak aklımın en ücra köşesinden dahi geçmezdi. Ben hâlâ vatanına aşık o kadındım. Artık bir asker olmasamda...
Kapıların açılmasıyla derin bir nefes alarak askerlere zorluk çıkarmadan, iki kolumdan tutmaları eşliğinde araçtan atladım. Kapının kapanmasına dair çıkan sesten sonra bakışlarım hemen karşımdaki görüntüye kayarken gözlerimi kaçırdım. En başta Pusu olmak üzere Kızıl Çelik timi, Emirhan, Alp, Ateş ve Boncuk benim buğulu gözlerle içeri geçmemi bekliyorlardı. Kalbimdeki sızı daha da arttı.
Her şeye rağmen iyiymiş gibi yapmak istedim. Dudaklarıma yalandan bir tebessüm kondurdum gerçekçi olmadığının bilincinde olarak. Fakat gözümden dudaklarıma doğru süzülen tuzlu yaş, ne kadar berbat olduğumu haykırır nitelikteydi.
"Hadi! İşimiz gücümüz yok seninle mi uğraşızağız?" Askerlerin birinin sertçe kolumdan çekiştirmesiyle Pusu'nun alnında bir yarık oluştu. "Nazik davran!" diye tısladı kolumdan tutan kadın askere. Asker ürktü.
"Komutan-" Kadının devamını getirmesine izin vermeden sözünü kestim ve onlara arkamı döndüm. "Gidelim." Arkamda bıraktıklarımın bakışlarının ağırlığını sırtımda hissediyordum. Onlara olan sevgimin ağırlığı ise omzumda kendini belli ediyordu.
Bakışlarını sırtımda hissediyordum ama dönüp bir kere bile bakmadım. Çünkü biliyordum, eğer dönüpte bakarsam, o an benden her şey kopardı. Zincirlerim gerçekten kırılırdı ve bu sefer intikam ateşim benimle beraber tüm bu dünyayı yakardı.
Cezaevinin bahçesinden içeri girdiğimiz anda her şey değişti benim için. Eğer bildiğim bir şey varsa o da şu dakikadan sonra hiçbir şeyin aynı kalmayacağıydı. Devran tersine dönecekti çünkü benim zincirlerim asıl şimdi kırılıyordu. Tamamen kırıldığında olacaklar ise beni bile korkutuyordu.

İnsanın içinin parçalanması bir kırık tebessüme bakardı. Sevdiğinin bir damla yaşına, kalbinin kırılışına...
Kuntay Pusu içinin parçalandığını hissediyordu. İki askerin sevdiği kadının kollarından tutarak cezaevinin giriş kapısından içeri sokmasına hiçbir tepki veremiyordu. İtiraz edemiyor, masumiyetini kanıtlayamıyordu. Başaramamıştı, sevdiği kadının masum olduğunu kanıtlayamamıştı.
Yanındakileri gönderdi ama kendisi kaldı. Ayakta, cezaevinin kapısının önünde, yalnız ve çaresiz. Dakikalarca orada bekledi. Gidip geleneler ya da güvenlikler ona karışmıyordu çünkü üzerindeki askeri yeşil olan ve dışarıda giydiği üniforma onu binevi dokunulmaz kılıyordu.
Çabalamıştı, sevdiği kadın aklansın diye elinden gelen her şeyi yapmıştı ama bunu da başaramamıştı. Vicdan azabı akbaba gibi çökmüştü üzerine. Kurtulamazdı.
Yavaştan nefes almakta zorluk çekmeye başladığında gerisin geri arabasına bindi. Gideceği yer belliydi. Her zaman gittiği bir yere gidecekti. İçini rahatça dökebildiği, nefes almanın azap vermediği bir yere gidecekti. Sessiz ve sakin olan o yere...
Arabayı sürmeye başladığında bile o son bakış aklından çıkmıyordu. Sevdiği kadının o kabullenmiş, acı bakışları aklından çıkmıyordu. Ela gözünden dökülen bir damla yaş zihnine kazınmıştı. Sevdiği kadının gözünden dökülen bir damla yaş, yüreğindeki ateşe körük oldu.
Kafasını susturmak istercesine eli radyoya gittiğinde çalan şarkı dudaklarını birbirine bastırmasına neden oldu. Şu anki durumlarına tercüman olan bir şarkıydı dinlemek onu daha da kötü hissetiriyordu. Çevirmek istiyordu ama çevirmedi. Dinledi...
"Bir an duruşu gibi,
Ömrün gidişi gibi,
Veda ederken aşk ateşi gibi,
Söner iç çekişler.
Veda ederken aşk ateşi gibi,
Söner iç çekişler..."
Dudaklarını birbirine bastırarak direksiyonu iki eliyle daha fazla kavradı ve gaza daha sert bastı. Asfalt yol Pusu'nun arabasının tekerleklerinin altından kayarken hızını gittikçe arttırıyordu. Boğuluyor gibi hissediyordu ve en hızlısından yetişmesi gerekiyordu. Derin bir nefes alarak üzerindekinin yakasını çekiştirdi.
Araba, mezarlığın kapısının önünde durduğunda Pusu'da daha fazla oyalanmadan arabanın bagajından getirdiği boş şişeleri alarak aşağı indi. Kapıyı uzaktan kitlerken adımları sabırsızdı. Onlarca, belki de yüzlerce mezarlığın yanından geçerek ezberlediği yolu katetti. Sonunda gelmişti; içini dökebildiği, rahatça nefes alabildiği, ağlayabildiği o yere.
Bir dakika, bunları bir kişinin daha yanında yapabiliyordu, değil mi?
Ruhuna El Fatiha
Mavera Tunga
Ölüm Tarihi: 21/09/2006
Doğum Tarihi: 07/06/1973
Şişeleri yere bırakarak ellerini birleştirirken içinden annesinin ruhuna bir Fatiha okudu ve bitirdikten hemen sonra ellerini yüzüne sürdü. İçli bir nefes eşliğinde annesinin mezar taşına otururken konuşmak için içinden kendini teşvik etmeye çalıştı.
"Nasılsın anne?" Bakışları annesinin toprağındayken, elleri bir yandanda da kurumuş olan otlardan temizliyordu mezarı. Cevap gelmeyeceğini biliyordu ama hissediyordu: annesi refah içinde ve mutluydu. Onu bir yerlerden izliyordu. En azından o buna inanmak istiyor ve inanıyordu.
"Bana soracak olursan şu sıralar pekte iyi değilim. Kötü bir olay yaşadım, atlatmam biraz uzun sürdüğü için uzun süredir gelemiyordum da yanına, affet." Zaten o ve Enisa dışında kimse gelmezdiki buraya. Kim görse anlardı zaten bunu, zira toprağın kuruluğundan belli oluyordu.
"Anne," diye yakındı gözleri dolu dolu. İçi içine sığmıyordu şu son birkaç gündür. Sevdiği kadın suçsuz yere hain olarak damgalandığından beri kötüydü. "Sevdiğim kadına kıydılar." Sesinin titrememesi için büyük çaba harcıyordu lakin meçhul. Titremeden çıkmıyordu ses dudaklarından.
Gözünden bir damla yaş dudaklarına doğru usulca süzülürken annesinin toprağını okşadı. Hissetmek ister gibi. Bir destek istedi ama yoktu. Ya da belki de kendisi geldiğinde annesinin mezar taşına konan kuştu destekçi. Böyle şeylere inanmazdı ama, kendisini avutmak içindi çabası.
Kuntay Pusu Tunga kendisini avutmaya çalışıyordu. Çünkü bu hayatta annesinden sonra ilk defa omzunda ağladığı kişi, sevdiği kadın yanında yoktu. İçinde kor gibi yanan ateş azda olsa dinsin diyeydi çabası ama... zordu.
Orada dakikalarca annesine yakındı. Bunu, onu dinlediğine inanarak yaptı. İçinden gelerek, nefes alarak konuştu. Çok konuşan bir adam değildi. Hatta gün içerisinde normal bir insana kıyasla çok daha az konuşurdu. Fakat kendini bu mezar taşının dibinde bulduğunda dilinin bağı kendiliğinden çözülüveriyordu.
Yavaştan nefes almaları rahatladığında annesinin mermerden olan mezar taşından destek alarak ayaklandı. Annesinden destek alır gibi... Yanında getirdiği beş litrelik boş şişeleri ellerine alarak mezarlığın ortasındaki çeşmeye ilerlemeye başladı. Yürürkenki adımları fazla savsaktı. Görüş açısında olan mezarlık isimlerini sırasıyla okuyor, özellikle doğum ve ölüm tarihleri üzerinde gezdiriyordu bakışlarını.
Çeşmeye ulaştığında bakışlarını mermer çeşmenin üstüne kazınan yazıyı okudu.
Şehit Büke Yıldız Anısına
~El Fatiha~
Şehidin isminin Büke olması derince yutkunmasına neden oldu. Onun Büke isminde tanıdığı ilk kişi sevdiği kadındı ve hayatı boyunca ikinci kez bu isimi tanıyordu. Oysa teknik olarak tanıyorda sayılmazdı. Lakin şu anda bu şehitle tanışıyor gibi hissediyordu kendini.
İsmi Büke'ydi. Askerdi ve şehit olmuştu...
Allah Korusun, dedi içinden.
Elindeki şişeleri dalgın bir şekilde suyla doldururken hemen yanında bir bedenin varlığını hissetti. Hemen sonra bir çeşmeden daha su akmaya başladı ama başını çeviripte bakmadı. Tam dikilip arkasını döndüğünde bir ses duraksamasına neden oldu. Bir adam sesi.
"Şehidin mi var?" Kulaklarını dolduran soru duraksamasına neden oldu. Kulakları hafiften uğuldarken arkasına dönüp dönmemek arasında kaldı. Derin nefesler alırken duymamış gibi yapmaya karar verdi ama icraate dökemedi. "Sen de mi sevdiğin kadını kaybettin yoksa?" Tükenmiş bir ses tonuyla konuşan adama daha fazla direnmek gibi bir çaba göstermedi, Pusu. Usulca arkasını döndü.
"Yok. Şehidim yok. Sevdiğim kadını da kaybetmedim." Karşısındaki adamın sahte gülümsemesine kaşlarını çatarak baktı, Pusu. Adamın dudaklarındaki bitik tebessüm tıpkı Büke'nin askerlerin onu götürmeden önceki acı tebessümü gibiydi. "Anlaşılan sen kaybettin sevdiğini."
Pusu'nun varsayımı adamın elindeki şişeyi yere düşürmesine neden oldu. Otuz saniye falan cevap vermedi. Puslu gözlerle karşısındaki askere baktı adam. Fakat daha fazla cevapsız bırakmayarak yanıt verdi yabancı askere. "Sevdiğim kadın, şehit oldu." Eliyle yanındaki yeni yapıldığı belli olan çeşmeyi gösterdi. "Bu da onun anısına."
Pusu duyduklarıyla dumura uğradı. Bakışları adamdan çekilip ağırca çeşmeye dönerken yutkunmadan edemedi. Yaklaşık bir dakika tepki veremezken sonunda dudakları konuşmak üzere aralandı. "Başın sağ olsun." diyebildi kalpten yaralı olduğu belli olan adama.
Duraksamadı adam. "Vatan sağ olsun." dedi. Sadece üç sözcükten ibaretti bu dilek. Fakat sadece bu üç kelimenin kendinden önce getirdikleri çok fazlaydı. Bir ocak sönüyor, onlarca kalp dağlanıyor ve bir yürek atmayı bırakıyordu. Şehidin arkasında bıraktığı atmayı bırakan yürek, en can acıtanıydı.
Bir askerin vatan sağ olsun demesi, dil için basitti. Lakin yürek için... zor.
Pusu, bir süre karşısındaki mavi gözlerden ayırmadı bakışlarını. Fakat mavi gözlerde bir şeyleri okur gibiydi ve bu yazılar canını acıtıyordu. Kaçmak ister gibi bakışlarını kaçırdı ama başka da bir şey yapamadı. Arkasını dönüp bir adım bile atamadı.
"Asker," dedi adam hatrı sayılır bir süre sonra, içli bir nefes eşliğinde. "Bir sevdiğin var, belli. Ona sahip çık, her şeyden çok sev. Çünkü bir gün gittiğinde, içindeki hasret ve vicdan azabıyla sadece toprağı kalıyor dokunabildiğin." Adamın dedikleri Pusu'da deprem etkisi yarattı. Sadece birkaç saniyeliğine kendisi ve Büke'nin aşkını barındırdığı evi yıkıldı, kendisi enkazında kaldı.
Pusu'nun içine daha da fazla ağırlık çökerken olduğu yerde dizlerine çöktü. Onu kimse görmemişti çünkü biraz önce burada olan adam saniyeler içinde ortadan kaybolmuştu.
Gözünden akan bir damla yaş yüzünde bir yol çizerken çenesinde durdu. Göz kapakları usulca kapanırken dudaklarından ağıt gibi döküldü o isim.
"Büke'm..."
Hayır, dedi içinden. Büke hiç bir yere gitmeyecek, diye devam etti. Kurtulacak oradan, diye de bitirdi. Fakat bunları içinden, kendini yatıştırmak için söylemişti. Zira dışından söylemeye mecalinin olup olmaması da meçhuliyet taşıyordu.
"Bir tane çiçek almaz mısın, be abi!" Pusu, yanında duyulan çocuk sesiyle bakışlarını başında dikilen çocuğa çevirdi. Dizlerinin üzerinden kalkarak kendine çeki düzen verdi. Normalde çocukları kırmayı sevmezdi ama kendini cevap verecek kadar iyi hissetmiyordu.
Tam eline şişeleri alacakken vazgeçti ve doğrularak bakışlarını doğrudan çiçeklere dikti. Çocuk herkese yaptığı gibi çiçeği tanıttı; "Nergistir bu abi." Nergis çok bilinen bir çiçekte olsa, bilmeyenler olabiliyordu.
Bilmeyenler ne kadar da şanslıydı. Hiçbir zaman bir mezara çiçek dikmek zorunda kalmamışlardı. Daha doğrusu bir mezara gelmeye gerek duymamışlardı.
Çocuktan beş altı tane nergis alarak elindeki su ve çiçeklerle annesinin mezarının başına geri döndü. Topraktaki kuru çalı ve çiçekleri koparmakla başlarken annesinin mezar taşını yıkayıp, toprağını ıslattı. Kendisinden beklenmeyecek bir naifliklede nergisleri mezara ekti ve son olarak annesiyle vedalaşarak mezarlığı terk etti. Fakat çıkarken bile gözleri çeşmenin yakınında dikilmiş, yeri şehitlik olan o mezarlıktaydı.

|Boncuk İklim Bayrak|
Bu hayatta insana en çok ne acı verirdi bilmiyorum ama bana en çok acı veren şeyin birkaç gün öncesine kadar Ateşle aramızdaki toksik ilişki olduğunu sanırdım. Fakat hayır, artık o değildi. Bana en çok acı veren şey dostumun suçsuz yere bir hain olarak damgalanmasıydı.
Gözlerimle şahit oldum o askerlerin kardeşime muamelelerine. Bir çöp gibi davranıyorlardı ona, bir vatan haininin hak ettiği gibi. Lakin benim kardeşim babasının aksine bir hain değildi ki, o hain olacak son insan bile değildi. Fakat gözlerimin önünde cezaevinin kapısından bir vatan hainiymişçesine geçirmişlerdi.
Yutkunamadım.
Hayatımın en zor zamanlarını da, en kolay zamanlarını da o yanımdayken geçirmiştim ve hayatımın en acı yanını yaşıyorken yanımda yoktu. Nefes almak azap veriyordu artık.
Dokuz yıl önce boş banklar yerine onların yanına sıkışarak da olsa oturduğumda başlamıştı her şey. Dostluğumuzun ilk adımı o olmuş, gerisi ise çabamızla gelmişti.
Dokuz yıl basit değildi, aramıza mesafeler, küslükler ve daha birçok şey girmişti ama aramızdaki dostluktan bir gram bir şey eksilmemişti hiçbir zaman. Fakat bu sefer aramıza giren herhangi bir mesafe değildi ve bunun bilincinde olmak benim kalbime bir bıçak saplıyordu.
O herhangi biri değildi ki. O benim dostum, kardeşim bilmediğim daha birçok tabirdi. Ama herhangi biri değildi. Biricik dostumdu. Zira hâlâ da öyle.
Son bakışı aklımdan çıkmıyordu. Yüreğindeki acı gözlerinden okunurken, dudaklarına acı bir tebessüm yerleştirmişti. Sanki son kez özgürce gülümsüyor gibi. Hayır, son kez olamazdı. Bir yolunu bulmalıydım.
Hastalandığımda bana çorba yapan kişi annem değil, Ayçıl'dı, param eksik çıktığında arayıp para istediğim kişi babam değildi, Ayçıl'dı ya da ağladığımda gel omzumda ağla, diyen de herhangi biri değildi, her daim yanımda olan dostum, Ayçıl'dı.
Düştüğümde yaralarımı saran da oydu, düştüğüm için beni azarlayanda... Ateş ile olan toksik ilişkimde, ne kadar uygulayamasamda bana mantıklı kararlar vermeye zorlayan da oydu.
Yutkunamıyordum, yutkunamadım.
"Boncuk," Ses duymak istemiyordum, konuşmak, dinlenmek ve daha birçok şeyi istemiyordum. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum çünkü omzunda gözyaşlarıma özgürlüğünü sunacağım dostum yanımda değildi. Şu anda suçsuz yere dört duvarın arasındaydı.
"Boncuğum," Demesin! Konuşmasın! Beni avutmak için demesindi.
"Yapma, Ateş..." diye yalvardım ona, titreyen sesimle. Zaten dayanamıyordum, üzerime gelmemeliydi. Konuşmamalıydı.
Bakışlarım usulca açık kahvelerine kaydı. O da en az benim kadar kötüydü ama belli etmiyordu, duygularını saklamak konusunda benden çok daha iyiydi.
Gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama ne gördüyse bana kahroluyormuş gibi bakıp, ensemden bastırarak kafamı göğsüne gömdü. Şimdi de o mu bana dağ oluyordu? Ağlamam için göğsünü mü açıyordu.
Gözyaşlarım usulca kazağına dökülürken omzularım sarsıldı. Akan yaşlarım kazağını ıslatmaya başlarken, hıçkırıklarım eşlikçisi olmuştu. Eğer şimdi Ayçıl burada olsaydı, beni kendine çeker avuturdu. Avunurdumda, o ne söylese sorgusuz sualsiz inanırdım.
Bir şeye inanmazdım. Ayçıl aldatmazdı. Onun bir hain olma ihtimali yoktu. Gelip kendi ağzıyla, ben bir hainim, Boncuk, dese bile inanmazdım ona. Söylemek zorunda ama değil derdim soran olursa.
Geri dönmek için arabaya bindiğimizde bakışlarım cezaevinin giriş kapısının önünde öylece duran Yüzbaşı Pusu'ya kaydı. Eminim ki Ayçıl'ın onu sevdiği gibi o da Ayçıl'ı seviyordu ve üzerinde sevdiği kadından ayrılmak zorunda bırakılan bir adamın mahvolmuşluğu vardı. Buradan bile görüyordum.
Gözyaşlarımı sessizce dökmeye devam ettim başımı cama yaslayarak. Hiçbir zaman ağlamak bana zayıflık olarak gelmemişti ama dokuz yıl boyunca dostumun omzunda ağlamaya alıştığım için şimdi utanıyordum. Dokuz yıldır dostumun omuzlarına dökülen yaşlar, şimdi araba camına döküldüğü için utanıyordu.
Gidiyorduk şu anda. Kızının hapse girdiğinden dahi haberi olmayan Bengi teyzeye haber vermeye gidiyorduk. Ne diyecektik kadına? Kızın vatan haini olarak damgalandı ve şu anda müebbet hapis cezası aldığı için cezaevinde, mi diyecektik?
Kaldıramazdı ki. Daha yeni yeni öldüğünü sandığı eşinin bir vatan haini olduğunu öğrenmişken nasıl anlatabilirdik ki?
Oysa ki şimdi Ayçıl burada olsa konu ne olursa olsun en mantıklı şekilde akıl verirdi. Ondan ayrılalı daha sadece on dakika olmasına rağmen şimdiden çok özlemiştim.
Geri dön, Ayçıl. Boncuğun seni şimdiden çok özledi. Yalvarırım geri dön.
"Ben Ayçıl'ı özledim!" Emo kendini tutmayı bırakmış olmalı ki sayıklamaya başladı.
"Ben de!"
_____________________
~Bölüm Sonu~
