24. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗2.4🔗
_______________
"Evet," dediğimde dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. "Bir yemek sözüm vardı."
Bir insanın sadece bir cümleyle, sanki dünyalar kendisinin olmuşçasına sevinmesi çok garipti ve benim için hiç alışagelmiş bir şey değildi. Biraz önce yanımda oturan adamın bana söylediği fazlasıyla normal bir cümle, beni farklı diyarlara sürüklemeye yetmişti. Bilmiyorum, belki de abartıyordumdur çünkü bahsettiği sadece bir akşam yemeğiydi ama... Amaydı işte! Sanki onunla yapacağım herhangi bir şey normal değilmiş gibiydi.
Bana sadece verdiği sözü hatırlatıyordu ama sesinin tanısından ve bakışlarından bunun bir teklif olduğunu anlayabiliyordum. Söz verdiğini hatırlayarak bana bir akşam yemeği teklifi ediyordu. Kabul ederdim... Ederdim ama öncelikle heyecandan açılmayan dudaklarımı aralamam gerekiyordu.
Sert bir soluk bıraktım. Gözlerimi direkt olarak onun koyu kahve gözlerine diktim. Bu gözler beni gerçekten de bir yerlere sürüklüyordu. Geri dönmek istemeyeceğim kadar güzel ama kaldığımda da zarar göreceğim bir yere.
Dudaklarımı aralayıp cevap vermeden önce bir süre düşündüm. Tabii ki gitmek istiyordum ama üzerimdekilerle mi? Tabii ki benim daha derbeder hâllerime şahit olmuştu. Özellikle de esir düştüğumden sonraki zamanlarda. Ama beni şimdi daha özenli ve güzel görmesini istiyordum. Üstelik birlikte bir yerlere gidecektik ve ikimizinde üzerinde Delta Askeri Üniformasının siyahları vardı. Bunlarla bir yerlere gidebileceğimizi sanmıyordum doğrusu.
"Hmm," diye mırıldandım ağzımın içinden. "Evet, öyle bir sözün vardı ama şu anda mı gideceğiz?" diye sormamla kısa bir süreliğine dudaklarını birbirine bastırdı. Alt dudağını dişleri arasında yoğururken bakışlarım bir anlığına oraya kaydı ama hemen çektim.
"Neden olmasın?" diye sordu tek kaşını havalandırarak. Neden olmasın mı?!
"Şey, hani üzerimizde üniforma var ya?" diye sorduğumda dudağının kenarı usulca yukarı kıvrıldı.
"Bu halinle de güzelsin." Fısıltı şeklinde duyduklarımla, tükürüğüm nefes boruma kaçtı ve beni kuvvetli bir öksürük krizi tuttu. Nefes alışverişlerim anında sıklaşımıştı. Vücudumdan bir titreşim dalgası geçmiş gibi ani bir şekilde titredim. Bedenimin verdiği tepkilerin sebebi sadece kulaklarımın duyduğu birkaç kelimeydi.
Sanırım beni her halimle güzel buluyordu.
Öksürmeyi bırakırken gözlerimden bir ışıltı geçti. Dudaklarımı sertçe birbirine bastırırken aldığım bu iltifat karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Tepki vermeyi bırakmıştım ve konuşmadan alık alık kendisine bakıyordum.
Eli, usulca yüzüme gelen bir tutam saçımı buldu. Yüzümün ısındığını hissederken eliyle ağırca saçımı maskenin kapatamadığı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Bunu yaparken parmaklarının sırtı hafifçe elmacık kemiklerimi süpürmüştü. Eli, benim yüzümün aksine buz gibi soğuktu.
Elini bir süre çekmedi ve gözleri, gözlerimi bu süre zarfında esiri altına aldı. Sert soluklar bırakamıyordum çünkü nefeslerim, onun avuç içini buluyordu. Sanki bedenimin üzerindeki etkilerini fark etmiş gibi daha fazla oylanmadan elini çekti. Rahatsız olup olmadığımı ölçmek ister gibi bakışları yüzümde dolaştığında, karşılaştığı şey gözleri kaybolacak kadar gülümsemesine yol açtı.
Gözlerim o anda gülüşüne kaydı. Nadir gülen biriydi ama fark ettiğim bir şey ise benim yanımda olabildiğince çok gülümsüyor olmasıydı. Kalbim hızlanmasına yetti. Ne arsız bir kalbim vardı ki, bu adamın her hareketine hızlanıyordu.
Boğazımı temizleyerek dudaklarımı yukarı kıvırdım. Zaten maskemin gerilmesinden gülümsediğimi anlardı o.
"Teşekkür ederim." dedim.
Cevap vermek yerine bir baş selamı verdi ve ayaklandı. Göğüs kafesi aldığı derin nefesle şişerken, "Bence buradaki yedek kıyafetlerimizle idare edebiliriz? Olmaz diyorsan evine de, -tabii istersen- uğrayabiliriz." Düşünceli tavırları ona bir süre cevap vermemi engellerken, nihayetinde dudaklarım aralandı.
"İdare ederiz ya," diyerek bende ayaklandığımda, tesis binasına islerledik ve üzerimizi değiştirmek üzere odalarımıza geçtik. Pek bir seçeneğim olmadığı için üzerime siyah, kalem bir elbise giydim ve dalgalı saçlarıma elimle şekil vererek açık bıraktım. Her daim odamda stoklarıyla beraber bulunan vanilyalı parfümümü de sıkarken, maskemi de yüzüme geçirip Kuntay'ı daha fazla bekletmemek adına odadan ayrıldım.
Garaja yetiştiğim anda gözlerimle etrafı tarafım. Gözlerim Kuntay'ı ararken en sonunda bir yerde konakladı. Oraya doğru adımladım. O, beni baştan aşağı süzerken bende aynı şeyi ona yaptım. Üzerinde siyah, düz bir gömlek, altında ise yine siyah, düz ve kumaş bir pantolon vardı. Çok normal şeyler giyinmişti ama bu normal şeyler bile onu daha da karizmatik göstermişti. Üzerindeki hafif dar gömlek omuzlarına cuk diye oturmuş, hatta kaslarını biraz sarmıştı. Kasları çoktu. Çok kısa bir süre içerisinde duş almış olmalıydı çünkü kuruttuğu belli olmasına rağmen saçlarında hafif bir nemlilik vardı.
Soluğunu tutmuş, beni izlediğini fark ettiğim anda ışık hızıyla kaçırdım bakışlarımı.
Binmem için arabanın ön koltuğunu açtığında teşekkür ederek koltuğa yerleştim. Kapı arkamdan kapandığı anda ciğerlerimi mis bir koku doldurdu. Onun kokusu, arabasına sinmiş olmalıydı. Pusu kokusu diye bir şey var mıydı bilmiyorum ama... Araba şu anda Pusu kokuyordu.
***
Yaklaşık bir saat süren araba yolculuğu gayet sessiz geçmişti. Arada bir ona kayan ve bazende buluşan bakışlarımız dışında da sakindi. Gayet şık, daha önce görmediğim ya da duymadığım bir restorana gelmiştik ve arabadan inmeden önce yine kapımı kendisi açmıştı. Nasıl ya da ne zaman planladı bilmiyorum ama bir rezervasyonumuz vardı ve boydan pencerelerin birinin dibindeki masaya geçmiştik.
Arabadan inmeden önce ikimizde maskelerimizden kurtulduğumuz için şu anda fazlasıyla normal iki vatandaştık. Aynı zamanda yüzümüzde maskelerimiz olmadığı için ben de, o da birbirlerimizin yüz ifadesini görebiliyorduk. Mesela şu anda ortada hiçbir şey olmamasına rağmen yanaklarım hafiften kızarmıştı ve o da bunun farkındaydı.
Bir garson siparişlerimizi almaya geldiğinde, elindeki defterden başını kaldırdığı anda gözleri direkt olarak Pusu'yu buldu. Sanki daha önce görmüş ya da tanışıyorlarmış gibi başıyla selam verdi. Pusu'da ona aynı şekilde karşılık verdi.
"Ne alırdınız efendim." diye soran garson çocukla bakışlarımı tekrardan masamda namazlık gibi açık olan menüye çevirdim. Düşünmek için kendime zaman tanımadan, daha önce hiç yemediğim ve restoranın şefinin kendi sipesyeli olduğu belirtilen yemeği sipariş verdim.
"Ben bir porsiyon Ateşin Gölgesi alayım."
Menü de şefin sipesyeli olan yemeklerin kenarında yıldız damgası vardı. Bende onlardan birini sipariş vermiştim ve doğal olarak daha önce hiç yememiştim.
Ateşin Gölgesi - Kor Biber ve Fesleğen Soslu Antrikot
Altında içindekiler yazıyordu ama daha fazla bakmadım ve menü kitabının kapağını kapatarak kenara koydum. Ne sipariş verdiğini merak ettiğim için bakışlarım Kuntay'a kayarken o da siparişini verdi.
"Hanımefendinin istediğinden alacağım bende." dediğinde dudaklarım iki yana kıvrılmasın diye birbirlerine bastırdım.
Eğer yemek güzel değilse ikimizde aç kalırdık ve yemeği seçen kişi bendim.
Garson giderken bakışlarımı pencereden dışarı çevirdim. Şu anda kalbim heyecanımdan dolayı göğsümü daha hızlı dövüyordu ve elim sıvazlamak adına göğsüme gitmek için kaşınıyordu. Böyle bir şeyin yaşanmasını istemediğim için sandalyemin kenarını sıkıca tuttum.
"Daha önce buraya geldiniz mi?" diye sorarak aramızdaki sessizliği parçalayan ben oldum. "Evet, birçok kez," dediğinde kaşlarım anında havalandı. Demek birçok kez buraya geliyordu. Görevlerden nasıl zamanı oluyordu anlamadım. Yoksa her izninde bir kızla yemeğe çıkıyor ve onları buraya mı getiriyordu? Ah, hayır. Böyle bir şey olmazdı ve ben şu an kendi kafamda kuruyordum.
"Öyle mi? Zaman buluyorsunuz yani?" diye saçma bir şekilde, belli etmeyecek şekilde hesap sormuştum.
"Yani, zaman buldukça geliyorum diyelim." Dişlerimi gıcırdattım. Böyle pahalı bir mekana, zaman buldukça nasıl geliyor olabilirdi ki? Tamam, biz Delta Askerlerinin maaşı öyle az uz bir şey değildi ama yine de böyle bir mekanda zaman buldukça yemek yemekte kolay olmazdı.
"Zor olmuyor mu? Yani böyle bir mekanda zaman buldukça yemek yemek?"
"Hayır." diye cevap vererek omuz silktiğinde, oha dememek için kendimi zor tuttum.
Maksat sohbet devam etsin diye bir soru daha sordum. Tabii ki sohbet sürsün diye! "Birileriyle mi geliyorsun peki?"
"Biriyle geliyorum." dediğinde gözlerim şokla aralandı. İçimde bir volkan kaynamaya başlarken meraklı bakışlarımı bir lazer ışını gibi ona fırlattım. Ne demek biriyle geliyorum? Delirtecek miydi bu adam beni?
Boğazımı temizleyerek gülümsemeye çalıştım ama başarısız oldum. "Anladım. Biriyle geliyorsunuz." dedim ve bakışlarımı ondan tamamen çektim. Tüm heyecanım söylediği birkaç kelimeyle kaçmıştı. Onunla yemek yemeği çok istemiştim ama şu anda buradan toz olmak istiyordum.
Ben daha fazla uzatmadığımda o da sessizliğine gömüldü. Kafamı dağıtmak için çalan loş müziğe kulak vermeye çalıştım ama aklımdan bin türlü şey geçiyordu.
Acaba bir sevgilisi mi vardı?
Kız arkadaşı?
Belki de nişanlısı? Yani, yüzüğü yoktu ama yüzük takmayı tercih etmeyen erkekler de vardı.
Hadi ama, ilişkisi olduğu halde bana iltifat edecek, yakınlık kuracak ya da benimle yemeğe çıkacak bir adam değildi. Yani, şerefsiz gibi durmuyordu en azından.
Beni düşünce denizine sürükleyen de, oradan çekip alan da kendisi oldu. "Kardeşim," dediğinde başımı çevirip bakmadım çünkü telefonla da konuşuyor olabilirdi. "Ayçıl," dediğinde ise bana seslendiğini anladım ve usulca başımı ondan taraf çevirdim. Yüzüme fazlasıyla yalancı bir tebessüm kondururken, onun yüzündeki serseri tavıra alık alık bakıyordum.
"Efendim?"
"Buraya geldiğim kişi kardeşim." İçime su serpildiğini hissettim. Demek benimle resmen oyun oynamıştı. Nedensizce buraya sürekli kardeşi ile geliyor olması beni mutlu etmişti.
"Anlıyorum." dedim dudaklarımı birbirine bastırarak.
"Burasıda kuzenimin mekanı, yani bu kadar çok gelmemin sebebi bu." derken bir yandan da sürekli olarak bakışları yan masaya kayıyordu. Nedenini bilmiyordum ama bakışları bir anda sertleşmiş, kaşlarının arasında ufak bir yarık oluşmuştu. Nedendi ki?
Tamam, ondan kötü bir şey tam olarak beklediğim söylenemez. Kast ettiğim şey, ilişkisi olan biri olmasına rağmen benimle muhabbeti olmasıydı. Öyle bir şey var mıydı, bilmiyordum ama sanırım yoktu.
Tekrar sessizliğe gömüldüğümüz arada siparişlerimiz gelmiş, bizde oyalanmadan yemeğimize yönelmiştik. Yemeği sevmiştim çünkü eti her şekilde yerdim. Bir insanın böyle güzel bir nimetten kendini mahrum ederek vejetaryen olabilmesi bana normal gelmiyordu.
"Bir sorun mu var?" diye sordum yemeğini benim aksime ağırca yiyen adama bakarak. Karşımdaki adam yemekhanede ki haline göre yemeğini fazlasıyla yavaş yiyor, aynı zamanda sert bakışlarını sürekli olarak yan masaya yöneltiyordu. Bir ara bende yan masaya bakmıştım ama bir sorun görmemiştim. Ya da vardı ama ben o sorunun olduğu anı yakalayamamıştım, bilmiyorum. Kırklı yaşlarının ortasında olduğunu düşündüğüm ve dış görünüşlerinden, her halükarda zengin oldukları belli olan bir çift oturuyordu yan masada.
"Var." dedi dişlerini gıcırdatarak. Sorun neydi? Sadece yirmi dakika içerisinde tüm hali, tavrı ve yüz ifadesi değişmişti.
"Şu yan masadaki tipini..." Küfür edecekti ki devamını getirmeden yüzünü buruşturdu. "Tövbe estağfurullah, kusura bakma." dediğinde buna bile hızlandı lanet kalbim. Zaten bir kadının yanında küfür etmemesi gerektiğinin bilincindeydi ama bunun eşiğinden döndüğünde bile af dilemesi çok hoştu.
"Sorun değil. Yan masada ki," dedim devam etmesi için onu teşvik eden bir ses tonuyla.
"Yan masadaki şahıs, senin bacaklarının açıkta kaldığını düşündüğüm kısımlarını dikizliyor. Yaptığından kesin emin olmadığım için de kalkıp ebesini de belleyemiyorum haysiyetsizin." Söyledikleri her geçen saniye sinir kat sayımı artırırken, dişlerimi gıcırdattım. Kaşlarımın ortasında en az onunki kadar olan bir yarık oluşurken bakışlarım usulca yan masaya kaydı.
Eğer böyle bir şeyi gerçekten de yapıyorsa, onun bellemesine gerek yoktu. Ben direkt onun yedi sülalesini sikmekten çekinmezdim.
Ayrıca, 'açıkta kaldığını düşündüğüm kısımlar' dedi. Yani değil bakmak, o gözünü bile değdirmemişti.
Bakıyordu şerefsiz. Hemde direkt olarak bacaklarımın açık olduğu kısımları dikizliyordu. Karşısındaki karısı olduğunu düşündüğüm kadınla konuşurken, bir yandan da bacaklarıma bakıyordu. Tacizci pislik!
Yaklaşık otuz saniye bende, o da bekledik. O süre zarfında adam sadece bacaklarıma baktı ve ikimizde emin olduk. Bir ses çıktı. Kuntay oturduğu sandalyeyi düşürerek ayaklanırken ben ondan hızlı davrandım ve hızla kalkarak önüne geçtim. Çıkan sesten dolayı neredeyse mekandaki tüm gözlerin bizim üzerimizde olduğunu biliyordum ama umursamadım. Elimi onun göğsüne koyarak durmasını sağladım. O ise kızgın bir boğayı andırırken, adamı yiyecekmiş gibi bakıyordu.
"Senin değil, benim bacaklarıma baktı." Bu onun kopma noktasıymış gibi dişlerinin arasından tısladı. "Ne diyorsun sen?!"
Cevap vermek yerine arkamı döndüm ve sıklaşan nefeslerim eşliğinde hızlı adımlarla yan masaya yöneldim. Oruspu çocuğu olayı anlamış gibi kaçmak için toparlanıyordu. İzin vermedim. Pahalı ve tek bir kırışıklığı bile olmayan gömleğinin yakalarına asılarak ayağa kaldırdım. Obez denilecek kadar şişman bir adamdı ama tekte kaldıramayı başarabilmiştim.
Pusu'nun gururlu seslenmelerini ve kendisine bırakmam gerektiğini söyleyen homurdanmalarını işitiyordum ama kulak tıkadım. Bu haysiyetsiz beni taciz etmişti! Beni! Hah!
Hiç düşünmedim ve adamın yere düşmesine sebep olacak bir sertlikle kafa attım. Benim bile yüzüm sızlarken yere düşen ve feryatlar eşliğinde kanayan burnunu tutan adamı düşünmedim. Arkamdaki kadının yardım çığlıklarını ve Pusu'nun gelen güvenikleri geri püskürtme çabasını da umursamadım. Gözüm kararmıştı.
"Oruspu!" diye tıslarken beni tek duyan kişi yerde yatan pislik oldu. Yere eğilmeden belimi bükerek tekrar ayağa kalkmasını sağladım ve sol elimle masalarının üzerindeki dolu şampanya şişesini direkt olarak kafasına geçirdim. Camın kırılma sesi kulaklarımda yankılandı. Hemen sonra ise adam, benim tutamayacağım biçimde yere yığılıp kaldı. Ölmeyeceğini ve sadece bayıldığını bildiğim için fazlasıyla rahattım.
Elimde kalan şampanya şişesinin sadece baş kısmını sertçe yere fırlatarak tuzla buz olmasını sağladım. Yüzüme serseri bir tebessüm kondurarak, sanki elimde toz varmış gibi birbirine çarparak silkeledim. Yerde yatan bu şerefsiz bayılmasaydı çok daha beterini yapardım ama... Bayıldıysa bile zerre kadar umurumda değildi. Sonuna kadar hak etmişti haysiyetsiz.
Arkamı döndüğümde eğer Pusu ne dediyse güvenliklerin hepsi uzaklaşmış, hatta yüzlerindeki gizlemeye çalıştıkları gülümsemeyle beni izliyordu. Sanırım olayı anlayan garsonlar müşterilere de anlatmış gibi herkes bana bakıyordu. Siktir! Film mi çekiyorduk burada?
Herkes bir anda ayaklandı ve sanki bir tiyatro gösterisinin bitimi yaşanmış gibi elleri ağıracak derecede alkışlamaya başladı. Dudaklarımdaki tebessüm büyürken bana gururla bakan Pusu'nun yanına adımladım ve koluna girerek yürümeye başladım. Heyecanlandığım için tüm seslere kulak tıkamıştım ama Pusu'nun sesini hâlâ duyuyordum.
"Mükemmeldin." derken ne ara otoparka indiğimizi, valenin arabayı getirdiğini ve bizim arabaya bindiğimizi anlamadım. Hepsi sadece birkaç saniye içinde yaşanmış gibiydi. Ya da ben minik bir şok dalgası içindeydim.
"Hak etmişti." Uzun süreli sessizliği bozan yine ben oldum. Ama o, büyülenmiş gözlerle bana bakıyordu.
"Etmişti." Gözleri elime kaydığında benimkilerde ona kaydı. Sanırım kafasında parçaladığım şampanya şişesi benimde elimi yaralamıştı. Sanırım değil, akan kana ve yeni yeni sızlamayı hissettiğime göre benimde elim kesilmişti.
Yeni yeni gevşeyen kaşları usulca tekrar çatılırken yavaşça sol elimi elinin içine aldı ve kucağına bıraktı. "Kendine zarar verme." diye beni kısaca uyarırken iki koltuğun arasındaki ilk yardım çantasını eline aldı.
Yavaşça, canımı acıtmaktan korkarcasına nasırlı elleriyle sol elimle ilgilendi. Bu süre zarfında ise heyecandan göğüs kafesimi döven kalbim bana hiç yardımcı olmadı. Hele de yumuşak saçlarına dokunmak için avucu kaşınan sağ elim. Saçları buradan bakınca yumuşacık duruyordu.
***
"Bir Yüzbaşı, iki Kıdemli Üsteğmen, üç Üsteğmen ve sekiz Teğmen, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!" Bunlar son konuşmalardı çünkü dakikalar, belki de saniyeler sonra görev yerine gitmek adına arkamızdaki helikoptere binecektik.
Dün restoranda yaşanan tatsız olaydan sonra Pusu arabada elimle nazikçe ilgilenmiş, "Eline zarar vermeseydin daha iyiydi." diyerek gururlu bir biçimde homurdanmıştı. Yolculuğumuz sessiz geçmişti ama ben arabadan inmeden hemen önce bana, "Bu yemek tatlı sonlanmadı. Bir dahaki sefere sözüm olsun, farklı bir yere." demişti.
Sabahın en erken saatlerinde buraya gelmiş, klasik sabah içtimasını yaptıktan sonra göreve hazırlanmıştık. En son yaptığımız operasyonda kaybettiğim silahımdan sonra gösterdiğim performanstan da dolayı bana daha iyi bir silah verilmişti.
Kendimi yedi yaşındaki Ayçıl gibi hissediyordum. Kendisine alınan hediyeyi öpen, sarılan ve bir şey olmaması adına elinden hiç bırakmayan... Nihayetinde illa ki bir şey olacaktı ama şu anda asla çizilmesin diye elimden bırakamıyordum.
Ahh! Silahım aşırı mükemmeldi!
"Geyretiniz daim, cesaretiniz kavi olsun!"
"Rahat!" diyerek son sözlerini söyleyen Yarbay Turan Ali Soytürk ile örgülü saçlarımın savrulmasına neden olan helikopterin kapısına doğru ilerledim. İlk olarak binen kişi ben olurken mutlulukla cam kenarına oturdum. Büyük bir askeri helikopterdi ama sadece iki tane cam kenarı koltuğu vardı. Ve şu anda o iki şanslı kişiden biri bendim.
Herkes helikoptere yerleştiğinde pervanenin sesi arttı. Kulağımızda kulaklık vardı ama yine de ses hâlâ duyuluyordu. Ve yanıma oturan ve bana bana seslenen Caner'in de sesini duyuyordum. "Şey, Ayçıl," dedi biraz çekingen bir tavırla.
"Efendim?" Ondan taraf döndüm ve boğazımı temizledim. Uzun süre konuşmadığım da boğazımda bir şey beliriyordu.
"Mehriban yalnız değil, değil mi? Yoksa yalnız mı? Tek başına kalabilir mi? Zor zamanlar geçirdi, tek başına kalmak ona iyi gelmez." Art arda sıraladığı telaşlı cümle ve tahminler dudaklarımda silik bir tebessümün peydah olmasına neden oldu. Neden bu kadar merak ediyordu ki Mehriban'ı? Benim bilmediğim bir münasebet mi yaşanmıştı aralarında?
"Öncelikle tek başına değil, annemle kalıyor. Hem sen, neden bu kadar merak ediyorsun ki bu kızı?" İlk önce rahat bir soluk verdi. Mehriban'ın tek olmaması onun içindeki telaşa su serpmiş olmalıydı. Hemen sonra son cümlemi algıladı ve omuzları dikleşti, kaşları çatıldı.
"Merak etmiyorum. Sadece sen de biliyorsun, o küçük kız zor zamanlar geçirdi. Onu kötü etkileyecek bir şey daha yaşamasını istemem." Cevabı beni tatmin etmese de başımla onayladım. Sohbeti burada bitirirken başımı cama yaslayarak, yorgun gözlerimi yumdum. Birkaç saat dinlensem hiç fena olmazdı.
***
Postalların içerisindeki ayaklarım sıcak kumla buluştuktan saniyeler sonra birkaç adım attım. Herkes yere inmiş, helikopter havalanıp gözden kayboluvermişti. Hava tahmin ettiğim kadar çok sıcak değildi doğrusu. Ya da belki de üzerimdeki üniforma dolayısıyla sıcağı fazla hissetmiyordum.
Daha önce, -bu çölde değil- çölde görev yapmıştım ama orası çok çok çok daha sıcaktı. İnsanın üzerinde teri olmadan dolaşma gibi bir ihtimali olamazdı. Tahmin ettiğim kadar sıcak olmaması beni mutlu etti. Soğuğu sevmiyor olmam, sıcağı sevdiğim anlamına geliyordu.
Etraf bomboştu. Hiç kimse ya da doğal olarak hiçbir şey yoktu. Sarı renk denilebilecek kumlardan ve bizden başka bu çölde görünürde hiçbir şey yoktu. Ve tabii ki görünürde.
Tam olarak burada ya da üç yüz metre ilerideki bir yerde kamp kuracaktık. Bugün hiçbir şey yapmaya halim olmadığı için umarım burada çadırları kurardık. Zira, sabah yaptığımız içtima bile yıllar sonra ilk defa bana bir eziyet gibi gelmiş ve beni bu kadar zorlamıştı.
Hepimiz Pusu Komutanın karşısında ip gibi sıraya dizildiğimizde bir rahat sesi kulaklarımda yankılandı. "Rahat!" Pusu'nun gözleri bir şahin edasıyla tüm bu araziyi taradı. Doğru yeri arıyor olmalıydı. Gözleri bizden üç yüz metre ilerideki araziye kaydığında benimki de oraya kaydı.
"Tam olarak buraya kamp kuracağız." dediğinde rahat bir soluk bıraktım.
Herkes sırtalarındaki koca çantaları yere sererken, saatlerce süreceğinin bilincinde olarak kamp kurmaya başladı. Benim aksime çok hızlılardı çünkü gerçekten başım ağrıyordu. Çabuk bitmesi adına işime daha da koyuldum.
Ta ki bir eli omzumda hissedene kadar. Yavaşça dikleştim ve arkamı döndüm. Zaten ciğerlerimi dolduran kokudan Pusu Komutan olduğunu anlamıştım.
"Ben çadırımı kurdum. İyi görünmüyorsun, ben seninkini kurarım. Git, dinlen." Ne ara kurmuştu? Helikopterden ineli daha yirmi dakika bile olmamıştı ama o çadırını kurduğunu söylüyordu. Bakışlarım anında oraya kaydı. Bildiğim kadarıyla Ateş'le kalacaklardı.
"Avcı," dediğimde lafımı keserek elimdeki demir çubuğu aldı. "Avcı'nın başka işleri var. Sen git ve dinlen." Bu düşünceli tavrı dudaklarıma minik bir tebessüm kondurdu. Diğer elimdeki halatı da ona vererek başımla onayladım ve, "Teşekkür ederim." dedim samimi bir tavırla. Bir baş selamıyla yetinmesiyle daha fazla oyalanmadım ve çadırına ilerledim.
Bu adamın tavırları çok farklıydı. Sanki herkes gibi değildi ve herkes gibi olmaması ondan etkilenmem için artı bir sebepti. Ki zaten, ondan etkilenmekten ziyade hisler besliyordum ama... Hayırlısı artık...
"Ağrı kesici iç." diye seslenmesi ise yanaklarımın kızarmasına yol açtı. Herkesin bizi duyduğuna emindim. Ahh!
______________
~Bölüm Sonu~
