27. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗2.7🔗
- Selamlar. Bölümü beğenmediyseniz yorumlarda belirtmeye çalışın ki ben yanlışımı ya da eksiğimi düzelteyim. Okunma sayısına göre çok az olan oy sayıları gerçekten canımı sıkıyor. Küçük bir kitle olduğumuzu biliyorum ama beğendiyseniz oy verin ki yazma şevkim artsın. 💗
_____________________
|Kuntay Pusu Tunga|
Kimi insanlar bir enkaz altında kaldığında o enkazın altında can vermeyi seçer. Kimi ise kaybettiklerine rağmen kurtulmayı, enkazından altından kalkmayı seçer. Ben hangisiydim bilmiyorum; öyle ki şu birkaç haftaya kadar bedenimin burada, ruhumun o enkazda olduğunu sanıyordum. Tabii ki şu ana kadar. Sanki o evde, annemin cansız yatan bedeninin yanında kalmış bir çocuk değildim, artık sadece vatanı için yaşayan bir askerde değildim.
Biri var. Herhangi kimseye söylesem inanmaz ama ben daha önce hiç aşık olmamış biriydim. Otuz üç yaşındaydım ama annem ve kız kardeşim dışında hiçbir kadına bakmamıştım bile. Arkadaşlarım bile erkekti o kadar iletişim yoksunuydum. O kişi yörüngeme girdiği anda içimde kıpırtılar oluşuyor, yıllardır lâl olan dilimin saniyesinde bağı çözülüyordu.
Benim tek yaşam amacım şu ana kadar sadece kız kardeşim ve vatanımdı. Ama birinin daha eklendiğini düşünüyordum ve bundan hiç rahatsız olmuyordum. Oysa ki ben kendime aşık olmayı yasaklamıştım. Lakin ne hikmetse bu kadına çok farklı, daha önce hiç tatmadığım, bir kardeş, anne ya da askerden farklı hisler besliyordum. Ona Komutan-Asker demiştim ama, ben ona karşı çok daha farklı şeyler hissediyordum.
Hiçbir komutan askerini öpmek istemezdi. Fakat ben daha önce hiç yapmadığım bu eylemi onunla gerçekleştirmek için can atıyordum.
Kolay şeyler yaşamamıştım. Çocukken yaşadıklarım bir çocuğun kaldırabileceği türden değildi, ki zaten kaldırabildiğimden emin değildim. Hâlâ arada bir o anları bir kabus olarak görüyordum.
Anneme aşık bir çocuktum. Çok güzel bir kadındı annem ve ben annemi ona benzetiyorum. Güzel bir kadındı, bembeyaz bir teni, kocaman ela gözleri ve uzun kahverengi saçları vardı. Annemi benzetecek olsam bir papatyaya benzetirdim ve benin canım annemin bir cani, yapraklarını koparmıştı. Acımadan, canice...
Büyürken de kolay büyümemiştim. Annemi kaybettiğim zaman sadece on beş yaşındaydım ve bizi kardeşimden ayırmasınlar diye verdiğim çabalar daha dün gibi aklımda. Belki imkansız gibi geliyor ama on sekiz yaşıma kadar hem çalışıp hemde kardeşime bakmıştım.
Sonrası ise Yarbay Turan'ın sayesinde gelmişti. Nasıl bilmiyorum ama kaldığımız, annemin öldüğü eve gelmiş ve bizim elimizden tutmuştu. Sanki bunu yapmak zorundaymış gibi...
"Pusu Komutanım," Onun naif sesi... Aklımı başımdan alıyordu ve son zamanlarda birkaç saat işitmesem kulaklarım uğulduyordu. Açıkçası son zamanlarda olan bir şey daha vardı ve bu benim için çok büyük bir gelişmeydi. Ben artık neredeyse hiç kabus görmüyordum. Belki de onun sayesindedir, belki de aşk dedikleri şey bende de vardır ve o aşk benim kabuslarımı kovuyordur bilmiyorum.
Ben böyle bir adam değildim. En başında katıydım ve insiyatiflerim yoktu. Ya da ne bileyim kız kardeşim dışında hiç kimsenin tribini çekmezdim ama bu kadının beş gün boyunca zevkle çekmiştim. Zevkle.
"Efendim." dedim bir komutandan farklı olarak. Zaten sadece o bana seslendiği zaman komutanım sıfatının başına ismimi ekliyordu. Evet, bunu da fark etmiştim. Hayır böyle normal bir şey için kendimi özel hissetmemem gerekiyordu. Bana ciddi bir şeyler olmuştu. Bilemiyorum belki de annemin deyimiyle divane olmuştum.
"Sence benim vatan haini olmadığıma inanmış mıdır?" diye fısıldadı. Hâlâ endişesi mi vardı gerçekten? Kendisi gibi, Vatanına aşık bir Türk Askeri olan bir kadının hain olma ihtimali var mıydı? İmkansıza inanmazdım ama bu durumda devreye giriyordu sanırım.
"Bak bakayım," dedim bakışlarımla boşluğa dalmış olan Yarbay Turan'ı göstererek. "Bu adamın gözlerinde senden şüphelendiğine dair en ufak bir mana var mı?" diye sordum. Yarbay Turan'ın bakışlarında hayal kırıklığı vardı ama bu asla Büke için değildi.
"Yok mu?" diye zordu saf saf. Bazen bu kadar saf olmasına şaşırıyordum. Üstelik o kadar çok kötülük görmüş ve tanımışken.
"Yok." dedim yemin eder gibi. O sırada bir ses yükseldi. Yarbay Turan'ın hiddetle ayaklanmasıyla birlikte sandalyesi geriye doğru düştü. İşte şimdi gerçek Yarbay Turan Ali Soytürk'ü görecektik çünkü öfkesi bir fırtınayı andırıyordu. Duyduklarını sindirmesi beş dakikasını almıştı ve o beş dakika fırtına öncesi sessizlikti.
"NEREDE O?!" Sesi kulak zararımıza zarar verecek türdendi. Ne yapacağını tahmin edebiliyordum ve ne kadar kendine hakim olabilen bir insan olsa da yapacakları belli olmazdı. Eğer o Ertuğrul denen şerefsizi öldürürse başına büyük bela alırdı.
"Baba!" dedi Büke hızla ayaklanıp Yarbay Turan'ın koluna yapışırken. Ona baba mı diyordu? "Sakin ol." Sesi fısıltıdan farksızdı. Şaşırtıcı bir şekilde koskoca Yarbay anında duraksadı. Gözlerini yumdu ve çevik bir hareketle Büke'yi kolları arasına aldı. Avcı onlara gayet sakin bir şekilde bakarken benim şaşkınlıktan kaşlarım havalanmıştı. Aralarında bir baba-kız ilişkisi olduğunu bilmiyordum.
"Kızım..." dedi Yarbay gözünden akan bir damla yaş eşliğinde. Şaşkınlığım artmıştı çünkü ben bu adamı yıllardır tanıyordum ve bu yıllar içerisinde bir kere bile ağladığına şahit olmamıştım. Aralarında nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyordum ama bu kadar bağlı olması tahmin edebileceğim türden değildi. Yarbay Turan askerleri arasındaki mesafeyi daima korumuştu oysa ki. Ben kız kardeşim Enisa dışında ilk defa birine karşı böyle sıcak olduğunu görüyordum.
Şu anda anladığım kadarıyla manevi babası olan adamın sinesinde hüngür hüngür ağlıyordu ve gözünden o damlaların akması kalbimde bir sızı oluşmasına yol açıyordu. Ağlamasın demiyorum ama keşke ağlamasa.
Bir süre bu şekilde birbirlerine sarıldılar ve ben ve Avcı ise sesimizi çıkarmadan onları izledik. Bu görüntü beni şaşırtıyordu lakin yanımda duran adamın yüz ifadesinde en küçük bir değişim yoktu. Duygularını iyi sakladığını biliyordum ama dün gece tesiste de onu teselli etmesi onların daha önceden gelen bir ilişkileri olduğunu gösteriyordu.
Ayrıldıklarında ikisi de sakinleşmişti ve Büke'nin omuzları beş dakika öncesine göre dikleşmişti. Yarbay Turan ona ne söylediyse işe yaramıştı.
"Gidelim!" dedi Yarbay masasındaki maskeyi sertçe yüzüne geçirerek. Artık Ertuğrul denen haysiyetsiz düşünsün çünkü elinden kaçması imkansız olan bir adam kendisine geliyordu. Benim Büke'm ise attığı kendinden emin adımlarla hesap sormaya gidiyordu. Hakkı olan hesabı sormaya.
***
|Ayçıl Büke Karahanlı|
Babama sarılmamın bana bu kadar iyi geleceğini tahmin etmemiştim. Beni sinesine çektiği ve kulağıma kızının asla bir vatan haini olmadığını fısıldadığı zamanlarda kalbimde bir rahatlık baş göstermişti. İçimde doğal olarak bana inanmayacağına dair şüphe vardı ama onun bana karşı olan sakinleştirici sesini işttiğim anda o şüpheler kaybolmuştu.
Şimdi ise beni yaptığı şeyle yıkan adamdan hesap sormaya gidiyordum. Hiçbir zaman, görevimden önce de buna dahil hakkım olan hesabı sormaktan çekinen bir insan olmamıştım. Bu kişinin biyolojik babam olması eminim ki bir şeyi değiştirmeyecekti.
O benim tabii ki Ayçıl Büke olduğumu bilmeyecekti çünkü gerçek beni bilmesi mesleğimin getirdiği gerekçeyle yasaktı. Ben ondan Teğmen İz olarak hesap soracaktım ve bunu yaparken en ufak bir acımam olmayacaktı. Gerekirse eziyet edecektim çünkü o bir terör örgütü üyesiydi.
Bir kapıya yetiştiğimizde önündeki iki asker bize selam vererek kapıyı açtı. Çenemi dikerek birkaç adım attım ve içeri girdim. Metal kapının sert bir biçimde kapanması odanın duvarlarında yankılandı.
Odanın içerisine attığım adım, geçmişin kapısından attığım bir adım gibiydi. Babam sandığım adamla geçmişte yaşadığım anılar zihnimde bir bir belirmeye, gözlerimin önünden bir film şeridi misali geçmeye başladı. Başımda bir ağrı belirirken dudaklarımı birbirine bastırdım.
~
"Baba," dedim koşar adımlarla babamın kucağına tüneyerek. "İyi bayramlar!" dedim dudaklarımı sıkı sıkı birbirine bastırarak. Bugün bayramdı ve en sevdiğim günlerden biriydi. Bana para veriliyor ve şekerden bıkana kadar ikram ediliyordu. Çok, çok güzel bir gündü bugün.
Babam elindeki gazeteyi bırakmadan arka cebinden iki milyon çıkararak avucuma bıraktı ve öpmem için elini uzattı. Hiç oyalanmadan elini öpüp alnıma koydum ve otuz iki diş güldüm.
"Baba!" dedim yeniden.
"Efendim?" dedi babam başını elindeki gazeteden kaldırmadan. Sinirlenmiştim, ben annemin bir saat uğraştığı saçımı heyecanla ona gösteriyordum ama o bana bakmıyordu bile. Koluna sert olduğunu düşündüğüm bir şekilde vurdum ve, "Saçımı gösteriyorum ama bakmıyorsun!" diye kızdım.
Başını birkaç saniyeliğine kaldırdı ve bakışlarını çok çok sim olan saçımda gezdirdi. Başını tekrar elindeki gazeteye çevirirken cevap verdi. "Güzel, çok güzel ama pulların biraz fazla olmuş." dediğinde minik ellerim saçımı buldu. Pul diye bahsettiği şey saçlarıma saçılmış renkli simler olmalıydı. Madem babam çok diyordu, bende azlatırdım. Birkaç defa elimle saçlarımı süpürerek simlerin babamın kumaş, ütülü pantolonuna dökülmesine neden oldum.
Babamın dudaklarından koca bir kahkaha kaçarken bende onunla birlikte güldüm. Babamda benim gibi pullu olmuştu ve en az benim ki kadar yakışmıştı ona da.
"Senin gibi pullu oldum, ha kızım?" diye sorduğunda dudağımdaki vatan gülüşüyle yanıt verdim. "Evet."
Babam odağını yeniden elindeki gazetesine çevirdi. Her ne okuyorsa okudukça kaşları giderek çatılıyordu. Babam kızmıştı. Babam ne zaman kızsa, kaşlarını çatardı. Babamın kızgın olmasından hoşlanmadığım için işaret parmağımla kaşlarının ortasına vurarak düzelmesini sağladım.
"Ne okuyorsun baba?" Onu kızdıran şeyin gazetede okuduğu şey olduğuna sonuna kadar emindim.
"Gazete." diyerek kestirip attı. Sanırım okuduğu şeyi bana anlatmak istemiyordu.
"Gazetede ne okuyorsun?" Israrla sorduğum soru karşısında kayıtsız kalmadı ve sert bir nefes verdi. Anlatmak için gazetesini koltuğun kenarına koyarak odağını tamamen bana verdi.
"Vatan hainlerini kızım." dediğinde dudaklarım büzüştü. Vatan haininin ne olduğunu bilmiyordum ama az çok tahmin edebiliyordum. Şu sıralar haberlerde yerleri çok fazlaydı.
"Nasıl yani?" diye sordum başımı yana eğerek.
Göğsünü aldığı nefesle kabartarak birkaç saniye düşündü. "Yani vatana ihanet edenler. Bu cennet vatanı mahvetmek için onların yanında olanlar." Sanırım anlamıştım ama bilmediğim bir şey vardı.
"Onlar kim?"
"Teröristler. Kötü olan adamlar." Kötü olan adamları biliyordum. Bir keresinde haberlerde görmüştüm, birçok çocuğun annesini ve babasını elinden alan kötü adamlardı. Onları hiç sevmiyordum.
"Ben vatan haini asla olmam, baba. Onlar çok kötü."
"Evet kızım, onlar çok kötü. Affetmeyeceğim tek şeydir; Vatan hainlerini toprak bile kabul etmez."
~
Ben o küçük yaşımda aklıma kazımıştım; vatan hainlerini toprak bile kabul etmezdi.
Bu adamı toprak kabul eder miydi meçhul. Ne de olsa o da bir vatan hainiydi. O da bu cennet vatana ihanet etmişti ve umarım onu toprak bile kabul etmezdi.
Karşımızdaki sandalyede ayak üstüne ayak atarak oturan adam fazla rahattı. O anda rahatının bana battığını hissettim. Yanımda duran ve rütbeleri benden yüksek olan üç adamdan da müsaade almadan yanına tünedim. Daha o ne olduğunu anlayamadan oturduğu sandalyenin başlığını tuttum ve yere düşmesine sebep olacak bir sertlikte kendime doğru çektim.
"Fuck you!" diye bağırarak yere düştüğünde kaşlarım bi' hayli çatıldı. O kimdi de bana küfrediyordu?!
Yeniden Yarbay'ın yanına tünediğimde maskesi gerilmiş bir şekilde bana bakıyordu. Sanırım benimle bu yaptığımdan dolayı gurur duyuyordu. Yine de kendimi açıklama ihtiyacı hissettim. "Kusura kalmayın komutanım, bu kadar rahat olmamalı."
"Kalmadım." dedi düz sesiyle ve bakışlarını yerden ayaklanan adama çevirdi.
"Ee, tanışalım artık." dedi kollarını sıyırarak. Yüzündeki vatan gülüşüyle, sinirini saniyler içerisinde gizlemişti.
"Who are you?" Şuna bak, Türkçe bile konuşmuyordu artık. Konuşmasındı zaten, diliyle bile kirletirdi o bizim şaheser Türkçemizi.
Yarbay Turan tehditkar bir biçimde kahkaha attı. "Soruları soran taraf ben olurum ama yine de cevap vereyim. Biz Türk Askerleriyiz." Onu tanıdığını belirten en ufak bir şey yapmıyordu. Bende aynısını yapacaktım.
"Ha," dedi gevşek gevşek. "Bilmiyordum. Üniformanızdan anlıyorum Türk Askeri olduğunuzu." Şimdi Türkçe konuşmaya başlamıştı ama hâlâ kelimlerine İngilizce kelimeler katıyor ve dili tam olarak dönmüyordu.
"Cık," diye bir ses çıktı Pusu'dan. "Bizi bilmiyorsun, ama tanışırız." Sesindeki karanlık tını tüyler ürpertici türdendi. Ertuğrul onun üzerinde gözlerini birkaç saniyle gezdirdi ama daha fazla bakmadı ve bakışlarını Yarbay Turan'a çevirdi. İçten içe onun bile Pusu'dan ürktüğünü söyleyebilirdim. Bu adamın sesi bile düşmanını korkutacak türdendi.
"Ne tanışması?" Oysa ki tahmin edeceğini sanıyordum. Eminim ki askerlik hayatı boyunca birçok teröristi konuşturmuştu, sorgusunu yapmıştı. Eminim ki tanışmanın ne olduğunu çokta iyi biliyordu.
"Göreceksin." dedim sessizce. Pusu'nun sesindeki karanlık tını bana da bulaşmıştı. Dişlerimi gıcırdattım ve bakışlarımı üçlüye çevirdim.
"Başlayayım mı komutanım?" Pusu'nun anında maskesi gerildi. Beni Ateş ve o başıyla onaylarken Yarbay Turan sesli cevap verdi. "Tabii ki," dediğinde kendimden emin bir biçimde ona doğru adımlar attım. Onun dilinden birkaç kelimeyi çıkartırken bile canını çıkartacaktım. Sanırım ona attığım her yumruk vatanımın ondan aldığı bir intikam adımı olacaktı. O artık benim babam değildi yani bu ona istediğim eziyeti çektirebileceğim anlamına geliyordu.
İntikam soğuk yenen bir yemekti. Lakin bende, vatanımda intikamın bile sıcağını severdik.
O daha ne olduğunu anlayamadan yumruk yaptığım elimi sert bir şekilde yüzünü geçirdim. Ağzından bir inleme kaçarken benim elim onun kanıyla kirlenmişti.
"Tanışmaya başlayalım o zaman." Eğilip saçlarından tuttum ve bakışlarının benim bakışlarımı bulmasını sağladım. "Söylemediğin her kelime, sana bir yumruk, tekme, tokat artık o salisede ki moduma bağlı." Dudaklarımdan bir kahkaha firar etti. "Bizim işimiz saliselerle de."
***
"Kızım yeter, yarın devam edersin." Bırakmam için beni ikna etmeye çalışan
Ateş'i nefes nefese bir şekilde başımla onayladım. Saatlerdir buradaydım. Bir yandan Ertuğrul'un terörist olduğunu hazmetmeye çalışıyor, bir yandan anneme nasıl bir açıklama yapacağım düşünüyor, bir yandan da bu teröristten bilgi almaya çalışıyordum. Kafam çorba olmuştu ama tüm bu yorgunluğuma rağmen ben devam ediyordum. Zaten Ertuğrul, daha doğrusu ismini zar zor öğrendim Convert konuşamayacak hale gelmişti.
Alnımda biriken boncuk boncuk terleri kanlı elimin tersiyle silerek ikiliye döndüm. Ateş beni ikna etmiş olamanın haklı rahatlamasını bakışlarında barındırırken Pusu, başını yana eğmiş ve gözlerini kısmış bir biçimde bana bakıyordu. Sanki beni inceliyormuş gibiydi.
Saatlerdir neredeyse hiç durmamıştım ve bu Convert denen şeyin terörist olduğunu tamamen kanıtlamıştım. Bunun yanında ise öğrendiğim şeyler sadece ismi ve "Türkiye'yi mahvedeceğiz." diye boş tehdidiydi. Eski bir asker olarak ağzını bıçak açmıyordu. Böyle giderse elimde kalacaktı ama bir şey konuşamadan.
Yarbay Turan ise duyduklarından sonra odadan çıkmıştı. Ne yapacağını az çok tahmin edebiliyordum.
Derin bir nefes aldım ve ikilinin yanına ilerledim. Ateş kapının önündeki nöbetçi askerlere içeridekini almaları için seslenirken bende Pusu'nun yanına tünedim. Ateş nöbetçilere ne yapmaları gerektiğini anlatırken kimsenin bize bakmadığına kanaat getirdim ve ani bir kararla Pusu'nun yanağına maskenin üzerinden bir buse kondurdum. Yanaklarımdaki kızarıklıkla ona bakarken kendisine kal gelmiş gibiydi.
Bir şey söyleyecek gibi oldu ama Ateş'in yanımıza gelmesiyle araladığı dudaklarını kapattı.
"Komutanım izninizle." diyen Ateş'in gözleri çok yorgun bakıyordu. Aynı zamanda göz altları morarmış gözünün akı kırmızıya çalmıştı. Aynı zamanda da yüzü biraz solgun görünüyordu. Hasta mı olmuştu ki?
"İzin senin asker." diyen Pusu'yla dışarı çıktı fakat benim içim rahat etmedi. Hasta gibi görünüyordu. "İzninizle bir dakika." dedim ve Ateş'in arkasından hızlı adımlarla ona yetiştim.
"Komutanım!" diye seslendim etrafta birilerinin olduğunun bilincinde olarak. Hızlı adımları duraksarken yanına tünedim ve önüne geçtim.
"Abi," dedim onun en sevdiği hitabı kullanarak. Ateş benim manevi abimdi. Gerçek bir abi nasıl olurdu bilmiyorum ama tahminimce en fazla Ateş kadar olurdu. Bizim grupta abi olarak gördüğüm tek kişi Ateş'ti. Birini diğerinden daha çok sevdiğimi söyleyemezdim ama mizaçlarından mı bilinmez Alp ve Emirhan benim erkek kardeşim, Ateş abimdi. Boncuk ise her şeyim diyebileceğim biriydi.
Gözlerindeki buğuya bizzat şahit oldum. "Abim," dedi sesindeki merhametle. Gözlerimin dolduğunu hissederken etrafa göz attı. Gözümden akan bir damla yaşa dahi tahammülü yoktu Ateş'in. Benim ya da Boncuk'un gözünden akan yaşın sebebine bakmadan ortalığı yakıp yıkardı. Doğrusu yapamadığı şey değildi.
"Ağlama sakın," dedi sert bir biçimde. "Eğer ağlarsan sabahtan beridir yapmadığımı yapar ve o herifin kafasına sıkarım." O herif diye bahsettiği kişi Convert yani Ertuğrul'du.
Başımla onu reddettim ve gözlerime akın eden yaşları geri ittim. Bunu yapmasını istemiyordum çünkü ondan alacağımız bilgiler sadece ülkemizin değil, dünyanın da geleceğini etkiliyor olabilirdi. Şu anda bize diri hali lazımdı. "Ağlamıyorum."
Birkaç saniye sessizliğimizi sürdürürken ben dayanamadım ve konuştum. "Abi hastasın sen. Valla belli oluyor. Şey yapsan olur mu, bize git. Zaten annemle Boncuk evde, bende birazdan geçeceğim." Bugün eve geçer ve annemin karşısına çıkar mıydım emin değilim.
"Yok hasta değilim. Evime gideyim en iyisi." diye itiraz ettiğinde dudaklarımı büzdüm. Zaten kafam karışıktı, birde Ateş hasta olunca aklım onda kalırdı. Fakat eminim ki annem ve Boncuk ona çok iyi bakardı. "Ya lütfen git, aklım sende kalmasın." diye ısrar ettim ama sert bir nefes verdi. Evine gitmek istiyordu ve bu çok barizdi.
"Kalmasın güzelim, iyiyim ben."
"Tamam, aklım sende kalsın. Sende evine git. Yarında kafa yorulmasından beni hastane köşelerinde baygın bulun." Böyle bir anda bile şaka yapmam fazla absürt kaçsa da Ateş takmadı ve eliyle yüzünü sıvazlayarak kabullendi.
Ateş'le vedalaştıktan sonra odaya geri döndüm ama Pusu'yu burada bulamadım. Kaşlarım anında çatılırken aklımda belirmeye başlayan soruları nöbetçi asker bir cümleyle süpürdü. "Yüzbaşı Pusu size iletmemi istedi; kendisi odasındaymış ve sizinde oraya gitmenizi söyledi." Bir baş selamıyla onu onaylarken alt dişimi ısırdım. Bir sorun vardı ki onun odasının nerede olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Hem sevdiğim, hemde komutanım olan adamın odasının nerede olduğundan bir haberdim çünkü daha önce hiç gitmemiştim.
"Komutanın odası nerede, asker?" diye sordum sert sesimle. Asker bana nerede olduğunu söylerken odasının yerini aklıma kazıdım. Kim bilir belki daha sonra da gitmek zorunda kalırdım.
Adımlarım Pusu'nun odasının önünde durduğunda bakışlarım kapının pervazının yanında asılı duran altın rengi kapı isimliğine kaydı. Dudağının kenarı seyridi.
Kara Delta Askeri Yüzbaşı PUSU
İnşaAllah birgün benimde böyle bir isimliğim olacaktı. Tabii şehit olmadan Yüzbaşı rütbesine ulaşabilşrsem. Şahsen yakın gelecek hedeflerimden biri de Üsteğmen olmaktı. Delta Askeri olduğumdan beri hiç rütbe atlamamıştım ve bir Türk Delta Askerinin rütbe atlaması, diğer tüm askerlerinkinden zordu. En başında belli başlı çok zorlu görevlerin içinde, büyük roller oynaman gerekiyordu.
Son görevimde iyi bir rolüm vardı oysa ki.
Lakin babam sandığım adamın terör örgütü mensubu olması her şeyi mahvedebilirdi.
Her şeyi...
Buraya, Pusu'nun odasının önüne geldiğimde bir şey fark ettim. Onun yörüngesine girdiğim anda zihnimdd Ertuğrul'un ihaneti dahil hepsi kısa bir süreliğine yerini Pusu'ya bırakmıştı. Onun zihnindeki varlığı bile diğer her şeyden ağır basıyor, onların halı altına süpürülmesine neden oluyordu.
Kapıya tıkladığımda içeriden yükselen boğuk bir 'gel' sesi ile kapıyı açtım ve yavaşça içeriye adımladım. Arkamdan kapıyı örttüğü sırada gözlerim direkt olarak pencere kenarında ayakta dikilen adama kaydı. Gözleri bir şahin edasıyla beni buldu ve gözlerimi esareti altına aldı.
"Kara Delta Askeri Teğmen İz, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!" Puslu bakışları kısa bir süre üzerimde gezindi, yüzündeki maskeyi çıkararak birkaç adım ilerledi ve masasına koydu. Gözlerim uzun süredir görmediğim mükemmel yüzünde dolaştı. Evet, onun yüzü mükemmel denilecek kadar güzeldi ve belki de daha fazlası...
Ne zaman ya da ne ara bilmiyorum ama duş almış ve traş olmuştu. Belki de almamıştı ve traş olurken saçlarını ıslatmıştı çünkü bu kadar kısa bir süre içerisinde - beş dakikada - duş olması neredeyse imkansızdı. Islanan asi, koyu kahverengi tutamları yüzüne dökülüyordu. Çoğu erkek askerde ki gibi saçları kısa değildi aksine erkeklerin ortalama saç uzunluğuna göre uzundu.
Burnu hafiften kemerliydi ama bu ona çirkin bir görünüm değil, çekici bir hava katıyordu. Dudakları kalp şeklini andırıyordu ve alt dudağı üst dudağından çok hafif büyük ve renkliydi.
Ve gözleri... Aklımı başımdan alacak türden olan gözleri. Aklımı başımdan alıyordu. Koyu kahverengiydiler ve hep bir puslu bakıyorlardı. Ağlamaklı değil, çok daha farklı. Kendinden emin ama bir o kadar da bıkmış gibi. Karmakarışık türdendi ve bu karmaşıklığı çözmek için onun yakınında çok uzun zaman durmak gerekiyordu. Hissediyordum.
"Buraya İz Askeri değil, Büke'yi çağırdım." Nefesim kesildi. Bana Büke demişti. Kolay kolay kimseye Büke ismimi söylemezdim, doğal olarak insanlar bana Ayçıl diye hitap ederdi. Annem ise bana babaannemden yadigar olan bu isimden nefret ettiği için bana kullanmazken, babam sadece birkaç defa kullanmıştı. Ayçıl Büke'yi okuldaki hocalardan duymuştum ama sadece Büke... Babam sandığım adamdan sonra ilk defa biri bana Büke diye hitap etmiş sayılırdı.
Oysa ki ben Ayçıl'dım.
Belki Ayçıl Büke.
Ama ben Büke'miydim hiç bilmiyorum. Babam sandığım adam öldükten sonra kesin bir şekilde kimsenin bana Büke diye hitap etmesine izin vermemiştim.
Lakin ne yalan söyleyeyim. Büke, onun ağzına, sesine çok yakışmıştı. Herkesten rahatsız olurdum ama ondan gram rahatsız olmadım. Utanmasam bir daha söylemesini isteyecektim.
"Tamam." diye fısıldadım hızlanan nefeslerim eşliğinde.
"Otur." dedi eliyle duvarın dibinde olan üç kişilik deri koltuğu göstererek. İkiletmeden gösterdiği yere oturdum ve çok geçmeden o da yanıma tünedi. Tünedi pek doğru bir tabir olmazdı çünkü ağır adımlarla yanıma gelmiş ve gözleriyle izin alarak yanıma oturmuştu.
Burnuma kadar çekili olan kumaş maskeyi nazik bir şekilde boğazıma kadar indirmişti. Bu süre zarfında ise parmak uçları hafifçe yüzümü süpürmüştü. Bu adamın benim üzerimde ne gibi etkilerinin olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Olsa kalpten gitmemem için değil yüzüme temas etmek, beş metre yakınıma yaklaşmazdı.
Ama daha da ileri gitti. Başını bana doğru yaklaştırırken nefesimi tutmuş bit şey yapmasını bekliyordum. Gözleriyle benden istediği onayı verdiğimde daha da eğildi ve alnıma dudaklarını değirdi. Gözlerim huzurla kapanırken heyecanım yerini huzura bırakmıştı. Masum, uzun soluklu busesini alnıma bırakırken onunda göz kapaklarını örttüğüne emindim.
Dudakları hâlâ alnımdaydı ve bundan gram rahatsızlık duymuyordum. Uzun soluklu öpücüğünü keserken koluna belime doladı ve beni sinesine çekti. Başım anında göğsüne yaslanırken kulağım tam olarak kalbine yaslanmıştı.
Her şey çok karışıktı. Aramızda adı konulmamış bir ilişki vardı, babam terörist çıkmıştı ve en önemlisi görevim, askerliğim tehlikeye girmişti. Fakat açıkçası şu fevkalade saniyelerde hiçbiri umurumda değildi. Düşündüğüm pek bir şey yoktu ve şu anda aklımda olan tek şey onun sinesinde ne kadar huzurlu olduğumdu.
Doğru bir ilişki içerisinde de değildik gerçi. Komutanımdı, ondan ziyade biz Delta Askerleriydik ve görevlerden arada bir arta kalan ıstırahat saatleri dışında doğru dürüst görüşemezdik. İkimizde birbirimizden yoğunduk ve aramızdaki bu ismi konulmamış şeyin yanlış olduğunun farkındaydık. Ah, şu anda bu da umurumda değildi. Onunla saatlerce, belki de günlerce hiç bıkmadan sarılabilirdim. Tüm karışıklıklar halı altına süpürülüyordu.
Sarılmanın gözünü seveyim.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordu geneli kast ederek.
"Senin yanında iyi, huzurlu." Açıkça verdiğim cevabımla göğsü kıpırdadı. Gülmüştü.
"Demek öyle?"
"Hıhı."
Beni daha sıkı sarmaladığında gözlerim huzurla kapandı.
O, benim en zorda olduğum zamanda karşıma çıkan sürpriz bir armağandı.
________________________
~Bölüm Sonu~
