10. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗1.0🔗

Damly D.

"İnsan, bazen beklemediği bir anda öyle bir şeyle karşılaşır ki, hem heyecanlanır hem de şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez. İşte o an, hayatın gerçekten yaşandığını hissettiği andır."

Ahmet Hamdi Tanpınar
_______________

|Ayçıl Büke Karahanlı|

"Emretmiyorum," dedi alışık olmadığım fısıltı misali çıkan sesiyle. Derin bir soluk aldığını, telefondan gelen hışırtılı sesle anladım. "Senden bunu istiyorum."

Kulaklarımı dolduran her bir kelime, her bir harf kalbimin gümbür gümbür atmaya başlamasına yol açmıştı. Soluklarım düzensizleşirken, bir cevap vermem gerektiğini hatırladım. Öyle ki; hattın diğer ucundaki komutanımı kırk üç saniyedir hatta bekletiyordum.

Heyecanın tüm bedenimde, hatta kanımın içinde dahi kol gezmesini umursamamaya çalışarak dudaklarımı, dilim vasıtasıyla ıslattım. Ciğerlerimi derin bir nefesle doldururken, odadaki oksijenin bana yetersiz geldiğini anlamam zor olmamıştı.

"Tamam," dedim sesimin normal düzeyde çıkması için çabalayarak.

"Tamam," Aldığım cevap telefonu kapatmam için yeterli olmuştu. Telefonu kulağımdan çektiğim anda kendimi atlamdaki deri, tekli koltuğa tabir-i caizse attım.

Üst dişlerim alt dudağıma eziyet ediyordu. Ve buna engel olamıyordum. Heyecanlanmıştım. Evet bunu kabul ediyordum ama tam olarak heyecanlanma sebebimi çözemiyordum.

Bu...

Bu farklıydı...

Yabancı...

Bir o kadar da güzel,

Dudaklarımdaki aptal gülümsemeyi silerek ayaklandım ve masamın başına geçtim. Şuanda formaliteden olan şirket işlerini yapmaya ve evdekilerin şirketin veri tabanına sızmasına yardım etmem gerekiyordu. Ama aptal heyecanım buna kısa süreliğine de olsa engel oluyordu.

Sert nefeslerim yüzünden kuruyan dudaklarımı tekrardan ıslattım. Bunu şu sıralar fazlasıyla yapıyordum. Şu sıralar çok heyecanlanıyordum. Hayır, hayır heyecanlanmıyordum. Hadi ama bunun olmaması gerektiği çok bariz belliydi. Aptal heyecanım yüzünden görevi tehlikeye atma ihtimalim vardı. Evet, vardı.

İçimdeki duygu karmaşasına bir son vermem gerekiyordu. Bir haftadır ismini bile bilmediğim tim komutanım, tek bir bakışıyla bile tüm devrelerimle oynuyordu. Üstelik bugün söylediği dört kelime de bu duygu karmaşamın cabasıydı. Bir bir suçtu, hadi ama suç olmalıydı!

Ben hiçbir zaman böyle, tek bir bakışa heyecanlanan biri olmamıştım. On yedi yaşımdan beri dünyanın en ağır başlı ve soğuk kanlı insanıydım belki de. Heyecanlansam da, üzülsem de, sevinsem de tüm bu duygu karmaşlarımı içimde yaşamıştım, duygularımı on yedi yaşımdan beri sesime bile yansıtmamıştım. Ama şimdi herşey farklıydı. Maalesef ki farklı.

Bilgisayarı açtım ve bir haftadır yaptığım gibi gelen tüm mailleri tekrardan incelemeye başladım. Başka türlü kafamdan bu saçma sapan düşünceleri atamazdım. Bu bilgisayara gelen çoğu mail, diğer yüzdelik kısma da gidiyordu. Genel olarak bizim haberdar olduğumuz, gizliliği az seviyede olan duyurular yapılıyordu.

Bu duyurular bir baskın, ya da bir yardım çağırısı olabiliyordu. Maillere ben tam olarak hakim olamamıştım çünkü bir hafta içerisinde sadece dört yüzde yirmilik kısma gelecek olan mail gelmişti. Açıkçası dördü de çok önemli bilgiler tanımıyorlardı ama tabii ki de işe yarar şeylerdi.

Bu bir hafta içerisinde evdekiler, şirketin yüksek güvenlikli veri tabanına sızmaya başlamıştı. Hızlı ilerlerliyorlardı. Türk askerleri olamanın hakkını, diğer tüm Türk askerleri gibi hakkını veriyorlardı. Bazı geceler uyumuyor, bazı günler yemek dahi yemiyorlardı. Hepimizin ortak tek bir gayesi vardı; milletin güvenliğini tehlikeye atacak her şeyi ortadan kaldırmak.

Onun yanı sıra Vera, kod adıyla Ateş, yarın bu şirkette benim olduğumdan bağımsız bir departmanda işe başlayacaktı. İkimizin de görevi birbirine benzerdi. Ve o da yüzde yirmilik kısımda yer alacaktı. Eminim ki o da elinden gelenden de fazlasını yapacaktı.

Bunlarla beraber timler olarak bir haftada çok fazla ilerleme kaydetmiştik. Her saniye bir adım daha yaklaşıyorduk bilgisayarları almaya. Evet, şuanlık sadece bilgisayarları ele geçirmekle biteceğini düşünüyorduk. Lakin bu, sadece şuanlık, belki de bilgisayarları ele geçirene kadardı. Ve içimde, görevin bilgisayarları ele geçirmekle bitmeyeceğine dair hisler vardı.

Ki zaten bilgisayarları ele geçirmek, bizim düşündüğümüz, hatta ve hatta dile getirdiğimiz kadar kolay değildi. Hepimiz bunun bilincindeydik ve bunun bilincinde olarak ilerliyorduk.

Hepimizin farklı stratejileri, farklı sorumlulukları vardı bu görevde. Fakat hepimizinki aynı sonuca varıyordu. Ve biz her zamanki gibi, yolun zafere çıkması için canımızı ortaya koymuştuk. Bunu, gözlerimizi dahi kırpmadan yapmış ve yapmaya da devam ediyorduk.

***

Pusu, elindeki telefonu ağırca kulağından çekti. Kaşları çatılmış, yüz ifadesi değişmişti. Ne demişti biraz önce? Emretmiyorum, senden bunu istiyorum. Demişti. Kendisinin, yıllardır aklının ucundan dahi geçmeyen bu birkaç kelime, bugün dudaklarından dökülmüştü.

Üstelik bunu Yüzbaşı Pusu olarak değil, Pusu olarak söylemişti. Neden böyle birşey söylemişti? O da bilmiyordu. İçinden gelmiş ve yapmıştı. O ne zamandan beri yapacağı şeyleri içinden gelerek ve düşünmeden yapıyordu aklı almıyordu. O hayatı boyunca düşünmeden bir adım dahi atmamıştı. Ama biraz önce yaptığı şey... Kendisi yapmamış gibiydi.

İçinde çok berbat bir hissiyat vardı. Ona düşünmeden saçma sapan şeyler yaptıran ve bazı algılarını kapatan bir duyguydu. Bu duyguyu sevmemişti. Kendini kendi gibi hissetmiyordu nedense. O Yüzbaşı Pusu'ydu.

Alnından süzülen bir damla ter, iki kaşının arasına karıştı.

"Komutanım," diyen ses onun düşüncelerinden sıyırdı. Kahve hareleri kapıya kaydığında, onu kendisinin timinde olan Kerem karşıladı. Devamını getirmesi için gözlerini gözlerine diktiğinde Kerem konuşmasını sürdürdü.

"Komutanım bir gelişme var. Sizi çalışma odasında bekliyoruz." dedi kapıdan içeri bir adım atarak.

"Tamam, geliyorum." dedi Pusu Komutan. Askeri ikiletmeden odadan çıktığında, her zamanki ifadesini kuşanarak odadan çıktı.

Adımları üst katın merdivenlerine yöneldi ve merdivenleri üçlü üçlü çıkarak çalışma odasına yöneldi. Omuzlarını dikleştirdi ve elini kapı koluna attı. Kapıyı açtığı anda onu karşılayan kalabalık, kaşlarının çatılmasına neden oldu. Ne gibi bir gelişme, iki timin de tüm askerlerini bir araya toplayabilirdi ki?

Kalkhan timinin komutanı dışında tüm askerler hazır ol pozisyonunu aldığında, Pusu Komutan ağır adımlarla içeri adımladı. "Rahat, asker!" dedi odanın ortasında durduğunda. Herkesin bakışları tekrardan dört bilgisayardan, ortadakine döndü. Bilgisayarın başında Taylan, yani kod adıyla Gölge vardı. Heybetli vücuduyla tüm bilgisayarın görüş açısını kaplamıştı. Parmakları hızlıca klavyenin üzerinde geziniyordu.

Kalkhan komutanı, yüzündeki gülümsemeyle sandalyesinden ayağa kalkarak Pusu Komutana ilerledi. Elini heybetli adamın omzuna atarak yüzündeki gülümsemeyi genişletti.

"Böyük irəliləyiş var dostum," Sesindeki mutluluğu gizleme çabası gütmeden söylemişti bunu. Öyle ki, ilerleme kaydedildiğini anlamak için Pusu'nun karşısındaki adama bakmak yeterli bile olabilirdi. Gözleri bile gülüyordu.

Pusu Komutanın kaşları havalandı. Demek bu kadar hızlı ilerliyorlardı. İçten içe hepsiyle gurur duydu. Bazı geceler hep birlikte uyumuyor, görev için ellerinden gelenin de fazlasını yapmak için çabalıyorlardı. Eğer şimdi ki gelişme çok önemli değilse bile, hepsi mutlu olmayı ve gülümsemeyi hal ediyordu. Onlar için, burada bilgisayara başında oturmak, birilerini takip etmek ya da alışık olmadıkları şirketlerde çalışmak; alışık oldukları dağda bayırda çatışmaktan çok daha zordu.

"Güzel," dedi dudağının kenarı usulca kıvrılırken. Taylan'ın masasına adımladığında, masanın başına tünemiş tüm askerler kenara çekildi. Gözleri bilgisayar ekranında gezindiğinde, gelişmeyi çabucak anlamıştı bile. Yine de emin olmak ve tahminini doğrulamak için bilgisayarın başında olan askerine soru yöneltti.

"Neymiş sizi bu kadar mutlu eden gelişme, Teğmen Gölge?" Sorusuyla Taylan bakışlarını komutanına, hemen ardından ekrana ve tekrar komutanına çevirdi. Komutanına olan saygısından ayaklanmaya niyetlendiğinde, omzuna baskı uygulayan bir el buna engel oldu.

"Otur asker,"

Taylan, kuruyan dudaklarını ıslattı ve bir boğaz temizlemesinin hemen ardından kendinden emin çıkan ses tonuyla konuşmaya başladı; "Komutanım, bir haftadır hem HAWK şirketinin veri tabanına sızmakla uğraşıyor, hemde bilgisayarların yerini tespit etmeye çalışıyorduk." Ciğerlerini derin bir solukla doldurarak konuşmasını devam ettirdi. "Taktir edersiniz ki bilgisayarların hepsini aynı bölgede tutmazlar. Ve bizde sadece bit haftada hepsinin yerini bulamayız. Yine de bir tanesinin yerini tespit etmiş sayılırız. Hatta tespit ettik komutanım." Bunları söylerken kendinden fazlasıyla emindi. Ve sesinde, uzaktan dahi anlaşılacak bir gurur vardı.

Dudaklarından çıkan kelimeler komutanına ulaştığında, Pusu'nun dudakları iki yana kıvrıldı. Tabii ki askerlerine güveniyordu ama bu kadar hızlı olmasını diğer herkes gibi o da beklemiyordu. Fakat her zamanki gibi onun askerleri onu şaşırtmıştı.

"Bilgisayarın yerinden emin olduğunu düşünüyorum?" dedi askerinin kendinden eminliğini sorgulayan bir tavırla. Oysa ki bilgisayarın yerini doğru bulduklarına kendisi bile yemin edebilirdi.

"Eminiz komutanım!" diye cevapladı komutanını, Taylan sesinin desibelini yükselterek.

"Güzel," dedi. "O zaman yarın sabah Üsteğmen Alev'de, Teğmen İz'de şirkete gitmeyecek. Ve biz yarın ilk bilgisayarı kimsenin ruhu dahi duymadan nasıl ele geçireceğimizin planlarını yapacağız." derken bir yandan da elini üniformasının pantolonunun cebine geçirdi.

"Emredersiniz komutanım!"

"Əmr, komandir!" dediler hep bir ağızdan. Bunlar görevin daha başlangıç adımları bile olsa, gelişme hepsinin yüzüne vatan gülüşü kondurmuştu. Vatan gülüşü...
***
Masada ciddiyet ve sükunet hakimdi. Herkes susmuştu ve komutanların birinin söze girmesini bekliyordu. Birbirlerine bakıyorlar ve içten içe görevin gidişatıyla ilgili planlar yapıyorlardı. Hepsinin kafasında farklı düşünceler vardı fakat sonuç hep aynıydı.

Dün ki gelişmeden sonra eve bir coşku gelmiş gibiydi. Yüzlerindeki vatan gülüşüyle saatlerini geçirmişler ve bu güne ulaşmışlardı. Gelişme Ayçıl'a haber verildiğinde en az onlar kadar sevinmiş ve geceden kafasında gidişata ilgili yol izlemeye başlamıştı.

Sabah ne Ayçıl, ne de Vera şirkete gitmişti. Çantalardan birinin yerinin tespit edilmesi, görevin gidişatını olumlu yönde değiştirdiği için bugün yeni bir plan yapılacaktı.

Odada sadece nefes sesleri vardı ve sanki o da duvarlarda yankılanıp, hepsinin kulaklarını dolduruyor gibiydi. Çoğu gergindi lakin içlerindeki gurur ve mutluluk gerginliği halı altına süpüren süpürge görevi görüyordu. Hepsi, görevin olumlu anlamda bu kadar hızlı ilerlemesinin gururunu yaşıyordu. Bunu hak etmediklerini söylemek ise katiyen yalan olurdu.

Yüzbaşı Pusu dudaklarını dili vasıtasıyla ıslatarak, ciğerlerini derin bir solukla doldurdu. Söze girme vaktinin geldiğini düşünüyordu. Askerlerine, düşünmeleri ve kafalarında kendilerince bir yol çizmeleri için yeterince zaman tanımıştı.

"Dün," diyerek söze girdi ve toplantının girişini yapmış oldu. "Ne kadar hızlı ve başarılı olduğumuzu hepimizin gördüğünü düşünüyorum." dedi sakinlikle. Alışık olduğu maskesi yüzünde olmadığı için kendini farklı hissediyordu. Hayatı neredeyse görevlerle geçtiği için kumaşın yüzünü okşamasına alışmıştı.

Hepsinden onaylar şekilde sesler, sözler geldi. Buna karşıt olarak Yüzbaşı Pusu sözlerini devam ettirdi.

"Artık bir bilgisayarın yerini tespit ettiğimize göre geriye kaldı iki. Diğer ikisininde yerini birer hafta aralıklarla bulacağımızın garantisini hiçbirimiz veremeyiz." Sözlerinde sonuna kadar haklıydı. Bu bilgisayarın yerini tespit etmeleri kısa sürmüş olabilirdi ama diğerleri içinde aynı şeyi söylemek mümkün olmayabilirdi.

"Ama biz yine de elimizden gelenin de fazlasını yapmak için çabalayacağız. Taktir edersiniz ki bu gelişme görevin gidişatını büyük oranda değiştirdi. Bunun sonucunda da bizim görev için yeni bir yol çizmemiz gerekir. Ben dahil herkes dünden beri kendi kafasında bir yol çizdi, bunu biliyorum." Sustuğunda, konuşmayı Kalkhan Timinin komutanı olan Yüzbaşı üstlendi.

"Şimdi o engin fikirlerinizi masaya dökün, eminim ki dünden beri olan düşünceleriniz görevin gidişatını etkileyecektir." dedi Azeri Türkçesiyle konuşarak.

Hepsi kendi kafasında ölçüp tarttı. Kısa süreliğine tekrar düşünmeye koyulduklarında, Caner masadaki sessizliği bozan kişi olma rolünü üstlendi. "Komutanım, dikkat çekmemek için bilgisayarı ele geçiremeyiz. En azından diğerlerininde yerini tespit edene kadar," dedi kendinden emin bir ses tonuyla. Demir kod adıyla Caner, sadece görev ve toplantı anlarında şu anki ciddiyetine bürünüyordu. Genel olarak şen şakrak ve ciddiyetten uzak bir insandı. Timin neşesi bile denilebilirdi onun için.

Şırnak'lı olan Caner, doğulu olmanın her şeyini üzerine toplamış gibiydi. Şiveye kayan konuşma tarzı, cümlelerine arada bir eklediği Kürtçe kelimeler ve güldüğü zaman attığı gür kahkahalar, tam bir doğulu özelliğiydi. Severek ve isteyerek asker olmuştu, Caner. Ailesi tam bir milliyetçiydi ve asker olmasını en çokta ağa olan babası istemişti. Üstelik en büyük oğlunun vatan uğrunda can vermesini göz önünde bulundurarak, küçük oğlununda asker olmasını istemişti.

Herkes Caner'e dikkat kesildi. Kurduğu cümleden haklılık akıyordu. Dudaklarını ıslatarak kurduğu cümleyi devam ettirdi; "Bence hepsinin yerini tespit ettikten sonra, aynı anda ele geçirmeliyiz." derken dünden beri düşündüğü şeyi ortaya döktü.

Pusu Komutanın aklına bu da gelmişti. Kabul etmek gerekirse mantıklıydı çünkü bilgisayarın ele geçirilmesi dikkat çekecekti. Dikkat çekmesi durumunda bilgisayarın bir kopyası daha yapılacak ve ulaşmak imkansız hale gelecekti.

"Caner haklı komutanım," diye fikrini belirtti Azeri askerlerden biri. "Bilgisayarları tek tek ve zaman aralıklarıyla ele geçirmek fazlasıyla dikkat çekecektir." dedi Azeri Türkçesiyle konuşarak.

Pusu Komutan başıyla onayladığında, bunun üzerinde daha fazla düşünmeye başladı. Bu süre zarfında Kalkhan Timinin komutanı dahil masadaki herkes farklı fikirler üretiyordu ve Pusu Komutan hepsini kendi kafasında ölçüp tartıyor, arada da diğerlerine danışıyordu.

Bir saate yakın farklı fikirlerini sundular masaya. Hepsi Caner'e yakındı. Hepsi mantıklıydı ama görevin gidişatı için en mantıklısı ve en doğrusu seçilmeli, onun da üzerinde farklı fikirler üretilmeliydi.

"Bence Caner'in fikrinin üzerinden düşünelim. Tüm bilgisayarların yeri tespit edildikten sonra ne yapılacak mesela?" dedi Kalkhan timinin tek kadın askeri olan Araz kendi Türkçeleriyle konuşarak.

"Komutanım," dedi Ayçıl dudaklarını ıslatarak. Konuşup konuşmamak arasında gidip geliyordu. En son bir sonuca vararak omuzlarını dikleştirdi. "Bence hepsinin yerini tespit ettikten sonra gruplar halinde ayrılarak, bilgisayarları ele geçirmek için baskın düzenlemeliyiz. Baskından kastım, bilgisayarın yerine göre değişiklik gösterecek. Bunu kişilik değiştirerek te yapabiliriz, gerçekten silahlı bir baskın düzenleyerekte yapabiliriz." dedi yorgunluğunu sesine yansıtmadan. Yorgundu çünkü bütün gece uyumamıştı.

Pusu Komutanın koyu kahve hareleri ışık hızında çaprazındaki sandalyede oturan kadına kaydı. Kadın, sanki gece uyumamış gibiydi. Gözlerinin altında oluşan koyu halkalar, gece uyumayıp görevin gidişatını düşündüğünü doğrular nitelik taşıyordu.

"Ayçıl haklı komutanım,"dedi Altay ciddiyetle. "En mantıklısı hepsinin yerini tespit ettikten sonra, yerine göre baskın düzenlemek." dedi bileğindeki saate bakarak. Öğle ezanı okunmuştu ve namaz vakti gelmişti. Altay Tuna, asla namazlarını kaçıran bir adam olmamıştı. Namaz kılınca rahatlar, namazdan sonra içini Allah'ına dökerdi. Onu dinlediğine inanır ve buna göre hareket ederdi.

"Bir şey daha var. Bilgisayarın yerinin tespit edildiğini anlamamaları için önlem alınması gerekiyor." dedi Azeri askerlerden biri.

"O iş Taylan ve diğerlerinde. Bilgisayarın başında kim varsa onlar halledecek bunu." dedi Pusu Komutan gözlerini Taylan'a kaydırarak. Taylan, mesajı almış gibi başını hafifçe onaylar şekilde eğdi. O iş kendisi ve bilgisayar başındakilerdeydi.

"O zaman," dedi Pusu Komutan karara varıldığını ses tonundan belli ederek. "Öncelikle bilgisayarların yerini tespit edeceğiz. Ettikten sonra, gruplara ayrılacak ve aynı anda bilgisayarları ele geçireceğiz. Bilgisayarların bir kopyası daha olmadığından emin olduktan sonra Türkiye'ye döneceğiz." dedi sonlara doğru sesinde özlem hissedilirken. Alışmışta olsa bir haftada özlemişti canı vatanının toprağını. Gurbette gibi hissediyordu kendini burada.

"Emredersiniz komutanım!" dediler hep bir ağızdan. Bu sefer Azeri askerlerde Türkçe söylemişti bunu.

"Dağılabilirsiniz," dedi herkese hitaben. Fakat hemen sonra ekledi. "İz Asker dışında."
______________________

~Bölüm Sonu~